Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

TÜRK DIŞ POLİTİKASI VI. 1980-90 döneminde Yunanistan’la ilişkiler SSCB ile İlişkiler Ortadoğu ile ilişkiler Balkan devletleri ile ilişkiler Soğuk Savaşın.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "TÜRK DIŞ POLİTİKASI VI. 1980-90 döneminde Yunanistan’la ilişkiler SSCB ile İlişkiler Ortadoğu ile ilişkiler Balkan devletleri ile ilişkiler Soğuk Savaşın."— Sunum transkripti:

1 TÜRK DIŞ POLİTİKASI VI

2 döneminde Yunanistan’la ilişkiler SSCB ile İlişkiler Ortadoğu ile ilişkiler Balkan devletleri ile ilişkiler Soğuk Savaşın bitişi ve TDP’na etkileri

3 Yunanistan’la ilişkiler İki ülke arasındaki ilişkilere bakmadan evvel her iki ülkede de 1980’lerde yaşanan iç gelişmelere kısaca değinelim: Türkiye’deki iç gelişmeleri daha önce görmüştük. (12 Eylül darbesi, ABD’nin yeşil kuşak ve ılımlı İslam politikasına uyumlu politikalar (Türk-İslam sentezi, yine ABD’yle uyumlu 24 Ocak kararları vs.)

4 Yunansitan’daki iç gelişmelere bakacak olursak: 1981’e dek süren Karamanlis dönemi sona ermiş PASOK ve lideri Andeas Papandreu başa gelmişti.

5 Karamanlis ve Papandreu’nun politikaları arasındaki farklılık: Karamanlis ve Yeni Demokrasi Partisi: Karamanlis hükümeti NATO’nun askeri kanadından çıkma kararı vermişti ama bu Batı’dan kopmak anlamına gelmiyordu sadece ABD’ye yönelik bir tavırdı. AT ile ilişkiler geliştirildi ve tam üyelik başvurusunda bulunuldu. ABD’ye olan bağımlılıktan kurtulmaya çalışılırken bu boşluk AT ile doldurulmaya çalışıldı.

6 Yine Karamanlis hükümetinin dış politikadaki farklılıklarından biri Balkanlar ve doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerle de ilişkilerin geliştirilmesi oldu. Ve yine bu dönemde rastlanan bir ilk Yunan Başbakanı Karamanlis’in Moskova ziyaretidir. Dolayısıyla Avrupa merkezli çok yönlü bir dış politika geliştirildiğini söyleyebiliriz.

7 Karamanlis döneminde Türkiye ile sorunlar bulunmakla birlikte diyalog olanakları da arandı. Sorunlar sıcak çatışmaya dönüşmeden giderildi, iletişim kanalları hep açık tutuldu.

8 Ancak Papandreu döneminde hem dış politikanın hem de Türkiye’ye yönelik politikanın değişeceğinin sinyalleri daha seçim demeçlerinde belli oluyordu. Zaten Papandreu’yu iktidara taşıyan da buydu. Ancak bir süre sonra yani iktidara geldikten sonra söylem ve eylemlerin farklılaştığı görülür.

9 Halka ise bu söylem ve eylem faklılığını açıklayabilmenin gerekçesi Türk tehdidi olmuştur. Şimdi kısaca PASOK lideri Papandreu’nun söylemlerine bakacak olursak:

10 Yunanistan’da halk arasında sınıf farkı olmadığını söylüyordu. PASOK hükümete, halk iktidara gibi bir slogan geliştirmişti. Karamanlis’in Yunanistan Batı’nındır, sloganı yerine, Yunanistan Yunanlılarındır söylemini ön plana çıkardı. Bu doğrultuda milliyetçi oylara hitap etmek amacıyla Batı karşıtlığını ön plana çıkardı.

11 Yunanistan’ın en kısa zamanda NATO’dan çıkmasını, ABD üslerinin kapatılmasını, AT ile ilişkilerin askıya alınmasını savunuyordu. Washington’u emperyalizm’in kalesi olarak gösteriyor ve başta Moskova sonra doğu Avrupa’nın sosyalist ülkeleri ve Üçüncü Dünya’yla ilişkilerin geliştirilmesini savunuyordu.

12 Ancak yılları arasında iktidarda kalan PASOK’un döneminde daha çok popülist söylem ve politikaları takip ettiği, 1885 sonrasında ise bu popülist söylemleri terk ettiği yani “solu gösterip, sağa dönüş yaptığı” görülmektedir.

13 Bu doğrultuda tıpkı bundan önceki Karamanlis dönemi politikalarına benzer politikalar sürdürdüğü söylenebilir. ABD ile üslere ilişkin görüşmeleri sürdürdü. NATO’dan ayrılmadı, AT ile ilişkileri askıya almadı. Yani bu konularda eski politikaları devam ettirdi, bu ise eleştrilere maruz kalmasına neden oluyordu. Papandreu bu eleştrileri karşılamak için bir bahane bulması, halka bir gerekçe sunması gerekliydi.Bu da Türk tehdidi oldu.

14 Yunanistan’a tehdidin “kuzeyden değil, doğudan” geldiğini söyleyerek dış politikasını bu tehdit üzerine temellendirdi. Bu yolla hem Yunan halkının son derece hassas olduğu bir konuyu sürekli göndemde tutuyor hem de Batı’yla ilişkilerinde değişikliğe gitmeyişini gerekçelendiriyordu.

15 Papandreu Yunanistan’ın NATO’dan ve AT’den çıkmayarak ve ABD ile askeri işbirliğini sürdürerek hem Türkiye’ye karşı diplomatik avantaj elde ettiğini hem de Türkiye’nin Ege’deki yayılma eğilimini önleyebildiğini söylemekteydi.

16 Türkiye ile ilişkiler 12 Eylül döneminde hatırlayacağınız gibi Kenan Evren NATO’nun ABD’li komutanı General Rogers’ın ismi ile anılan planı imzalamış, böylece Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına tekrar geri dönmesini Türkiye’nin hiçbir ödün almadan ve güvence istemeden kabul ederek Türkiye’nin elindeki önemli bir kozu kaybetmesine neden olmuştur.

17 1980’den 1983’e kadar Kıbrıs’ta da önemli gelişmeler yaşandı. 1981’de Kıbrıs Türk tarafında seçimler yapıldı ve Denktaş devlet başkanı seçildi. 1983’de Rum tarafında seçimler yapıldı ve Kipriyanu başkan seçildi. Bu arada iki toplum arasında kaynaşma ve anlaşmazlıklar sürüyordu. 1983’de de Türkiye’de ANAP Partisi ve lideri Özal iktidara gelmişti.

18 15 Kasım 1983’te toplanan KTFD Meclisi oybirliğiyle Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin (KKTC) bağımsızlığını ilan eden bir karar aldı. Kuruluş bildirisinde, Meclisin, “aynı adada yanyana yaşamaya mecbur bulunan iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı ve adil kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne” bağlı olduğu ve KKTC’nin ilanının “iki eşit halk arasındaki ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözülmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine” inanıldığı belirtiliyordu.

19 Ayrıca Bağımsızlık Bildirisinde KKTC’nin BM ilkelerine bağlı kalacağı, bağlantısız bir dış politika izleyeceği, hiçbir askeri bloka katılmayacağı, tesis, garanti ve ittifak anlaşmalarına bağlı olacağı açıklanıyordu. KKTC bağımsızlığını ilan ettiği gün sadece Türkiye tarafından tanındı.

20 KKTC’nin ilanı Kıbrıs sorununda bir dönüm noktasıdır. Artık iki toplum arasında değil, her ne kadar tanınmasa da iki devlet arasında yaşanan bir sorun söz konusuydu. Bu nedenle de gerek uluslar arası ortamda, gerekse Türkiye ve KKTC’de ciddi tartışmalara neden oldu. İlk tepki Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan’dan geldi. Her ikisi de kararı yasa dışı ve kabul edilemez buldular.

21 KKTC’nin ilanı Türkiye’de de ciddi rahatsızlıklara neden oldu. ANAP hükümetinin iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra açıklanan bu karar Özal’ı da rahatsız etti.

22 Özal hükümetinin programında “Yunanistan’a dostluk elini uzatmak” ticari, ekonomik ve turizm ilişkileri geliştirmek gibi ifadelere yer vermesi” Yunanistan’a karşı izlenecek politikanın ip uçlarını da veriyordu. Kısacası Özal ticari ilişkilerin geliştirmesi halinde siyasi sorunlarında çözülebileceğine inanıyordu.

23 Halbuki daha önce de belirttiğimiz gibi Papandreu hükümetinin Türkiye’ye bakışı çok farklıydı. İktidarını sağlamlaştırmak için (içeride ) ve Batı ile ilişkilerini meşrulaştırmak için Türk tehdidine sığınıyordu.

24 Yani Türkiye ile yakınlaşmak gibi bir politika yoktu yılında seçimler dolayısıyla sertleşen Yunan hükümeti başta karasuları olmak üzere Türk-Yunan ilişkilerinin temel sorunlarına ilişkin ödünsüz sertlik politikasını sürdürdü. 21 Mart 1985’te bir açıklama yapan Özal, ılımlı tutumunu ilk kez bir tarafa bırakarak bir oldubittiyi kabul etmeyeceklerini ve sıcak bir çatışmaya sebep olsa dahi gerekeni yapacaklarını belirtti.

25 1985 seçimlerinde PASOK oy yitirmekle birlikte yine de iktidarda kaldı ama artık durum farklıydı. PASOK’un ikinci dönemi birincisinden farklı koşullarda başlıyordu. İzlenen popülist politikalar ekonomiyi çıkmaza sokmuştu.AT Yunanistan’ı bir kemer sıkma programına sokmuştu.

26 Bu durumda Yunanistan, Türk tehdidini öne sürerek silahlanmaya ayırdığı kaynakları yeniden üretime sokmak durumundaydı ve bunun için Türkiye’yle ilişkilerin yumuşatılması gerekiyordu. Sürekli Türkiye ile görüşmeyi reddeden Papandreu’dan ilk kez diyalog yönünde olumlu sinyaller gelmeye başladı.

27 Papandreu-Özal görüşmesi iki taraftan da gizli tutuluyordu. Eğer bu buluşma önceden basına sızarsa, Yunan kamuoyunun baskısı karşısında Papndreu’nun güç duruma düşeceğinden ve görüşmeden vazgeçeceğinden çekiniliyordu. İki başbakanın Davos’a biraraya gelmeleri ve Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Dr.Schwarz’ın buluşmayı düzenlemesi kararlaştırılmıştı.

28 Ancak tam Davos görüşmesi öncesi bir Türk gazetesinin görüşmeyi sızdırması Papandreu’nun görüşmeden vazgeçmesine neden oldu. Sonrasında Dr.Schwarz’ın araya girmesiyle üçlü bir toplantı düzenlendi ama hiçbir olumlu sonuç çıkmadı. I.Davos görüşmelerinden sonra ikili ilişkilerdeki gerginlikler arttı.

29 Mart 1987 yılında Ege bunalımı yaşandı. Yunanistan Ege’de sondaj çalışmaları yapıyordu, aslında petrol aramaları 1980’lerin başından beri devam ediyordu ama Özal’ın göz yumması, ses çıkarmaması neticesinde olay kamuoyuna yansımamıştı. Şimdi 1987’de tam da Türkiye AT’ye tam üyelik başvurusundan hemen önce biraz da Yunanistan’ın zoru ile böyle bir bunalım yaratıldı.

30 Bu dönemde Özal Türkiye’de değildi, ve dışişleri bürokrasisi ve Genelkurmay Yunanistan’a artık daha fazla taviz verilmemesi gerektiği görüşündelerdi. Olaylar kısaca şöyle gelişti: 1987 Şubat’ın da Türkiye’nin Atina Büyükelçisi ile görüşen Yunan Dışişleri Bakanı Yunanistan’ın Ege’de petrol arayacağını söyledi.

31 Genelkurmay’a danıştıktan sonra Yunanistan’a bir nota veren Dışişleri Bakanlığı “Yunanistan’ın mevcut anlaşmaları ihlal ederek Ege’nin ihtilaflı kıta sahanlığında petrol aramayı başlatması durumunda misilmemede bulunulacağı “bildirildi.

32 Yunanistan bu notaya rağmen tutumunu sürdürdüğü gibi Ege’de tüm Yunan kuvvetlerinin katılacağı bir de tatbikat yapılacağını duyurdu. Yunanistan’ın Ege kıta sahanlığındaki haksız tutumunu protesto etmek amacıyla Sismik I gemisi Türk karasularının dışına çıktı. Ayrıca, Türk ve Yunan silahlı kuvvetleri alarma geçirildi.

33 Ege’de iki müttefikin sıcak bir çatışmaya girme olasılığı başta Washington olmak üzere NATO üyesi devletleri rahatsız etmişti. İngiltere arabuluculuk yaptı ve bunalım sıcak çatışmaya dönüşmeden yatıştırıldı.

34 Türk-Yunan ilişkilerinin geleneksel kalıbı bunalımlardan sonra bir diyalog sürecinin başlamasıdır. Mart 1987 bunalımı da bu kurala bir istisna oluşturmadı. Bunalımın atlatılması sırasında iki ülke başbakanları arasında içeriği açıklanmayan bir takım yazışmalar olmuştu. 1987’de yeniden başbakan seçilen Özal’A bir kutlama telgrafı yollayan Papandreu II. DAvos sürecine gidecek diyalog için yeşil ışık yakmıştı.

35 Türk-Yunan diyalog süreci iki ülke arasında kökleşmiş tarihsel ve siyasal sorunları görüşmek yerine bunları dile getirmekten kaçınmaya dayanıyordu. Dışişleri Bakanlığı tarafından teknik hazırlıklar yapılmadan iki liderin kullandığı özel kişilerin girişimiyle gerçekleşmişti. Dolayısıyla sonuç çıkmadı.

36 Davos sürecinden sonra olumlu ilk gelişme Türkiye’den geldi. 5 Şubat 1988’de Yunan uyrukluların Türkiye’de bulunan gayrimenkulleri üzerindeki haklarını donduran 1964 tarihli kararname yürülükten kaldırıldı.

37 Bu gelişmenin hemen ardından Özal ve Papandreu 3-4 Mart tarihlerinde Bruksel’de bir araya geldiler. Yapılan görüşmeler sonrası bir bildiri yayınlandı. İki ülke arasındaki yakınlaşmayı geliştirmenin yolları üzerinde mutabakata varıldı.

38 Haziran 1988’de Başbakan Özal Atina’ya gitti.Çoğunluğu işadamlarından oluşan 170 kişilik bir heyeti de yanında götüren Özal’ın amacı ticari ilişkileri geliştirerek siyasi ilişkileri düzeltmekti. Ancak ziyaret gazetelere manşet olmanın ötesinde bir başarıya öncülük edemedi.

39 Özal döneminde KIBRIS SORUNU Özal AT’ye tam üyeliğin ve dış yardım gelmesinin önündeki en büyük engel olarak gördüğü Kıbrıs sorununun bir an önce çözülmesini istiyordu. Ancak yeni hükümet kurulmadan ilan edilen KKTC Özal’ a Kıbrıs konusunda düşündüklerini yapamayacağını gösterdi. Gerek Türkiye’deki bürokrasi gerekse Denktaş Özal’ın ver- kurtul şeklinde vulgarize edilen Kıbrıs politikasının karşısında yer alarak ulusal tezleri savundular.

40 KKTC’nin ilanından sonra kesilen toplumlararası görüşmeler tekrar başladı. Denktaş’ın BM Genel Sekreteri Perez De Cuellar’a sunduğu iki toplum arasında işbirliğini artırabilecek öneriler üçlü görüşmelerde ele alındı (Denktaş-Kipriyanu- De Cuellar). Newyork’da devam eden dolaylı görüşmeler (proximity talks).

41 Kipriyanu KKTC’nin bağımsızlık ilanı geri alınıncaya kadar Türk tarafıyla doğrudan görüşmeyi reddettiği için BM Genel Sekreteri iki tarafla da ayrı ayrı görüşüyordu. Sonunda bir anlaşma taslağı ortaya çıktı.

42 Bu taslağa göre, Kıbrıs Federal Cumhuriyeti bağımsız, bağlantısız, iki kesimli, iki toplumlu, iki resmi dilli, bir devlet olacaktı. Federal devletin bayrağı ve anayasasının yanısıra federe devletlerin de kendi bayrakları ve anayasaları bulunacaktı.

43 Senato ve Meclis’ten oluşan iki yapılı bir parlamento kurulacaktı. Senato’da Kıbrıslı Türkler %50, Meclis’te de %30 temsil edileceklerdi. Türk federe devletinin toprakları ada topraklarının %29’unu oluşturacaktı. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olacaktı. Kıbrıslı olmayan kuvvetler adadan çekileceklerdi.

44 New York’ta Denktaş ödün vermenin son noktasına gelmişti: Kıbrıslı Türklerin egemenliğinde kalacak toprakların %30ûn altına inmesini kabul etmiş, rotasyonla cumhurbaşkanlığı usulünden vazgeçmiş, herşeyden önemlisi Türkiye’nin garantisi yerine uluslar arası garantiyi kabul etmişti. Ama Rum tarafı kabul etmedi. Zaten Denktaş kabul etmeyeceklerini biliyordu ama çözümsüzlüğü isteyen taraf Türk tarafı olmasın diye bu denli ödün vermişti.

45 Başarısız New York buluşmasından sonra KKTC 1985’te yapılan referandumla yeni anayasasını kabul etti ve Denktaş cumhurbaşkanı seçildi. Uluslar arası kamuoyunca tanınmayan KKTC’ye uygulanan ekonomik ambargo Kıbrıs Türk halkını giderek Türkiye’ye bağımlı hale getirmişti. Ekonomisi Türkiye’den gelen yardımlarla ayakta kalabilen KKTC, Türkiye’deki gelişmelerden doğrudan etkileniyordu.

46 Bu doğrultuda Özal’ın ekonomide uyguladığı neo-liberalizm adanın kuzeyini de etkisi almakta gecikmedi. Özal’ın KKTC’ye yönelik ilk politikası adanın kuzeyini serbest bölge yapmak ve yabancı yatırımcıları bölgeye çekmekti. Yine bu amaçla kalabalık bir işadamı topluluğunu bölgeye götürdü ama umduğu yatırımları kimse yapmadı. Asil Nadir dışında.

47 1988’de Kıbrıs Rum kesiminde yapılan seçimleri Yeorgios Vasiliu kazandı. Yeni lider Kıbrıs Sorununda bir dönüm noktası olabilirdi zira Vasiliu daha uzlaşmacı ve diyaloğa açıktı. Ancak bu dönemde de önemli bir gelişme olmadı. Kıbrıs sorunu sadece adayla sınırlı bir sorun olarak kalmadı, hem Türk-Yunan ilişkilerini etkiledi, 1980’lerin sonunda NATO içi stratejik tartışmalarda da önemli rol oynadı.

48 1989’da SSCB’de meydana gelen değişiklikler, Yunanistan’da Papandreu’nun iktidardan ayrılması, Türkiye’de Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesi, 1990’larda Kıbrıs Rum Hükümetinin AT’ye tam üyelik başvurusunda bulunmasıyla birlikte sorun yepyeni bir boyut kazanacaktır.

49 ORTADOĞU İLE İLİŞKİLER ( ) 12 Eylül ve Özal hükümetleri dönemi Türkiye’nin dış politikada AT’dan uzaklaştığı, ABD ve Ortadoğu bölgesiyle yakınlaştığı yıllardır. Özellikle Körfez ülkeleri ile hiç olmadığı kadar ilişkilerin iyi olduğunu göreceğiz. Bunun altında yatan neden ABD’nin yeşil kuşak projesi mve Ortadoğu bölgesine yönelik ilgisidir.

50 Yine bu dönemde Suriye ve İsrail ile ilişkilerin oldukça gerginleştiği görülmektedir. Suriye ile (PKK ve su sorunu yaşanmaktadır) İsrail (Arap devletleri ve Filistin’le yakınlaşan ilişkilerden etkilenmiştir)

51 1973 ve 78 petrol krizleri Orta Doğu’nun Batı için hayati önemini ortaya çıkarınca, o güne dek Avrupa’ya yapılacak bir saldırı esas alınarak oluşturulan NATO stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekliliği doğdu ve ABD, SSCB’ye karşı geliştirilecek askeri stratejilerde dikkatini Orta Doğu üzerine yoğunlaştırmaya başladı.

52 Bu sırada İran devriminin gerçekleşmesi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali ABD’nin kaygılarını daha da artırdı. İslam devrimi sadece İran’da rejim değişikliği meydana getirmekle kalmamış kendi rejimini komşu ülkelere ihraç edeceği endişesini de beraberinde getirmişti. İşte tüm bu gelişmeler sonucu ABD yeni bir strateji geliştirdi. “Yeşil Kuşak”

53 Bu stratejiye göre, İrtan’ın radikal İslam anlayışına alternatif olarak S.Arabistan merkezli “ılımlı İslam” ı benimseyen ülkelere destek verilecek, SSCB çevrelenecekti. Böylece hem SSCB çevrelenmiş olacak hem de İran üzerinden radikal İslam’ın Orta Doğu’da yayılması önlenecekti.

54 Pakistan, S.Arabistan, Bahreyn, Umman, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye ve Mısır’ın içinde yer alacakları Yeşil Kuşak’ta Türkiye’nin stratejik önemi artmıştı. Çünkü bölgede meydana gelebilecek bir istikrarsızlık durumunda ABD Türkiye’deki üslerini kullanmayı planlıyordu.

55 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbenin nedenlerini incelerken iç koşullar kadar uluslar arası koşulları da göz önünde tutmaya çalışmıştık. Nitekim, gerek 3 yıl süren 12 Eylül dönemi, gerekse sonrasında kurulan Özal hükümetleri dmöneminde temel ideoloji olarak denetim altındaki ılımlı İslam’ın gelişmesine olanak sağlanırken, Türkiye’yi dış politikada Avrupa’dan uzaklaştırıp, ABD’ye bağladılar ve Yeşil Kuşak ülkeleriyle ilişkilerini geliştirdiler.

56 Türkiye, 1950’lerde olduğu gibi ABD’den destek alarak Batı’nın Orta Doğu’da başta petrol olmak üzere çıkarlarını koruma görevini üstlendi ve bu görevini yerine getirmek üzere yeniden aktif bir dış politika izlemeye başladı. Bu bağlamda Körfez ülkeleriyle geliştirilen siyasal ve ekonomik ilişkilerin iç politikaya yansımaları ise, 1990’larda Türkiye’nin temel sorunları olan İslamcı hareketin ve Kürt milliyetçiliğinin yükselişi oldu.

57 Körfez ülkeleriyle İlişkiler 12 Eylül döneminde başlayan siyasal yakınlaşma sürecinin arka planında Washington’da hazırlanan Körfez güvenliğinin sağlanması için askeri işbirliği amacının yattığı Özal’ın başbakanlığı sırasında yaşanan gelişmelerle açığa çıktı. Gerek SSCB, gerek İran kaynaklı radikal İslam’ın Körfez ülkelerini tehdit ettiği kabul ediliyordu ama S.Arabistan ve öteki Körfez ülkelerinin kendilerini savunabilecekleri güçlü ve modern orduları yoktu.

58 ABD’nin doğrudan bu ülkelerin ordularını güçlendirmeye yönelik girişimleri Moskova ve Tahran’ın tepkisi çekecekti. İşte bu noktada Türkiye Washington’un planlarına dahil edildi. NATO üyesi olan Türkiye’deki üslerin güçlendirilerek ABD ordusunun kullanımına izin verilmesi ve Körfez ülkelerindeki orduların eğitilmesinin ve güçlendirilmesinin Türkiye tarafından yapılması tepki çekmeden Körfez’in güvenliğini sağlayabilecekti.

59 Şubat 1984’te Cumhurbaşkanı K.Evren’in S.Arabistan ziyaretinden sonra iki ülke arasında savunma konusunda işbirliği arttı. İki ülke arasında imzalanan askeri eğitim, öğretim, geçici görev alanlarında ortak işbirliği anlaşması iki ülkenin başta askeri öğrenci olmak üzere subay eitiminde birbirlerine yardımcı olmaları, Türk subaylarının dil öğrenmek için Arabistan’a gitmeleri, Arabistan’dan gelecek öğrencilerin Türk Harp okullarında eğitim görmeleri kararlaştırıldı.

60 Ayrıca, bu ziyaret sırasında iki ülke maliye bakanları arasında yapılan görüşmelerde özel sektörlerce kurulacak “Türk-Suudi Ortak yatırım ve ticaret şirketi” için hükümetlerin teşviklerinin sağlanması konusunda da ilke anlaşmasına varıldı Temmuz ayında Türkiye’den bir askeri heyet Kuzey Yemen sınırına giderek, Arap askerlerin eğitimine başladı. Eylül 1984’te de bir askeri heyet S.Arabistan’dan Türkiye’ye geldi vs.

61 Kasım 1983 seçimlerinden sonra kurulan Özal hükümetinde Dışişleri Bakanlığına Hataylı ve çok iyi Arapça bilen Vahit Halefoğlu’nun getirilmesi Orta Doğu politikasının sürdürüleceğinin adeta simgesel göstergesiydi. Özal döneminde S.Arabistan’ın Türk ekonomik yaşamındaki etkinliği giderek arttı.

62 Bu dönemde yabancıların Türkiye’de mülk edinmelerini sağlayan yasa ve özel finans kuruluşlarıyla ilgili kararname çıkarıldı. Birincisi daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecek ama o dönemde petrol şeyhleri Boğazda mülkler edinmişlerdi. Faysal Finans, Al Baraka Türk gibi Suudi sermayesi ile kurulan finans kurumları ve bunların Korkut Özal gibi Türk ortakları da dikkat çekicidir.

63 Bölge devletleri ile gelişen ilişkiler doğrultusunda Türkiye 1981’de Mekke ve Taif’te yapılan 3. İslam Zirve Konferansına ilk kez eşit düzeyde Başbakan Ulusu başkanlığındaki bir heyetle katıldı. Türkiye, Arap devletleriyle ilişkilerini geliştirdikçe ve İKÖ içinde daha aktif bir politika izledikçe, bu örgütü kendi dış politika sorunlarında destek sağlayabileceği bir platform olarak yönlendirmeyi düşündü. Hemen hemen tüm zirvelerde Kıbrıs sorununu gündeme getirerek KKTC’nin üye devletlerce tanınmasını sağlamaya çalıştı ama bu çabalarına sonuç alamadı.

64 1980’lerde Türkiye Körfez ülkeleriyle siyasal, askeri ve ekonomik ilişkilerini geliştirirken ve genel olarak Orta Doğu’ya yönelik aktif bir politika izlerken Irak ve Suriye ile ilişkilerinde sorunlar yaşandı. İran-Irak savaşı nedeniyle kuzey Irak’taki güç boşluğundan beslenen Kürt Sorunu ve GAP’ın hayata geçirilmesiyle alevlenen Fırat ve Dicle sularının paylaşılmasında ortaya çıkan anlaşmazlık. (Suriye ile)

65 Özal’ın Suriye ziyareti Suriye’nin PKK’ya verdiği destekten son derece rahatsız olan Türkiye soruna çözüm bulmak amacıyla görüşme yolunu tercih etti ve Özal Temmuz 1987’de Şam’a resmi bir ziyarette bulundu.( 1979’dan beri Suriye Türkiye’den kaçan PKK’lılara barınak, para ve kimlik temin ediyor, PKK’nın temsilcilik ve propaganda büroları açmasına, konferans ve kongre düzenlemesine izin veriyordu)

66 Özal ziyaret sırasında PKK terörünü masaya getirirken Suriye’nin tutumu değişmedi. Suriye Öcalan ve PKK’lıların siyasi mülteci olduğunu, hükümetin terör eylemleri konusunda son derece dikkatli ve hassas olduğunu, ama Suriye’nin kuzey sınırı çok uzun olduğu için sınır ötesi eylemleri her zman denetlemnin mümkün olmayabildiğini söylemekteydi. Suriye, ayrıca kendi rahatsızlığını yani su sorununu dile getirerek Fırat sularının belirli bir miktarının Suriye’ye bırakılmasını öngören bir anlşama imzalanmasını istedi.

67 Özal’ın Suriye ziyareti sırasında iki ülke arasında iki protokol imzalandı. Bunlardan ilki güvenliğe ilişkindi ve taraflar kendi topraklarında karşı tarafa yönelik terorist faaliyetlere izin vermeyeceklerini ve silahlı eylemlere katılmış kişileri iade edeceklerini kabul ettiler. İkincisi ise, ekonomik işbirliğine ilişkindi. Bu ikinci protokol Suriye’ye saniyede 500 m3 su verileceğini öngörüyordu.

68 Özal’ın Şam ziyaretinin uzun vadeli bir sonucu olmadıysa da kısa vadede Suriye kendi topraklarındaki PKK kamplarını kapattı ve hepsinin Bekaa Vadisine taşınmasını sağladı. Ama Türkiye’de eylem yapan PKK’lıların Suriye’den geçmelerine göz yummayı sürdürdü.

69 Türkiye ve Suriye arasındaki görünürdeki yakınlaşma Irak’ı rahatsız ediyordu. Irak, Suriye ile Türkiye arasında yapılan Su konusundaki görüşmelerde dışlandığını düşünüyordu. Özal, genel dış politika anlayışının doğal sonucu olarak Suriye’yle de ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişmesinin siyasal sorunları çözeceğine inanıyordu.

70 Bu anlayış çerçevesinde Suriyeli yetkililere de ortak projeler sundu. Su sıkıntısı çeken Suriye için Barış Suyu Projesi (Seyhan Ceyhan nehirlerinin sularının içme suyu olarak borularla Arap ülkelerine taşınması) ilgi çekiciydi. Türkiye kendi topraklarında doğan ve kendi topraklarında denize dökülen Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin kendi kullanımından arta kalan sularını iki boru hattıyla S.Arabistan ve Umman’a taşınmasını öneriyordu.

71 Bu proje Arap devletleri sıcak bakmadıkları için hayata geçirilemediyse de bir dönem Özal’ın önemli bir kozu oldu. Arap devletlerinin projeye sıcak bakmama bnedenleri Arap devletlerinin Barış Suyu Projesini reddederken ileri sürdükleri resmi gerekçe maliyetinin yüksek oluşuydu.

72 Ancak dile getirilmeyen asıl neden Türkiye’nin bu projeyle İsrail’e su sağlamayı palnladığından kuşkulanan Araplar, Ankara’nın bu yolla bölgede söz sahibi olmasını ve su gibi hayati bir konuda güçlü bir Türkiye’ye bağımlı hale gelmeyi istememeleridir.

73 İsrail ve İran’la ilişkiler İsrail’in bu dönemde bölgedeki tek taraflı eylemleri ve Fislistinlilerin 1987’de başlattığı İntifada hareketinin Türk kamuoyunda yakından takip edilmesi Türk-İsrail ilişkilerini gerginleştirdi. İsrail’in giriştiği, bölgesel istikrarı tehdit edici eylemler tüm dünyada şaşkınlık yarattı. 1978’den itibaren Batı Şeria’da Yahudi yerleşim bölgeleri kurmaya başlayan İsrail, Temmuz 1980’de Doğu Kudüs’ü, 1981’de Golan Tepelerini ilhak etti. Bu arada İsrail’in başkenti Tel Aviv’den Kudüs’e taşındı.

74 Doğu Kudüs’ün ilhakı ve Kudüs’ün başkent ilan edilmesi BM Güvenlik Konseyinin kararlarıyla hükümsüz bir eylem olarak nitelendirilmiştir. Türkiye ise kınamanın ötesine geçerek İsrail’e tepkisini 1980’de Kudüs başkonsolosluğunu kapatarak ve Tel Aviv’deki maslahatgüzarını ikinci katip düzeyine indirerek göstermiştir.

75 İlginç olan nokta Türkiye’de 12 Eylül yöneticilerinin bu kararı İsrail’in yanında yer alan ABD’nin desteğine son derece muhtaç oldukları bir dönemde almış olmalarıydı. Ancak her ne kadar 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali Türkiye tarafından şiddetle kınanmış olsa da bu işgal aynı zamanda Türk-İsrail yakınlaşmasına da öncülük etti, hatta 1990’larda görülecek yakınlaşmanın alt yapısını oluşturdu denilebilir.

76 Yakınlaşmanın nedeni: ASALA’nın karargahları ve temel eğitim merkezleri Lübnan’daydı. Lübnan’ın işgali sırasında Ankara’ya gizli bir çağrıda bulunan İsrail bu kampları birlikte temizlemeyi önerdi. Birlikte operasyonlar düzenlendi.

77 İran’la ilişkiler İdeolojik farklılıklardan kaynaklanan soğukluk yaşanmaktaydı. Ayrıca İran-Irak savaşından kaynaklanan sorunlarda gündeme geldi. İran savaş boyunca Iraklı Kürtleri merkezi hükümete karşı kışkırtıyordu. Irak kürtlerini kendi müttefiki olarak kabul eden İran, ayrılıkçı Kürt gruplarını silahlandırdı.

78 Bu gelişmeler karşısında Türkiye iki isteğini İran’A iletti. 1. Irak-Türkiye ticaretinin zarar görmemesi. Bu istek, hem Irak petrolünün Türkiye üzerinden pazarlanmasının sabote edilmemesini, hem de Türk mallarının Habuır’dan sonra güvenli biçimde kuzey Irak’tan geçebilmesini kapsıyordu. Türkiye aynı talebi Irak’a da götürdü: Mal taşımacılığının asıl yükünü çeken Türkiye-İran demiryolu hattının vurulmaması.

79 Savaş İran’ın lehine geliştikçe İran’ın kuzey Irak’ta ilerleyerek Yumurtalık-Kerkük petrol boru hattının bir kısmını doğrudan eline geçirmesi olasılığı doğdu. Bu dönemde Türkiye oldukça endişelenmiştir.Ancak İran Türkiye’nin çıkarlarını zedelemekten de kaçınmıştır. İkinci talebi PKK’ya destek verilmemesi idi.

80 1984’te Türkiye’de PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasının ardından örgütün üslendiği kuzey Irak’ta sıcak takip yapabilmek için Türkiye ve Irak arasında bir anlaşma imzalanmıştı. Türkiye aynı nitelikte bir anlaşmayı da İran’la yapmak istedi ancak İran bu tarafsızlık ilkesine aykırı olur gerekçesiyle kabul etmedi.

81 Asıl gerekçe:İran’a göre, Türkiye’nin Irak’ta girişeceği operasyonlar Bağdat’ın bölgedeki denetimini güçlendirecek ve İran’ın müttefik olarak kabul ettiği Kürtleri zayıflatacaktı. Buna rağmen, İran PKK’nın Türkiye’ye yönelik hiçbir hareketinde kendi topraklarını kullandırmayacağını garanti eden bir anlaşmayı Kasım 1984’te imzaladı. Savaş bitene kadar da İran bu konuda verdiği söze uymaya çalıştı. Ama bu sorun hiçbir zaman tümüyle çözülemedi.

82 İran-Irak Savaşının sonuçlarından birisi de Kürt Mülteciler sorunudur. Halepçedeki Iraklı Kürtler Türkiye ve İran’a doğru kaçmaya başladılar. İran sınırlarını kapatınca, Türkiye sınırlarına yığıldılar. Ankara bir ikilemle karşı karşıyaydı. Bir yandan her geçen gün Kürt sığınmacılara kapıların açılması konusunda uluslar arası baskı artıyordu. Öte yandan 8 yıldır PKK’yla süren mücadele sonucunda psikolojik olarak Kürtlere karşı olumsuz bir bakış gelişmişti.

83 Eylül 1988’de Türkiye’ye Iraklı Kürt sığındı ve Türkiye ciddi bir mülteci sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bu mültecilerin yaşam koşulları konusunda da Batı’dan sürekli eleştiri alıyordu.

84 Özal hükümeti içeride de Kürt mültecilerine yönelik politikasında eleştiriliyordu: İran sınırlarını bu Iraklı Kürt mültecilere kapatmışken, neden Türkiye açmıştı? Özal hükümeti AB’ye 1987’ye tam üyelik başvurusunu göz önünde tutarak Batı’ya insan haklarına saygılı devlet imajı vermek ve belediye seçimlerinde güneydoğu oylarını artırmak kaygısıyla politikasını belirlemiş ve sınırlarını açmıştı.

85 Kürt mültecileri sorunu Türkiye açısından uzun vadeli sonuçlar doğurdu. Irak’la 1980’den beri süren yakın ilişkiler sona erdi. Irak kuzeyde Türkmenlere karşı politikasını sertleştirdi. Irak güçlerinin bölgeyi terk etmesinden sonra boşalan kamplara PKK yerleşti.

86 SSCB ile İlişkiler Öncelikle bu dönemde SSCB’nin iç gelişmelerine bakalım: Gorbaçov’un devraldığı SB’nin iki temel gereksinimi vardı: ekonomik yeniden yapılanma ve siyasal dönüşüm Kruşçev’in “barış içinde bir arada yaşamak” ilkesine Gorbaçov’un “karşılıklı bağımlılık ve uluslar arası işbirliği “ilkesi de eklendi.

87 Gorbaçov Sovyet ekonomisinin yaşadığı durgunluk ve kapitalist ekonomis ile rekabet edemez duruma gelmesi karşısında önlem alınması gerektiğini düşünüyordu. Ancak bir yandan kapitalist ekonomiye entegre olup, bir yandan farklı bir ideolojiyi savunmak birbiriyle bağdaşmıyordu.

88 Bu çıkmazları aşabilmek için glastnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) politikalarını başlattı. Perestroyka’nın ilk aşaması halkın psikolojik olarak hazırlanması. Sonrasında ekonominin yeniden yapılanması.Bu doğrultuda işletmelerin özerkliğini teşvik, farklı mülkiyet biçimlerini teşvik etmek, özel mülkiyet, ulusal büyüme modeli yerine kapitalist ekonomiyle bütünleşilmesi vs.

89 Glastnost: açıklık, demokratikleşme, bürokratik hegemonyanın zayıflatılması, seçimlerin demokratikleşmesi, parti içi demokrasinin sağlanması, basın, bilim ve sanata daha fazla özgürlük sağlanması. Ancak bu politika sosyalist değerlerin sorgulanmasını, ideolojik bir boşluğun ortaya çıkmasını, halkların hoşnutsuzluğunu ve bir yandan bu hoşnutsuzluk diğer yandan sağlanan özgürlük nedeniyle milliyetçi akımların ortaya çıkması sonucunu doğurdu.

90 Perestroyka---glastnost---toplumsal hoşnutsuzluk---- ideolojik boşluk---milliyetçi akımlar--- ve ÇÖKÜŞ. Yüzlerce halkı içinde barındıran ve bu nedenle “uluslar hapishanesi” olarak adlandırılan SB’nin dağılma sürecinde milliyetler sorunu önemli rol oynadı. 70 yıllık tarihinde SB bu halkların hepsinden Sovyet vatandaşı yaratmaya çalıştı. 1990’lara gelindiğinde bunun başarılamadığı görüldü.

91 Türkiye ile ilişkiler Aslında 1960’ların ikinci yarısında başlayan yakınlaşma bu dönemde de devam etti. 1981’de Seydişehir Aluminyum Fab. Genişletilmesine ilişkin bir sözleşme. 1984’te doğalgaz alım anlaşması (25 yıl süre ile) Ekonomik yakınlaşma siyasi alana da yansıdı.

92 1982 dönemin Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in Moskova ziyareti. 1984’te SSCB Bakanlar Kurulu Başkanı Nikolay Tükhanov’un Türkiye ziyareti ve bu ziyaret sırasında imzalanan “ekonomik, ticari bilimsel ve teknik işbirliği geliştirilmesi” anlaşması.

93 Sorun yok mu? Var. SSCB Çekiç Güç’e karşı, ayrıca bu dönemde Türkiye’nin Bulgaristan ile orada bulunan Türk azınlığa uygulanan baskılar nedeniyle ilişkileri gergin bu SSCB’yi de etkiliyor. Hatta 1986 Moskova gezisi sırasında Gorbaçov Özal’la görüşmedi.

94 Sonuç olarak,1980’lerde Türkiye Pazar ekonomisine geçerken SB’de perestroyka ve galstnost politikalarını uyguladı. Bu dönemde ilişkilerin olumlu yönde gelişmiş olması Türkiye’nin tutumundan da kaynaklanmaktadır: Türkiye SSCB’nin son döneminde ortaya çıkan ayrılıkçı akımlara destek vermemiş,ülkenin toprak bütünlüğüne saygı göstermiştir.


"TÜRK DIŞ POLİTİKASI VI. 1980-90 döneminde Yunanistan’la ilişkiler SSCB ile İlişkiler Ortadoğu ile ilişkiler Balkan devletleri ile ilişkiler Soğuk Savaşın." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları