Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Hemen bütün yöneticilerimiz ile birlikte bağımlı medyamız, birçok iş adamamız ve aydınımız, sanki yeni bir şey söylüyormuşçasına eski Tanzimat ağzı ile.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Hemen bütün yöneticilerimiz ile birlikte bağımlı medyamız, birçok iş adamamız ve aydınımız, sanki yeni bir şey söylüyormuşçasına eski Tanzimat ağzı ile."— Sunum transkripti:

1

2 Hemen bütün yöneticilerimiz ile birlikte bağımlı medyamız, birçok iş adamamız ve aydınımız, sanki yeni bir şey söylüyormuşçasına eski Tanzimat ağzı ile konuşuyor, yabancı sermaye, IMF yardımı, AB edebiyatı yapıp duruyorlar. Kurtuluşumuzu Batıda, AB’de, ABD’de görülüyorlar. Hangi kurtuluş bu? Biz, kurtuluş savaşımızı 85 sene önce verdik ve kurtulduk. Bugün yine bir kurtuluştan söz ediyorsak, bunun sebebi aynı yöneticiler, aynı işadamları, aynı medya, aynı sözde aydınlardır. Bu Avrupa, ABD dediklerinin, bugüne kadar kime ne faydası olmuş? Yardımına koştukları hangi ülkenin yüzü gülmüş, refahı artmış, zenginleşmiş, gelişmiş? Yüzyıllarca aynı oyunu oynamışlar. O koca pençelerini bir ülkeye atmışlar, oradaki din, mezhep veya milliyet ayrılıklarını kullanıp, körüklemişler; yoksa da kendileri yaratmışlar. Ondan sonra da “sizi kurtarmaya, yardım etmeye geldik” diye bölüp, parçalayıp, yönetmişler. Sömürmüşler de sömürmüşler. Bu ülkelerin sonu hep yoksulluk, hep sefalet, hep açlık, hep esaret, hep ölüm olmuş. Örnek mi? İstemediğiniz kadar!.. İşte Yugoslavya; Tito ölüyor, milliyetçilik körükleniyor, o güne kadar birlikte mutlu mesut yaşayan Boşnak’ı, Hırvat’ı, Sırp’ı; hepsi birbirine düşüyor. Neye yol açıyor? İç savaş, kanlı katliamlar, acılar, ölümler, açlık, sefalet. Birleşmiş Milletler, ABD, NATO yardıma koşuyorlar. Sonuç; bölünmüş, parçalanmış bir Yugoslavya. İşte Kafkaslar; Sovyetler Birliği çöküyor, milliyetçilik körükleniyor, o güne kadar birlikte yaşayan halklar “bağımsızlık” diyor. Savaş, kan, acı, ölüm, açlık, sefalet kol geziyor. ABD yardıma koşuyor. Sonuç; bölünmüş parçalanmış bir Rusya.

3 İşte Ortadoğu; 20. yüzyılın başlarında petrolün kıymeti anlaşılınca, özellikle İngiltere ve Fransa, bölgeye göz koyuyor. Osmanlı İmparatorluğu canının derdine düşmüş. Para yok, pul yok, doğru dürüst bir yönetim yok, ordu Almanların yönetiminde. Din ve mezhep ayrılıkları körükleniyor, o güne kadar birlikte yaşayan halklar birbirine düşüyor. Kukla azınlık hükümetleri ile iş iyice çığırından çıkıyor. Lübnan Suriye’den, Kuveyt Irak’tan, Ürdün Filistin’den koparılıyor. Başlangıçta Siyonizm Yahudilerin umurunda bile değilken, İngilizler teşvik, ikna, vaat, zor kullanma gibi her yolu kullanarak, Yahudileri Filistin’e yerleştiriyorlar. Burada yaşayan Araplara da “Merak etmeyin canım, kardeş kardeş yaşayacaksınız, onlar sizin hiçbir hakkınızı veya mülkünüzü elinizden almayacaklar, ama eğer siz isterseniz topraklarınızı onlara satabilirsiniz tabii” diyerek onları da ikna ediyorlar. Aç gözlü Arap’ın aklı başına gelene kadar, atı alan Üsküdar’ı geçiyor, 1967’de Filistin haritadan tamamen siliniyor. Filistin halkı mülteci kamplarında yaşamaya zorlanıyor. Vatanını terk etmek zorunda kalan Filistinliler; Ürdün, Suriye, Mısır gibi ülkelere sığınıyorlar. İsrail, bugün ABD’nin bölgedeki vurucu gücü. Hepimizin malumu; aynı ABD, 1991’de de Irak’ta Saddam yönetimine karşı Kürtleri kullandı. Talabani ve Barzani’yi ayaklandıran ABD, önceleri bu ayaklanmayı destekledi ancak Saddam’ın Kürtleri katletmesini de kenara çekilip izledi. Daha sonra bölgedeki kargaşayı bahane ederek Kuzey Irak’ı fiilen işgal etti ve Çevik Güç’ü bölgeye yerleştirdi. En sonunda da Kuzey Irak’ı, Irak’tan tamamen kopardı. Üstelik bu ABD’nin, Kürtler’e ilk oyunu değildi. 1970’lerdeki Kürt ayaklanmasında da aynı taktiği izlemişti. Irak’ta ayaklanan Kürtler’e, işbirlikçisi İran Şahı aracılığı ile, silah ve cephane vermiş ve ayaklanmayı başlarda Irak’a karşı desteklemişti. Sonra desteğini çekti. Çünkü Irak emperyalizmin istediği noktaya gelmişti. Irak, Kürt ayaklanmasını kanla bastırırken, izleyen konumda oldu. Gün döndü, devran değişti, ABD şimdi yine aynı Kürtlerle işbirliği

4 yapıyor. Bu ABD, yıllardır Irak’a demokrasi getirmeye çalışıyor. İnsanlar ölüyor, acılar çekiliyor, yokluk, sefalet, açlık en üst seviyede. Ama o demokrasi nedense bir türlü gelemiyor. İşte Afrika; işte bir örnek Ruanda. 1916’da Belçikalı beyaz adamlar gelene kadar Ruanda’lılar, birlikte güzel güzel geçiniyorlar. Birbirlerinden kız alıp veriyorlar, huzur içinde yaşayıp gidiyorlar. Belçika bakıyor ki, Ruanda’da huzur var. Nasıl olur? Giriyor Ruanda’ya, etnik gruplar yaratıyor. Tutsiler, Hutular, Twalar; yoktan var oluyorlar birden. Belçikalılar, Ruandalılar’a kimlik kartları dağıtıyor. Artık 10’dan fazla ineği olan Tutsi, 10’dan az ineği olan ise Hutu oluyor. Toplam Ruandalı halkın %10’unu oluşturan Tutsilere veriyor yönetimi. Hutular’ın en insani haklarını sınırlıyor. Hutular, 1959’da daha fazla dayanamayıp ayaklanınca da, hem Hutular’a hem Tutsiler’e destek veriyor. Ruandalılar birbirini kırıyor; özellikle de Hutular, Tutsiler’i. Belçika, 1962’de Ruanda’ya bağımsızlığını veriyor ama pençesini de üzerlerinden çekmiyor. Artık yönetimde Hutular vardır ve her şeyden Tutsileri sorumlu tutarlar. Katliamlar durmaz. 1994’de Hutu başbakanın uçağının düşürülmesi bardağı iyice taşırır. Suikastin ardından ülkedeki tüm beyazlar ülkeden çıkarılır ve BM’e yabancı işyerlerini koruma görevi verilir. Suikastın ardından kurulan ‘Interehamwe’ denilen bir militan grup, muhalefet partisi liderinin, Tutsilerin ve ılımlı Hutuların katline başlar. Sivil Hutular, polis ve asker tarafından, Tutsi asıllı komşularını katletmeye teşvik edilir, karşılığında para ve yiyeceğin yanı sıra öldürdükleri Tutsilerin arazileri de verilir. Sonradan ortaya çıkar ki bu katliam sırasında Fransızlar ve Belçikalılar her iki tarafa da silah satmışlardır.

5 Ruanda kendi kaderine terk edilir, BM askerlerinden bir grup, olaylar başladığında oradadır ama 10 askerin hayatını kaybetmesi üzerine, ülkeden ayrılır. Binlerce ceset, Kagena Nehri’nden Victoria Gölüne sürüklenir. Yüz gün içinde Tutsi nüfus, yüzde 14’den yüzde 9’a düşer. BM, sadece seyreder! İşin en ilginç tarafı, katliam sırasında BM barış gücünün başında, bugünkü BM genel sekreteri, meşhur Anan planının sahibi Kofi Annan vardır. Ruanda sadece bir örnek, bunun Angola’sı var, Eritre’si, Etiyopya’sı var, Kongo’su var, Sudan’ı var. Hangi birini sayayım? Zaman zaman Afrika’daki çocukların sefaletini, perişanlığını gösteren fotoğraflardan oluşan slayt çalışmaları gelir e-postalarımıza. Açlıktan kemikleri sayılan çocukların neredeyse 2 santim kalmış bedenleri, şişmiş dalakları içimizi sızlatır. Peki kimdir bu sefaletin sorumluları? Zavallı Afrikalılar mı? Beceriksiz Afrikalılar mı? Eğitimsiz Afrikalılar mı? Yoksa adının başına “medeni” sıfatını her fırsatta yapıştırmaya özen gösterilen Avrupa’lı, ABD’li sömürgenler mi? ABD’nin arka bahçesi haline gelen Guatamala’sı, Nikaragua’sı ve buna benzer niceleri ile Latin Amerika’da yaşananlar, ayrı bir yazı konusu oluşturur. Bu yazının devamında da okuyacağınız gibi Girit ve Kıbrıs’ta da Rumlar, Türklere karşı destekleniyor. Adalardan Girit, tamamen elden çıkarken, Kıbrıs da 2’ye bölünüyor. Ve Kıbrıs’ın bir Rum adasına dönüşmesi an meselesi, birkaç kalemin ucundaki imzaya bakıyor.

6 Tarih boyunca kendi yarattıkları vahşetleri unutan, Rumlar’a fazlasıyla yüz veren, onların lehine bizim maddi çaresizliğimizden yararlanan, yaptıkları katliamlara seyirci kalarak, destek veren büyük devletler, bugün utanmadan 1915’de Ermenileri katlettiğimizi, bunu da kabul etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Hangi cesaretle, hangi yüzle?! Ellerinde tek bir kanıt varsa gelsinler, ispat etsinler. Ta 1915’lere kadar gitmemize hiç gerek yok, tarihleri vahşetle dolu olanların, bugünlerinin de dünlerinden bir farkı yok nasıl olsa. Bunlar, bizimle de aynı şekilde oynuyorlar. Yıllarca Alevi – Sünni, Sağ – Sol, Türk - Kürt diye diye, halkımızı birbirine düşürdüler, hala da düşürüyorlar. Düşmeyelim bu tuzaklara. İçimizdeki her Türk namuslu olmadığı gibi, her Kürt de namussuz değil. Bunu asla unutmayalım. Evet, PKK düşmanımız ama asıl PKK’yı doğurup, besleyip, büyütenler düşmanımız. Bu düşmanları görelim ve iyi tanıyalım. Çünkü sinsi olan onlar, bize dost görünüp arkadan vuran onlar, kendi çıkarları uğruna bize tuzaklar kuran yine onlar. Onlar olmazsa, PKK da olamaz. Biz yeter ki farkında olmadan PKK’yı besleyenleri beslemeyelim. Yapmamız gereken, Atatürk dönemini tarihimizde sadece aydınlık bir parantez olmaktan çıkarıp, sonraki tüm dışa bağımlı hükümetlerin bizi sürüklediği karanlıktan, batıya muhtaç olduğumuz mantığından sıyrılmak. Atatürk, zamanında bize ihtiyacımız olan her şeyi söylemiş, izlememiz gereken yolu göstermiş. Üstelik 67 sene sonra yattığı yerden hala göstermeye devam ediyor. Yeter ki biz görmeyi bilelim. Onun ne demek istediğini anlayabilelim. Bugün onun sözlerini işine geldiği gibi çarpıtmaya çalışanlara inanmayalım.

7 Yapmamız gereken, dışardan beslenen medyanın propagandalarına kulaklarımızı tıkamak, okumak, araştırmak. Okudukça çok kısa sürede oynanan oyunları hemen görebiliyor, araştırdıkça gerçekleri bugüne kadar bize anlatılan masallardan ayırt edebiliyor insan. Yapmamız gereken, kendi oylarımızla seçtiğimizi sandığımız tüm hükümetlerin arkasında tarikatların, taraflı basının, Avrupa’nın ve ABD’nin olduğunu görebilmek. Biz bu oyunları fark eder, sorumluluğumuzu bilir, kullanmadığımız oyları kullanır ya da taraflı medyanın karşı güç olarak gösterdiği belli adreslere yönlenmezsek, onlar eskisi gibi ortalıkta cirit atamayacaklar. Dahası Kürdistan, Pontus Cumhuriyeti vs., sınır komşumuz olamayacak. Yapmamız gereken, aklımızı başımıza toplamak. Eğer bunu yapmazsak, Birleşmiş Milletler Barış Örgütü gelip, Şemdinli’ye yerleşecek. Gerek geçmişte, gerekse bugün dost bildiklerimizin, medet umduklarımızın gerçek düşüncelerini okumak ister misiniz? Osmanlı Devleti’nden alacaklı devletlerin Hesap Komisyonu Başkanı Daniel Ducoste, bakın, 1889’da Batılı tefecilere neyi öneriyor: “Osmanlı İmparatorluğu ekonomik bakımdan perişan durumda. Osmanlı borçlarının hızla artmakta olduğu bir dönem yaşıyoruz. Ancak ortalama 25 yıl sonra bu borçların Osmanlı bünyesinde muhalifleri çıkacaktır. Dolayısı ile hem alacaklar hem de borçlar ve faizleri tehlikeye girmiş olacaktır.

8 Öyleyse Osmanlı maliyesi ve ekonomisi üzerindeki kararlılığımızı savunacak Türk yöneticilere ihtiyacımız vardır. Ben, bu “yerli misyonerler”in bizlerden çok daha başarılı olacağı kanısındayım. Çünkü onlar, Osmanlılar’a kendi dilleri, kendi ikna yöntemleri ile hitap etme olanağına sahiptir. Hiç değilse, alacaklarımızı bir ya da iki yüzyıl daha güvence altına almada bir destek sağlamış oluruz.” Bu sözlerde insan hangi cümleye takılacağını şaşırıyor. Yerli misyoner Türk Yöneticiler’e mi, takılsak, yoksa yüzyıllar boyu ödeneceği öngörülen borçlara mı? Rica ediyorum, açalım gözlerimizi, bu kirli emellere alet olmayalım. Yahudiler niye her zaman çok başarılı ve zenginler? Çünkü her ne olursa olsun birbirlerini tutar, korur ve kollarlar. Düştü mü kaldırırlar. Biz ise yüzyıllardır birbirimizin gözünü oyuyoruz. Birlik olduğumuz, birbirimizi desteklediğimiz gün, sorunlarımız da birer birer ortadan kalkacaktır. Bir taraftan medya beynimizi uyuşturuyor, diğer taraftan geçim zorluğu, hayat mücadelesi içerisinde debelenip duruyoruz. Aynı çöken Osmanlı İmparatorluğu gibi, canımızın derdine düşmüşüz. İlgilenmiyor, bilgilenmiyor, birbirimize destek olmuyoruz.

9 Hırant Dink’in mahkumiyetinden ve Orhan Pamuk’un yargılanacak olmasından dolayı eleştirilerde bulunan bazı kesimler ve gazete yazarları, ülkede basın özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün olduğundan bahsediyorlar. Madem böyle bir özgürlük var, neden Atatürkçü aydınları sadece Kanal Türk, ART, Ulusal Kanal gibi bir elin parmaklarını geçmeyen kanalların haricinde göremiyoruz? Görsek de ikide bir sözleri kesiliyor, reklam arası giriveriyor veya yayının süresi bitiveriyor. Unutmayalım ki; Kurtuluş savaşımız da Türk halkının tek bir ruhta birleşmesi ile kazanılmıştı. O gün topla tüfekleydi. Bugün buna gerek yok. Sessiz kalmayarak, “aman canım bana ne” demeyerek, demokrasimizin bize verdiği her türlü hakkı kullanarak tek bir ruh, tek bir vücut olalım, yeter. Aynı onlar gibi!!! Hepinize sonsuz saygı ve sevgiler, A. Değer Erbora

10 1821’den 1867 yılına kadar Rumlar, Girit’te 5 kez ayaklanırlar.

11 (1868): Özerkliği oluşturacak ilk haklar veriliyor: Sadrazam Ali Paşa, Girit’e giderek, durumu ele alır. Yaptığı incelemelerden sonra, Padişah’ın 10 Ocak 1968 tarihli bir fermanı ile Girit’e geniş bir özerklik statüsü tanınır. (1869): Reformlar, özerklik genişletiliyor: Yunanistan’dan destek gören asiler, silahlarını bırakmazlar. Bu nedenle 2 ülke 1868’in sonunda savaşın eşiğine gelir. Soruna yine Büyük Devletler müdahale eder. Osmanlı zayıftır, borç batağındadır, muhtaçtır Avrupa’ya… Baskıya dayanamaz ve boyun eğer. Katıldığı 1869 Paris Konferansı’nda, Osmanlı’ya bir “reform programı” daha dayatılır: Girit’e verilen muhtariyet, biraz daha genişletilir.

12 (1878): Ada’nın valiliğine bir Rum getiriliyor, daha geniş haklar veriliyor: İngiltere’nin Osmanlı devletine karşı izlediği politika bakımından, 1878 yılı bir dönüm noktasıdır. O güne kadar Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü koruma politikası izleyen İngiltere, bu tarihten itibaren bu politikayı terk etmiştir. Artık, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayacak, toprakları üzerinde yerleşecek ya da kendine bağlı devletler kurduracaktı. İngiltere, Doğu Akdeniz’deki durumunu güçlendirmek için Girit’e yerleşmeye karar vermiştir. Bu nedenle Girit’de asileri destekliyor, ancak adanın Yunanistan’a ilhakına karşı çıkıyordu. Yunanistan İngiltere’nin Girit Rumlarını desteklediğini görünce, Girit Rumlarını yeniden kışkırttı ve bir ayaklanma daha başlattı. Zamanlama tamdır: Osmanlı maliyesi perişan durumdadır. Bütçenin dörtte üçü dış borç ödemelerine gitmektedir. Buna rağmen dış borç faizleri yine ödenememektedir.

13 Soruna yine Batılı devletler müdahale eder. Girit yönetiminin başına bir Rum’un getirilmesini isterler. Maliyesi çok bozuk olan Osmanlı -bugün olduğu gibi- bu isteğe de boyun eğer: Aynı yıl Halepa Antlaşması ile, adanın valiliğine bir Rum getirilir. Vali yardımcısı bir Türk olacaktır. (1896): Yeni reformlar, tam özerklik: Rumlar, Yunanistan’ın da kışkırtmasıyla, çeteler halinde Türklere saldırmaya başlar. Silahlı çatışmalar bütün adaya yayılır. Yunanistan’daki Etniki Eterya örgütü, Girit’e bol miktarda silah, cephane ve gönüllü göndermektedir. Osmanlı Devleti, isyanı bastıracak güçtedir. Ancak araya yine Avrupa devletleri girer. Girit Rumlarının isteklerini göz önünde tutarak bir “reform” planı hazırlamıştır! Buna göre Girit’e tam bir özerklik verilecektir. Planı uygulaması için, Osmanlı Devleti üzerinde ağır bir baskı süreci başlatırlar. Karşılık olarak, adanın hiçbir zaman Yunanistan’a bağlanmayacağına dair güvence vermişlerdir. (Yalandır, tam tersini yapacaklardır. Kıbrıs hakkındaki Annan Planı da aynı taktiğe dayanmaktadır.) Devlet-i Aliye yapılan baskılara ancak kısa bir süre direnir. Aslında kendisi de-tıpkı günümüzde olduğu gibi- bitkin, işin uzamasını istememektedir. Epeydir yaptığını yapar: 1896’da boyun eğer.

14 (1897): Özerklik statüsünde değişiklik: Yunanistan ve özellikle Etniki Eterya, asileri kışkırtmaya ara vermediler. Avrupa kamuoyu da Rumların arkasındaydı. Bu durum, Yunan hükümetinin cesaretini arttırır. Yunanistan, Girit’e yeni silahlar gönderir, Rumları Müslümanlara saldırmaya teşvik eder. 1897’de çatışma yeniden başlar. Girit Rumları adayı Yunanistan’a ilhak ettiklerini ilan eder. Bir Yunan birliği adayı işgale girişir. Ancak bu kez Yunanistan’ın hesapları, Büyük Devletler’in hesapları ile örtüşmemiştir. Büyük Devletler, özerklikten yanadır, ilhaka karşıdır. Yunanlılar geri adım atar. Girit’e geniş özerklik verilmesine Osmanlı da razıdır. Ancak Yunanistan, çözümü kabullenmez. İki devlet arasındaki gerginlik sonunda savaşa dönüşür. Yunanistan, ağır bir hezimete uğrar. Ancak Rusya dahil, Büyük Devletler yeniden Yunanlıların imdadına yetişir. Hristiyanlar’ın lehine, özerklik statüsünde değişiklik yapılır.

15 (1898): Osmanlı askerleri Girit’ten çıkarılıyor. Ada valiliğine Yunan veliahdı getiriliyor: Eylül 1898… Hanya’da karışıklıklar çıkar. Bunu fırsat bilen İngiltere, Osmanlı Devleti’den, adadaki askerlerini çekmesini ve Girit’i İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’nın ortak işgaline bırakmasını ister. Talep Büyük Devletler’in ortak bir ultimatomuna dönüşünce, Osmanlı Devleti yine boyun eğer ve Girit’i boşaltır. Osmanlı’nın Girit ile fiili bağları kopmuştur artık. Çünkü adanın valiliğine Yunan veliahdı Prens Yorgi getirilmiş, Girit ile Yunanistan aynı ailenin hükümranlığı altında birleştirilmiştir. Bu Enosis’tir! Evet, Enosis gerçekleşmiştir! Osmanlı, Girit’i kaybetmiştir, hem de savaş meydanlarında değil, “müzakere masaları”nda (Kıbrıs da öyle elden gitmiyor mu?).

16 Bu arada Osmanlı yöneticilerinin durumu: Bu gelişmeler, Osmanlı açısından bir hezimettir ama, halka bir zafermiş gibi yutturulur. (Burada Kıbrıs hakkındaki manşetleri hatırlamadan edemiyorum). Sadrazam, aynı zamanda Hariciye Nazırı olan Ali Paşa’dır. Ali Paşa’nın Paris Konferansı’ndaki “teslimiyetçi ve aptalca” tutumu bir Yandan yüreğimizi yakarken, bir yandan da bugünkü yöneticilerimizi hatırlatır. Konferansa katılan ülkeler, Osmanlı Devleti’nin o günkü sınırlarını garanti altına almışlar, toprak bütünlüğüne kefil olmuşlardır. Ali Paşa’nın toplantıda bir Türk delegesi olarak değil de bir yabancıymış gibi davranması, kaybın büyüklüğünde etkili olmuşa benzemektedir. Bu sonuca şu diyalogdan varılıyor. İngiliz Başbakanı Lord Palmerston, kendi delegesi Clarendon’a: “Osmanlı’yı koruma sözü vermiştik, neden yardımcı olmadınız?” diye sorunca, şu anlamlı yanıtı alır: “Birine yardım, o kişinin isteğine ve isteğini dilendirme becerisine göre olur. Sizin bile hoşlanmadığınız o maddeleri, Osmanlı delegesi uygun gördü ve itirazsız kabul etti. Ben ne yapabilirdim ki? Ben bir Türk’ten daha fazla Türk olamam ki!” Atatürk, bu konuda da bize adam gibi düşünmenin kapılarını açmış: “Toplumsal gelişmenin de, çürümenin de temelinde yöneticilerin tavırları yatar!”

17 (1909): Girit Meclisi Yunanistan’a ilhak kararını açıklıyor: İkinci Meşrutiyet dönemindeyiz, yıl 1909… İlk Girit ayaklanmasının üzerinden 80 yıl geçmiştir. Devlet’in başına yeniden bir sorun açılır: Avusturya, Bosna – Hersek’i ilhak etmiştir. Bu, Yunanistan’ın ve Girit Rumları’nın yıllardır bekledikleri andır. Hemen harekete geçerler. Aynı gün Girit Meclisi de, adayı Yunanistan’a kattığını ilan eder. Osmanlı Devleti ektiğini biçer, protestolarına hiç kimse kulak asmaz. On binlerce Müslüman Türk, perişan, Türkiye’ye göçer. Bütün varlıklarını Girit’te bırakmışlardır. (1912): Yunanistan Girit’e asker çıkarıyor. Bu fiili ilhaktır: Yıl 1912… Balkan Savaşı… Osmanlı yine zor durumda, ağır yenilgilere uğruyor. Yunanistan Ege adalarını birer birer ele geçirmekte. Tabii, Girit’e de asker çıkarır. 100 yıl önce aldığı ilhak kararını fiilen uygulamaya başlar. (Bizim 100 yıl önce aldığımız hangi karar var?)

18 (Londra ve Bükreş Antlaşmaları): Osmanlı Hükümeti zayıftır, muhtaç ve kimsesizdir. İlhak kararını Londra ve Bükreş antlaşmaları ile resmen kabul eder. Girit temelli yitirilmiştir. Türkler, Girit’te çok büyük vahşet ve acılar çeker. Göç başlar. Anadolu’ya sığınırlar. Bügün Girit’te tek Türk kalmamıştır. Bütün izleri silinmiştir Türklüğün. 1)Büyük Devletler, çoğunlukla Yunanistan’ın arkasında, ama çıkarları gerektirdiği için. Onların yardımı olmasaydı, Yunanistan hedefine ulaşamazdı. 2)Girit sorunu, Yunanistan’ın bir devlet olarak ortaya çıkışıyla başlıyor. 3)Açıkça görülüyor ki; Yunanistan, uzun dönemli bir planı sabırla uygulamış, planından asla şaşmamış, hiç pes etmemiştir. Hedefi aynıdır, hiç değişmemiştir: “Girit’i ele geçirmek.” 4) Osmanlı Devleti’nin mali ve ekonomik güçsüzlüğü, Yunanistan’ın planlarına destek olmuştur. 5) Osmanlı yöneticileri;- Ekonomik ve mali nedenlerden dolayı elleri kolları bağlıdır. - Şaşkın ve teslimiyetçiler - Cehalet, bilinçsizlik ve hamiyetsizlik çok yaygın. - Yöneticiler gerçekleri gizliyor, yalan da söylüyorlar. - Düşmana ödün verince, sorun bitecek sanıyorlar. Düşman her aldığı ödünden sonra daha da cesaretleniyor.

19 Bu yazıdaki bazı isimleri ve tarihleri değiştirerek tekrar okumaya ne dersiniz? Büyük Devletlerin yerineABD ve AB Girit yerineKıbrıs Osmanlı Devleti yerineTürkiye Cumhuriyeti koyarak okuyunuz. “Yunanistan” sözcüğü olduğu gibi kalacak elbette. Tarihleri de 20. yüzyıla aktarınız. Girit’te ve Kıbrıs’ta olup bitenler arasında fazla bir fark göremeyeceksiniz.

20

21 1571: Osmanlı İmparatorluğu, Ada’yı Venedikliler’den alıyor ve ilk Türk cemaati Kıbrıs adasına yerleşiyor. 1777: Adada yaşayan 88 bin kişinin 47 bini Türk. 1878: İngiltere, Kıbrıs’ı geçici olarak işgal ediyor. 1914: I. Dünya Savaşı sırasında Ada, İngiltere tarafından ilhak ediliyor. 1923: Türkiye’nin Ada’daki İngiliz egemenliğini tanıması ancak Lozan Andlaşması’nın imzalanmasıyla mümkün oluyor. Kıbrıs bir İngiliz sömürgesi haline geliyor. 1928: Kıbrıslı Rumlar, tarihsel düşleri olan Yunanistan ile birleşme (Enosis) isteklerini İngilizler’e iletiyor. Adadaki Türk nüfus beşte bire düşmüş durumda.

22 1931: Kıbrıslı Rumlar’ın Yunanistan ile birleşme talepleri artıyor. Bu dönemde Kıbrıs’ın bir “Elen”’ adası haline getirilmesi (enosis) fikrini savunan Rumlar, ilk şiddet eylemini gerçekleştiriyorlar. Ada’daki İngiliz Valisi’nin konağını yakıyorlar. 1947: İngiltere, Kıbrıs’la ilgili hiçbir statü değişikliğini kabul etmeyeceğini açıklıyor (Kıbrıs, bölgede İngiliz egemenliği altındaki tek toprak parçası durumunda) 1948: Kıbrıs Rumları, Kilise’nin öncülük ettiği bir halk oylaması düzenliyor. Oylamadan ezici bir çoğunlukla “Enosis” çıkıyor! Kıbrıslı Rumlar’ın Kıbrıs Türklerine karşı şiddet eylemleri başlıyor. 1951: Yunanistan’ın NATO’ya katılması, Kıbrıs Rumlarını umutlandırıyor. 1954: Yunanistan Birleşmiş Milletler’e başvurarak, Kıbrıs için “kendi kaderini tayin hakkı” kararı verilmesini istiyor. İngiltere buna karşı çıktı. Bu talep BM’den dönüyor.

23 1955: Kıbrıs Rumları, kitlesel gösteriler yapıyor ve silahlanıyor. Yunanistan’dan gelen bir askerin kurduğu Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü (EOKA), harekete geçiriliyor. 31 Mart 1955: Polis karakolları ve resmi daireler bombalanıyor. Ağustos 1955: Londra’da İngiltere, Yunanistan ve İngiltere’nin katıldığı bir toplantı yapılıyor. İngiltere, EOKA saldırılarına rağmen Kıbrıs’tan vaz geçmiyor. (Çünkü Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının korunabilmesi için İngiltere’nin Kıbrıs’a ihtiyacı var.) 1959: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında Zürich ve Londra antlaşmaları imzalanıyor. 16 Ağustos 1960: Uluslararası anlaşmalara dayalı ve ‘iki toplumlu’ yasa çerçevesinde bir ortaklık devleti olan ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ kuruluyor. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk. Taraf ülkeler garantör Anayasası imzalanıyor. Ancak Rumlar, Enosis’den vaz geçmiş değil. Türkler “taksim” istiyor. Çatışmalar ve kanlı olaylar çok geçmeden yeniden başlıyor. Rumlar, Anayasa’nın Türkler’e verdiği hakları tanımıyor.

24 1963: Cumhurbaşkanı Makarios Anayasa’yı değiştirmek istediğini resmen açıklıyor. Rumlar, Türkler’i imhaya yönelik Akritas Planı’nı uygulamaya koyuyor. Rum çeteler, Türkler’e saldırıyor. 24 Türk öldürülüyor. Korku içindeki 30 bin Kıbrıslı Türk, 103 köyü terk ediyor ve Ada yüzölçümünün sadece % 3'üne denk gelen bölgelere kaçıyor, buralarda da kuşatma ve tecrit altında yaşıyor. EOKA’cıların başında Nicos Sampson ile Thassos Papadopulos var. EOKA’nın kanlı eylemleri 21 Aralık’taki ‘Noel katliamı’ ile doruğa ulaşıyor. 6 gün sonra garantör ülke askerlerinden oluşan ‘Barışı Koruma Kuvveti’ oluşturuluyor ve Ada’nın kuzeyi ile güneyini birbirinden ayıran ‘Yeşil Hat’ çiziliyor. Bir İngiliz generalin yeşil bir kalemle harita üzerinde çizdiği bir çizgiyle kent 30 Aralık’ta ikiye ayrılıyor. Ocak 1964: Londra’da toplantı… Rumlar gerçek niyetlerini açığa vurarak, Garanti Antlaşması’nın kaldırılmasını istiyor. Rum saldırıları sürüyor. Mart 1964: BM kararıyla Mart ayında Ada’ya uluslararası barış gücü (UNFICYP) konuşlandırılıyor. Yunanistan‘ın adaya gizlice asker yollama girişimleri de başlıyor. Nisan 1964: Makarios Londra ve Zurih antlaşmalarını tanımadığını açıklıyor. Temmuz 1964: Rum Meclisi, Enosis kararı alıyor. Türk hükümeti “Kıbrıs’a çıkartma yapabiliriz” deyince ABD’nin yanıtı şu oluyor: “Bizim verdiğimiz silahları Kıbrıs’da kullanamazsınız”

25 1967: EOKA örgütü, Yunan hükümetinden aldığı destekle Türkler’e karşı saldırılarını yoğunlaştırıyor. Haziran 1967: Rum Meclisi, yeniden Enosis kararı alıyor. 1974: EOKA’nın yerine kurulan, EOKA-B, Türklere karşı saldırılarını sürdürüyor. 15 Temmuz’da Yunan subaylarının yönetiminde bir faşist darbe gerçekleştiriliyor. Makarios kaçıyor. EOKA-B lideri N. Sampson cumhurbaşkanı oluyor. 20 Temmuz’da Türk ordusu, Kıbrıs’a çıkartma yapıyor. 13 Şubat 1975: Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruluyor. Kıbrıs, fiilen ikiye bölünüyor. Mayıs 1979: Rumlar daha önce kabul ettikleri iki federe devlet ilkesine karşı çıkıyor.

26 1983: ‘Kendi kaderini tayin hakkı’na dayalı ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ (KKTC)’nin kurulduğu ilan ediliyor. Bu karar, Rum kesimi ve Yunanistan başta olmak üzere Batılı devletlerin ve BM Güvenlik Konseyi’nin tepkisine yol açıyor. BM Güvenlik Konseyi, bağımsızlık kararını kınıyor, KKTC ise, Rum kesimine barış ve çözüm çağrısında bulunuyor. 1987: Rumlar, Enosis’i gerçekleştirmek umuduyla, AB’ye yaklaşıyor. AB organları Türkiye aleyhine dozu gittikçe artan, sürekli hale gelen kararlar almaya yaklaşıyor. 1994: Rum tarafının başvurusu üzerine Avrupa Birliği Adalet Divanı, KKTC'nin AB'ne ihracatını yasaklayan bir karar alıyor. KKTC ekonomisine önemli bir darbe vuran bu karar, KKTC'nin toplam ihracatının yüzde 60'a yakın bir bölümünü etkiliyor. Aralık 1999: Bülent Ecevit Hükümeti, Helsinki’de Kıbrıs ve Ege konularının AB gündemine taşınmasını kabul etti. Böylece AB’nin Kıbrıs sorununa kolayca karışmasının yolu açılmış oldu.

27 Eylül – Kasım 2001: Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan’ın desteğiyle silahlanıyor. 6 Eylül 2001: AB Parlamentosu, Türk ordusunu Kıbrıs’da işgalci güç olarak niteliyor. 26 Kasım 2001: Avrupa Parlamentosu üyesi Fransız Jean Charles, “Türkiye’nin Kıbrıs’ı ilhak etmesi savaş nedenidir” diyor – 2003: Türkiye’de ve Kıbrıs’da adadaki Türk varlığına son verecek olan Annan Planı lehinde ABD, AB ve iç teslimiyetçi çevreler, TÜSİAD, gayrimilli medya tarafından muazzam bir propaganda yürütülüyor. Annan Planı KKTC’ye son verecek, Türkiye’nin garantörlüğünü etkisizleştirecek, müdahale hakkını ortadan kaldıracak, Kıbrıslı Türkleri azınlık konumuna getirecek, Türk askerlerini adadan çıkartacak ve “Enosis”e bir “ara aşama” olacak nitelikte. Mayıs 2004: Halk oylaması yapılıyor, KKTC halkı Annan Planı’na “evet” diyor.

28

29


"Hemen bütün yöneticilerimiz ile birlikte bağımlı medyamız, birçok iş adamamız ve aydınımız, sanki yeni bir şey söylüyormuşçasına eski Tanzimat ağzı ile." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları