Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

1 KELÂM I 1- Akaid ilminin tanımı, 2- K onusu, 3- Usûlü'd-din, 4- Gayesi, 5- Tevhid ve Sıfat ilmi, 6- Fıkh-ı Ekber, 7- İlm-i İstidlal ve Nazar terimleri.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "1 KELÂM I 1- Akaid ilminin tanımı, 2- K onusu, 3- Usûlü'd-din, 4- Gayesi, 5- Tevhid ve Sıfat ilmi, 6- Fıkh-ı Ekber, 7- İlm-i İstidlal ve Nazar terimleri."— Sunum transkripti:

1 1 KELÂM I 1- Akaid ilminin tanımı, 2- K onusu, 3- Usûlü'd-din, 4- Gayesi, 5- Tevhid ve Sıfat ilmi, 6- Fıkh-ı Ekber, 7- İlm-i İstidlal ve Nazar terimleri

2 2 İSİMLENDİRME İslâm dininin itikâdî hükümleri ile ilgilenen ilim, tarih boyunca çeşitli isimlerle anılagelmiştir. Bu isimleri teker teker ele alalım.

3 3 A. Akaid İlmi, Akaid, akîde kelimesinin cem'idir Düğüm bağlamak, düğümlemek mânâsındaki «akd = » kökünden türeyen akîde : gönülden bağlanılan, kesinlikle karar verilen, düğüm atmışçasına kat'iyyetle inanılan şey demektir. Gönülden bağlanmaya ve kesinlikle karar vermeye «i'tikâd» denilir. «îman»da aynı mânâya gelir. O halde «İslâm akaidi» : İslâm dininde kesinlikle inanılan hususlar mânâsına gelir ki biz bunlara iman esasları (mu'menun biti) deriz. Buna göre «akaid ilmi» iman esaslarını ihtiva eden bir ilim olacaktır. Akîde inanış tarzı, yani iman esaslarını kabul ve telâkki tarzı mânâsına da kullanılmıştır. Bilhassa selef ulemâsına izafe edilen akîde risaleleri bunun şâhidleridir: Ahmed b. Hanbel'in akîdesi, Tahâvî'nin akîdesi, Taberînin akîdesi gibi. Bu durumda akîde kelimesi, aynı zamanda bir iman risalesinin muhteviyatına ad olmaktadır. «İslâm akaidi» : İslâm dininin amelî [pratik) değil, itikadı (nazarî, teorik) hükümlerini ihtiva eden ve bunlardan bahseden bir ilimdir. Görüldüğü üzere bu ta'rif şümullü tutulmuştur. Fakat husûsî mânâda «Akaid», iman esaslarından muhtasar olarak bahseden bir ilmin adı olmuştur.

4 4 B. Usûlü‘d-Din Dinin esasları (temelleri, prensipleri) demek olan USÜLÜ'D-DÎN'in «Akaid ilmi» mânâsına kullanıldığını söyleyebiliriz. İslâm’ın iman esaslarından, ister selef yoluyla, ister kelâm metoduyla olsun, bahseden ilme usûlü'd-din, meselelerine de «ahkâm-ı asliyye» denilmesinin sebebi, bunun, gerçekten İslâm binasının temelini teşkil etmesidir. Zira bu ilim sayesinde Allah'ın varlığı ve birliği, nübüvvet müessesesinin hak oluşu, ceza ve mükâfat gününün vuku' bulacağı isbat edilmedikçe islâmın ne fıkhı mevzularından, ne de ahlâkî kaidelerinden bahsetmek mümkün değildir. Akîde kelimesi Türkçede îmân, inanç, inanış, îmân esası kelimeleriyle kısmen karşılanabilir. Akaid‘ye mukabil «inançlar» kelimesini kullanmak, zannederim ki yerinde değildir. Çünkü Türkçemizde «inançlar, daha çok bâtiil itikadlar İçin kullanılan bir kelimedir.

5 5 C. Tevhîd İlmi Tevhîd : birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğuna hükmetmek, onu böylece bilmektir. Istılahta : Allah'ın zatını, akılların tasavvur edeceği ve zihinlerin canlandırabileceği her şeyden tenzih etmektir (uzak tutmaktır). Tevhîd üç şeyle gerçekleşir: 1- Allah'ın ulûhiyetini kabul etmek, 2- birliğini tasdik etmek ve 3- her türlü şeriki ondan nefyetmek. Bilindiği üzere hicrî birinci asırdan sonra, islâm dünyasında, sapkın addedilen ba'zı itikadî mezhepler (fırkalar) zuhur etmiştir. Bu devirde en çok ihtilâf edilen konular mürtekib-i kebîre, sıfât-ı ilâhiyye ve buna irca' edilebilecek olan kader meseleleriydi. Bu meselelerin hepsi de akaidin ilahiyat bahsiyle ilgilidir. Fırkaların ba'zıları Allah'ın sıfatlarını ispat ederken ifrata kaçıp teşbîhe düşüyor (Müşebbihe), kimi de O'nu tenzîh ederken sıfatlarını nefyediyordu (Mu'tezlle). Cebriyye, kulun elinde hiç bir İradenin mevcüd olmadığını söylüyor, Kaderiyye ve Mu'tezile ise kulu kendi fiillerinin halikı kılıyordu. Hicretin ikinci ve üçüncü asırlarında cereyan eden bu münakaşalara devirlerin ehl-i sünnet uleması (Selefiyye) kendi zaviyelerinden cevaplar veriyordu. Bu cevapları ihtiva eden risalelere Tevhîd risaleleri ve bunların teşkil ettiği ilme de Tevhîd veya Tevhîd ve sıfat ilmi denilmiştir. Çünkü bahis konusu edilen meseleler Allah'ın tevhîdi ve sıfatlarıyla ilgili bulunuyordu. Bilâhare ehl-i sünnet ilm-i kelâmını te'sis eden Ebu'l-Hasan el-Eş'arî (v. 324/936), Selefiyyenin bu ilm-i tevhîdine nübüvvet ve âhiret bahislerini de ilâve ederek ehl-i sünnet akaidini İkmâl eyledi.

6 6 C. Tevhîd İlmi 2 Verilen bu izahattan anlaşılacağı üzere «Tevhîd İlmî» selef metoduyla islâm akaidinden bahseden bir ilimdir. İleride, Önemli itikadı fırkalardan bahsederken göreceğimiz üzere selef metodu teslimiyete dayanan bir iman metodudur. Buna göre Kur'an'da ve sahih hadislerde mevcud olan itikada müteallik hükümlere bunlarda nasıl mevcûd ise aynen öylece inanılır. Bu itikadî hükümlerin hiçbiri reddedilmediği gibi aklın müdahalesiyle herhangi bir te'vîle de tâbi' tutulamaz. Tevhid ilmi, başlangıçta daha çok Allah'ın tevhidinden ve sıfatlarından bahsediyordu. Bilâhare akaidin nübüvvet ve âhiret bölümlerini de bünyesinde cem' ettiği halde yine aynı ismi muhafaza etmiştir. Çünkü tevhîd ve sıfat daima akaid ilminin en önemli konularını teşkil etmiştir. Bununla beraber islâm tefekkür tarihinde «İlm-i Tevhîd» zaman zaman «İlm-i kelâm» yerine de kullanılmıştır.

7 7 D. Fıkhı Ekber İtikadı ve amelî meselelerde imânı, naklî ve aklî ilimleri cami", Nu'man b. Sabit İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (80/ /767), fıkhı: Nefsin, (ebedî saadet yönünden) lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir» tarzında şümullü olarak tarif etmiştir. Bu tarifin içine İslâm dininin i'tikadiyât, vicdâniyat (ahlâk, tasavvuf) ve ameliyatı (fıkıh) girmektedir. Ebû Hanîfe, bunların içinden itikadiyâta tahsîsan Fıkh-ı Ekber unvanını lâyık görmüştür, Bilindiği gibi onun bu ismi taşıyan bir akaid risalesi de mevcuttur. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe Ehl-i Sünnet ulemasından ve selefiyyenin muasırlarından olmakla beraber akaidde selef metodunu tamamen benimsememiştir. Fıkhı tefekkürâtından da anlaşılacağı üzere, Ebû Hanîfe, akideye ehemmiyet veren bir şahsiyettir. Onun bu tefekkür hususiyetini akaid sahasında da görmekteyiz. Bu sebeple «Fıkh-ı Ekber» için: selef yolundan kelâm metoduna intikal özelliği taşıyan bir metod, ifadesini kullanacağız. Bu metod, bilâhare kelâm ilminde yerleşen ıstılahları kullanmaz.

8 8 E. İlmi İstidlal ve Nazar Kelâm ilminde, özellikle önbilgilerin yer aldığı giriş bölümü ile ilahiyat bahislerinde nazara ve istidlale çok yer verilir. Düşünmeyi ve akıl yürütmeyi metot olarak benimseyen kelâm ilmine ilm-i istidlal ve nazar da denilmiştir.

9 9 F. Kelâm İlmi Bilindiği gibi kelâm ilmi ilk defa Mutezilenin elinde zuhur etmiştir. Hasan-i Basrî'nin (v. 110/728) meclisini terk ederek ayrı bir ilim halkası teşkil eden Vâsıl b. Ata' (v.131/748) Mu'tezile fırkasının kurucusu kabul edilmiştir. Mu'tezilenin akaid sahasında ta'kîb ettiği izah tarzına kelâm metodu denilmiş ve bu ilim de kelâm ilmi adını almıştır. Bu ehli bid'at kelâmının zuhurundan iki asır sonra Eş'arî (v. 324/936) ve Mâtürîdî (v. 333/944) ile ehl-i sünnet ilm-i kelâmı kurulmuştur. Ehli sünnet ilm-i kelâmı giderek her iki koldan da inkişaf etmiş ve değişen kültür akımları karşısında müteharrik bir metod ta'kîb etmiştir. Şimdi sunduğumuz bu küçük tarihçenin ışığı altında kelâm ilminin ta'rîfini, mevzuunu, gayesini teker teker ele alalım.

10 10 1. Kelâm ilminin ta'rifleri «Söz» mânâsına gelen «kelâm» lâfzının iştirakiyle teşekkül eden «kelâm ilmi» terimi, konusu ve gayesi itibariyle olmak üzere İki türlü ta'rîf edile gelmiştir.

11 11 a) Mevzuuna göre ta'rîfi İslâm dininin akaid esasları, 6 noktada hülâsa edilmiştir. «Âmentü»de ifadesini bulan bu esaslar, âlimler tarafından bazen üçe irca‘ edilir ve bunlara usûl-İ selâse» denilir : Allah'a iman, nübüvvet mü­essesesine iman ve âhirete iman. Fakat kelâm âlimleri, kelâm ilmini ta'rîf ederken umumiyetle usûl-i selâseyi zikretmeğe ehemmiyet vermişlerdir. Bunlardan Seyyid Şerif Cürcânî'nin (v. 816/1413) tercih ettiği ta'rif şöyledir: Kelâm, Allah'ın zâtından, sıfatlarından, mebde' ve meâd (başlangıç ve sonuç, yaratılış ve âhiret) itibariyle yaratılmışların (mümkinâ-tın, masnû'âtın) hallerinden İslâm kanunu üzere bahseden bir ilimdir» Görüldüğü üzere bu ta'rifte usûl-i selâsedeft ikisi (ülühiyet ve âhiret) bahis konusu edilmektedir. Her halde, âhiret tamamen sem'î bir bahis bulunduğundan onun isbatında nübüvvetin mündemiç olduğu düşünülmüş olmalıdır ki nübüvvet ayrıca zikredilmemiştir. Nitekim Senûsî'ye (v. 895/1490) ait şu ta'rif de ulûhiyetin yanında nübüvveti zikretmekle yetinmiş ve âhireti onda mündemiç kabul etmiştir : «İlm-i kelâm, ulûhiyet bahislerini, peygamberlerin gönderildiğini, onların bütün haber verdiklerinde doğru olduklarını ve buna bağlı olan hususları bilmekten İbarettir.»

12 12 a) Mevzuuna göre ta'rîfi 2 Merhum Ömer Nasûhi Biimen'in (v m.) tercih ettiği ta'rif ise usûl-i selâsenin hepsini sarahaten zikretmektedir: İlm-i kelâm Allah taâlârtın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvet ve risâlete dair meselelerden, mebde' ve mead itibariyle yaratılmışların hallerinden İslâm kanunu üzere bahseden bir Mimdir». Kelâm ilminin, mevzuuna istinaden yapılan bu ta'riflerinde dikkati çeken ba'zı kayıtlar vardır. Bir defa bu ilmin, yaratılmışların (mükevvenâtın) hallerinden bahsedişi «mebde* ve meâd» itibariyle kayıtlanmıştır. Çünkü pozitif ilimler de mükevvenâtın (evrenin) hallerini araştırır. Ne var ki bu araştırmalar duyulur âleme (mahsûs âlem, duyularla idrak olunan âlem) münhasırdır. Duyular vasıtastyle tecrübe ve müşahede altına alınamayan, hilkatin başlangıcı ve sonu (mebde' ve meâd) gibi mevzu'lar pozitif İlimlerin konusuna hiç bir suretle girmeyen hususlardır. O halde «mebde' ve meâd kaydıyla kelâm ilmi pozitif ilimlerden ayrılır. İlm-i kelâmın tarifinde göze çarpan İkinci kayıt ise «İslâm kanunu üzere» oluş kaydıdır. Bu kayıtla kelâm ilmi felsefeden (metafizikten) ayrılmış bulunuyor. Gerçi metafizik de Allah'tan, mebde' ve meâd itibariyle kâinatın ahvâlinden bahseder, fakat bu bahsedişte hareket noktası nakil değil akıldır. Oysaki kelâm, izahlarında aklî unsurlar taşıyorsa da nakle bağlı kalmayı ve onu hareket noktası ittihaz etmeyi prensip edinir.

13 13 b) Gayesine göre ta'rîfi «İlm-i kelâm kesin deliller kullanmak ve vâki' olacak şüpheleri izâle etmek suretiyle dînî akideleri İsbata kudret kazandıran bir ilimdir.» : Bu ta'rîfte «kesin delil» hüccet karşılığı olarak kullanılmıştır. Burada hüccet: nakil ile te'yîd edilmiş kati delil demektir. Şüphelerden maksat da muarızların kullandığı delillerdir. Kelâm ilmine ait yapılan bu ikinci ta'rîf kelâm ile Tevhidi daha kesin sınırlarla birbirinden ayırmaktadır. Zira selef metodunu ta'kîbeden tevhîd ilmi Kur'an'da ve sahîh hadisde nakledilen akaid maddelerini münakaşalara girişmeden sıraladığı halde mütekellîmînin metodunu ta'kîbeden kelâm İlmi nakl ile müeyyed aklî deliller kullanır, muhaliflerin görüşlerini de ortaya koyarak reddeder. O halde kelâm ilmi, bünyesinde cedel, münazara ve münakaşa unsurlarını taşır. Nitekim büyük İslâm filozofu Ebû Nasr el- Fârâbî'nin (v. 339/ 950) de ta'rifi bu hususu isbat eder mahiyettedir: «Kelâm sınfiatı, insana, dini kuranın açıkça anlattığı belli düşünce, fikir ve işleri mu­zaffer kılmak ve onların aksi olan her şeyin söz ile yanlışlığını gös­ termek iktidarını kazandıran bir melekedir.» Taşköprüzâde (v. 968/1561) ise bir şeye, bir ilme kelâm diyebilmek için şu iki şartı gerekli görür: 1- İtikad olunacak şeyler kitap ve sünnette vârid olmalıdır. 2)Maksûd-i Şer'î akıl ile de te'yîd edilmelidir.

14 14 2. Kelâm ilminin mevzuu Kelâm ilminin mevzuu, islâm tefekkür tarihi boyunca kendisinin kaydettiği inkişafa bağlı olarak değişiklik arzetmiştir. Bu değişiklik seyrinde mevzuun gittikçe genişlediğini müşahede etmekteyiz. a) Başlangıçta kelâm ilminin iştigal ettiği en önemli mes'ele Allah'ın tevhidi ve sıfatları idi. Buna göre iman esasları evvelâ üçe (usûl-i selâse), sonra da bire (aslu'l-usûl) irca' olunur. Bu tek esas Allah'a imandır. İşte kelâm ilminin mevzuu «zât ve sıfât-ı Bârîdir» denilirken bu tek esas nazar-ı itibara alınmış oluyor. b) Felsefenin islâm dünyasında yayılması karşısında aklî izahlara yer vermeye başlayan kelâm ilmi, konusunu da genişletmiştir. Gazzâlî'nin (v. 505/1111) de kabul ettiği bu görüşe göre kelâm ilminin konusu mevcûddur. Yalnız kelâm ilmi mevcûddan mutlak var olması itibariyle bahseder. Bu durumda kelâm ile felsefe, mevzularında birleşmiş oluyorlar. Ne var ki felsefe sırf aklı hareket noktası kabul ettiği halde kelâm «İslâm kanunu»na bağlı kalır. Gerçi pozitif ilimler de mevcudu konu edinmiştir. Fakat ilimler «mutlak mevcudu var olması bakımından» ele almazlar; Bilindiği üzere müsbet ilimlerin her biri mevcudu şu anda bulunduğu şekliyle ve belirli bir yönünden ele alarak inceler.

15 15 2. Kelâm ilminin mevzuu 2 c) Gazzâlî'den itibaren «mantık» kelâma dâhil olduktan sonra bu ilmin konusunda yeniden bir inkişaf meydana gelmiştir. Delillerin durumları, kıyasın nevi'leri ve ma'dûm gibi ba'zı bahisler vardır ki hâricde (zihnin dışında) mevcûd olmadıkları halde kelâmda söz konusu edilmekteydiler. O halde kelâmın konusunu, bu meselelere de şâmil olacak şekilde genişletmek ve ifadelendirmek gerekiyordu. Bunun için şöyle söylenmiştir: Kelâmın konusu Malûmdur. Yani bilinmek şânından olan, beşer tarafından bilinebilen her şey kelâm ilminin konusuna girecektir. Şu şartla ki doğrudan doğruya akaidden sayılan veya akaide vesile olan bir hususun isbatı bu ma'lûma bağlı bulunmuş olsun. Bu durumda «ma'lûm» ya doğrudan doğruya bir dinî akidedir veya dinî bir akîdeye 'esas (mebde1) teşkil edecektir. Meselâ : Allah birdir, ezelî ve ebedîdir (doğrudan doğruya dinî bir akîde), âlem hadistir, cisimler arazlardan hâlî değildir, tabiat kanunları zorunlu değildir (dinî akîdeye esas teşkil edenler veya vesile olanlar). Kelâmcılar, doğrudan doğruya dinî akideleri teşkil eden hususlara bu ilmin meseleleri (mesâil ve makâsıd), bu akidelere mebde' teşkil edenlere de vesâil (vesîleler) demişlerdir. İlm-i kelâm, İslâm dininin amelî (pratik) değil nazarî (teorik) yönünü ele aldığından meselelerin de çoğu nazarîdir (akıl ve tefekküre hitap edicidir). Kelâmın akîde mevzu'ları demek olan meseleler daima aynı kaldığı halde vesîleler, zamanın ihtiyaçlarına ve devrin kültür cereyanlarına bağlı olarak değişebilir.

16 16 3. Kelâm ilminin gayesi İslâmî ilimlerin ta'kîb ettikieri gaye anlatılırken teşekkül eden güzel bir an'ane ile şu vecîz ifade kullanılır: «Dünya ve âhiret saadetine nail olmak». Doğrusu bu hedef gayelerin gayesi kadar yücedir. Zaten; İslâmiyet, insanlığı, yüce Allah'ın saadet ülkesine getirmek gayesiyle gönderilmiş bir din değil midir? Allah'ın saadet ülkesini tavsif eden, İslâm'ın felsefesini yapan ilimler de elbette dâreyn saadeti gayesini ta'kîb edeceklerdir. Alimler, kelâm ilmi için, bu büyük gayenin dışında talî derecede ba'zı gayeler de sıralamışlardır. a) İnsanı taklid derekesinden kurtarıp kesin ve sarsılmaz iman (İkan) derecesine yükseltir. b) Doğru yolu arayanı irşad eder, inatçıları da susturur. c) Akaid esaslarını, bâtıl ehlinin ileriye sürecekleri şüphelerle sarsıntıya uğramaktan korur. d) Diğer dinî (şer'î) ilimler, kelâm ilmine istinad eder, Kelâm ilmi Allah'ın varlığını, nübüvvetin hak oluşunu ve ilâhî kitapların gönderildiğini ispat etmedikçe ne tefsir, ne hadîs, ne fıkh... ilminden söz etmek mümkün değildir. Binaenaleyh ke!âm ilmi, diğer bütün dinî İlimlere mesned teşkil etmek gibi mühim bir gaye ta'kîb eder. e) Amel sahasında insanın niyetini sâflaştırır, itikadını sağlamlaştırır.

17 17 4. Kelâm ilminin mertebesi Müteahhirin kelâmcıları bu ilmin, ilimlerin en şereflisi olduğunu söylemişler ve gerekçelerini şöyle sıralamışlardır: a. Bu ilmin konusu çok geniş, meseleleri de Allah Taâlâ’nın zatı, sıfatları ve fiilleri gibi- pek şerefli konulardır. Konusu şerefli olan ilmin, en şerefli bir ilim olacağında şüphe yoktur. b. Gayesi, “dünya ve ahiret saadetini temin etmek” gibi gayelerin en üstünü olan bir gayedir. c. Kullandığı deliller hem sarih aklın hem de sahih naklin te'yid edeceği delillerdir. d. Kelâm ilmî “hakiki ilim” özelliğini kazanmış bir ilimdir. Bu ilmin meselelerini teşkil eden iman esasları ilk peygamberden günümüze kadar hiçbir değişikliğe ve neshe uğramadan gelmiş, bütün peygamberler itikadı konularda ittifak etmişlerdir. Halbuki fıkıh ilmi gibi ilimlerde nesh yoluyla değişiklikler olmuştur. Her ilim erbabının kendi ilminin en şerefli, rütbece en yüksek bir ilim olduğunu söylemesi tabiidir. Zira böyle bir şey, o ilimle uğraşacakları teşvik eder.

18 18 5. Kelâm Îlmi Denilmesinin Sebepleri a. Kelâma dair eserlerde “el-kelâm” kelimesi bir klişe ve konu başlığı olarak kullanılmıştır. Müellifler eserlerinde, her konunun başlığını “el-kelâm fi'l- irade” ve “el-kelâm fi‘l-erzâk” şeklinde ifade etmişler, bu sebeple bu ilme kelâm denmiştir. b. Bu ilimde ilk tartışılan konulardan biri de “kelâmullâh -Allahın kelâm sıfatı” meselesidir. Kur'an’ın mahluk olup olmadığı konusundaki bu ihtilâf, devlet başkanlarını bile meşgul edecek derecede yaygınlaşmış, zamanla kavgaya dönüşmüştür. Bu ilme kelâm adının verilmesinin sebeplerinden biri de “kelâm” sıfatından bahsetmesidir. c. Nasıl ki mantık ilmi, felsefî konularda kişiye söz söyleme kabiliyetini kazandırıyorsa, kelâm ilmi de dini ilimleri araştırırken ve hasmı sustururken kişiye söz söyleme yeteneğini kazandırır. d. Bu ilim, tartışmaya, cedele ve münazaraya en müsait olan bir ilimdir. Bu konularda söze fazlasıyla muhtaç olduğundan kelâm ismini almıştır. e. Kelâm, çoğu sem'î ve naklî deliller tarafından da desteklenen kesin delillere dayanmaktadır. Onun için kalbte en fazla tesir yapan ve kalbe nüfuz eden ilim budur. Bundan dolayı yaralamak manasına gelen ve “kelm” kökünden türetilen “kelâm” sözü bu ilme ad olmuştur. f. Bu ilme kelâm âdı verilmesinin bir başka sebebi de, bu ilmin ricalinin, selefin sustuğu konularda kelâm etmesidir.


"1 KELÂM I 1- Akaid ilminin tanımı, 2- K onusu, 3- Usûlü'd-din, 4- Gayesi, 5- Tevhid ve Sıfat ilmi, 6- Fıkh-ı Ekber, 7- İlm-i İstidlal ve Nazar terimleri." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları