Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

...Egitimhane.com.... Nak ş ibendilik, 14.yüzyıl ortalarında, Muhammed Bahaeddin Nak ş ibend’in kurdu ğ u, Ysevilik’ten, eski Zerdü ş t dininden, Ş.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "...Egitimhane.com.... Nak ş ibendilik, 14.yüzyıl ortalarında, Muhammed Bahaeddin Nak ş ibend’in kurdu ğ u, Ysevilik’ten, eski Zerdü ş t dininden, Ş."— Sunum transkripti:

1 ...Egitimhane.com...

2

3 Nak ş ibendilik, 14.yüzyıl ortalarında, Muhammed Bahaeddin Nak ş ibend’in kurdu ğ u, Ysevilik’ten, eski Zerdü ş t dininden, Ş amanlık’tan esinlenmi ş, Sünni gelene ğ ine ba ğ lı, daha çok yeni bir Islam anlayı ş ı getirmeye yönelik bir tarikattır. Muhammed Bahaeddin Nak ş ibend 1318’de Buhara dolaylarında Kasrı Arifan olarak bilinen yerde do ğ du. Kimi söylentilere göre, eski Zerdü ş t inançlarına ba ğ lı iken, sonradan Islamiyet’i benimsemi ş bir ailenin çocu ğ udur. Bahaeddin, çocuk denecek ya ş larda Yesevi Tarikatı’na ba ğ landı, özellikle Ahmed Yesevi’nin dü ş üncelerini ö ğ rendi. Nak ş ibend adının bir köyün adını yansıttı ğ ını söyleyenler oldu ğ u gibi, bilezik, yüzük, gerdanlık gibi takı yapan kimse anlamına geldi ğ i de söylenir....Egitimhane.com...

4 • Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in nasıl bir öğrenim gördüğü bilinmiyorsa da, Kuran, hadis, fıkıh, tasavvuf konuları ile ilgilendiği, bunlarla ilgili açıklamalar ve yorumlar getirdiği, çevresinde bulunanların da bunları yazıya geçirerek aktardığı söylenir. • Bahaeddin, tekkesini açtıktan, 1350’den sonra, çevresindekilere tasavvuftan kaynaklanan görüşlerini açıklamaya başlamıştır....Egitimhane.com...

5 Nak ş ibendilik kurulduktan sonra, ş eyhinin etkisiyle, kısa sürede Batı’da, özellikle de Anadolu’da yayılmaya ba ş ladı. O dönemde, Anadolu’da sünni inançları egemendi. Bahaeddin, Sünni örtüsüne bürünerek Islam’ı içinden vurmanın, de ğ i ş tirmenin en kolay yolunu bulmu ş, bu konuda çok ba ş arılı olmu ş tur. Nak ş ibendilik’in Osmanlı döneminde ortaya çıkı ş ı, 15.yy ortalarına do ğ rudur. Simav’da do ğ an ve 1490 yılında Vardar Yenicesi’nde ölen Ş eyh Ilahi Nak ş ibend’in Anadolu’daki ilk kurucusu oldu ğ u söylenir. Bu ki ş i, sonradan müslüman olmu ş tur, ve bir di ğ er adı da Ayetullah Ilahi-i Simavi’dir. Istanbul’da e ğ itim görmü ş tür, bir süre Zeyrek Medresesi’nde ö ğ reticilik yapmı ş tır. Tasavvuf bilgisini, Semerkand’da ya ş ayan bir Iran’lı olan Hace Ubeydullah Attar’dan edinmi ş tir. Kendisi, sık sık Iran’a giderdi. Simav’da tekkesini kurduktan sonra, yakın adamlarından Ahmed Buhari’yi Nak ş ibendilik’i yaymak ve tekke kurmak için ıstanbul’a gönderdi. Özellikle, Yavuz Sultan Selim’in Sünnili ğ e verdi ğ i önem üzerine, Alevi’ler üzerine yo ğ unla ş an baskı sonucunda, Anadolu’da, Nak ş ibendilik’in rekabet etti ğ i kurum, Mevlevilik oldu. Yapısındaki açık yüreklilik, sanata verdi ğ i önem, çalgılı- ezgili gelene ğ i il Mevlevilik, daha çok Batı illerinde ve Yugoslavya’ya kadar oln alanda ra ğ bet gördü. Nak ş ibendilik ise katı tutumu ile okumamı ş cahil kesim üzerinde etkili oldu ve bu kesim tarafından tutuldu....Egitimhane.com...

6 Abdulhalik Gücdevânî (K.S) (ö. 1220) Hacegan Tarikati pirlerinden olup Şah-ı Naksibend Hazretlerini rûhânî yolla irşad etmiştir. Bu rûhâniyet yoluyla terbiye usulüne, Veysel Karânî Hazretlerine izafeten "Üveysîlik yolu" denilmektedir. Şah-ı Nakşibend (K.S)’in intisab ettiği Hacegan Tarikati'nde; mürid tek başına olduğunda hafî (gizli), toplu haldeyken cehrî (açıktan) zikir yapılıyordu. Fakat kendisi, Gücdevânî (K.S)’nin manevî telkiniyle "hafî zikri" tercih etmiştir. Emir Külal (K.S)’dan hilafet alan, Şah-ı Nakşibend (K.S) daha sonra yedi sene Mevlana Arif (K.S), oniki sene de Halil Ata (K.S) ile sohbet ve arkadaşlık yapmıştır. Bu iki şeyh Yesevî Tarikati'ne mensuptur. İki defa Hicaz'a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv'de oturduktan sonra Buhara'ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir....Egitimhane.com...

7 Nakşbendî büyüklerinin büyük hakikatları anlatmakta kullandıkları bazı terimler vardır ki, onların yoluna girenlerin bu terimleri iyi bilmeleri ve gereğince amel etmeleri lâzımdır. Bu en büyük tarikat Maveraünnehir beldelerinde zuhur edip bu beldelerin büyükleri de umumiyetle farsca konuşup yazmaları sebebiyle bu terimler farscadır. Biz bunları tercemeleriyle beraber elimizden geldiği kadar açık ifadelerle anlatmaya çalışacağız. Bu yüksek manâlı kelimeler onbir kelime olup Hâce Abdülhâlık Gucduvâni hazretlerine aiddir. Bu kelimeler, bu yüce tarikata girenlere her zaman yol gösterecek kelimelerdir....Egitimhane.com...

8 Sâlik zikrini yaparken mürşidinin verdiği sayıya riayet etmelidir. Bu, sayıya riayetle beraber, hafî zikrin verilen mikdar yapılmasından ibarettir. Yoksa kendi başına bir sayı değildir. Bu, gönlü vesvese ve tefrikadan korumak içindir. Büyüklerimizden bazıları demişlerdir ki: Vukûf-i adedî zikirde şart değildir. Burada esas olan kalbin zikredilenle beraber olmasıdır. Huzur halinde bulunmasıdır ki zikrin faydası ve neticesi görülsün. Bu da, Nefy yaparken beşerî varlığın yok olması, İsbat yaparken de ilâhî cezbe eserlerinin doğmasıdır. Nefy hali, güneş doğarken yıldızların kaybolmasına, İsbat hali de gecenin güneş doğarken kaybolmasına benzer....Egitimhane.com...

9 Zâkir zikrederken kalbinin zikredilenden haberi olmasıdır. Zikrederken devamlı murakabe halinde olmalı, bu halini kaybetmemeğe çalışmalıdır. Sâdât-ı kiram hazaratı vukûf-i kalbînin zikirde şart olduğunu söylerler. Zâkir zikir anında kalbine hakim ve sahib olmalı, oraya Allah’dan başka birinin girmesine izin vermemelidir. Kalb, sol memenin altında bir et parçasıdır. Ona kalb denmesinin sebebi, fikirlerin, düşüncelerin ve niyetlerin değişmesi itibariyle çekip çeviren, değiştiren kuvvetin mahalli olmasıdır. Ona sahib olmak demek onun ne halde bulunduğunu her an gözetmek demektir: Zikirle meşgul mü, değil mi? Kişi kalbini her an kontrol etmeli, kalbinde gaflete açık bir kapı bulundurmamalıdır. Hazret-i Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşbend kuddise sirruh bilhassa vukûf-i kalbî üzerinde durur ve ona dikkat ederlerdi....Egitimhane.com...

10 Akıl sahibine gerektir ki alıp verdiği hiçbir nefesde gaflet etmemelidir. Her an Allah ile olmanın şuuruna ancak böyle erebilir. Ancak, nefeslerini gaflet içinde alıp vermekten muhafaza eden bir kimsenin kalbi Allah ile huzur halinde olabilir. Nefes alıp verirken kalbin Allah ile huzurda olması demek, nefesleri Allah’a itaatle ihya etmek, Allah’a ibadetle onlara hayat kazandırarak Allah’a uluştırmaktır. Kalb, Allah ile huzurda iken girip çıkan her nefes canlandırılmış ve Allah’a gönderilmiştir. Gafletle alınıp verilen her bir nefes de öldürülmüş ve Allah’a ulaşmamıştır. Huş der-dem, yani her nefes uyanık olmak, her nefesine sahib olmak, zâkirin zikir esnasında Allah’dan gafil olmaması demektir. Çünkü zikirden maksad zikrettiğinin mânâsını düşünerek zikredilene ulaşmaktır. Mânâsını düşünürse tecellisine mazhar olur. Bu da ancak nefeslerini gafletle alıp vermekten kurtulmakla olur. Nefesleri gafletten kurtarmak kalbi huzura erdirir. Huzura eren ise Hak Teâlâ hazretlerinin tecelliyatını her an müşahede eder. Onun tecelliyatı ise mahlûkatın nefesleri sayısıncadır. Nefeslerini gafletten kurtaran kimse artık her an Allah ile beraberdir. Her an O’nun tecellilerini görür. Gafletten kurtulup her nefes uyanık olmak çok zordur. Bunun için her gaflet hali geldiği zaman derhal istiğfar etmek gerekir. İyi ameller işlemeğe gayret ederek o gafletin bıraktığı izleri temizlemeğe gayret etmelidir....Egitimhane.com...

11 Sâlik yolda yürürken ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir ki gözü etrafa takılmasın. Çünkü ayaklarının ucuna bakarak yürümezse gözü etrafa takılır, bu ise kalbi perdeler. Kalbdeki perdelerin çoğu birtakım resimler, suretlerdir ki bakmak yoluyla kalbde yerleşir. Bunun için sâlik yolda yürürken gözü şurada burada gezerse zikirden perdelenir. Çünkü mübtedî zâkirin kalbi bir yere takılırsa kalbini meşgul eder, derhal tefrikaya, vesveseye tutulur. Çünkü kalbini muhafaza edecek kadar kuvvet kazanmamıştır. Vesvese ve tefrikaya karşı zayıf bir haldedir. Bu sebeble gafillerin yüzlerine- bak-mamalıdır....Egitimhane.com...

12 Sufiyye büyüklerine göre gafillerin yüzüne bakmak büyük zararlara yol açar. Çünkü temizlenmiş kalbler cilalanmış aynalar gibidir. Eğer gafillerin yüzlerine bakılırsa onların katı kalblerinin kasveti, kötü huyları, bozuk fikirleri aynen sâlikin kalbine akseder. Bu ise sâlik için son derece tehlikelidir. Sâlik, güzellerin yüzlerine de bakmamalıdır. Çünkü fitneye tutulur. Hadis-i şerifde, “Bakmak şeytanın oklarından bir oktur” buyurulmuştur. Kime bu ok isabet ederse Allah yolunda fitneye düşmüş olur. Bu sebeble sâlik bu oktan kurtulmak için gözleri yerde, yani ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir. Nazar-ber-kadem sözü, aynı zamanda himmet yüceliğini anlatır. Şöyle ki: Hak yolunun yolcusu olan kâmil insan Allah’dan başkasına nazar etmez. Çünkü mâsivâdan ilgisini kesme yolundadır. Nasıl sür’atle koşan bir kimse sadece ayaklarına bakarsa sâlik de yarı yoldan dönmemek için zahiren ve bâtınen Hakk’a yönelmiş olmalıdır. Ayrıca tevazu ehli olan kimseler ayaklarının ucuna bakarak yürürler. Kibirli cahiller de dimdik ve böbürlenerek yürürler. Yürüyüşün bu şekli, aynı zamanda Peygamber Efendimizin de yürüyüş şeklidir ki, O, yürürken sağa sola bakmaz, ayaklarının ucuna bakarak ve sanki yokuştan iniyormuş gibi hızlı yürürlerdi. Rasûl-i Ekrem’e tâbi olan sâlikde aynı şekilde yürümelidir....Egitimhane.com...

13 Halk arasında, sefer denilince bir beldeden bir beldeye gitmek anlaşılır. Vatan, insanın ikamet ettiği ev yahud memlekettir. Bu terim, sâlikin seferinin yaratıklardan kurtulup Hakk’a gitmek demek olduğunu ifade eder. Hazret-i İbrahim Halilullah demiştir ki: “Ben rabbıma gidiyorum.” (Sâffât suresi/99). Sâlik, içinde bulunduğu manevi hali kâfî görmeyip daha güzel, daha fazla iyi amellerle dolu bir hale sefer etmelidir. Yahud bir makamdan bir yüksek makama yükselmeğe gayret etmelidir. Ebu Osman el-Mağribî Hazretleri buyurmuşlardır ki: “Sâlik, hevâ ve hevesini terkedip Allah’a ibadet ve taata dönmelidir. “Sefer der-vatan” sözünden murad, bir memleketten bir memlekete yolculuk etmek değil, insanın kendi iç aleminde Allah’a dönüş yapmasıdır. Sâlikler, bir kâmil mürşidi buldukları zaman onun her emrini yerine getirmek için zahirî yolculukları bırakır ve onun kapısına bağlanırlar. Bâtınî yolculuklarına başlarlar. Bunlara da ancak bundan sonra mürid denilebilir.”...Egitimhane.com...

14 Şeyh Hakim Tirmizî hazretleri, sâliki zahiri yolculuktan men’der ve buyururdu ki: “Bütün hayır ve bereketlerin anahtarları mürid olduğun yerde sabretmendedir. Mürid denilecek hale gelinceye kadar o kapıda sabredeceksin. Sen o hale gelince bereket zahir olur. Artık sen Allah’a doğru sefer etmeğe başlamışsın demektir. Zahirde sefer etmişsin veya etmemişsin farketmez.” Sonra unutulmamalıdır ki, meşâyıh-ı kiram hazarâtı sâlikleri zahirî seferden menetmişlerdir. Çünkü meşakkati çoktur. Mihnetlidir. Yolculuk halinde Allah’ın rızasına muhalif iş tutma ihtimali çoktur. Sefer, farzları ve sünnetleri terketmeğe her zaman müsaittir. Bu ise sâliklerin kalblerini tefrika ve vesvese ile harab eder. Kemale eren mürşidler ise bu meşakkatlerin tesiri altında kalmayıp Allah’dan gafil bulunmayacakları için yolculuk yapabilirler. Aksine bu yolculukları onların daha fazla terakki etmelerine sebeb olur. Dereceleri yükselir. Hem yolculuğun mihnet ve meşakketlerine tahammül ederler, hem de gittikleri yerlerde irşadda bulunurlar. Salih selefimiz, gönüllerinin, bir yeri vatan edinmeye meyledip insanlarla ülfetleri ilerlediği zaman, kendilerine onlardan gelen adetleri bırakıp rahatlarını terketmek, onların aşırı ülfetlerinden kurtulmak için yolculuk ederler ki, kendileri için mâsivâdan sıyrılma hali tahakkuk edip yüksek makamlara ulaşsınlar....Egitimhane.com...

15

16

17

18

19

20

21

22

23

24

25

26

27

28

29

30

31


"...Egitimhane.com.... Nak ş ibendilik, 14.yüzyıl ortalarında, Muhammed Bahaeddin Nak ş ibend’in kurdu ğ u, Ysevilik’ten, eski Zerdü ş t dininden, Ş." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları