Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI -DERSİN TEORİK ve FELSEFÎ UZAMI -DİNÎ-EDEBÎ METİN TECRÜBELERİ YRD. DOÇ. DR. KENAN MERMER.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI -DERSİN TEORİK ve FELSEFÎ UZAMI -DİNÎ-EDEBÎ METİN TECRÜBELERİ YRD. DOÇ. DR. KENAN MERMER."— Sunum transkripti:

1 TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI -DERSİN TEORİK ve FELSEFÎ UZAMI -DİNÎ-EDEBÎ METİN TECRÜBELERİ YRD. DOÇ. DR. KENAN MERMER

2 Arapça bir kelime olup –edb- kökünden türetilmiştir. Derinleştirme, işleme, geliştirme, düzen verme, iyice belirtme … gibi anlamlara gelmektedir. Bediî hislerin, kaosun, derin duyguların, bitmez-tükenmez etkilenişlerin ufkunda; devasa bir cesamete sahip olan «anlam» ı ifade etmek için kullanageldiğimiz canlı vasıtanın zapt u rapt altına alınmasıdır edebiyat. Anlamın/mananın bütün detaylarını barındırmaz, girift hissiyatın bir kısmını kavrar, düzenler ve dile getirir. İslâmî yahut dinî açıdan/perspektiften bakıldığında ise sanat ve edebiyat, bizatihi bir şey olmaktan çok; gaî bir akışın doğal üyesi olarak kabul görür. Onlar, hakikatin bir neferidir. Gerçek ve biricik sanatkâr (es-Sâni‘) Allah’tır. « EDEBİYAT» nedir?

3 Karma ve eklektik bir görünüm arz eder. Çift taraflı ve dinamik bir yapısı vardır. Hafızanın işleyen ve saklanan tarihiyle ilişkilidir. Kabuller ve terkler; inanışlar ve reddedişler arasında mekik dokuyan dinamik bir görüntüsü vardır. Arap-Acem-Türk topluluklarının din ve gelenek yapılarının değişimi yeni edebiyatlar inşa etmiştir. İslâm bir milâttır. Edebiyatın ve hafızanın kadîm bir geçmişi vardır fakat kökten dönüşüm/değişim sözü ve sözün rotasını yeniden kodlamıştır. TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN MANASI ve USÛLÜ :

4  F. Köprülü’nün ifadesiyle, «Bir milletin uzun asırlar esnasında geçirdiği, fikrî ve hissî gelişmeyi belirten bütün kalem mahsullerini tetkîk ile, onun manevî hayatını, gerçekte olduğu gibi tasvire çalışır. Bir milletin edebiyatı; millî ruhu ve millî hayatı göstermek için en samimi bir ayna sayılabilir»  Bu geçmiş hayatı anlamak ve anlamlandırmak için kullanacağımız usûlde, öne çıkan sanatkârların, konuların ve kavramların derinlik kazısını yapılacaktır. Bir formulasyona ulaşmak icap ederse, «küllüne bakarak künhünü görmek» diyebiliriz.  Edebiyat sözü, Frenkçe anlamında, Şinasî’den sonra geniş olarak kullanılmaya başlamıştır. Ondan önceleri şiir ve inşa kelimeleri bugünkü edebiyatın nazım ve nesir alanını anlatmaktaydı. Edebiyat, geniş anlamıyla «yazılı söz»; Türk-İslâm Edebiyatı ise, Türk toplulukların ve milletlerin var olan şifahî geleneklerini geliştirerek yazıya devşiren ve onları inanç-algı ekseninde yeniden inşa eden gerçekliğin ifadelendirilmesi olarak özetlenebilir.

5 «Türkler arasında daha yazı yayılmadan önce mevcut bulunan millî sözlü edebiyat, lisanın ilk teşekkülünden beri canlı bulunduğu gibi, yazının yayılmasından sonra da tabiatıyla devam etmiştir» Türkçe’nin yaşı ulaşılabilen en eski delillere göre M.Ö yıllarına kadar geri götürülebilmektedir. Ancak ilk yazılı metinler bugünkü bilgilerimize göre VIII. Yüzyıla «Orhun Abideleri» ne uzanmaktadır. Milattan önce başlayıp milada kadar çektiğimiz çizgi ilk Türkçe (Pre-Turkic); milattan 8. Yüzyıla kadar ise Ana Türkçe (Proto- Turkic) denmektedir. İSLÂM ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI -GİRİŞ-

6 Dil: «İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık, milletleri birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; seslerden örülmüş muazzam bir yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir» Dilin Özellikleri: Tabiîlik: İnsanîdir, doğuştan getirilir. Hayatiyet/Canlılık: Kuralları vardır ve bu kurallar, kaideler dilin istikrarı açısından kıymetlidir. Millîlik ve Sosyallik: Doğduğu yerlerin rengi ve psikolojisiyle harmanlanır. Seslilik: İşaret, jest ve mimik dışında kasıtlı seslendirmeden oluşur. İttifak: Ortak aklın kanaati üzere biçimlenir. DİLİN MAHİYETİ VE ÖZELLİKLERİ

7 Dilbilim: Yeryüzündeki dilleri, harflerin ses özelliklerini (Ses bilgisi-Fonetik); kelimelerin türetilişini (Yapı bilgisi/Morfoloji); kökenini (Etimoloji); kelimelerin taşıdığı anlamları (Anlambilim/Semantik) ve cümle yapılarını (Cümle yapısı/Sentaks) inceleyen bilim dalıdır. Lehçe: Bir dilin tarihî seyri içerisinde çok eski zamanlarda ayrılan kollarına denir. Ses-şekil ve kelimeler değişir. Bkz. Çuvaşça, Yakutça… Şive: Yakın geçmişte ayrılan dil kollarıdır. Ses-şekil bakımından farklılaşma görülür. Bkz. Azerice, Kırgızca, Özbekçe… Ağız: Bir dilin çok yakın zamanda ayrılmış, küçük bölgesel kollarına denir. Bkz. Karadeniz, Ege, Erzurum, Konya, İstanbul gibi… Yazı dili: İstanbul ağzı esas alınarak oluşturulmuştur. DİLLE İLGİLİ BAZI KAVRAMLAR

8 HİNT-AVRUPA DİLLERİ AİLESİ: Germen-Roman-Slav Dilleri, Sanskritçe, Avestçe ve Ermenice BANTU DİLLERİ AİLESİ: Orta ve Güney Afrika Dilleri URAL-ALTAY DİLLERİ AİLESİ ÇİN-TİBET DİLLERİ AİLESİ HAMİ-SAMİ DİLLERİ AİLESİ: Akadca-İbranice- Arapça TÜRKÇE’NİN DÜNYA DİLLERİ İÇERİSİNDEKİ YERİ

9 «Türkçe, Ural-Altay Dil Ailesi’nin Altay kolundan; yapı bakımından ise «Eklemeli Diller» grubundandır.» B) ÇEKİMLİ DİLLER: Kökler ve bazı ekler vardır. Kök olağanüstü değişiklik gösterebilir. Örneğin: Kitâb-Kâtib- Mektûb A) TEK HECELİ DİLLER: Yapım ve çekim ekleri yoktur. Bkz. Çin-Tibet Dilleri C) EKLEMELİ DİLLER: Tek veya çok heceli kökler ve bunlara getirilen eklerden oluşur. Kök değişmez; başa yahut sona ek gelir. YAPILARINA GÖRE DİLLER

10 Türk Edebiyatı incelenirken Doğu ve Batı arasında salınan bir hayalî sarkacın hareketlerini görür gibi oluruz. Kavramların dünyası, detaylandırmaya açık, ufku ve uzamıyla, önümüze doğru serilen bir profil çiziyor olsa da, bir ilmi ancak tasnif yoluyla anlatmak mümkün oluyor: I. İSLÂM ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI M. S. VIII. Yüzyıla Kadar II. İSLÂMÎ TÜRK EDEBİYATI XIX. Yüzyıla kadar III. BATI TESİRİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI Ucu açık süreç

11 I. İSLÂM ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI A) SÖZLÜ EDEBİYAT Şifahî geleneğin iki ana damarı vardır ki bunlar destan ve mûsikîdir. İnsan vahiy önderliğinde ve potansiyeller eşliğinde –ilhamları, sezgileri ve aklı- şiiri ve onu terennüm edeceği tınıyı inşa eder. B) YAZILI EDEBİYAT Siyasal birliklerin ve köyden kent meydanına çıkışların izleğinde, kayıt altına alınan bir dil, tarih ve edebiyat sahneye çıkar. Kaideler, prensipler, gelenekler oluşturulur.

12 1.Sav: (Atasözü): Lafzen, iddia, tez, fikir anlamlarına gelir. Anonim ve aforizmatiktir. Örneğin, Öküz adhakı bağınça buzağı başı bolsa yeg. (Öküz ayağı olmaktansa buzağı başı olmak daha iyidir. 2.Sagu: (Ağıt-Mersiye):Yuğ/Cenaze törenlerinde ozanların söylediği manzum yahut mensur yakarışlardır. Yasçılar yas tutar, kurbanlar kesilirdi. Ölünün çadırı 7 kez beyler ve yasçılar tarafından tavaf edilirdi. En şöhretlisi Alp Er Tunga sagusudur. 3.Koşuk: (Koşma): Şölen ve –toy- denilen ziyafetler sırasında ozan tarafından saz eşliğinde okunur. Türkü yakma geleneğinin öncülüdür. Hece vezni ve dörtlük tarzında yazılır. (Aaax-bbbx…) 4.Destan: (M.Ö. 700-M.S. 8. Yüzyıl İlhamını tarihten alan ve halkın muhayyilesinde mitolojik unsurlarla zenginleşerek gelişen anonim halk edebiyatıdır. Lejand ve Epopée olmak üzere iki kısımdır. Işık, ağaç, Bozkurt, Kadın, Su, At ve Yada taşı gibi semboller kullanılır. A) SÖZLÜ/ŞİFAHÎ EDEBİYAT (DESTAN DEVRİ EDEBİYATI)

13 1. HUN ÇAĞI (V- VII. YY.) 2. GÖKTÜRK (VI- VIII. YY.) 3. UYGUR (VIII- IX. YY.) B) YAZILI EDEBİYAT

14 Akhunlar’ın bir yazılarının olduğu ve bu yazının Göktürk yazısına benzediği bilinmektedir. Hun yabgularının Çin sarayına gönderdikleri mektuplar mevcuttur. Çin yıllıklarında «Uygurların ataları Kao-küler Çince yazarlar; fakat klasikleri Hun dilinde okurlardı» ifadesi dikkate şayandır. 1. HUN ÇAĞINA AİT SİYASÎ MEKTUP VE TÜRKÜ TERCÜMELERİ

15 Kastedilen yazıtlar, Göktürk alfabesiyle yazılan ve büyük bir kısmı mezar taşlarından oluşan «Yenisey Yazıtları»; yine taşlar üzerine işlenmiş «Tonyukuk Anıtı» ve «Orhon Yazıtları»dır. Bengi Taşları: Moğolistan’ın kuzeydoğusunda, Orhun ırmağının eski mecrası ile Koşu Saydam gölü civarındadır. Üç kitabenin ortak ismidir. Tonyukuk Anıtı: Göktürklerin dört hakanına vezirlik yapan Vezir Tonyukuk tarafından, 720 senesinde diktirilmiştir. Hadiseler hatırat tarzında kaleme alınmıştır. Orhun Abideleri: «Kültigin» ve «Bilge Kağan» anıtlarının ikisine birden verilen isimdir. İlk metinde, Göktürklerin nasıl kurulduğu ve kutaldığı ve fakat siyasî hatalar ve ahlâksızlıklar sebebiyle nasıl Çin egemenliğine girdiği anlatılır. İkinci metinde ise, Çinlilerin, Türkleri yok etmek için çevirdikleri dolaplardan, ve temel ahlâkî düsturlardan dem vurulmaktadır. 2. GÖKTÜRK KİTABELERİ/ÂBİDELERİ

16 VIII. Yüzyıldan itibaren Türk toplulukları arasına «Budizm- Maniheizm- gibi dinler girmeye başladı. Bu yeni inanılan dinlerin tesiriyle Uygur alfabesi kullanılmaya başladı. Uygur alfabesi aslen Soğdak alfabesi kaynaklı bir tipolojiye sahiptir. Uygur alfabesi ile yazılı metinlerde isimleri geçen, «Aprınçur Tigin» ve «Pratya-ya Şiri» isimleri bilinen ilk Türk şairleri olarak kabul görmüştür. «Bizim Tengrimiz ed-güsi redni tiyür Redni de yig mening edgü Tengrim algım begrekim» -Aprınçur Tigin- (Bizim Tanrımızın iyiliği cevherdir derler. Cevherden daha üstün benim iyi Tanrım, kahraman beğrekim!) 3. UYGUR METİNLERİ

17 İptidai bir kavim edebiyatının ürünleri olduğu için henüz ham bir yapıdadır. Dil, yabancı unsurlardan çok az etkilenmiştir. Şaman/ozan dinî ve millî bir şahsiyettir. Çoklu bir iktidarla önemli bir kültür proto-tipidir. Şiirlerde hece vezni ve dörtlük kullanılır. Asonans (Yarım kafiye) revaçtadır. Tek ve tok heceli sesler kulakta çınlar. Sözlü edebiyatta ve Göktürk metinlerinde Şamanizm algısı; Uygur metinlerinde Maniheizm ve Budizm dini etkisi vardır. İSLÂM ÖNCESİ/ESKİ TÜRKÇE ÇAĞI TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLLİKLERİ

18 İslâm’ın doğuşunun ardından Hz. Peygamber, Arap yarımadasını 23 sene gibi kısa bir zamanda son vahiyle/mesajla şereflendirmiştir. Hz. Ömer döneminde ( ) fetihler süratle devam etmiş ve bir dünya gücü olan Sasaniler’e son verilmiştir. Devamında Emevîler saltanat merkezinde bir devlet yapısı kurmuşlar ve Türkler ile ilk karşılaşmalar savaş noktasında olmuştur. Bu dönemki ihtidalar kişiseldir. Talas Savaşı (751): Çinliler ile savaşan Abbasîler Karluk ve Yoğma Türkleri sayesinde zafer kazanmışlar; böylece iki topluluk arasında ılıman bir ortam oluşmuştur. Bu dönem toplu ihtidaların görüldüğü bir zaman aralığıdır. Nihayet Karahanlı Devleti hanı Satuk Buğra Han’ın Müslüman olmasıyla beraber (920) bir devlet yeni bir dini kabul etmiş, Karahanlı Devleti ilk Müslüman Türk Devleti olarak kayıtlara geçmiştir. II. İSLÂMÎ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI -GİRİŞ-

19 Metafizik ve sosyolojik bir devrimin yegâne kaynağı İslâm’dır. Çadır kültürünü kent meydanına taşıyan dinamik cevher imandır. Bu bağlamda hatırlanmalıdır ki Arabistan sınırları dışında –İran’dan sonra- yeni dini kabul eden ikinci millet Türkler’dir. İslâm orduları öyle süratli bir fetih sürecine girmiştirler ki, kendilerine kattığı birçok kültürel unsur ve detayla birlikte muazzam bir medeniyet inşasına girişmek durumunda kalmışlardır. Roma’dan Suriye alınmış, Sasaniler’in tahtı yere çalınmıştır. Bir yandan Vizigot topraklarına (İspanya) ; diğer yandan Hind üzerine yürünmüştür. Orta Asya steplerinde Türkler bu büyük gövdeye eklemlenmiştir. İran, Horasan, Irak, Ermenistan, Doğu Anadolu, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas ve doğuda Çin sınırlarına kadar uzanan bir hakimiyet çemberi çizilmiştir. II. İSLÂMÎ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI -GİRİŞ-

20 «Bu fetihlerin iki büyük neticesi oldu. Birincisi, bu sahalarda yaşayan çeşitli dinlere ve ırklara sahip ahalinin İslâmiyet’i kabul etmeleri; ikincisi de, o kadar çeşitli medeniyetlerle temas eden İslâmiyet algısının zarurî tekamülü, yeni bir mefkûrenin feyziyle çölden fırlayan yakıcı, kahredici kuvvet eski dinlerden kalan bakiyeleri ortadan kaldırmıştı. Ve onların yerine yeni bir medeniyet kurmak zorunluluğu da böylece zuhur etmiştir.» Tevhid ve İlâhî Adalet prensipleriyle ülkeleri ve gönülleri fetheden İslâm, birçok unsuru kendine katarak yeni bir şehir kültürü inşa etmiştir. Bu noktada Arapça’nın ve Farsça’nın Türk kültürü ve edebiyatı üzerindeki etkisi hatıra getirilmelidir. II. İSLÂMÎ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI -GİRİŞ-

21 Eski Türk şiirinde nazım birimi dörtlük iken; yeni dönemde İran Edebiyatı’nın etkisiyle –beyit- esasına dayalı nazım şekilleri kullanılmaya başlanmıştır: Gazel, Kaside, Mesnevî, Ruba‘î, Muhammes, Terkîb-i Bend… Eski Türk şiirinin vezni hecelerin sayı değerlerine dayanan «hece» iken; yeni dönemde hecelerin uzun-kısa, kapalı-açık olmalarına göre tasnif edilen ve bir musikîsi olan «aruz» kullanılmıştır. Eski Türk şiirinde, yarım kafiye revaçta iken; yeni dönemde tam ve zengin kafiyeler ağırlık kazanmıştır. Mimaride soyutlama, resimde iki boyutlu çizimler, şehir kurulumunda merkezde duran cami ve musikîde muhtelif makamların renkli yelpazesi dönüşümün farklı göstergeleri olarak önümüze çıkar. İSLÂMÎ EDEBİYATIN GENEL ÖZELLİKLERİ

22 Yazılan her eser, ister dinî içerikli olsun isterse başka bir içeriğe sahip olsun, mutlaka «Besmele» ile başlar. Çünkü İslâm inancına göre besmelesiz işler bereketsizdir. Ayrıca uzun mesnevîlerin başında, besmeleyle ilgili bir manzûme olabilmektedir. Besmeleden sonra Allah’a övgü, yakarış ve şükrün ifadelendirildiği «Hamdele» kısmı gelir. Arapça, Farsça yahut Türkçe olarak yazılan bu bölüm; divanlarda, mesnevîlerde tevhîd ve münacat tarzında yazılmış manzûmeler şeklinde önümüze çıkar. Allah’a övgü ve yakarıştan sonra, Hz. Muhammed’e, onun ailesine ve arkadaşlarına dua edilen «Salvele» kısmı gelir. Mensur eserlerde bu hususta cümleler serdedilerek; divan ve mesnevîlerde ise, Na‘t-ı Şerîf ve Na‘t-ı Çâr-yâr türünde bir manzûme yazılarak yola revan olunur. İSLÂMÎ EDEBİYATIN ESKİ EDEBÎ MUHTEVAYI DÖNÜŞTÜREN SACAYAĞI

23 Eski Türk Şiiri İran Edebiyatı Akaid ve Kelâm Kur’ân-ı Kerîm ve Tefsir İlmi Hz. Muhammed ve Hadis İlmi Fıkıh İlmi Tasavvuf TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR?

24 Eski Türk Şiiri: Yeni şekil ve muhtevalarla zenginleşen İslâmî Türk Edebiyatı’nın ilk kaynağı evvelki sözlü geleneğin ve az da olsa yazılı kültürün ürettiği değerler olarak kabul edilebilir. İran Edebiyatı: Eski İran edebiyatının kelime hazinesi, zengin mazmûnları İslâm’la beraber yeniden kodlanmış ve gürleşmiştir. Bizim açımızdan kıymeti, hususiyetle Divan Edebiyatı’ndaki yansımalarda görülür. Ayrıca günlük dil ve ibadetle ilgili terminolojide İran baskındır. Örneğin, Abdest, Namaz, Oruç… TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR?

25 Akâid ve Kelâm: Tevhîd inancı merkezinde, Allah’ın varlığı, birliği, delilleri, sıfatları, isimleri, meleklerin mahiyeti, ilâhî kitaplar, Kur’ân’a iman, peygamberlik mesleği, Ahiret, mahşer ve kader konuları akaidin belkemiğidir. Kelâm ilmi ise, Allah’ın birliğini, zatî ve sübûtî sıfatların mahiyetini, Zat meselesini –aynı yahut gayrı olarak- yaratılış konularını akıl-vahiy terazisinde anlamak çabasındadır. Edebiyatımızda Allah, akâid ilminde verilen bilgilere paralel olarak zikredilmektedir. Tevhîdler, münâcâtlar, Esmâ-i Hüsnâ şerhleri ve muammaları direkt olarak Cenâb-ı Hak ile ilgilidir. Edebî eserlerde Allah; Hak, Rab, Perverdigâr, Yezdân, Hudâ, Bârî, Yaradan, Çalab, Zât-ı Kibriya, Yed-i kudret, Dest-i kudret, Nakkâş-ı ezel, Hâkim-i Mutlak … şeklinde kullanılır. TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR?

26 Kur’ân-ı Kerîm ve Tefsir İlmi: Kur’ân, İslâmî edebiyatın ana hatlarını çizen birincil kaynaktır. Mushaf, Kitâb, Furkân, Nûr, Seb‘u’l-Mesânî gibi isimlerle zikredilir. Ayrıca teşbih sanatının yolunda, sevgilinin yüzü Kur’ân sayfasına, saçları, ayva tüyleri, zülüfleri, kaşı, gözü, kirpikleri ve beni Kur’ân hattına benzetilmektedir. Tefsir ilmi yaşanan zaman ve zemin parametreleriyle değişmeler göstererek kendi derinliğini kazar. Tefsirler tek tek kullanılmasalar bile, bilgi temeli ve kültür kaynağı olarak edebiyata sirayet etmişlerdir. TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR ?

27 Hz. Peygamber (sav) ve Hadis İlmi: İslâmî Türk Edebiyatı’nın en önemli kaynaklarından biri de Hz. Peygamber’in şahsı, hayatı ve ortaya koyduğu sünnetidir. Onun eylem biçimi, ahlâkî vasıfları, hayat hikâyesindeki can alıcı noktalar, mucizeleri ve elbette ki hadîsleri edebiyatın bütün ruhuna sinmiştir. Peygamberimiz ile ilişkili olarak, Na‘tlar, Hilyeler, Siyerler, Şemâiller, Mucize- nâmeler, Miraciyeler … ayrı birer edebiyat türü olarak tebarüz etmiştir. Fıkıh İlmi: Hayatın bütün alanlarında soru-sorgu eylemi devam etmektedir. Bununla birlikte Müslüman’ın temel yaşama prensipleri ve uymak zorunda olduğu kesin hükümler vardır. Bu ilmin edebiyata yansıması, tartışmalar ve değişen ahkâm mesabesinde değil; bizatihi kullanılagelen kavramların ve isimlerin izdüşümleriyle ilişkilidir. Örneğin, abdest, amel defteri, ezan, cenaze, fetva, haram, mubah, oruç, seccade, sevap, günah, tevbe, vacip, vaiz, zahid, zekât… gibi isimler ve kavramlar satır aralarında durmadan gezinmektedir. TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR?

28 Tasavvuf: Tecrübî bir ilimdir ve bir manada insanın hakikati aramak yolunda başvurduğu sistemli bir yürüyüştür. Seyr-i sülûk; usûl-erkân vardır. Esas itibariyle bir yandan «marifetullâh»ı bir yandan da «tezkiye-i nefs»i gerçekleştirmek için girişilen mücadeleler tasavvufîdir ve doğal olarak edebiyatla içli dışlıdır. Hatta ayrı bir edebî ekol meydana getirecek kadar nüfuzlu ve etkili bir ilim dalıdır. Türkler arasında ilk tasavvuf ekolünü kuran kişi Ahmed-i Yesevî (ö. 1166) olarak kabul görür. Cüneyd-i Bağdadî(ö. 910)’nin tasavvuf tarifi şöyledir: «Allah’ın seni sende öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesidir» Tasavvuf’un İslâmî Türk edebiyatına etkisi iki başlıkta değerlendirilebilir: a)Divan Şiirine Etkisi: Vezin-şekil-muhteva itibariyle Divan Şiiri’ne etki etmiştir. Örneğin, tasavvufî mesnevî geleneği, menâkıp-nâme, tezkiretü’l-evliyâ gibi türleri doğurtmuştur. b)Halk Şiirine Etkisi: «Hikmet» geleneği (Yeseviyye kaynaklı) merkezinde, hece vezni ve sade bir dille ifadesini bulan Tekke Edebiyatı’nın doğmasını sağlamıştır. «Acem tesiriyle inşa edilen edebiyat (Mevlânâ) ve Hikmet geleneğiyle yoluna devam eden usûl (Yunus Emre); ahlâkî öğreti ve felsefe bakımından aynı, dil, eda, vezin ve şekil bakımından farklıdır. TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KAYNAKLARI NELERDİR?

29 A. MUHTEVA KAYNAKLARI Kur’ânî İlimler, Felsefe ve Tasavvuf B. TARİHSEL KAYNAKLAR B. 1. BİYOGRAFİK KAYNAKLAR. Şair Tezkireleri. Şakâiku’n-Nu‘mâniyye. Tarih kitapları. Devlet adamlarını ve meslek gruplarını anlatan eserler. Vefeyâtnâmeler. Tasavvufî kaynaklar. Biyografik Eserler B. 2. BİBLİYOGRAFİK KAYNAKLAR. Mevzûâtü’l-‘Ulûm. Keşfü’z-Zünûn. Mahzenü’l-‘Ulûm. Türkiye Makaleler Bibliyografyası. Türk Dili Bibliyografyası TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN MUHTEVA VE TARİHSEL KAYNAKLARI

30 DİVAN EDEBİYATI TASAVVUF EDEBİYATI HALK EDEBİYATI TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI’NIN KISIMLARI

31 İçeriği, derinliği ve muhatap olduğu kitleyle bağlı olarak “Yüksek Zümre Edebiyatı, Enderun Edebiyatı, Saray Edebiyatı, Havas Edebiyatı ve Divan Edebiyatı” isimleriyle zikredilebilmektedir. Divan Edebiyatı kendi çemberini gittikçe genişleterek Klâsik bir edaya bürünmüştür. Bir ekol/okul olarak üstadları ve talebeleri, tepeleri ve vadileri vardır. Muhteva açısından değerlendirildiğinde, Tevhid, Münacat, Na‘t, Mersiye, Medhiye, Fahriye, Hicviye, Şehrengîz, Kıyafet-nâme… gibi geniş bir skalaya sahiptir. Kuruluş evresinde yine başlangıçların doğası gereğince, daha sade bir havayı sunarken, gittikçe yabancı kelimeler-unsurlar merkeze oturmuş ve incelikli ve ağır bir havaya bürünmüştür. Fakat siyasal alanda işler terse gittiğinde Hikemiyât içerikli didaktik bir üslup kazanırken, modern anlamda Romantik diyebileceğimiz hissî ve aşırı mecazlarıyla –Sebk-i Hindî- ile konuştuğu da olmuştur. Neresinden bakılırsa bakılsın artık dev bir geleneği görürüz. A. DİVAN EDEBİYATI

32 Tasavvuf edebiyatı, birçoğu aynı zamanda şair ve âlim olan mutasavvıfların, zihinsel-pratik tecrübeleri doğrultusunda, nefsin ve şeytanın oyunlarını, iyi ve kötünün doğasını, insanı mutlak iyinin özüne yaklaştırma, ona kendi özünü hatırlatma, onu kendine getirme ve Allah’ın ismini en dibe yahut en tepeye koydurabilmek yahut zaten orada olanı zikretmek gayretiyle yazdıkları manzum ve mensur eserlerle meydana gelmiştir. Türkler arasında ilk tarikatı kuran ve ilk Türkçe tasavvufî eseri veren sofi Ahmed Yesevî’dir. (ö. 1166) B. TASAVVUF EDEB İ YATI

33 Halk Edebiyatı, başlangıç itibariyle sözlü geleneğin bir devamı olarak XIII. Yüzyılda Anadolu’da oluşmaya başlayan ve Divan Edebiyatı’ndan müstakil olarak gelişen bir edebiyattır. Anonim manzûm ve mensûr sözlü ürünlerle geniş halk kitlelerine ulaşabilmiştir. Fakat gittikçe yazılı ürünler vererek kendi geleneğini farklı bir biçimde oluşturmaya başlamıştır. Halk Edebiyatı’nın en önemli temsilcileri saz şairleridir ki, bize Anadolu ve Asya halkının geçmişteki sanatsal algısını hatırlatır. Artık İslâmlaşmış bir Anadolulu bizi karşılar, elinde sazı vardır ve doğruyla eğri arasındaki farkı dile getirmek ister. C. HALK EDEB İ YATI

34 Doğu ve Batı Türkistan’da hüküm süren Karahanlıların X. Yüzyıl’ın ortalarında tamamen Müslüman olmalarıyla beraber siyasal tarihimizde bir dönüm noktası oluşmuş; ardından edebiyatımız da bu yeni inanç ve paradigma doğrultusunda kendine yeni bir kimlik edinmeye başlamıştır. Bu dönemde yazılan eserler bir başlangıcın sadeliğini yansıtırlar. Hakaniye (Doğu) lehçesiyle kaleme alınmışlardır. II. TÜRK- İ SLÂM EDEB İ YATI İ LK DÖNEM (GEÇ İŞ DÖNEM İ ) ESERLER İ -KARAHANLI DÖNEM İ EDEB İ YATI- ( )

35 Balasagunlu Yusuf’un Kaşgar’da tamamladığı eser, Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Karahan’a takdim edilmiştir. Eser, şehnâme kalıbında olup (3*fe‘ûlün- 1* fe‘ûl), mesnevî şeklinde kaleme alınmıştır. İlavelerle birlikte 6645 beyitten oluşur. Kutadgu Bilig, «mutluluk, esenlik veren, dünya ve ahirette saadete ulaştıracak bilgi anlamlarına gelmektedir. Yarım kafiyeler ve cinaslarla yapılan aliterasyonların varlığı, eski Türk şiirinin bir bakiyesidir. Adeta aruzla yazılmış maniler olarak eserin tarzını tanımlamak mümkündür. Eser, bir siyaset-nâmedir ve «tahkiye-hikmet-mükâleme- tarzında bir yazım tekniği söz konusudur. Bir insanın ne ile mutlu olacağı sorusundan hareketle, ideal insanı inşa edecek ideal devlet yapısının hususiyetleri odak noktasıdır. Üç nüshası vardır: Herat, Fergana ve Kahire. Öne müsteşrikler tarafından tanıtılan eseri, Türkçe’ye Reşit Rahmeti Arat kazandırmıştır. 1. KUTADG U BİLİG (1069) -Balasagunlu Yusuf Hac Hâcib-

36 Eser, Allah’a övgü ile başlar ve Hz. Peygamber’e övgü ile devam eder. Bunların arkasından «Çâr-ı yâr-ı güzîn» ve «Tabgaç Buğra Karahan’a övgüler gelir. Diğer konular şu şekildedir: Yedi gezegen ve on iki burcu söyler. İnsanın değerinin bilgi ve anlayıştan geldiğini söyler. Kitap sahibi kendi özünü söyler. İyilik yapmak hususunda öğüt verir. Bilgi ve anlayışın faziletini söyler. Kitabın adını, ihtiyarlığını ve tefsirini söyler. Bozuk tavır ve hareketlerin zararlarını söyler. Eserde, 4 esas karakter vardır: 1.Kün-dogdı: Hükümdârdır. Adaleti, yasayı ve düzeni temsil eder. 2.Ay-toldı: Vezirdir. İkbâl ve saadeti temsil eder. 3.Ögdülmiş: Vezirin oğludur. Akıl ve bilgiyi temsil eder. 4.Odgurmış: Vezirin akrabasıdır. Kanaat ve âkıbeti temsil eder. 1. KUTADG U BİLİG (1069)

37 ÖDGÜLMİŞ’İN HAKAN’A CEVABI «Kişiyi faydasız daima üzen Üç şey vardır, gör ey güçlü yöneten Kötü huyun biri, çok inat etmek Bir diğeri onun yalan söylemek Biri de pintilik aşağılatan Bunların üçü de bilgisizlikten» ÖGDÜLMİŞ CEVÂBI İLİGKE «Kişke tusulmaz tükel yas kılur Bu üç neng turur kör ay ilçi unur Biri arkuk erse bu kılkı yavuz Takı biri yalgan tüzer erse söz Takı bir saran ol kişide ili Bu ün neng üçegü biligsiz tili»

38 Kaşgarlı Mahmud tarafından beş senede yazılmış, Türkçe-Arapça bir sözlüktür. Kaşgarlı Mahmud, ilk Türk gramercisi ve ansiklopedisti kabul edilebilir. Bu bağlamda onun eseri, ilk bilinen sözlük, ilk gramer ve ilk edebiyat antolojisi kabul edilir. Sebeb-i telif: Araplara Türkçe öğretmek, Türkçe’nin zengin dil varlığını ortaya koymak, Türk Dili’nin dünya dilleri arasındaki yerini belirtmek amacıyla yazılmıştır. Bu sebepten Türk hakanına değil Abbasî halifesi el-Muktedî bi-Emrillâh’ın oğlu Ebu’l-Kâsım Abdullah’a takdim edilmiştir. Eserde, yalnızca açıklaması yapılacak kelime Türkçe; örnekler dışındaki açıklamalar ise Arapça’dır. Eserin başında bir mukaddime vardır. Besmele ile başlar. Madde başı olarak verilen kelime sayısı kadardır. Eserde Türkçe’nin, Türkmen-Oğuz-Çiğil-Kırgız boylarının dilleri tanıtılmıştır. Halk dilinden alınmış çok sayıda deyim, manzûme ve atasözleri (sav) vardır. Eserde yer alan dörtlükler, «koşma» tarzında kafiyelendirilmiştir. 2. DİVÂN U LÜGÂTİ’T-TÜRK ( ) -KAŞGARLI MAHMUD-

39 Eserin muhtevası geniş bir yelpazeye sahiptir: «Gramer, İsimler ve Fiiller, Akrabalık, Evlenme, Atçılık, Bağcılık, Yemekler, Dokuma, Süsleme, Eğlence, Müzik, Ev Hayatı, Tababet, Tarım, Alet-edevat bilgisi, Türk dünyasına ait ilk harita…» Eser, Ali Emirî tarafından XX. Yüzyıl başlarında Sahaflar Çarşısı’nda bulunmuş; Kilisli Muallim Rifat Bey kontrolünde 3 cilt olarak bastırılmıştır. ( ) Eseri vücuda getiren en mühim etken, Abbasî Hilafet ordusuna Türk askerlerinin de alınmasıyla, Türk nüfuzunun önce Bağdat ve devamında İslâm coğrafyasındaki yükselişidir. Bu arada Türk illerinden gelen Farabî, Zamahşerî gibi büyük filozof ve âlimlerin yetişmesi, Türkçe’ye ilginin artmasına vesile olmuştur. Eser bu alakaların doğal bir reaksiyonu olarak kabul edilebilir. Aşıç: Tencere. Şu savda da gelmiştir: «Aşıç ayur tübüm altun. Kamış ayur men kayda men» (Tencere der: Dibim altın. Kepçe, der: Ben neredeyim?) - Bu sav, kendinin kim olduğunu bilenin yanında kasılanlar, şişinenler için söylenir.-

40 Âlim ve fâzıl bir zat olarak tanıtılan Edîb Ahmed, Karahanlı dönemi Türk şairlerindendir. Atabetü’l-Hakâyık, «Hakikatlerin Beşiği» anlamına gelir. Tıpkı Kutadgu Bilig gibi Şehnâme vezninde yazılmıştır. Eser, Türk-Acem ülkelerinin meliki Muhammed Dâd Sipehsâlâr Beg’e takdim edilmiştir. Tevhîd ile başlar, Na‘t ve Çehâr-ı güzîn ile devam eder. Hükümdarın övgüsünden sonra konuya girilir. Dört farklı nüshası vardır: Semerkant, Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Uzunköprü. Atabetü’l- Hakâyık’ı ilk ortaya çıkaran Necib Âsım’dır. Eserin ilk 5 bölümü beyitler hâlindeki manzûmelerden oluşmaktadır. Bunların kafiye düzeni kaside gibidir. (aa-xa-xa…) Kitapta anlatılmak istenen asıl konunun yer aldığı 6. bölümden sonraki kısım «dörtlükler» hâlinde yazılmıştır. Bu kısımda 102 tane dörtlük mevcuttur. 3. ATABETÜ’L-HAKÂYIK (XII. YY.) -Edîb Ahmed Yüknekî-

41 Eserin dili sadedir. Ayet ve hadisler delaletiyle ahlâkî vaazlar verilir. Kutadgu Bilig’in aksine; Allah’ın ve Hz. Peygamber’in adı zikredilerek atıflar yapılmıştır. Eserde bahsi geçen dörtlüklerin mevzuları şöyledir: «Bilginin faydası, Cehaletin zararları, Dilin muhafazası, Dünya’nın dönekliği, Cömertliğin medhi, Tevazu ve Kibir, Harîslik, Kerem, Hilim ve diğer olumlu sıfatlar…, Zamanenin bozukluğu, Kitap sahibinin özrü…» «Yok erdim yarattın yanâ yok kılıb İkinç-bâr kılursen mukir men muna» «Yok idim yarattın yine yok kılıp Yine var edeceksin buna inanır ikrar ederim» 3. ATABETÜ’L-HAKÂYIK (XII. YY.)

42 Hz. Peygamber’in risâlet öncesi dönemdeki ibadetleri, tahannüs (Az bir azıkla, ailesine dönmeden birkaç gece ibadet etmek) ve tahannüf (Hanîf yaşamak) olarak hulasa edilebilir. Bu ibadet ve tefekkürlerin bir reaksiyonu olarak, onun için şöyle demişlerdir: «Muhammed, Rabb’ına âşık oldu» Bununla birlikte Peygamberimiz pratik hayat çerçevesinde de daima aktif olmuştur. Başlangıçta bireysel ve zühdî bir hareket olarak başlayan tasavvuf zamanın izleğinde ve mürşidlerin katkılarıyla ekolleşmiştir. Evrâd ve metot değişiklikleri tarikatları farklı isimlere büründüren esaslardır. Bir inanç ve düşünce sistemi olarak tasavvuf, VIII. Yüzyıl’da Irak’ta (Küfe ve Basra) doğmuş, ardından özellikle Bağdat’ta büyümüş mutasavvıfların yetişmesine zemin hazırlamıştır. Sûfî adıyla anılan ilk kişinin Ebu’l-Hâşim el-Kûfî (v. 778) olduğu kabul edilir. İleri gelen diğer mutasavvıflar ise, Hasan-ı Basrî (v. 728), Bâyezîd-i Bestâmî (v. 875), Cüneyd-i Bağdadî (v. 910) ve Hallâc-ı Mansûr (v. 922) olarak sayılabilir. Tarikatlar metot itibariyle 2 temele dayanır: 1. Zikir a. Cehrî b. Hafî 2. Seyr ü sülûk 4. İLK TÜRK SÛFÎLERİ VE HİKMET GELENEĞİ (KOLONİZATÖR DERVİŞLER) -GİRİŞ-

43 Tasavvuf akımı, Iraktan İran’a, oradan da Horasan ve Türkistan’a geçerek yayılmış, özellikle İran’da edebiyat vadisinde çok etkili olmuştur. Hakîm Senâî (v. 1131), Feridü’d-dîn-i Attâr (v. 1230) gibi dev isimlerden başlayıp İran klasik edebiyatının büyük şairi Abdurrahman Camî’ye (v. 1492) kadar devam etmiştir. Yani tasavvuf, İslâm’ın girdiği güzergâhtan Türkler arasına girerek Horasan ve Maveraünnehir’e kadar ulaşmıştır. İslâm’ın, Türkistan içlerinde yayılmasında tasavvufî duruşun mühim katkıları olmuştur. Ayrıca şaman-baksı geleneğindeki tipoloji, İslâm ile evrilmiş ve zenginleşmiş; böylece Alperen- derviş şairler daha makul bir biçimde merkeze oturmuşlardır. Özellikle Fergana, Buhara, Taşkent, Kaşgar, Semerkand gibi kültür merkezlerinde yetişen bu şahsiyetlerin/alperen dervişlerin, halka İslâm’ın temel prensiplerini ve tasavvufî hayatı öğrettikleri gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir.

44 İslâm’ı kabul eden Türkler arasında ozan ve kamların yerini; Ata ve Bâb dedikleri bir takım dervişler almıştır. Kronolojik dizgede şu isimler sayılabilir: Arslan Bâb ve oğlu Mansur Ata, Korkut Ata, Çoban Ata, Süleyman Hakîm Ata (Süleyman Bakırgânî), Ali, Zengî Ata ve nihayet Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed-i Yesevî. Mansur Ata, Ahmed-i Yesevî’nin ilk halifesidir. Süleyman Hakîm Ata, onun üçüncü halifesi ve başta gelen talebelerindendir. Yûsuf u Züleyha kıssasını yazan şair Ali, Divân-ı Hikmet’teki gibi dörtlüklerle ve hece vezniyle eserini kaleme almıştır. Zengî Ata, Hakîm Süleyman’ın halifelerindendir. Bu arazideki ilk ve de son zenci atadır. Süleyman Hakîm Ata’nın en meşhur eseri, «Kitâb-ı Bakırgân»dır ki 14 farklı şaire ait 124 manzûme ile 8 adet manzûm hikâyeden oluşur. Bu eserde şeyhinin izinden ayrılmamış ve hem şekil hem de vezin bakımından «Hikmet» geleneğini takip etmiştir.

45 Ahmed-i Yesevî XI. Yüzyılın sonlarında Batı Türkistan’ın Sayram kasabasında doğmuştur. Arslan Baba’dan aldığı Yesi’deki ilk eğitiminden sonra Buhara’ya gider. Burada âlim ve şeyh Yûsuf el-Hamedanî’ye intisap eder ve onun üçüncü halifesi olur. Sonra Yesi’ye döner ve orada irtihaline kadar ömrünü sürer. Rivayetlere göre 63 yaşından sonraki ömrünü bir hücrede geçirmiştir. Türbesini Timur-leng yaptırmıştır. Ahmed-i Yesevî, Hanefî mezhebine mensup olup, Ehl-i Sünnet’e bağlı idi. Türkistan’daki ilk Türk tarikatı olan Yeseviyye’yi kurmuştur.

46 Yeseviyye tarikatı, Türkistan’da geniş sınırlara ulaşmış, Yesevîlik tarikatından doğan birçok yeni tasavvufî anlayış ve ekol, Orta Asya ve Anadolu’da yüzyıllar boyunca manevî bir iklim oluşturmuştur. Hâlen de bu etkileşimler devam etmektedir. Sülûk silsilesi bakımından Ahmed-i Yesevî’ye mensup bulunan tarikatlar başlıca ikidir: 1. Nakşibendiyye2. Bektâşiyye Ahmed-i Yesevî bir mutasavvıf olduğu kadar bir şair olarak da önem arz eder. Hece vezniyle kaleme aldığı hikmetleri sade yapıları ve didaktik kimlikleriyle dikkat çekerler.

47 Türkistan’da tam anlamıyla din ve tasavvufun dilini ve rengini yansıtan ilk eserimizdir. Dinî-tasavvufî edebiyatın temel taşıdır. Ahmed-i Yesevî’nin şiirlerini, Türk Halk Edebiyatı’ndaki dörtlüklerden ayırmak için «Hikmet»; bunların toplandıkları mecmualara da «Divân-ı Hikmet» ismi verilmiştir. Milli ölçü olan hece vezniyle kaleme alınan hikmetler, : 12’li olarak nazmedilmiştir. Gazel tarzında yazılmış bazı hikmetlerde yine hece vezni kullanılmıştır. Kafiyeler eski geleneğin izinde yarım seslerle yapılmış olup dil gayet sadedir. DİVÂN-I HİKMET

48 Ahmed-i Yesevî hikmetlerinde, iman esaslarından, ibadetlerin faydalarından, Kur’ân ve Sünnet’e kayıtsız olarak tabi olmanın ehemmiyetinden, mürşidin ve tarikatın inanan için elzem olduğundan, 4 kapıdan (Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat), nefsin hâllerinden, benlik tağutundan, dünya hırslarından, haram-helâl bilmenin öneminden, ihlâstan, dua ve tevbeden, kanaatin faydalarından ve nihayet İlâhî aşktan dem bahseder. «Şu âlemde rüsvâ bolup kan yutmang Şeriatda tarikatda pir tutmang Hakîkatda cân u tendin pâk otmeseng Gafletlendin seni dip cüda kılsun» «Bu âlemde rüsva olup kan yutmasan Şeriatta tarikatta pir tutmasan Hakikatte candan tenden geçmesen Gafletlerden seni ne diye uyarsın» DİVÂN-I HİKMET

49 Karahanlı dönemindeki ilk eserlere karşın bu dönemde Arapça ve Farsça’nın etkisi hızla metinlere hükmetmeye başlar. Bu dönem Selçuklu’nun Anadolu’yu yurt edinmesiyle başlar ve Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde görülen Batı tesirindeki edebiyata kadar çizgisine devam eder. Bu dönem kendi içinde 5 bölümde incelenebilir: 1.Selçuklu ve Beylikler Dönemi 2.Osmanlı Devleti Kuruluş Dönemi 3.Cihân Devleti ve Klasik Dönem 4.Mahallîleşme ve Duraklama Dönemi 5.Tanzimat ve Yeni Arayışlar Dönemi ANADOLU SELÇUKLULARI EDEBÎ-TASAVVUFÎ HAYAT (ORTA DÖNEM) -GİRİŞ-

50 Horasan ve İran topraklarında tekâmül eden Selçuklu Medeniyeti, sivil ve resmî yönleriyle Anadolu’da âbidelerini dikmiş; Ahîlik, Fütüvvet, Bâcıyân-ı ve Abdalân-ı Rûm gibi sosyal ve kültürel kurumlarını inşa etmiştir. Nitekim Ulucamilerin, kümbetlerin, medreselerin, şifahânelerin inşasıyla başlayan kültürel-dinî-mimarî süreç, Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre gibi âlim, edîp ve dervişlerin varlığıyla kültürel havzasını çemberini zenginleştirmiştir. Ayrıca bu dönem ilklerin ve ufuk şahsiyetlerin boy gösterdiği bir zamandır. Divân Edebiyatı’nda olsun (Hoca Dehhânî), Tasavvufî merkezde olsun (Mevlânâ, Sultan Veled); hem de Tekke ve Halk Edebiyatı’na ilham veren efkâr bağlamında (Yûnus Emre) ufuk şahsiyetler önümüze çıkar. ANADOLU SELÇUKLULARI EDEBÎ-TASAVVUFÎ HAYAT (ORTA DÖNEM) -GİRİŞ-

51 1. HACI BEKTÂŞ-I VELÎ (XIII. YY.) Rivayetlere göre (Vilâyet-nâme) H. Bektâş-ı Velî’nin babası İbrahim-i Sânî, Lokmân-ı Perende ve Ahmed-i Yesevî’nin feyz sofralarından beslenmiştir. Bektâş-ı Velî için, Yesevî okuluna mensup bir gönül eri, Horasan’dan Anadolu’ya gelen bir gurbetçi derviş diyebiliriz. Başka bir rivayete göre ise o, Baba İlyas’ın şeyhlerinden Baba İshak’ın mürididir. Hacı Bektâş-ı Velî’ye nispetle ifade edilen Bektâşîlik, kuruluş ve ilk yayılma yeri olan Kırşehir ve çevresinde faaliyet göstermiştir. Bu çevrede Şiî-Bâtınî inanışlara meyilli olan halk, bu tarikata büyük ilgi göstermiştir. XIII. YY. DAKİ UFUK ŞAHSİYETLERE VE SANATKÂRLARA VE ONLARIN ESERLERİNE BİR BAKIŞ

52 XIII. YY. Anadolu’sunda halktan büyük ilgi ve destek gören Bektaşîlik; dinî, ekonomik, askerî yönden sosyal bağları olan Ahîlik Teşkilatı ve Yeniçeri Ocağı’yla paralel olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştür. H. Bektâş-ı Velî’ye nispet edilen bazı eserler varsa da, esasen akla gelen ilk ve en önemli eseri «Makâlât»tır. XIII. YY. DAKİ UFUK ŞAHSİYETLERE VE SANATKÂRLARA VE ONLARIN ESERLERİNE BİR BAKIŞ

53 Tasavvufî nitelikteki eser, 4 kapı ve 40 makamı açıklamak amacıyla yazılmıştır. Dört kapıdan maksat «Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat»tır. 40 makam ise bu kapılardan girip, geçilecek kırk adet merdiven basamağıdır ki bunlarla bir üst kapıya ulaşılabilir. Makâlât’ta bu merkez bahsin dışında da bahisler vardır: Âdem’in dört nesneden yaratılışı, şeytanın hâlleri, Âdem’in sıfatları… «MAKÂLÂT»

54 Makâlât’ın ilk bölümünde inanan insanlar 4 gruba ayrılmıştır: a)Âbid: Şeriat kavmidir. Sembolü yel/havadır. Namaz, oruç, zekât, hac ve gusül ibadetleri merkezindedir. b)Zâhid: Tarikat kavmidir. Sembolü od/ateştir. Zikir, havf u recâ ve nefis terbiyesi merkezindedir. c)Ârif: Marifet kavmidir. Sembolü sudur. Tefekkür, terk-i dünya, terk-i ukbâ, Velâyet merkezindedir. d)Muhîb: Hakikat kavmidir. Sembolü topraktır. Münacat, Seyir, Müşahede ve Tevhîd merkezindedir. -Makâlât’tan Bir Nefes- « Ârif cevab virür kim: … Ammâ benûm üç dostum vardur. Kaçan kim ben ölicek birisi evde kalır, birisi yolda kalur ve birisi benimle bile gelür. Evde kalan ma‘lûmdur, yolda kalan hısımlarumdur ve ehlümdür. Ve benümle bile gelen eylüklerümdür.» «MAKÂLÂT»

55 Tasavvufu ve edebiyatı derinden etkilemiş ve sarsmış çok yönlü bir şahsiyettir. Dinî ilimleri fehmetmiş bir âlim; tasavvufî bir geleneğin pîri, bir sûfî düşünür; Divân-ı Kebîr ve Mesnevî-i Ma‘nevî’yi tertip etmiş bir şâirdir. 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde (Afganistan’ın kuzeyi) doğmuştur. İlk eğitimini babası Sultânü’l-ulemâ Bahâüddîn Veled’den almıştır. Bahâüddîn Veled, Moğol saldırılarından az önce Belh’ten ayrılır. İran’dan Hicaz’a ve oradan Şam yoluyla Anadolu’ya gelir. Bu seyahat esnasında Feridüddîn-i Attâr ile görüşüldüğü kaydedilmiştir. Mevlânâ’nın hocalığını babasının vefatının ardından, babasının öğrencisi Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkık üstlenir. Onun vefatının ardından Mevlânâ hazretleri beş senelik bir uzlet hayatı yaşar. Ve bir gün uzaklardan Şems gelir. Manzûm eserleri Farsça, mensur eserleri Farsça ve Arapça ile kaleme almıştır. Mana merkezinde düşünüldüğünde klasik edebiyatı derinden etkilemiştir. 2. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ ( )

56 Mevlânâ hazretleri 23 Ekim 1244’te (37 yaşındayken) Konya’da Şems-i Tebrîzî ile tanıştı. (Şanım ne yücedir&70 İstiğfâr meselesi) Bu tanışma, Mevlânâ’nın hayatında yeni ve derin inkişafların zuhur etmesine yol açmıştır. Bir manada mevcut potansiyel birçok şok dalgasıyla aktüele dönüşmüştür. Bu karşılaşmada Şems hazretleri 60 yaşındadır. Şems-i Tebrîzî’nin gelişi, Hz. Mevlânâ’nın kendinde yeniden doğması anlamına gelir. Gönlünün suskun silahlarını Şems’in nişangâhında konuşturmuştur. Onların konuşması bazen bir yankı bazen bir monolog gibidir. İkiz ruhların bir sofrada buluştuğu fark edilir. Büyük yolculukta kader arkadaşı, kader yoldaşıdırlar. Sezai Karakoç’un ifadesiyle, «Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’nin varlıkları bir elmanın, bir olmanın iki yarısı gibidir.» «ŞEMS-MEVLÂNÂ DOSTLUĞU»

57 Alışıldık esasları çiğneyen bu dostluk, ortalama ahlâk ve algının cenderesinde kalır. Şems Şam’a kaçar. Sonra Mevlânâ yine uzlete çekilir. Bu ilk ayrılığa kadar dostlar 16 ay süren bir zamanı beraber yaşamışlardır. Ayrılığın acıları Mevlana’yı iyice yalnızlaştırmış olduğundan, oğlu Sultan Veled, Şems’i Şam’da bulur ve geri getirir. Bu defa 3 sene süren bir evre yaşanılır. Nihayet Şems hazretlerinin ölümüyle/katliyle dostluk defterinin ilk sayfası kapanır. Niyetler ve özlemler ukbâya emanet edilir. Şems’in ardından uzleti ve hüznü terennüm eden Mevlânâ, önce ümmî bir kuyumcu olan Salahaddîn-i Zerkûb’u kendine halife ve hem-dem edinmiş; gazellerin ve rubaîlerin yazıldığı bu dönemin ardından (10 sene kadar); Hüsameddîn-i Çelebî’yi halife ve sırdaş edinmiştir. Ömrünün son dört-beş senesini Mesnevî’yi inşâ etmekle geçiren Hz. Mevlânâ, 1273 senesinde Konya’da Hakk’a yürümüştür. «ŞEMS-MEVLÂNÂ DOSTLUĞU»

58 «Kimdir o? Hayat kaynağı eş öldü dedi! Kimdir o? Ümit söndü, ateş öldü dedi. Melûn dama çıktı, yumdu bir ân gözünü Düşmandı ya Şems’e ‘Bak güneş öldü’ dedi.» «ŞEMS İÇİN BİR RUBAλ

59 1. Mesnevî-i Ma‘nevî: Mevlânâ, Mesnevî’yi yazmaya; Hüsameddin Çelebî’nin kendisine Senaî’nin «Hadîka»sı yahut F. Attâr’ın «Mantıku’t-Tayr»ı vezninde, irfan sırlarını, tarikat usûllerini açıklayan bir eser nazmetmesi hususundaki talep ve teşvikiyle karar kılmıştır. Esasen böyle bir fikri daha önce düşünmüş olan Mevlânâ, sarığından çıkardığı ilk 18 beyti halifesine vererek paralel kanaatlerini de delillendirmiştir.  Aruz vezninin «fâ‘ilâtün/fâ‘ilâtün/fâ‘ilün» kalıbıyla yazılan Mesnevî’nin üslûbu son derece akıcıdır. Beyitler büyük bir heyecanla, süratle hedeflerine koşarlar. Teknik detaylar ve tasannu değil; mana ve mesaj ön plândadır. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

60  Mevlânâ, didaktik bir eser olan Mesnevî’de bir kasıt ve plân üzere hareket etmiştir. Nitekim herhangi bir münasebetle bir meseleyi aktarırken çok kuvvetli olan «tedâî» kabiliyetiyle başka bir hikâyeyi hatırlamış, o hikâye onu başka bahislere sürüklemiş; derken başka başka hikâyeler birbirine ulanmıştır. Bu şekilde devam ederken, birden ilk başlanılan hikâyenin yarım kalan kısmı tamamlanmıştır. Bu merak ve hissiyatı tetikleyen bir üsluptur. Küllî manayı önceleyen bir tekniğin izdüşümüdür. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

61  Anlıyoruz ki, Mevlânâ’nın çağrısında kullandığı dil, ne hükümleri dikte eden bir fermân; ne münazara-muhakeme vadisinde ser-âzat koşan felsefî bir argüman ne de idrak ve duygu dünyamızı zorlayan, salt sanatsal kaygıları tek hedef gören zoraki bohem bir üretimdir.  Mevlânâ, eseri için şöyle bir tanım getirir: «Mesnevîmiz vahdet dükkânıdır Orada Bir’den başka ne görsen puttur yahut Bu Mesnevî manadır; fe‘ûlün fâ‘ilât değil!» HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

62  Kendisi bu bahis merkezinde eserini şöyle hulâsa eder: «Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, Benim yanımda en güzel kafiye sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin, Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı! Harfi, sesi, sözü artık birbirine vurup parçalayayım da, Seninle bu üçü olmaksızın konuşayım. Sen olmadıkça senin inayetin lütfetmedikçe Gece-gündüz, nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir? Bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki…» HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

63  İkişer ikişer demek olan Mesnevî’de; duyguların ve ahlâkî öğelerin karşılıklı duruşları Kur’ânî bir ilhamın eseridir. Haram-helâl, suç ve ceza birbirini takip eder. Madde ve mana âleminin büyük savaşımı ve hesaplaşması yahut birbirine mezcoluşu gözler önüne serilir. «Hz. Mevlânâ’dan sonra efrâd-ı insâniyeden hiçbir ferde ayıklık kudretiyle beraber; hâlet-i mahviyet ve istiğrak nasip ve bu mertebe ulûm-ı aklî ve naklînin ihatası ve müşâhedât-ı keşfî ve vicdânî müyesser olmamıştır ki Mesnevî-i Şerîf’in mislini söyleyebilsin.» – A. Avni KONUK- «O öyle bir şairdir ki, sevimli, âhenktâr, âteşîn ve müfrittir. O öyle bir dehadır ki, ondan ıtır, nur ve biraz da garabet husûle gelir.» -Maurice Barrés- HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

64 “Bigane meğirid merâ zin kûyem Der kûy-u şuma hâne-i hod mîcuyem Düşmen neyem her çend ki düşmen rûyem Aslem Türkest eğerçi Hindû gûyem” (Beni bu beldede yabancı saymayın. Sizin beldenizde ben evimi arıyorum. Her ne kadar düşman görünüşlüysem de düşman değilim. Farsça yazsam bile aslım Türk’tür.) HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

65 2. DİVÂN-I KEBÎR/DİVÂN-I ŞEMS: Mevlânâ’nın vefatından sonra oğlu Sultan Veled, Hüsâmeddîn Çelebî ve diğer müritleri tarafından bir araya getirilmiştir.  Mevlânâ’nın gazelleri 21 farklı bahirde söylendiğinden hem kütle bakımından hem de sanat açısından göz doldurur. Ayrıca gazellerden sonra söylenmiş iki bin (2000) rubaî bile tek başına bir kalem ehline kafi miktarda dolgunluk kazandırmaya muktedirdir.  Mevlâna, gazellerinin büyük çoğunluğunu Şems olmak üzere az sayıda Selâhaddin-i Zerkûb ve Hüsâmeddin Çelebi için söylemiş ve çoğunlukla “Şems”, bazen de “Selâhaddin”, “Hüsâmeddin” mahlaslarını kullanmıştır. Ayrıca gazellerinin bir bölümünde de “Hâmûş” (suskun) mahlasını kullanmıştır. Şems’le karşılaştıktan sonra şiire daha da ağırlık veren Mevlâna “Hâmûş” mahlaslı şiirlerini muhtemelen Şems’ten önce söylemiştir. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

66 Allah’a duyulan aşkı, döneminin özelliklerine uyarak şiir halinde yansıtan Mevlâna, Şems (güneş) başta olmak üzere, bağ-bahçe, gül-bülbül, âşık-mâşûk, deniz-damla, mey-sâkî gibi sembollerle ilâhî aşkı hep ön plânda tutmuştur. Bazı şiirlerinde de gazelin ruhundan farklı olarak sosyal konulara girer; rüşvet yiyen kadıları eleştirir; yalancı şeyhleri, yobaz bilginleri menfaatçi ve aşağılık olarak nitelendirir; pazar yerlerinden, düğün adetlerinden, sokakta oynayan çocuklardan, zulmete direnişten, özgürlükten bahseder. Mevlâna bu tarz şiirleriyle de adeta döneminin toplumsal olaylarını ve konumunu bizlere yansıtarak, bir tarihçi görevi yapar. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

67 Mevlâna, bazen de karşılaştığı olaylarla ilgili fikirlerini şiirlerine yansıtır ve olayın içeriğine göre yine etkileyici bir üslubu tercih eder. Buna örnek olarak Selçuklu Sultanı Rükneddin Kılıç Arslan'ın (ö ) Mevlâna’nın izin vermemesine rağmen Aksaray’a gitmesi ve orada öldürülmesidir. Mevlâna bu olayın ardından; Ne-goftemet me-rev ancâ ki âşinât menem Der-în serâb-ı fenâ çeşme-i hayât menem (Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan, bilen benim ancak; Şu yokluk serabında yaşayış kaynağı benim ancak Geldiğin yer hiç mi aklında yok?) beytiyle başlayan meşhur gazelini söyler. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

68 Hiç biliyor musun? Rebap ne diyor, gözyaşlarıyla yanıp kavrulmuş ciğerlerle neler söylüyor? Diyor ki etinden uzak düşmüş bir deriyim ben, nasıl ağlamayayım, nasıl dertlenmeyeyim ayrılıktan? Tahta da diyor ki, yemyeşil bir daldım ben; balta kesti, bıçkı dildi beni. A padişahlar, ayrılık garipleriyiz biz; sonunda dönülüp huzuruna varılacak Hakk’a feryat etmedeyiz, duyun feryadımızı. Önce Hak’tan ayrıldık da şu dünyaya geldik; fakat halden hale, şekilden şekle döne döne ona gidiyoruz biz. Sesimiz, kervandaki çana benziyor, yahut da buluttan düşen yıldırım sanki. A konuk, hiçbir durağa gönül verme; çünkü ondan çekilip ayrılırken yaralanırsın sonra. Rebabın şu dosdoğru sesi, ister Türk olsun, ister Rum ülkesinden, ister Arap; âşıksa onun dilincedir, onun dilidir. Müjdeler olsun ey kavim! İşte bu, kapının açılışıdır; tezce dolanmaktan, batmaktan kurtuldunuz artık. Kitabın aslı, yanında olan sevgilinin râzılık vakti geldi çattı, ferahlayın. Dedi ki kaybettiklerinize üzülmeyin; perdeleri yırtıp yakan dolunay göründü. Otlak, sulak bir yer burası, çöktürün develerinizi; öyle nimetler var burada ki sayıya sığmaz. Sevgide çekilen cefada binlerce vefa var; sevgiyle susmada güzel güzel konuşma lezzeti var. A ulular biz sustuk, susmadaki sırrı anlayın artık; doğrusunu daha da iyi bilir Allah. (Gölpınarlı, IV, 154, 155; Furûzânfer, 304) HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

69 3. MECÂLİS-İ SEB‘A (YEDİ MECLİS): “Yedi Meclis” adını taşıyan bu eser de Mevlâna’nın çeşitli zamanlarda kürsüden ve toplantılarda verdiği yedi vaazın yazılmasından oluşmaktadır. Eser, muhtemelen Mevlâna’nın Şems’le karşılaşmalarından (29 Kasım 1244) önce verdiği vaazların oğlu Sultan Veled veya başkaları tarafından dikte edilmesiyle bir araya getirilmiştir. Ne var ki, I. Bölüm ’de (Meclis) Şems’in Makâlât’ından bazı hikâyelerin aktarılması; Şems’le karşılaştıktan sonra da Mevlâna’nın bir veya birkaç kez vaaz verdiği hususunda bize ışık tutmaktadır. Mevlâna’nın çeşitli yerlerde ve cemaatlarda yaptığı sohbetler ve açıklamaları genellikle Fîhi mâ Fîh adlı eserinde yer almaktadır. Rahat bir değerlendirmeyle söyleyecek olursak; Mecâlis-i Seb’a resmî vaazların toplandığı bir eser; Fîhi mâ Fîh ise hâl ehliyle yapılan sohbetlerin yazıya aktarıldığı bir kitaptır. Her iki eserin dili, hitap şekli ve konuların işleniş tarzından da bunu anlamak son derece kolaydır. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

70 Her Meclisinde farklı, dinî ve toplumsal olayların ele alındığı Mecâlis-i Seb’a’nın ana Meclis konuları şu şekildedir: 1.Meclis: Ümmetin bozguna düşmesi, Besmele-i Şerîf’in tefsiri, Peygamberin mucizesi (Ayın yarılması). 2.Meclis: Allah’a yöneliş, günahtan çekinme, gönül zenginliği, Besmele’nin Be’si. 3.Meclis: Zâhid-ârif, Padişah-kul ve inanç kuvveti. 4.Meclis: Halka rahmet olanlar, kulluk, gerçek tövbe. 5.Meclis: Abdü’l-Muttalib’in yağmur duası, benlik, insanların grupları. 6.Meclis: Münacât, Tevrat’taki öğüt ve dünya, «Lâ-İlâhe»nin tefsiri. 7.Meclis: Aklın şerefi, bilgi ve irfan, öz’den olan ve sonradan öğrenilen bilgi. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

71 Eserin genelinde hakim olan bir usûl de, konulara göre seçilmiş Hadis-i Şeriflerin açıklanması, peygamber kıssalarının anlatılması ve özellikle Dîvân-ı Kebîr’den, Mesnevî’den, Senâî ve Attar’ın eserlerinden ilgili beyitlerin getirilmesidir. «MECÂLİS-İ SEB’A’DAN BİR NEFES» Gerçek bilgi, öğrenilen değil, öğretilen bilgidir......Ben ümmîyim. Ümmînin iki anlamı vardır: Birinci anlamı yazmayan, okumayandır. Halkın çoğu ümmî sözünden bu anlamı anlar. Fakat gerçeğe erenlerce; sözün, işin gerçeğini bilenlerce ümmînin anlamı şudur: Başkalarının elle, kalemle yazdıklarını o, elsiz, kalemsiz yazar; başkaları olmuş, geçmiş şeyleri hikâye ederler; o ise gaybtan bahseder; henüz olmamış ve gelmemiş; fakat olacak, gelecek şeyleri hikâye eder. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

72 4. FÎHİ MÂ FÎH: Kitabın adı da yine onu meydana getiren kişiler tarafından konmuş “Onun İçindeki İçindedir, İçinde İçindekiler Vardır, Ne Varsa İçindedir, Ne Varsa Onda Var” gibi anlamlara gelir. Fîhi mâ Fîh, bazı yazma nüshalarda da Esrârü’l-Celâliyye, Risâle-i Sultân Veled gibi isimlerle geçer. Mevlâna’nın diğer eserleri gibi Farsça olan bu kitabın birkaç bölümü Arapça’dır. Farsça’sı ise sohbet konularını içerdiği için konuşma diline oldukça yakındır. 61 bölümden (Fasıl) oluşan eser «Mevlâna diyor ki...», «Hüdavendigâr şöyle buyurdu...» gibi konu başlıklarıyla Mevlâna’nın tasavvufî konulardaki sohbetlerini içermekle birlikte, Mesnevî’de yer alan bazı konuların zikredilmesi ve bunların açıklanması bakımından da Mesnevî’nin şerhi olarak da değerlendirilir. Yine; Mesnevî’de vezin ve kafiye söz konusu olduğu için Mevlâna orada istediklerini tam açamaz, oysa Fîhi mâ Fîh mensur olduğu için istenilen şeyleri söylemek daha kolaydır. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

73 FÎHİ MÂ FÎH’TEN BİR ÖRNEK Namazın ruhu... Biri: «Allah’a namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?» diye sordu. Mevlâna da şöyle cevap verdi: “Hem-namaz vardır; ama namaz yalnız bu sûretten, şekilden ibaret değildir; bu, namazın kalıbıdır. Çünkü; bu namazın başı, sonu bellidir. Başı ve sonu olan her şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selâm ise onun sonudur. Bunun gibi şahâdet de yalnız dilleri ile söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey sûret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur; başı sonu yoktur. Bu namazı Nebîler bulmuşlardır ve bunu ortaya çıkaran Nebî :“Benim Allah ile bazı vakitlerim olur ki o zaman, oraya ne bir Allah tarafından gönderilmiş Peygamber ve ne de Allah’a en yakın bulunan bir melek sığar.” (H.) buyuruyor. O halde namazın ruhunun (öz) sadece, bu görünüşünden, şeklinden ibaret olmayıp; belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu, bilmiş olduk. Çünkü bütün sûretler dışarıda kalır, oraya sığmazlar. Katıksız, sırf mânâ olan Cebrâil bile oraya sığmaz.» HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

74 5. MEKTÛBÂT: Mevlâna’nın emir, vezir, dost ve akrabalarına yazdığı 147 mektubu içeren bir kitap olup; yine onun ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. İslâmî edebiyatlarda edebî bir tür olarak kabul edilen mektup yazma geleneği, İ.Ö. İran ve Arap edebiyatlarında da kullanılmaktaydı. O dönemlerde, siyasî ve ticarî bir araç olarak kullanılan mektup türü, İslâmiyet’le birlikte hem bu sahalarda görevini yerine getirmiş, hem de Gazzâlî (ö.1111) ve Şeyh Mahmûd-ı Şebusterî (ö.1320) gibi düşünür ve mutasavvıflara sorulan sorulara cevap niteliğinde de yazılıp eğitim ve irşâd aracı olarak kullanılmıştır. Mevlâna 147 adet mektubun seksen tanesini; Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus (9 adet) ve Emir Muineddin Pervâne (25 adet) gibi padişah, emir ve üst düzey devlet görevlisi olan kişilere yazmış ve bu mektuplarda çeşitli hayır ve yardım işlerinin yerine getirilmesi için onlara ricada bulunmuştur. Mevlâna bu tarz mektupların birinde (80.mektup) Sultan II. İzzettin Keykavus’a “oğul” diyerek samimi bir ifade kullanmıştır. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

75 Mevlâna, sultan, emir ve devlet ileri gelenlerine yazdığı bu mektuplarında, devlet yada yöneticiler tarafından haksızlığa uğramış kişilerin kendisine ilettikleri şikayetlerini ilgili yerlere yazarak, bunların mağduriyetlerinin giderilmesini istemiş ve hemen hemen tamamı yerine getirilmiştir. Mevlâna diğer mensur eserlerinde olduğu gibi mektuplarında da sade ve anlaşılır bir Farsça’yı tercih etmiş; nadiren de edebî bir dil kullanmıştır. Yine diğer eserlerinde olduğu gibi mektuplarını da konu ile alâkalı Âyet, Hadis, kendisinin ve diğer şairlerin (özellikle Attâr ve Senâî) şiirleri, atasözleri ve hikayelerle süslemiş ve muhataba vermek istediği mesajı iyice pekiştirmiştir. Mektuplarına, genellikle «Allah kapıları açandır» mânâsındaki «Allah mufettihu’l- ebvâb» cümlesiyle başlayan Mevlâna, muhatabını güzel lâkab, söz ve ünvanlarla onurlandırır; daha sonra söyleyeceklerini dile getirir; mektubu yazma amacını belirtir, istek mektubu ise «Kim bir iyilikle gelirse, ona o iyiliğin on misli vardır.» (Kur’an VI/160), «İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.»(Hadis-i Şerif) ve «Tatlı suyun başı kalabalık olur» gibi Âyet, Hadis ve atasözleriyle muhatabını yönlendirir; sonunda ise mektubun muhatabına ömür boyu başarı, sağlık, kuvvet, bereket vs. diler ve mektubunu tamamlar. HZ. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

76 Türkçe’yi sanatkârâne bir üslûpla kullanan Yûnus Emre, Oğuz Türkçesi’ne dayalı Anadolu Türkçesi’nin müstakil bir yazı dili olarak kullanılmasında önemli bir rol oynamış, kurucu bir şahsiyettir. «Sakarya bölgesinde Tapduk Emre isimli bir şeyhin dervişi olduğu; Anadolu’da, Suriye’de, Azerbaycan’da dolaştığı, Porsuk Çayı’nın Sakarya ile birleştiği yerdeki Sarıköy’de doğup orada vefat ettiği ve aynı yerde medfûn olduğu görüşü hâkimdir. Ayrıca Yûnus Emre’nin Sivrihisarlı (Eskişehir) oluğu Bektaşî ananelerinde açıkça ifade edilmektedir.» Yûnus Emre’nin 40 yıllık sülûku da devamlı zikredilen bir rivayet olarak dikkat çeker. Yûnus’un menkabevî kimliği ve farklı yerlerdeki mezarları onun gerçek kimliğini anlamamıza yardımcı oluyor. Ona duyulan muhabbet düz bir tarihi değil de, efsanevî bir hikâyeyi kurgulamıştır. «XIII. YY. da Türklük binasının yapılaşmasında; yapı taşlarını Yûnus Emre; ustabaşılığını Hacı Bektaş; iç mimariyi Mevlânâ; statiği Ahî Evran; harçlarını ise Nasreddin Hoca oluşturuyordu.» A. Güzel, Dini- Tasavvufi Türk Edebiyatı, s YÛNUS EMRE (KOCA YÛNUS) ( )

77 Yûnus Emre, Mevlânâ’nın Farsça, Hacı Bektâş-ı Velî’nin Arapça neşrettiği tasavvuf düşüncesini bir anlamda Türkçe (Oğuzca) ile söylemiştir. «Tasavvufî halk şiirini (Tekke) başlatmış olan Yûnus Emre, Mevlânâ’nın derinleştirdiği tasavvuf felsefesini baz alarak fakat daha temiz-selîs bir dille ifade etmiştir. Şiirlerinde daha çok hayat, ölüm, Âhiret, Allah aşkı, vahdet-i vücûd, insanlık, gerçek aşk/sevgi gibi konulara yer vermiştir.» Orta Asya Türk tasavvuf geleneğiyle İslâm tasavvufunu birleştirmiş; yani Ahmed-i Yesevî ile Muhyiddîn-i Arabî’nin düşüncelerini bir araya getirmiş, ekol-okul bir şahsiyettir. 3. YÛNUS EMRE ( )

78 «Yûnus Emre’nin 1307 senesinde kalem aldığı «Risâletü’n-Nushiyye» isimli mesnevisi aruzun –fâ‘ilâtün, fâ‘ilâtün, fâ‘ilün- kalıbıyla yazılan bir giriş ile başlar. Kısa bir mensur bölümden sonra –mefâ‘îlün, mefâ‘îlün, fe‘ûlün- vezniyle yazılan asıl bölüm gelir. 600 beyiten oluşan eserin Giriş manzûmesinde –Hz. Âdem’in yaratılışı, Anâsır-ı Erbaa- açıklandıktan sonra; mensûr kısımda akıl, iman ve ilim kapıları ele alınmıştır. Daha sonra ruh-akıl, kibir-kanaat, buşu-gazap, buhl-haset … konuları şerh edilmiştir.» Yûnus Emre tahsilli bir şahsiyettir. Arapça ile İslâmî ilimleri okumuştur. Onun kendisi hakkında «ümmîyim» demesi, tamamen sembolik bir anlam taşır: «Ümmî benem Yûnus benem Dörttür anam dokuz babam» 3. YÛNUS EMRE ( )

79 Yûnus Emre’nin çizdiği/somutlaştırdığı insan tipinde evvele göre bir paradigma değişikliği fark edilir: Dışa dönük, savaşçı, maddî kuvvete dayalı «alp» tipinin yerini; manevî olanın yanı manayla ilgili şeylerin yana yakıla peşine düşen «velî» tipi almıştır. Anadolu sahasında en eski Türkçe söyleyen sanatkâr Şeyh Evhadü’d-dîn Kirmânî’dir. Fakat Anadolu’daki ilk Türkçe divân Yûnus Emre’ye aittir. Yûnus Emre’nin divânı 300’e yakın şiirden oluşmaktadır. 60 kadar şiir aruz ile yazılmıştır. Şiirler şekil itibariyle genel olarak gazel-kasîde tarzına yakındır. Şiirlerin ağırlık noktasını/merkezini İlâhîler oluşturmaktadır. Ve elbette bu merkezi yöneten sembolik güç, Yûnus Emre’nin ustalıkla kullandığı «sehl-i mümteni‘» sanatıdır. Zoru kolayca söylemek Yûnus’un adeta nişanesi olmuştur. -Yûnus Emre Dîvân’ından- « Dört kitâbın ma‘nîsin okudum tahsîl itdim ‘Işka gelicek gördüm bir uzun hece imiş» «Mescid ü medrese de çok ‘ibâdet eyledüm ‘Işk oduna yanuban ondan hâsıla geldüm» «Ey ‘âşıkân ey ‘âşıkân ‘ışk mezhebi dindür bana Gördi gözüm dost yüzüni yas kamu düğündür bana» 3. YÛNUS EMRE ( )


"TÜRK-İSLÂM EDEBİYATI -DERSİN TEORİK ve FELSEFÎ UZAMI -DİNÎ-EDEBÎ METİN TECRÜBELERİ YRD. DOÇ. DR. KENAN MERMER." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları