Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METNİNDEN KEVSER SÛRESİNİN TEFSİR SUNUMU 1.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METNİNDEN KEVSER SÛRESİNİN TEFSİR SUNUMU 1."— Sunum transkripti:

1 GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METNİNDEN KEVSER SÛRESİNİN TEFSİR SUNUMU 1

2 SÛRENİN GENEL TANITIM Ayet sayısı itibariyle Kur’an’ın en kısa Surelerinden biri olan bu sure, resmi sıralamada 108.Suredir. Surenin iniş yeri ve zamanı tartışmalıdır. Medine’de indirildiğini düşündüğümüz bu sure, Mâ’ûn suresiyle yakın anlam ilişkisine sahiptir. Önceki surede kınanan inkârcı insana karşılık, Yüce Allah bu surede, övdüğü Hz. Peygambere pek çok hayır verdiğini, bunun karşılığında ona sadakat içeren salât ve kurbanı emrettiğini beyan etmektedir. Asıl kaybın da, önceki sûrede olduğu gibi, Peygambere karşı çıkmak özelinde, dinden uzak yaşamak olduğu hatırlatılmaktadır. Bu surede Hz. Peygamber’e kevserin verilmesinden, ibadetlerin sadece Yüce Allah için yapması gereğinden, son olarak da Hz. Peygamber’e “soyu kesik” anlamında sataşan kişinin asıl ebter (soyu kesik) olduğundan söz edilmektedir.

3 بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (1) فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ (2) اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ (3) SURENİN MEÂLİ 1-(Ey Peygamber!) Sana Kevser’i veren Biz’iz. 2- O halde Rabbin için kulluk et ve kurban kes. 3- Asıl (hayır) soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç/kin besleyendir.

4 SÛREDE GEÇEN KELİMELER اَعْطَيْنَاكَ : Sana verdik, Sana biz vereceğiz; الْكَوْثَرَ : Bolluk, Çokluk, Bereket, Cennette nehir, Cennette havuz, Ümmetinin çokluğu; صَلِّ : İbadet et, Kulluk et; لِرَبِّكَ : Rabbin için; وَانْحَرْ : Kurban kes; شَانِئَكَ : Sana buğzeden, Sana öfke duyan, Sana hınç/kin besleyen; اَلْاَبْتَرُ : Kökünün kazınması, Soyunun kesilmesi, Soyu kesik, Senden nefret edenler hayırdan, her türlü iyilik ve güzellikten kesilmiş, tamamen kopmuştur.

5 KEVSER SÜRESİNDE İKİ İNCELİK VARDIR. 1- Bu sûre, bir önceki sûrenin, mukabili gibidir. Çünkü önceki sûrede, Allah Teâlâ münafıkları veya müşrikleri şu dört sıfatla anlatmıştır: a) Cimrilikle... Bu, "Yetimi şiddetle itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen odur" (Mâûn, 2-3) ayetleriyle anlatmıştır.

6 b) Namazı veya ibadeti terk etmekle... Bu da, "Onlar namazlarından veya ibadetlerinden gafildirler" (Mâûn, 5) ayetiyle anlatılmıştır. c) Namazda veya ibadette riyakârlık yapma ile... Bu, "Onlar, riya yapanların ta kendileridir" (Mâûn, 6) ayetinin anlattığı husustur. d) Zekât vermemek... Bu da, "Onlar, mâûnu da vermezler" (Mâûn, 7) ayetiyle anlatılan husustur.

7 Cenâb-ı Hak, Kevser Sûresi'nde ise, o dört sıfatın mukabili olarak şu dört sıfatı zikretmiştir. Cimriliğin karşılığında, "Biz sana kevseri verdik" ayetini getirmiştir ki bu, "Sana çok olan şeyi verdik, o halde sen de çok ver, cimrilik etme" demektir. Namazı terk etme veya ibadeti terk etme karşılığında, "Namaz kıl veya ibadetini yap" ayetine yer vermiştir ki bu, "Namazını hep sürdür veya ibadetine devam et" demektir. Namazdaki veya ibadetteki riyakârlığın karşılığı olarak da, "Rabbin için" ifadesini getirmiştir ki bu da, "Namazı veya ibadeti, insanlara gösteriş için değil, Rabbinin razısı için yap" demektir.

8 Zekâtı vermemenin karşılığı olarak da, "Kurban kes" emrini getirmiş ve bununla, kurban olarak kesilen hayvanların etlerini tasadduk etmesini kastetmiştir. Bunun için bu ayetler arasındaki, bu ilginç münasebetlere bir bak. Daha sonra bu sûreyi,"Sana buğzeden yok mu, işte asıl zürriyetsiz olan şüphesiz odur" (Kevser. 3) buyurarak bitirmiştir ki bu, "Bir önceki sûrede bahsi geçen o kötü fiillerin sahibi münafık veya müşrikler ölecek, ama dünyada ardında bir eser, bir iz, bir haber bırakamayacaktır. Sana gelince (Ey Muhammed), senin için dünyada güzel ad kalacak, ahirette de bol mükâfat sürüp gidecek" demektir.

9 2-Allah'ın yoluna girmiş kimseler için şu üç derece söz konusudur: a)- En yükseği, kalbleri ve ruhlarıyla, Allah'ın celal nurlarının içine gömülmeleridir. b)- Taatlar ve bedeni ibadetlerle meşgul olmalarıdır. c)- Nefislerini, maddi ve dünyevi, şehevi ve leziz şeylere kaymaktan engelleme makamında bulunmalarıdır.

10 İmdi, "Şüphesiz Biz sana kevseri verdik" ayeti, bunlardan birinci dereceye işaret olup, bu da, Hz. Peygamber (s.a.v)'in o kudsi ruhunun, diğer beşeri ruhlardan, hem kemiyet hem de keyfiyet (Nicelik) bakımından farklı olmasıdır. Kemmiyet (nitelik) bakımından olana gelince, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kudsi ruhu, mukaddime (Bir olayın başlangıcı) bakımından en çok olandır.

11 Keyfiyet (Nicelik) bakımından ise, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ruhunun, o mukaddimelerden (olayların başlangıcından), neticeye, diğer ruhlardan daha çabuk geçmesi iledir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, فَصَلِّ لِرَبِّكَ buyruğuna gelince bu, ikinci dereceye; وَانْحَرْ ise, üçüncü dereceye bir işarettir. Çünkü insanın nefsini, dünyevi lezzetlerden alıkoyması, onu boğazlaması demektir.

12 Daha sonra Allah Teâlâ, "Sana buğzeden zürriyetsiz olandır" (Kevser, 3) buyurmuştur ki, bu da, "Seni bu maddî ve dünyevî arzuları istemeye davet eden nefis, fanî bir dairedir. Rabbin katında daha hayırlı olan diğer salih amellere gelince, bunlar, hep ebedî-sürekli olan, ruhanî mutluluklar ve Rabbanî bilgilerdir" demektir.

13 a)- ÂYETLERİN İNİŞ YERİ VE SEBEBİ 1-Genelde âlimlerimiz, 3 âyetten oluşan bu sûrenin Mekke’de indirilğini kabul ederler; gerekçelerini de sûrenin içeriğine ve üslubuna bağlarlar. Sûrenin iniş nedeni, yeri, zamanı ve Hz. Peygamber’e kimin ebter dediğiyle ilişkili olarak çeşitli görüşler vardır.

14 a)- Bazılarına göre, Hz. Peygamber’in erkek çocukları ölünce Âs b. Vâil es-Sehmî ona ebter demiştir. Bazılarına göre bu kişi Ukbe b. Ebî Mu’ayt, bazılarına göre Ka’b b. Eşref, bazılarına göre ise Kureyşlilerdir. Şahıslar değişik olsa da anlatılan olayların içeriği birbirine çok yakındır. Hz. Peygamber’in erkek çocukları ölünce, ileri gelen bazı müşriklerin ona “soyu kesik” anlamında ebter dedikleri anlaşılmaktadır. Bu durumda ise olayın Mekke’de yaşandığı ileri sürülebilir.

15 1) Hz. Peygamber (s.a.s) Kâbe’den çıkıyor, As b. Vâil es-Sehmî de Kâ'be'ye giriyordu. Karşılaştılar ve konuştular. O sırada Kureyş'in ileri gelenleri Kâbe’de idiler. İçeri girip, As onların yanına gidince, "Kiminle konuşuyordun?" dediler de o, "O ebter (zürriyetsiz) ile..." dedi. Ben (Râzî) derim ki: Bu husus, onların biri birlerine gizli gizli söyledikleri bir şeydi. Ama Allah Teâlâ, bu ayetle, onların bu sırlarını açığa vurdu.

16 Bunun için bu da, bir mucizedir. Yine rivayet olunduğuna göre, As b, Vâil, "Muhammed, kendisinden sonra yerine geçebilecek bir oğlu bulunmayan bir zürriyetsizdir. O ölünce, adı-sanı kesilecek, siz de ondan kurtulacaksınız" diyordu. O sırada, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Hz. Hatice (r.a)'den olan oğlu Abdullah ölmüştü. Bu, İbn Abbas, Mukâtil, Kelbî ve bütün müfessirlerin görüşüdür.

17 2) İbn Abbas (r.a)'dan rivayet olunduğuna göre, Ka'b b. Eşref Mekke'ye gelince, bir gurup Kureyşli yanına gelerek, "Biz, hacılara su veren ve Kâ'be'nin hizmetini üstlenen kimseleriz. Sen de, Medine halkının efendisisin. Şimdi, biz mi hayırlıyız, yoksa şu ebter (zürriyetsiz) mi kavminden daha hayırlı, söyle bakalım" dediler. Onlar bu sözleriyle, "kavminin daha hayırlı" sözüyle, "Bizden daha hayırlı" manasını kastettiler. Ka'b b. Eşref, "Tabii ki siz ondan daha hayırlısınız" dedi.

18 Bunun üzerine, "Sana buğzeden (yok mu), zürriyetsiz olan şüphesiz odur" ayeti ile "Baksana, kendilerine o kitab verilenler, batıl tanrıya ve tağuta ibadet ediyorlar" (Nisa, 51) ayeti nazil oldu. 3) İkrime ve Şehr b. Harşeb şöyle demektedirler: "Allah Teâlâ, Resulüne vahiyde bulunup da, Resulü de Kureyş'i İslâm'a davet edince” onlar "Bize muhalefet etti ve bizden koptu" manasında, بَتِرَ مُحَمَّدٌ dediler. Allah Teâlâ da, "mebtûr" (kopmuş - zürriyetsiz) olanların onlar olduğunu bildirdi.

19 4) Bu ayet-i kerime, Ebû Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü Resulüllah (s.a.v)'ın oğlu ölünce, "Şimdi ben onu öfkelendiririm, çünkü artık o ebter oldu" dedi. Hâlbuki bu söz ahmaklığını gösterir. Çünkü o, Hz. Peygamber (s.a.v)'i, iradesi dışındaki bir şey ile kızdırmak istemiştir. Çünkü oğlunun ölmesi, Hz. Peygamber (s.a.v)'in iradesiyle olan bir şey değildir.

20 5) Bu ayet, Hz. Peygamber (s.a.v)'in amcası Ebû Leheb hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), amcasının yüzüne karşı "Tebben lek" (Helak olasıca, elleri kuruyasıca) deyince, o da, Hz. Peygamber (s.a.v)'in gıyabında "ebter" (zürriyetsiz)" dedi. 6) Bu ayet, Ukbe b. Ebî Mu'ayt hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)'e böyle diyen odur.

21 Bil ki bu kâfirlerin hepsinin de bu sözü söylemeleri mümkündür. Çünkü bunlar, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında, bundan daha kötü sözleri söyleyen kimselerdir, belki de As b. Vâil bu sözü çokça söylediği için, bu ayetin As hakkında nazil olduğu rivayetleri meşhur olmuştur.

22 b)- Buraya kadar sanki bir soru gözükmüyorsa da Hz. Peygamber’in ölen çocuğunun “İbrahim” olduğu iddiaları, olaya farklı bir boyut kazandırmakta ve sûrenin iniş yerinin Mekke değil, Medine olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Ayrıca olay, Ka’b b. Eşref’le ilişkilendirilince de aynı şekilde sûrenin iniş yeri Medine olarak anlaşılmaktadır; çünkü Ka’b, Medinelidir.

23 2- Esasında sûrenin ilk âyeti, bu sûrenin, Duhâ sûresinde Hz. Peygamber’e verileceği vaat edilen bazı ödüllerle ilgili olmasını gerektirmektedir. Orada sözü edilen nimetler, âyetteki sevfe edatı gereği, Hz. Peygamber’e ileride verilecek olanlardır.

24 BAZI GEREKÇELER NEDENİYLE İSE SÛRENİN MEDENİ OLDUĞU SÖYLENMELİDİR. a)- Nitekim Peygamberliğinin sonraki döneminin, yani Medine’nin Mekke’ye göre daha rahat ve huzurlu geçeceği ve orada çeşitli nimetlerle buluşturulacağı açıklamalarını yapmıştık. Bu durumda, Kevser Sûresinin ilk âyetindeki kevserin Hz. Peygamber’e bir süre sonra, yani ileride Medine döneminde verilecek nimetleri ifade etmesi gerekir.

25 Hz. Peygamber ve Mü’minler, Mekke’nin sıkıntılı ortamından sonra Medine’de huzur bulmuş, zaferler elde etmiş ve çeşitli nimetlere, ödüllere kavuşturulmuşlardı. İşte bütün bunların karşılığı olarak, ikinci âyette emredilen Allah için salâtın (Bayram namazının veya tevhid içerikli bütün eylemlerin) ve kurbanın, çok daha sonraki dönemleri ilgilendiren görevler olduğu anlaşılmaktadır.

26 b)- İbn Kesîr’in ifadelerine göre, Enes b. Mâlik kaynaklı bir rivayette, kendisinin de bulunduğu bir ortamda (Mescid’de) Hz. Peygamber’in bir an göğe doğru baktığı, sonra tebessüm ettiği, sebebi sorulunca, “Bana biraz önce bir sûre indirildi” dediği ve Kevser Sûresini okuduğu belirtilmektedir. Hz. Enes’in Medineli olduğu bilindiğine göre, onun Hz. Peygamber’le ilgili böyle bir rivayette bulunması, sûrenin Medine’de indirildiğinin bir delilidir. Çünkü o Mescid Medine’dedir. Hicretten önce Mekke’de bu anlamda bir Mescid henüz yoktu.

27 c)- İbn Kesir, sûreyi tanıtırken sûrenin Medenî olduğunu, bir görüş olarak Mekkî olabileceğini de başlıkta zikretmiştir. Suyûtî, sûreyi “iniş yeri ihtilaflılar arasında” saymış ve “doğrusu Medine’de indirilmiş olmasıdır” demiştir. Bu ifadesinden sonra, Nevevî’nin de Enes b. Mâlik rivayeti nedeniyle Müslim şerhinde bunu tercih ettiğini belirtmiştir.

28 Öyle görülüyor ki, sûrenin inişi yeri ve zamanı, aslında onun içeriğinden anlaşılmalı ve rivayetlerle sınırlı kılınmamalıdır. Rivayetlere öncelik verilince bu defa âyetlerin farklı anlaşılması veya farklı yorumlanması kaçınılmaz olmaktadır.

29 Bu durum, mesajın doğru anlaşılmamasına neden olmakta ve maksadın farklı yönlere kayması gündeme gelebilmektedir. Muhtemel hatalara düşmemek için sûrenin diğer sûrelerle anlam ilişkisini kurmak en doğru yoldur. اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ “(Ey Peygamber!) Sana Kevser’i veren Biz’iz.” Âyetteki اَلْكَوْثَرَ kelimesi çeşitli anlamlara gelmektedir.

30 الْكَوْثَرَ kelimesinin asıl ve öncelikli anlamları “bolluk, çokluk, bereket” şeklindedir. Ayrıca “Hz. Peygamber’e verilen vahiy, bilgi, hikmet, iyilik, hem bu dünyada hem de öteki âlemde şerefli, onurlu olmak, iyi fiiller işlemek, bütün canlı varlıklara karşı şefkatli davranmak, böylece iç huzuruna ve tatmine kavuşmak” gibi soyut ve somut anlamda iyi ve güzel olan her şeyden bolca ihsan edilmesi de ilave anlamlar olarak zikredilebilir.

31 Bunların dışında el-kevser kelimesinin en çok kabul edilen anlamı, “Hz. Peygamber’e cennette verileceği belirtilen ve mahiyeti hakkında çok değişik fikirlerin ileri sürüldüğü bir nehir/havuz oluşudur”. Bu anlam doğrultusunda, âyette geçmiş zaman kipindeki اَعْطَيْنَا fiiline gelecek zaman anlamı verilmeli ve “Sana kevseri Biz vereceğiz” tercümesi tercih edilmelidir.

32 1- Duhâ sûresinde Hz. Peygamber’e verileceği vaad edilen çeşitli nimetler kastediliyor demektir. Bu nimetlerin neler olduğunu listelemeye gerek yoktur. Genel olarak Duhâ:4-5. Âyetlerini hatırlatmak yeterlidir. “Senin için sonrası öncesinden daha hayırlı olacaktır. Nitekim ileride Rabbin sana (çeşitli nimetler) verecek ve sen memnun olacaksın.” Nimetlerin verilmesi daha çok Medine döneminde gerçekleştiği için, Kevser Sûresinin de Medine’de indirildiğini söyleyen görüş yanlış olmasa gerektir.

33 2- Biz, sûrenin Medine’de indirildiği kanaatindeyiz. Çünkü Kevser denilen ödüllerin dünyada verildiğini düşünmemiz için yeterli delilimiz vardır. Medine dönemi, risâletin ilk yıllarına göre daha rahat ve huzurlu bir hayatın yaşandığı bir dönem olmuştur. Elbette, Kur’ân’da geçmiş zaman kipi kullanılmasına rağmen gelecek zamanın kastedildiği pek çok örnek vardır. Ancak burada bu anlamı zorlamaya gerek olmadığını düşünmekteyiz.

34 3- Hz. Peygamber ve onun şahsında Müslüman toplum, daha burada sayamadığımız nice güzelliklerle buluşturulmuş, belki dünya hayatı için her şeyin en güzeli ve en bereketlisi önlerine serilmiştir. Bütün bu söylediklerimiz nedeniyledir ki, Nebî (s.a.v) e verildiği belirtilen Kevser, bu dünyada verilen nimetlerin bütününü kapsamaktadır.

35 KEVSER KELİMESİNİN ANLAMLARI 1-KEVSER: CENNET IRMAĞI En meşhur ve selef-halef tarafından en tercih edilen bu görüşe göre, Kevser, cennette bir ırmağın adıdır. Nitekim Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cennette, kenarları tıpkı içi oyuk inciler gibi olan kubbeler gibi olan bir nehir gördüm ve su yatağına elimi vurdum. Bir de baktım ki kokusu hemen yayılan, alabildiğine kokan bir misk. "Bu nedir?" dediğimde, "Bu Allah'ın sana verdiği kevserdir" denildi.

36 Enes (r.a)'in bir başka rivayetinde ise, şöyle "Cennette, sütten daha beyaz, baldan daha tatlı bir nehir gördüm. Orada boyunları, melez develerin boyunları gibi olan yeşil kuşlar var. Kim o kuştan yer, o sudan içerse, rıdvanı (yani Allah'ın, kendisinden razı olması mertebesini) elde eder" şeklinde duyurulmuştur. Belki de Cenâb-ı Hak bu nehre, ya bu nehrin cennet nehirlerinin suyu en bol olanı ve faydalısı olması bakımından yahut da cennetteki nehir kollarının, o nehirden ayrılmasından ötürü "kevser" adını vermiştir.

37 Bu tıpkı, "Cennetteki her bahçede, kevser ırmağından akan nehirler vardır" rivayetinde ifade edildiği gibidir. Yahut da bu, kendisinden içenlerin sayıca çok olmasından ötürü veya Hz. Peygamber(s.a.v)'in de ifade buyurduğu gibi, faydalarının çokluğundan ötürü "kevser" adını almıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "O Rabbimin bana va'dettiği bir nehirdir ve onda çok bol hayırlar faydalar vardır” buyurmuştur.

38 2-KEVSER: HAVUZ Kevser, bir havuzdur. Bu husustaki hadisler de meşhurdur. Bu görüş ile birinci görüş şöylece bağdaştırabilir! Belki de o nehir, bu havuza dökülmektedir. Yahut da cennetteki nehirler, işte bu havuzdan çıkar, kollara ayrılırlar. Bunun için bu havuz, cennet nehirlerinin ve çeşmelerinin kaynağı gibi olmuş olur.

39 3-KEVSER: HZ. PEYGAMBER (S.A.V)'İN ÂLİDİR Kevser, "Hz. Peygamber (s.a.v)'in çocukları ve soyudur." Bu görüşte olanlar derler ki: Çünkü bu sûre, Hz. Peygamber (s.a.v)'i, "ebter" diye ayıplayanlara bir cevab olarak inmiştir. Buna göre mana, "Allah o peygambere, zamanlar geçtikçe sürüp giden nesiller vermiştir.”

40 4-KEVSER: ÜMMETİN ULEMASI "Kevser", Hz. Muhammed ümmetinin âlimleridir. Ömrüme yemin ederim ki, en büyük ve en çok hayır, yani kevser budur. Çünkü bu ümmetin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberi gibidirler ve bunlar Resulüllah (s.a.v)'ı anlatmayı sever, dininin eserlerini ve şeriatının prensiplerini yayarlar.

41 5-KEVSER: NÜBÜVVETTİR Kevser, nübüvvettir. Peygamberliğin, çok çok hayır olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bu, rubübiyyetten sonra, ikinci dereceyi işgal eden bir mertebedir. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, "Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur" (Nisa,80) buyurmuştur. Ki bu, imanın yarısıdır. Hatta resule itaat, marifetullah ağacının bir dalı gibidir. Çünkü peygamberlik müessesesinin bilgisinden önce, mutlaka Allah'ın zatının, ilminin kudretinin ve hikmetinin bilgisinin bulunması gerekir. Sonra nübüvveti bilme gerçekleşince, bundan, semî, basar, hayrî ve vicdanî sıfatlar gibi, diğer geriye kalan bilgiler elde edilir.

42 5-KEVSER: NÜBÜVVETTİR Kevser, nübüvvettir. Peygamberliğin, çok çok hayır olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bu, rubübiyyetten sonra, ikinci dereceyi işgal eden bir mertebedir. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, "Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur" (Nisa,80) buyurmuştur. Ki bu, imanın yarısıdır. Hatta resule itaat, marifetullah ağacının bir dalı gibidir. Çünkü peygamberlik müessesesinin bilgisinden önce, mutlaka Allah'ın zatının, ilminin kudretinin ve hikmetinin bilgisinin bulunması gerekir. Sonra nübüvveti bilme gerçekleşince, bundan, semî, basar, hayrî ve vicdanî sıfatlar gibi, diğer geriye kalan bilgiler elde edilir.

43 PEYGAMBERİMİZİN FAZİLETLERİ Bu, âlimlerin bir kısmına göredir. Hz. Peygamber (s.a.v) için, bu anlatılanlardan, daha çoğu vardır. Çünkü o, diğer peygamberlerden önce zikredilmiş, ama onlardan sonra gönderilmiştir. Hem sonra o, hem insanlara, hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Yine bütün peygamberlerden sonra haşrolunacak olan da odur ve şeriatının neshi de mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in faziletleri, sayılamayacak kadar çoktur.

44 6-KEVSER, KUR'ÂN'DIR. Kur'ân'ın faziletleri ise, sayılamayacak kadar çoktur. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa ve denizler de... Mürekkep olsa, Allah'ın kelimeleri bitmez" (Lokman,27) ve "De ki: Eğer, denizler, Rabbimin kelimelerini yazmak için, mürekkep olsaydı, Rabbimin kelimelerinden önce, o denizler biterdi" (Kehf, 109) buyurmuştur.

45 7-KEVSER: İSLÂM'DIR Kevser, İslâm'dır. Ömrüme yemin olsun ki İslâm, en büyük hayırdır. Çünkü dünya ve ahiret iyilikleri, ancak İslâm sayesinde elde edilir. Yine bu iyilikler, onun elden çıkması ile elden çıkar. Çünkü İslâm, marifetullah’dan yahut da bilinmesi gereken şeylerden ibarettir. Nitekim Hak Teâlâ da, "Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir" (Bakara, 269) buyurmuştur. Bunun için İslam, en büyük ve en çok hayır olunca, ona "kevser" denebilir.

46 ÜMMET-İ MUHAMMED’İN FAZİLETİ Buna göre, "Cenâb-ı Hakk'ın nimetleri her yeri sarmış iken, niçin sadece İslâm'a "kevser" denmiştir?" denirse, biz deriz ki: İslâm, Allah'dan ulaşan bir nimettir. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v), bunda temel bir unsur gibi olmuştur.

47 8-KEVSER: MENSUPLARIN ÇOKLUĞU Kevser, taraftarı ve adamları çok olan demektir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, sayısını ancak Allah'ın bilebileceği kadar taraftarı olduğunda ise şüphe yoktur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Ben, Allah'ın dostu Hz. İbrahim'in duası, Hz. İsa’nın müjdesiyim ve ben, kıyamet günü şefaati makbul olanım. Peygamberlerle birlikte (orada) iken, bir insan topluluğu gözükür ve biz, gözlerimizi o topluluğa çeviririz.

48 Her birimiz, bu topluluğun, kendi ümmeti olmasını ümid ederiz. Bir de bakarız ki bunlar, abdest almalarından ötürü, yüzleri ak ve pırıltılı kimselerdir. Bunun üzerine ben, "Kâ'be'nin Rabbine yemin olsun ki bunlar benim ümmetim" derim. Onlar hesabsız olarak cennete girerler. Derken ilk önce gözüken kadar, bir başka büyük cemaat gözükür. Biz, gözlerimizi hemen onlara çeviririz. Her peygamber yine, bu topluluğun kendi ümmeti olmasını ümit ederken, bir de ne görelim, bunlarda, abdest almalarından ötürü, abdest azaları parlak ve nişanlı kimseler.

49 Bunun üzerine ben, "Kâ'be'nin Rabbine yemin olsun ki, bunlar benim ümmetim" derim. Bunlar da hesabsız olarak cennete girerler. Derken daha önce gözükenlerin üç misli kadar bir cemaat bize gözükür ve biz gözlerimizi onlara çeviririz..." Hz. Peygamber (s.a.v) bunun peşi sıra da, birinci-ikinci topluluklar için söylediklerini aynen söylemiş, sonrada, "Hiç kimse cennete girmezden önce, ümmetimden üç cemaat cennete girecektir ” demiştir. (Müsned,5/262)

50 Yemin olsun ki Hz. Peygamber (s.a.v) "Evlenin, üreyin ve çoğalın. Çünkü ben, kıyamet gününde sizin (çokluğunuzla) diğer peygamberlere karşı övünürüm. Hatta (ümmetimin) düşük {çocuklar) ile..." buyurmuştur. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.v), mükellef çağına gelmeyenlerle bile övüneceğine göre, ya böylesine büyük kalabalık ile nasıl övünür? İşte bundan ötürü, Hak Teâlâ'nın bu büyük nimeti dile getirmesi ve "Muhakkak ki Biz sana kevseri verdik" demesi, güzel ve yerinde olmuştur.

51 9-KEVSER: HZ. PEYGAMBER (S.A.V)'DEKİ MEZİYETLERDİR. Kevser, Hz. Peygamber (s.a.v)'de bulunan çokça faziletlerdir. Çünkü o, ümmetin ittifakıyla, bütün peygamberlerden daha üstündür. Nitekim Mufaddal b. Seleme şöyle der: Arapçada, bir kimse alabildiğine cömert, hayr-u hasenatı çok olduğu zaman, "raculün kevserun" denilir. Sıhahu'l-luğa'da ise, "Kevser, efendi; hayr-u hasenatı çok olan kimse demektir" diye varid olmuştur. Bunun için Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, bu büyük faziletleri nasib edince, Allah Teâlâ'nın bu, büyük nimeti ona hatırlatması ve "Hiç şüphesiz Biz sana kevseri verdik" demesi, güzel ve yerinde olmuştur.

52 10-KEVSER: HZ. PEYGAMBER (S.A.V)'İN ÜNLÜ OLUŞU Kevser, "Hz. Peygamber (s.a.v)'in, şanının yüksekliğidir”. Bu husus, "Senin zikrini (şanını) yükselttik" (İnşirah, 4) ayetinin tefsirinde geçmişti.

53 11-KEVSER: İLİMDİR Kevser, ilim demektir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: "Şu sebeplerden ötürü, kevseri bu manaya almak daha alâdır: 1) İlim, en çok ve en büyük hayır demektir. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın senin üzerindeki ihsanı büyüktür" (Nisa, 113) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.v)'le, ilim peşinde gezmesini emrederek, "Ya Rabbi ilmimi artır" (Taha, 114) diye dua etmesini emretmiştir. Cenâb-ı Hak, hikmete de "çok hayır" adını vermiş ve "Kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiştir" (Bakara, 269) buyurmuştur.

54 2) Biz, kevseri, ya ahiret nimetleri, yahutta, dünya nimetleri manasına alabiliriz. Birinci manaya almamız mümkün değildir; çünkü Cenâb- ı Hak, "verdik" buyurmuştur. Hâlbuki cennet nimetlerini Allah, vermedi; verecektir. Dolayısıyla, "Kevser’i” peygamber (s.a.v)'e, dünyada iken ulaşan nimetler manasına hamletmek vacib olur. Peygamber (s.a.v)'e, dünyada iken gelip ulaşan şeylerin en kıymetlisi ise, ilimdir. Nübüvvet de, ilmin içine dâhildir. Öyleyse, "kevser" lafzını, ilim manasına almak gerekir.

55 3) Cenâb-ı Hak, "Biz sana Kevser’i verdik" buyurunca, bunun peşinden, "Şimdi, Rabbin için namaz kıl veya ibadet yap, kurban kes" buyurmuştur. İbadetten önce geçen şey ise ilimdir, marifettir. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, Nahl Sûresi'nde, "Benden başka hiçbir Tanrı olmadığını bildirerek uyarın, benden korkun diye..." (Nahl, 2)

56 ve Tahâ Sûresi'nde de, "Ben, Allah'ım Allah... Ben’den başka ilah yoktur; o halde, ancak bana ibadet et..." (Taha, 14) buyurmuş, her iki sûrede de, ilmi ve marifeti, ibadetten önce zikretmiştir. Bir de, emrinin başındaki, takibiyye fâ'sı, Hz. Peygamber (s.a.v)'e "Kevser’i” vermenin, bu ibadeti gerektiren bir şey gibi olduğuna delalet etmektedir. İbadeti gerektiren şeyin ise, sadece ilim olacağı malumdur.

57 12-KEVSER: GÜZEL AHLAKTIR Kevser, "güzel huy" demektir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedirler: Güzel huy'dan istifade, âlimin, cahilin, dört ayaklı hayvanın (behime) ve insanın kendisinden yararlanacağı genel bir istifadedir. Ama ilimden istifade ise sadece insanlara mahsus bir husustur. Dolayısıyla, güzel huyun faydası, daha genel ve daha kapsamlı olmuş olur.

58 Böylece de, "Kevser"i bu manaya hamletmek gerekmiş olur. Andolsun ki, Hz. Peygamber (s.a.v) de böyle idi. O, yabancılar için de, tıpkı bir baba gibiydi. Müşküllerini çözer, işleri hususunda onlara yeterdi. Hz. Peygamber (s.a.v)'in güzel huyu, müşrik topluluğu, onun dişini kırınca, "Allah’ım, kavmime doğruyu göster; zira onlar bilmiyorlar” diyebilecek bir noktaya ulaşmıştı...

59 13-KEVSER: MAKAM-I ŞEFAAT Kevser, şefaat demek olan, Makâm-ı Mahmûd'dur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak dünyada iken, "Sen onların İçinde iken Allah onlara azab edecek değildir" (Enfal, 33) buyurmuş; ahiret hususunda da, "Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir" buyurmuştur. Ebû Hureyre'den gelen rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin, müstecab bir duası vardır. Ben ise, bu duamı, kıyamet günü ümmetime şefaatçi olayım diye sakladım (geri bıraktım) " buyurmuştur.

60 14-KEVSER SÛRESİ'NDEKİ MUCİZEVÎ ÖZELLİKLER Kevser ile bu sûre kastedilmiştir. Bu böyledir, zira bu sûre, kısa olmasına rağmen, dünyevi ve uhrevi bütün menfaatleri tastamam İhtiva eden bir sûredir. Çünkü bu sûre, şu bakımlardan mu'cizevi durum ihtiva eden bir sûredir. 1) Biz, "Kevser"i, Hz. Peygamber (s.a.v)'in etbâının çokluğuna ve manevi neslinin kesilmeyeceği manasına aldığımızda, bu bir gaybtan haber verme olmuş olur. Nitekim verilen bu haber, vakıaya da, uygun olarak gerçekleşmiştir. Böylece bu, bir mucize olmuş olur.

61 2) Cenâb-ı Hak, "Şimdi, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" buyurmuştur ki, bu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in fakirliğinin sona ereceğine, kurban kesebilecek mali güce ulaşacağına bir işarettir. Bu, böyle olmuştur. Bunun için, bu da, gaybtan bir haber verme; dolayısıyla da bir mucize olmuş olur. 3) Cenâb-ı Hak, "sana buğzeden asıl zürriyetsizdir" buyurmuştur. Bu durumda, haber verildiği gibi gerçekleşmiştir. Dolayısıyla da bir mucize olmuştur.

62 4) Onlar, küçük olmasına rağmen, bu sûreye muarazada bulunamamışlardır. Böylece, Kur'ân'ın tümünün mucizeliğinin, bu sûre ile ortaya çıktığı sabit olmuş olur. Çünkü onlar, kısa olmasına rağmen, bu sûreye muaraza edemediklerine göre, Kur'ân'ın tümünü haydi haydi muarazada bulunamazlar. İşte bu bakımlardan, bu sûrenin mucizeliği zahir olunca, nübüvvet takarrür etmiş olur; nübüvvet takarrur edince de, tevhid ve yaratıcının bilgisi kesinleşmiş olur; böylece de, din ve İslâm takarrur etmiş (karar kılınmış) olur. Derken Kur'ân'ın, Allah'ın kelamı olduğu ortaya çıkmış olur.

63 Bütün bu hususlar kesinleşince de, dünyevi ve uhrevi iyiliklerin tümü kesinleşmiş, ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh bu sûre, tüm maksatları, tastamam ve güçlü bir biçimde ispatlayan kısa ve özlü nükte gibi olmuş olur. Böylece de, şeklen küçük, ama manaca büyük bir sûre olmuş olur. Ayrıca bu sûrenin, diğerlerinde bulunmayan bir takım özellikleri vardır. Bu sûrenin tamamı, üç ayettir. Hâlbuki biz, bu üç ayetten her birinin haber verdiği şeyin mucize olduğunu beyan ettik. O halde, bu demektir ki, bu sûre, hem her bir ayeti açısından, hem de toplamı açısından bir mucizedir. Ki, bu özellik diğer sûrelerde bulunmaz. Bunun için, kevser sözüyle bu sûrenin kendisi kastedilmiş olabilir.

64 15-CENÂB-I HAKK'IN PEYGAMBERİMİZE VERDİĞİ NİMETLER Kevser ile Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.v)'e verdiği tüm nimetler kastedilmiştir. Ki bu husus, İbn Abbas'tan nakledilen bir husustur. Çünkü Kevser Sûresi, çok olan şeyin tümünü içine alır. Bu nedenle, ayeti, bu çok olan nimetlerin bu kısmına hamletmek, geriye kalanına hamletmekten daha evla değildir.

65 Bu sebeple, tümüne hamletmek gerekir. Rivayet olunduğuna göre Sid ibn Cübeyr, bu görüşü İbn Abbas (r.a)'tan rivayet edince, cennette bir nehir, bir say olduğunu iddia etmişlerdir" deyince. Said ibn Cübeyr, bu görüşü İbn Abbas'tan rivayet edince, bazıları ona, "Bir takım kimseler kevserin, cennette bir nehir, bir say olduğunu iddia etmişlerdir" deyince Said ibn Cübeyr "Cennetteki o nehir de, Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed (s.a.v)'e verdiği O çok hayırlardan biridir" cevabını vermiştir.

66 Bazı ulema da şöyle demiştir: اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ ayetinin zahiri, Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, bu kevseri vermiş olduğunu iktiza (gerekli) eder. Şu halde, doğruya en yakın olanın, ayetin bu ifadesini, Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, nübüvvet, Kur'ân, zikr-i hâkim ve düşmanlarına karşı muzafferiyet elde etmesi gibi, vermiş olduğu şeylere hamletmek gerekir.

67 Ama Havz-ı Kevser ve Hz. Peygamber için hazırlanan diğer mükâfatlara gelince, Allah'ın va'dinin hükmü gereği şahit oldukları için her ne kadar bunların da bu ifadenin içine dâhil olmamış, ilerde olacak şeyler gibidirler. Ne var ki, hakikat, bizim daha önce bahsettiğimiz husustur. Çünkü her ne kadar bunlar Hz. Peygamber (s.a.v) için hazırlanmış ise de gerçek anlamda "Allah Teâlâ, bunları, Hz. Peygamber (s.a.v)'e Mekke'de bu sûre nazil olurken vermiştir" denilmesi de doğru olmaz.

68 Buna şu şekilde cevap vermek mümkündür. Küçük çocuğuna bir şeyler vereceğini söyleyen bir kimse hakkında, her ne kadar çocuk o anda buna ehil değil ise de, "O, ona o şey iverdi" denilmesi mümkündür. Allah en iyi bilendir. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ “O halde Rabbin için kulluk et ve kurban kes” Âyetteki صَلِّ emri “ibadet etmek” انْحَرْ emri ise “kurban kesmek” demektir.

69 Bu âyette iki emir yer almaktadır. “Salât etmek” ve “nahr etmek” Âyetteki salât ve nahr kelimeleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. 1-Bazı âlimlere göre, ilgili emirler Hz. Peygamberin namaz kılmasıyla, bazılarına göre sağ eli sol elin üzerine koymasıyla ilgilidir. Diğer görüşe göre salâttan maksat “farz namazlar”, nahrdan maksat “deve kurban edilmesidir”. Hatta bazılarına göre buradaki kurbanın Mina’da kesilmesi gerektiği ifade edilmektedir ki, bunun hacla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre salâttan maksat “Kurban Bayram namazı”, nahrdan maksat ise “Kurban”dır.

70 2-Bu âyetin iniş sebebi olarak çeşitli rivayetler vardır. Bunlara göre, bazı Mekkeliler namazı Ve kurbanı Allah’ın dışında başka varlıklara tahsis ederlermiş; bunun üzerine söz konusu emirler gelmiştir. Bazı rivayetlere göre, bu âyet Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı gün inmiştir. Nebî (a.s) Hudeybiye’deyken hacdan engellenince, Yüce Allah ona (bayram) namazı kılmasını ve deve kurban etmesini, ardından geri dönmesini emretmiş, o da emredilenleri aynen yapmıştır. Bu görüşleri, bütün rivayetleri içerecek şekilde nakleden Taberî, âyetin mesajını şöyle özetlemiştir. Sana verdiği ve sana tahsis ettiği değer ve hayrın bir şükrü olarak, bütün namazlarını ve kurbanını putlara değil, sadece Rabbine tahsis et.

71 3-Bu âyette anlatılan hususun kurban ibadetine ilişkinliğini, kurban kesmenin bir görev olduğunu, وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّهِ عَلى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهيمَةِ الْاَنْعَامِ فَاِلهُكُمْ اِلهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ اَسْلِمُوا وَبَشِّرِ الْمُخْبِتينَ (34 ) اَلَّذينَ اِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرينَ عَلى مَا اَصَابَهُمْ وَالْمُقيمِى الصَّلوةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ( 35 ) وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللّهِ لَكُمْ فيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ( 36 ) لَنْ يَنَالَ اللّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوى مِنْكُمْ كَذلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّهَ عَلى مَا هَديكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنينَ.

72 34. Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlâhınız, bir tek İlah'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevazı insanları müjdele! 35. Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.

73 36. Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. 37. Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele! (Hacc, 22/34-37 )

74 Bu ayet, genel olara bütün ibadetlerde iyi niyet ve ihlâsın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anlaşılıyor ki, ibadetlerimizde bizi Allah rızasına ulaştıracak olan temel unsur, kalplerimizin takvası, yani bu ibadetleri, gösterişten uzak olarak sırf Allah rızası için yapma çabasıdır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadislerinde, “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan da odur” buyurmuşlardır.

75 Âyetlerinde yer alan “kurbanın bütün ümmetlere bir görev olarak verildiği gerçeğiyle” bu âyetin bütünleştiğini belirtmeliyiz. 4-Kurban ibadetinin ilâhi dinlerin sembolleştirdiği bir ibadet olduğunu vurgulayarak, âyette yer alan salât emrinin, namazı da içerecek şekilde bütün tevhid içerikli eylemler olduğunu özellikle vurgulamak isteriz. Âyette, salât ve kurban emrinin sadece ve sadece Yüce Allah’ın rızasına uygun olarak şekillendirilmesinin önemine dikkat çekilmektedir.

76 5-Âyetteki emir, sadece Hz. Peygamber’e yönelik değildir; onu takip etmek ve onu örnek almak durumunda olan bütün Mü’minler bu hitabın muhatabıdır. Hem namazlarda, hem de diğer bütün ibadetlerde, özellikle kurban kesmede Yüce Allah’ın rızası dışına çıkmamak, put veya başka varlıklar adına kurban kesmemek ve kurban sunmamak, sonuçta her dinî eylemde Allah rızasına uygunluğu aramak, bu âyetin evrensel mesajını oluşturmaktadır. En’am 6/ ’te bu gerçek şöyle ifade edilmektedir.

77 قُلْ اِنَّ صَلَاتىِ وَنُسُكىِ وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتىِ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ. “De ki, salâtım (tevhid içerikli eylemlerim), kurbanım, hayatım ve ölümüm sadece ve sadece hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların önde geleniyim.” Evet, Kur’ân’ın vermek istediği ruh, “hayatı Allah’ın dediği gibi yaşamaktır.” (En’am )

78 NAMAZ İLE ŞÜKÜRÜN İLGİSİ Buna göre şayet, "Nimetten bahsedildiğine göre, buraya en uygun olan, şükür ifadesinin yer almasıydı. O halde daha niçin, Cenâb-ı Hak, "O halde... Namaz kıl" demiş de, "şükret..." dememiştir?" denilirse, buna şu bakımlardan cevap verebiliriz: a) Şükür, tazim demek olup, bunun, üç rüknü vardır: Birincisi: Kalbi alakadar eden şey olup, bu da, kişinin, kalben bu nimetin, başkasından değil, Allah'tan olduğunu bilmesidir.

79 İkincisi: Bu nimetin, dili alakadar eden kısmı... Ki bu da, kişinin, lisanıyla, Allah'ı övmesidir... Üçüncüsü: Amelle ilgili olan kısım ki, bu da, kişinin, Allah'a hizmet etmesi, inkıyad edip, boyun eğmesidir. Ki, namaz, bu hususları, hatta daha fazlasını kapsamaktadır. O halde namaz kılmayı emretmek, fazlasıyla beraber şükrü emretmek demektir. Demek ki, burada namazın emredilmesi daha güzel ve yerinde olmuştur.

80 b) Eğer Cenâb-ı Hak, "O halde şükret" demiş olsaydı, bu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in daha önce şükretmemiş olduğunu düşündürürdü. Ne var ki, Hz. Peygamber (s.a.v), ta işin başından itibaren Rabbini tanımış, O'na itaat etmiş ve O'nun nimetlerine şükretmiştir. Ama namaza gelince, o, namazı ancak vahiy ile tanımış ve öğrenmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Daha önce kitab nedir, iman nedir bilmezdin..." (Şura, 52) buyurmuştur.

81 c) Cenâb-ı Hak, işin başında (burada), Hz. Peygamber (s.a.v)'e namazı emretmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v) de, "Ben abdestli değilim, nasıl namaz kılayım?" buyurmuş, sonra da Cebrail (a.s), kanadıyla yere vurmuş, derken, Kevser suyu fışkırmış; Hz. Peygamber (s.a.v) de abdest alınca, "Şimdi namaz kıl..." denilmiştir. Biz, kevseri, peygamberlik manasına aldığımızda, Cenâb-ı Hak adeta, "Biz, sana risaleti, hem kendine hem de insanlara taatı emretmen için verdik. Ki, taatların en kıymetlisi, namazdır. O halde, Rabbin için namaz kıl..." demek istemiştir.

82 2) "O halde Rabbin için namaz kıl..." ifadesi, "İmdi, Rabbin için şükret..." anlamındadır. Bu, Mücâhid ve Ikrime'nin görüşüdür. Bu görüşe göre, âlimler, فَصَلِّ emrinin başına fâ'nın getirilmesinin faydası hususunda şu izahları yapmışlardır: a) Bu, "Nimetlere şükretmenin, hemen değil, daha sonra da olabileceğine de dikkat çekmektedir.” b) Buradaki takibiyye fâ'sı ile Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, cinleri ve insanı, ancak Bana ibadet etmeleri için yarattım" (Zâriyât,56) ifadesiyle anlattığı şeye işaret etmek kast olunmuştur.

83 Ne var ki, Cenâb-ı Hak, bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v)'e, daha fazlasını tahsis etmiştir. Ki, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın "Sana yakın (ölüm) gelinceye değin, Rabbine ibadet et." (Hicr,99) ayetinin ifade ettiği husustur. Bir de Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v)'e فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ (İnşirah, 7) demiştir ki, bu, "Birisinin hemen peşinden senin, diğerini yapman gerekir. Binâenaleyh, benim nimetim sana ulaştıktan sonra ya nasıl olacak!? Bunun peşinden, hemen şükretmeye başlaman hemen gerekmez mi?!" demektir.

84 3 ) فَصَلِّ emri, "Allah'a dua et" manasındadır. Çünkü "namaz" dua demektir. Mananın böyle olması halinde, emrin başındaki fâ'nın faydasına gelince, bu da şöyledir: Cenâb-ı Hak adeta, "Sen, istemezden, dua etmezden önce, Biz, sana kevseri verme hususunda cimri davranmadık. Bunun için, ya sen istedikten sonra durum nasıl olur?! Ne var ki, sen iste; sana verilir. Şefaat et; şefaatin kabul olunur" demek istemiştir. Bu böyledir, zira Hz. Peygamber (s.a.v), hep, nimetini düşünmüştür. Bil ki, bu görüşlerden en evla olanı, birinci görüştür; çünkü o görüşe göre فَصَلِّ kelimesinin ifade ettiği husus, şeriat örfüne en yakın manadır.

85 ( وَانْحَرْ ) EMRİNİN MANASI Cenâb-ı Hakk'ın 'Ve kurban kes" emriyle ilgili olarak iki açıklama yapılabilir: 1) Müfessirlerin hemen hemen hepsinin görüşüne göre bu ifade ile Hz. Peygamber (s.a.v)'in deve kesmesi kastedilmiştir. 2) Bu emirle, ya önce ya içinde ya da sonra olmak üzere, namazla ilgili bir fiil kastedilmiştir. BU GÖRÜŞÜ SAVUNANLAR, BU HUSUSTA ŞU İZAHLARI YAPMIŞLARDIR: a) Ferrâ, "Bunun manası, kıbleye dönmektir" demiştir.

86 b) Esbağ İbn Nebâte de, Hz. Ali (r.a)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu sûre nazil olunca, Hz. Peygamber, Cebrail'e, "Rabbimin bana emrettiği bu boğazlama, bu nahîre, "boğazlama" değildir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak sana, namaza başladığın zaman, ellerini kaldırmanı, tekbir aldığında, rükûya gittiğinde, başını rükûdan kaldırdığında ve secde ettiğinde, ellerini kaldırmanı emrediyor. Çünkü bu, bizim, hem de yedi kat gökteki meleklerin namazıdır. Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü de, her tekbir almada elleri kaldırmaktır." buyurdu.

87 c) Ali ibn Ebî Tâlib'in, bu ifadeyi, "namazda iken elleri göğüs (en-nahr) üzerine koyma olarak" diye tefsir ettiği ve "Namazdan önce elleri kaldırmak, sığınanın ve ücret taleb edenin; onları nahr (göğüs) üzerine koymak ise, huzûr ve huşu içinde olan kimsenin âdetidir" dediği rivayet edilmiştir. d) Atâ, "Bunun manası, "nahr"ın, göğüsün gözükünceye kadar iki secde arasında otur..." şeklindedir" demiştir.

88 e) Dahhâk ve Süleyman et-Teymî'nin şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Bu ifadenin manası, "İki elini, dua ederken, göğüs hizana kaldır" şeklindedir. Vahidî şöyle demektedir: Bütün bu görüşler aslında, "göğüs" anlamına gelen "en-Nahr" kelimesine varıp dayanmaktadır.

89 Çünkü devenin kesileceği yere, "en- Nahr" denilmektedir. Zira devenin boğazlanma yeri, göğsündedir. Onun boğazı, göğsün en üst tarafından görülür. O halde, buradaki "en-nahr" kelimesinin anlamı, göğse dokunmaktır. Nitekim başa ve karna dokunulduğunda ve denilir.

90 Ferrâ'nın görüşüne, yani, ayetteki İfadeyle, kıbleye dönme manasının kastedilmesine gelince, İbnu'l-A'rabî şöyle demektedir: "Nahr, bir kimsenin, namazda, mihrabın karşısına dikilmesi demektir ki, bu da, bu kimsenin göğsünü, kıbleye doğru dikmesi, yönelmesi; sağa sola dönmemesi demektir.” Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Kâ'be, benim Beytim'dir. O, senin namazın, kalbinin kıblesi, rahmetinin kıblesi ve iki gözünün nazargahıdır. O halde, bu iki kıble hep devamlı, bir birini hizasında, yüz yüze bulunsun..."

91 DEVE BOĞAZLAMA EMRİ Ekseri ulema, ayetteki bu ifadeyi, şu sebeplerden dolayı, deve kesme manasına hamletmenin evla olacağını söylemişlerdir: 1) Allah Teâlâ, kitabında her ne zaman, namazdan bahsederse, onun peşinden, zekâttan da bahseder. 2) Mekkeliler, putları için dua edip, kurban kesiyorlardı.

92 Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v) de, "Şimdi sen de, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes..." demiştir. 3) Bütün bu şeyler, namazın adabı ve kısımlarıdır. Bunun için, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbin için namaz kıl..." emrinin muhtevasına dâhil olmuş olurlar. Bu sebeple, eseriyle, namazdan başka bir şeyin kastedilmiş olması gerekir.

93 4) Cenâb-ı Hakk'ın, "Şimdi namaz kıl" emri, Allah'ın emirlerine son derece saygı duyulması gerektiğine ifadesi de, Allah'ın mahlûkatına, alabildiğine şefkat duymaya bir işarettir. Kulluğun tamamı da, bu iki temel unsurun şümulü içindedir. اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ “Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç/kin besleyendir.” Âyetteki شَانِئَ kelimesi, “buğzetmek, öfke duymak” الْاَبْتَرُ kelimesi ise “kökünü kazımak” demektir.

94 EBTER KELİMESİNİN MANASI 1) Süddî şöyle demektedir: "Kureyş, erkek evladı ölen kimseler için "ebter" diyordu. Hz. Peygamber (s.a.v)'in oğulları Kasım ile Abdullah, Mekke'de; İbrahim de Medine'de ölünce, kâfirler, "Yerine geçecek kimse yok" manasında, "ebter" dediler.” Fakat Allah Teâlâ daha sonra, Hz. Peygamber (s.a.v)'in değil, düşmanlarının "ebter" olduğunu bildirmiştir. Zira o kâfirlerin neslinin kesildiğini, Hz. Peygamber (s.a.v)'in neslinin ise, gün be gün artarak gelişip büyüdüğünü görmekteyiz ve bu durum, kıyamet kopana kadar devam edecektir.

95 2) Hasan el-Basrî şöyle demektedir: "Onlar bu sözleriyle, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, gayesine eremeden kesilip biteceği manasını kastetmişlerdir. Allah Teâlâ ise, onun hasımları ve düşmanlarının böyle olacağını beyan etmiştir. Çünkü kesilecek, mağlub olacak, maksadına eremeyecek olanlar onlardır. İslâm'ın bayrağı, hep yücelecektir. Doğudakiler de, batıdakiler de o bayrağa boyun eğecektir.”

96 3) Onlar, "Yardımcısı, destekçisi yok" manasında, Hz. Peygamber (s.a.v)'e "ebter" demişlerdir. Onların yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü onun (a.s) dostu, Allah, Cebrail (a.s) ve salih mü'minlerdir. Kâfirlerin ise, ne (gerçek) bir yardımcıları, ne sevenleri, ne de destekçileri vardır. 4) Ebter, hakir ve zelil olan demektir. Rivayet olunduğuna göre, Ebû Cehil, kavmine bir ziyafet verir. Derken Hz. Peygamber (s.a.v)'i "ebter" diye tavsif eder ve "Kalkın Muhammed'e gidelim. Onunla görüşeceğim ve onu zelil-hakir edeceğim, perişan edeceğim" der.

97 Derken onlar, Hz. Hatice (r.a)'nin evine gidip, güreşme hususunda anlaşınca, Hz. Hatice (r.a) bir yaygı serdi. Güreş yapılınca, Ebû Cehil, Hz. Peygamber (s.a.v)'i yere yıkmaya çalıştı. Ama Hz. Peygamber (s.a.v), tıpkı bir dağ gibi yerinden kıpırdamıyordu. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v) onu, en utanacağı ve rezil olacağı bir şekilde yere attı. Ebû Cehil, tekrar Hz. Peygamber (s.a.v)'in üzerine gelince, bu sefer de Hz. Peygamber (s.a.v) onu sol eliyle tuttu. Çünkü sol el, taharet için kullanılan eldir. Bunun için Ebû Cehil'in, bir necis (pislik) olduğunu gösterdi, onu yine yere serdi ve ayağını göğsüne koydu. İşte bazı kısascılar, Hak Teâlâ'nın bu ayeti ile bu hadisenin kastedildiğini söylemişlerdir.

98 5) Kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.v)'i bu şekilde "ebter" diye tavsif edince, "Sana buğzeden (yok mu), zürriyetsiz olan şüphesiz odur" buyurulmuştur ki bu, "Onların senin hakkında söyledikleri bu söz, fasit, izmihlale (itibardan düşmüş) uğramış ve geçersiz olan bir sözdür.” Ama senin hakkında Bizim medhü senalarımız ise, bütün zamanlar boyunca sürüp gidecektir.

99 Bu âyette verilen mesaj, sûrenin inişine neden olan olayla ilgilidir. Hz. Peygamber’e “soyu kesik” diyenin, asıl kendi soyunun kesik olduğu hatırlatılmış olmaktadır. Elbette âyetin mesajı sadece inişe neden olan kişi veya kişilerle sınırlı değildir. Kimler ona hakaret ederlerse ve ona düşmanlık beslerlerse bu âyet gereği onlar da ebter olmayı hak ederler. 1-Kelimelerin yukarıda verdiğimiz anlamları doğrultusunda âyetin tercümesi “bedensel veya fiziksel olarak soyu kesik olmak” anlamında yorumlanmalıdır.

100 Ancak el-kevser kelimesi nasıl “çok nimet ve hayır” anlamına geliyorsa, el-ebter kelimesi de onun zıddı bir anlama sahip olmalıdır. Bu durumda âyet, “Senden nefret edenler hayırdan, her türlü iyilik ve güzellikten kesilmiş, tamamen kopmuştur” şeklini alır. 2-Bu nedenle âyete farklı bir açıdan bakmak ve değişik mesaj içerikli sonuçlara ulaşmak mümkündür.

101 Ebter, soyut ve manevi değerler için kullanılır. Tıpkı “Besmeleyle başlamayan bir iş ebterdir” ifadesinde olduğu gibi. Ebter’e kelimenin sonradan kazandığı “soyu kesik” manası verenler, âyetin bu suçlamayı yapanlara iade ettiğinde hemfikirdirler. Oysa Kur’an’ın kendisi soy- sop ile evlat ve oğulla övünmeyi şiddetle kınar. Kur’an’a göre, çocuksuzluk bir eksiklik değil, bir imtihandır. Eğer ebter ile manevi soyun kastedildiği söylenecek olursa, iman gibi küfrün de hep var olacağı açık bir hakikat tır. Kâfirler sadece dünyada var olmayacaklar, âhirette de cehennemde var olacaklardır. Yani, küfrün ve kâfirin soyunun kesik olduğu şeklindeki bir anlayış da isabetli değildir.

102 3-Hz. Peygamber’i motive eden, onu onurlandıran bu muhteşem sûre, onun yolunu takip edenler için de bir müjde mesabesindedir. Peygamber misyonunu takip edenler bilmelidirler ki, Hakk’ın savunucuları sürekli olarak saldırılara, hakaretlere ve haksız muamelelere maruz kalırlar. Ancak onuru, şerefi ve itibarı Yüce Allah’ın yanında arayanlar, hiçbir zaman yalnız bırakılmamışlardır.

103 İlâhî irade onları asla yalnızlığa terk etmemiştir, terk etmeyecektir de.Yaşanan birtakım olaylar sadece birer öğretim faaliyetinin parçası gibi algılanmalı, Hakk’ın savunulmasında sabırdan taviz verilmemelidir. Sabır, sözlü saldırılara karşı göğüs germek, hakaretlere rağmen hakta direnmek, Allah için dayanmak, hakkı, hayrı ve doğruyu yılmadan usanmadan savunmak demektir.

104 4-Çok nimetle buluşmanın yolu, çok fedakârlık yapmaktan geçer. Fedakârlık yapmadan, yani hem bedenî anlamda ibadetlerini ve tevhid içerikli eylemlerin yerine getirmeden, hem de sunacağı sunakların adresini veya niyetini doğru belirlemeden bu yolda ilerlemek mümkün değildir. Kalpte ve gönülde sağlam istikameti olanlar, davranışta zikzaklar çizmez ve dosdoğru yolda bulunmanın huzurunu yaşarlar. İstikametini şaşıranlar hayır ve güzellikten nasiplerini almayı reddedenlerdir.

105 KEVSER SÛRESİNİN GENEL MESAJLARI 1- İnananların sahipsiz olmadığını, 2- Dünyada ve âhirette çok hayır ve nimetle buluşturulduklarını ve buluşturulacaklarını hatırlatmaktadır. 3- Bütün ibadetleri sadece Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için yapmak gerektiğini, 4- Hz. Peygamber’in örnekliğinde herkes için beyan edilmektedir. 5- İyi insanları kınayıp suçlayanların, aslında kendilerini tanıttıkları belirtilmiş olmaktadır. 6- Kınamalardan ve suçlamalardan uzak durulması gerektiği hatırlatılmaktadır.

106 7-Dünya hayatını doğru değerlerle şekillendirip, bu hayatta Hz. Peygamber’i örnek ve önder kabul edenler, ona vaad edilen nimetlerin benzerleriyle buluşturulacaklardır. 8- Her Müslüman, Hz. Peygamber’in yolundan yürümeyi, yani Kur’an’ı yaşamayı hayatında rehber edinmeli, onun yaptığı türden fedakârlıklar yapmayı canına minnet saymalı, ödüllerle buluşturulacağına inanmalı ve bunu ümitle beklemelidir. Hayırla buluşturulup dini hassasiyetlerini Allah rızasına uygun şekillendirenlerden olmayı niyaz ediyoruz.

107 KAYNAKLAR 1.Fahreddin Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtihu’l- Gayb) 2.Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’ân. 3.Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir. 4.Mehmet OKUYAN, Kısa Sûrelerin Tefsiri. 5.Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meâli. 6.Diyanet Vakfı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli.

108 HAZIRLIYAN MUSTAFA GÜLEÇ BURSA MERKEZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ MESLEK DERSLERİ ÖĞRETMENİ


"GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METNİNDEN KEVSER SÛRESİNİN TEFSİR SUNUMU 1." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları