Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Mevlana’nın Hayatı ♦ Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Mevlana’nın Hayatı ♦ Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu."— Sunum transkripti:

1 Mevlana’nın Hayatı ♦ Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu. ♦ Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir. ♦ Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendir. ♦ Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ” (Âlimler Sultânı) diye bilinen bir mutasavvıf ve alimdir. Mevlana Celaleddin Rumi ( )

2 ♦ Mevlana’nın babası Sultanü’l- Ulema, yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten göç etmiştir. ♦ Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı. ♦ Bahâeddin Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan sonra bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Medine yoluyla Şam’a hareket etti. Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan ve nihayet Sivas, Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti. Mevlana’nın Belh’den Konya’ya Yolculuk Güzergahı

3 ♦ On yıla yakın süren bu yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur. ♦ Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı), 1225 yılında Semerkand’lı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. ♦ Yedi yıl Karaman’da ikamet eden Mevlana’nın babası Bahâeddin Veled’in şöhreti, doğruluğu, fazîleti ve sözünün tesiri sebebiyle Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat, onu Konya’da ikamete davet eder. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya gelip yerleştiler. ♦ Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar. Burada vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. ♦ Bu esnâda 24 yaşında olan Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı. Mevlana Dergahı

4 ♦ Mevlânâ babasından sonra bir yıl kadar mürşîtsiz kaldı. ♦ Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı yüksek bir mürşitdi. Aynı zamanda Sultânü’l-Ulemâ’nın da öğrencisi ve halifesiydi. ♦ Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden, irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. ♦ Yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a gitti. Yedi yıl süren bu seyahatten sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip, irşadla görevlendirildi. ♦ Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi ve binlerce mürîdi vardı. Mevlana Dergâhı Kapısı

5 Âbidîn Paşa, merhûm Şerh-i Mesnevî’sinde nakl ediyor ki: "Şems-i Tebrîzî hazretleri, Cenâb-ı Mevlânâ’nın ahlâk ve evsâf-ı cemîlesini lede’d- tahkîk, kâffe-i kemâlât-ı ilmiyyesi meydânda olduğunu ve fakat üryân ve kalender dervîşleri sevmediğini anladı. Binâenaleyh, Şems-i Tebrîzî hazretleri bir kalender kıyâfetine girerek ve yolda intizâr ederek Hz. Mevlânâ, medreselerinden devlethanelerini teşrîf ederken bindiği hayvânın yularından tutarak ve garîb bir heybetle yüzüne bakarak, “Ey Molla-yı Rûm! Peygamberimiz Hz. Muhammed (salla’llâhu aleyhi ve sellem) mi, yoksa Bâyezîd-i Bistâmi mi büyüktür?” diye suâl eyledikte, Hz. Mevlânâ, “Bu nasıl suâldir, bunda şüphe olunacak mahal var mıdır?” diyerek, Hz. Seyyidü’l-mürselîn efendimizi, şânında olan âyât-ı kerîme-i müteaddide ile tavsîf ve Bâyezîd-i Bistâmî’nin efrâd-ı ümmetten olduğunu beyân ve ta'rîf edince, Şems-i Tebrîzî hazretleri de, “Öyle ise, Hz. Şâh-ı enbiyâ, mahbûb-ı kibriyâ, (ما عرفناك حق معرفتك) [1] buyurur da, niçin Bâyezîd-i Bistâmî, (سبحانى ما أعظم شانى) [2] der. Ya'nî Cenâb-ı Hakk’ a mahsûs olan azamet-i şân sıfatını kendisinde görür.” dedikte Hz. Mevlânâ cevâben, “Fahr-i âlem ve nebîyy-i muhterem (salla’llâhu aleyhi ve sellem) efendimiz hazretlerinin sîne-i mübârek ve aşk-ı pâkları, deryâ-yı amîk olup, ona her ne kadar tecelliyyât-ı ilâhîyye zuhûr etse yine tahammül ile, Hak teâlâ hazretlerinden tecelliyyâtın izdiyâdını istirhâm ve dâimâ, (Mâ arefnâke hakka ma’rifetike!)" diye arz-ı hakîkat u merâm eder. [1] [2] Ammâ Bâyezîd-i Bistâmî’nin âyîne-i tecellî-i ilâhî olan kalbine bir zerre kadar nûr-ı samedânî aks ve lemeân edince, şuâından kendi kendini görmeye muktedir olamaz ve kendini gayb ve ferâmûş eyledikte, “Sübhânî mâ-a’zama şânî” diye buyurmalarıyla Hz. Mevlânâ’nın bu cevâb-ı hikmet-meâbı üzerine Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, “Allâh” diye figân ederek yere düşüp bayıldı. O anda kalb-i Mevlânâ’ya bir tecelli-i ilâhî lemeân eylediğinden derhâl atından inip, Cenâb-ı Şemseddîn’in hâk-pâyına yüz sürerek, ba’de’l-ifâka Hz. Şems’i birlikte hâne-i saâdetlerine götürdü. [1] [1] "Seni tanımamız gerektiği gibi hakkıyle tanıyamadık" (H) [2] [2] "Kendimi tenzîh ederim, ancak şânım ne kadar yücedir?" (H)

6 ♦ 1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açtı. Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler. Buluştuklarında Mevlânâ 38, Şems 60 yaşlarında idiler. ♦ Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. ♦ Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti. Şems gidince Mevlânâ derin üzüntülere düştü. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular. ♦ Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya döndü. Şems’in dönmesine herkes sevindi. Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu. Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi. ♦ Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı yılında Şems aniden kayboldu. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı. Mevlana’nın Kabri

7 ♦ Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. ♦ Bir şiirinde şöyle der: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.” ♦ Mevlânâ, Şems’ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi. ♦ On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi. Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu. ♦ Şems-i Tebrizi’nin Kabri

8 MEVLANA'NIN ESERLERİ 1- Mesnevi: Mesnevi, klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Bu tarzla yazılan şiirlerde, her beyitin iki mısrası kendi arasında da kafiyelidir. Bir beyitin kafiyesinin kendisinden önce gelen beyitlerle de kendisinden sonra gelen beyitlerle de uyumu gerekmez bu nedenle uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi tarzı seçilirdi. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp giderdi. Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de Mesnevi denildiği zaman akla Mevlana’nın Mesnevi’si gelir. Mevlana Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Katibi Çelebi Hüsameddin’in yazdığına göre, Mevlana Mesnevi beyitlerini Meram’da gezerken, otururken yürürken hatta sema ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin’de yazarmış. Mesnevi’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlana Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elimizdeki en eski Mesnevi nüshasıdır. Bu nüshaya göre, beyit sayısı dir. Bu Nesnevi nüshası Mevlana’dan sonra bu konuda en yetkili iki isim olan oğlu Sultan Veled’in ve katibi Çelebi Hüsameddin’in tashihinden geçmiş olması nedeniyle aynı zamanda en sağlam nüshadır. Mesnevi’nin vezni; Fa i la tün - Fa i la tün - Fa i lün’ dür. Mevlana altı büyük cilt olan Mesnevi’sin de, tasavvufi fikir ve düşüncelerini, bir birine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

9 2. Divan-ı Kebir: Divan, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Divan-ı Kebir “Büyük Defter” veya “Büyük Divan” manasına gelir. Mevlana’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divan-ı Kebir’in dili de Farsça olmakla beraber, Mevlana Divanın içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer vermiştir. Divan-ı Kebir 21 küçük divan (Bahir) ile Rubai Divanı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Divan-ı Kebir’in beyit adeti i aşmaktadır. Mevlana, Divan-ı kebir’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divana, Divan-ı Şems de denilmektedir. Divanda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir. 3. Mektubat: Mevlana’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflarla hitap etmiştir. 4. Fihi Ma Fih: Fihi Ma Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir. Bu eser Mevlana’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürşit ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.

10 5. Mecalis-i Seba’a: Mecali-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlana’nın yedi meclisinin, yedi vaazının not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis’lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir: a. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı. b. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış. c. İnanç’taki kudret. d. Tövbe edip doğru yolu bulanlar, Allah’ın sevgili kulları olurlar. e. Bilginin değeri. f. Gaflete dalış. g. Aklın önemi. Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi’nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

11 ♦ Tasavvufun en mühim unsurlarından biri, belki de birincisi "Edeb"tir. Tasavvufta edeb, her şeye ve her hususa teşmil edilmiştir. ♦ Ehl-i irfan arasında aradım, kıldım taleb, Her hüner makbul imiş, illâ edeb, illâ edeb sözü, sûfîlerin hareketlerinde en mühim şiardır. Canlıya, cansıza -ki zaten onlarca her şeyin canı vardır- insana, hayvana karşı sûfî, daima edebi koruyacaktır. ♦ Mesela kapı hızlı örtülemez; mümkün olduğu kadar sessiz örtülecektir. "Kapıyı kapat, kapattım" denemez; Allah kimsenin kapısını kapamasın, kapatmasın; "Kapıyı ört", yahut "sırla" denecektir. ♦ Lambayı, mumu, elektriği söndürmek sözü, edebe aykırıdır; kimsenin ışığı sönmesin; "Lambayı, elektriği dinlendirmek", "Sırlamak" sözleri kullanılacaktır. ♦ Elektriği yakmak gibi bir sözde de anlam bakımından iltibas vardır; bu sözler yerine "uyarmak, uyandırmak" sözü söylenir. ♦ Hızlı konuşmak, birisi konuşurken sözünü kesmek, yahut bir başkasıyla konuşmaya kalkışmak, gizli konuşmak, kulağa bir şey söylemek, işaret etmek, bütün bunlar, edep haricidir. ♦ Gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılacaktır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi başının üstünde taşımaktadır. Semazen (Sağ eliyle Hak’tan alır, sol eliyle halka verir)

12 ♦ Kapıdan içeriye girilirken, hele dışarıya çıkılırken arka dönülemez. Bunun için de ayakkabılar, dışarıya değil, içeriye doğru çevrilir; dışarıya çevirmek, git, bir daha gelme demektir. Odadan çıkılırken de arka çevrilemez,. ♦ Uyuyan kişinin uyandırılması gerekirse, hafifçe yastığına, parmaklarla vurularak ve hafif sesle "Agâh ol erenler" denir, bu suretle uyandırılır. ♦ Yatan, yastığını öpüp yorganıyla da görüşerek, yani üste gelen ucunu öperek sağ yanına yatar; kalkarken de böyle kalkar. ♦ Bir şey alınır, verilirken mutlaka onunla görüşülür, yani hafifçe bir yanından öpülür, yahut öpülür gibi dudağa götürülür.

13 ♦ Yemek yenirken ağız şapırdatılmaz; çay, kahve içilirken ses çıkarılmaz. Fincan, kadeh, tabağa konurken görüşülerek ve ses çıkarmadan konur; alınırken de görüşülerek alınmıştır zaten. Gülünürken kahkaha, edebe aykırıdır. ♦ Bir yere gidilip makam sahibiyle görüşüldükten sonra yerine diz çöküp oturana makam sahibi "Aşk olsun" deyince gelen kişi, yere şükür secdesi eder ve "Eyvallah" der. Kalkarken de öyle kalkar. ♦ Hasılı tasavvuf ehli, her halini daima gören, bilen sahibinin, Rabbinin murakabesi altındadır; bu yüzden de her hususta edebe riayet etmesi şarttır. ♦ İktizâ ederse sûfî, mürşit, yahut tarikatte ulu tanınan birisi tarafından "Edeb Yâ Hû" diye uyandırılır. Hemen her dergâhta da talik, yahut celi sülüsle yazılmış bir "Edeb Yâ Hû" levhası bulunur.

14 ♦ Dinlenmek, dinlendirmek: Işığın sönmesi, söndürülmesi. ♦ Eyvallah : «iyi vallahi»den, yahut «İy vallahi»den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi «aşkolsun» sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. «Allah eyvallah» tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi. ♦ Fakir : Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve ben yerine kullanılırdı. ♦ Ganisiyim: Müşterek bir terimdi. Bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da «ganî» kelimesiyle ifade edilirdi. ♦ Göçmek, göçünmek: Ölmek. ♦ Gönül etmek : Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak. ♦ Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi. ♦ Hak vere :Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.

15 ♦ Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlikte kullanılmaz, bunların yerine “kapıyı örtmek” yahut «sırlamak», «ocağı ve mumu dinlendirmek», «ışığı uyarmak, uyandırmak» gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, «biz», yahut «fakir» denirdi. Sen denmez, «siz», yahut «nazarım» denirdi. ♦ Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatler arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu. ♦ Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi. ♦ Allah derdini arttırsın: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş'e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı. Aşkolsun: Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâ­ni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata «aşkolsun» derdi ki bu söz, «hoş geldin» makamındaydı. Bu söze muhatab olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek «eyvallah» der, yahut yine eğilip yeri öperdi. ♦ Su veya bir şey içene de «afiyet olsun» yerine «aşkolsun» denirdi. Bütün tarikatlerde müşterek olan bu tâbir, bazanda, karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. «Aşkolsun» sözüne muhatab olan, «aşkın cemâl olsun» derdi. Bu söz üzerine «aşkolsun» diyen, «cemâlin nur olsun» der ve «nûrün alâ nûr olsun» cevabını alırdı. ♦ Aşk-u niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık «selâmı var» yerine soranın derecesine göre «aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler», yahut «aşkederler» derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da İhvandan birine selâm gönderilirken «kademlerine aşk-u niyaz ederim», yahut sadece «aşk-u niyaz ederim» veya «aşkederim» denirdi. ♦ Aşk vermek, aşk almak: Aşkolsun demeğe, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemiye «aşk vermek», bu söze muhatab oluşa «aşk almak» denirdi.

16 ♦ Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı. ♦ Nazarım: Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. ♦ Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti. ♦ Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. ♦ Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. ♦ TığIamak :Kurban kesmek. ♦ Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı. ♦ Vahdet: Uyku. ♦ Yürümek, Hakk’a Yürümek: Ölmek Semazenler

17

18 NAKŞİBENDİYYE Muhammed Bahâeddin Nakşibend (ö. 1389) Nakşibendiyye’nin kurucusu Muhammed Bahâeddin, Buhârâlı olduğu için “Buhârî” nisbesiyle ve küçüklüğünde babası ile birlikte nakışçılık yaptığı için “Nakşbend” lakabıyla anılır. Bu lakaba nispetle kurduğu tarikata da “Nakşibendiyye” denilmiştir. Muhammed Bahâeddin, 1318’de Buhara yakınlarındaki Kasr-ı Hinduvân’da (Kasr-ı Ârifân) dünyaya geldi. Derviş Halil adlı bir zatın sohbetlerine devam etti. Hâcegân şeyhlerinden Baba Semâsî (ö.1339), onun manevî terbiyesini müridi Emir Külâl’e havale etti.

19 Bir gece Emir Külâl’in tekkesine gittiğinde sohbete alınmayıp kapıdan geri çevrilen Nakşibend’in tekke eşiğinde sabaha kadar karlar altında yatıp beklediği ve sabah namazına çıkan Emir Külâl’in onun bu halini görüp muhabbetle tekkeye kabul ettiği rivayet edilir. Hâce Bahâeddin Nakşibend’in Emîr Külâl’in sohbet ve hizmetine kaç sene devam ettiği ve gördüğü tasavvufî eğitimin detayları bilinmemektedir. Ancak belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra Emir Külâl, oğlu Emîr Burhân’ın terbiyesini ona havâle etmiş ve onun irşada ehil olduğunu bizzat görmek istemiş olmalıdır. Nakşibend’in tasavvuf yolunda yüksek bir mertebeye ulaştığını ve kendisinde daha fazla yükselme kabiliyetinin bulunduğunu gören Emir Külâl, bir gün ona şöyle der: “Oğlum Bahâeddin! Hâce Muhammed Baba Semâsî’nin sizin hakkınızdaki tavsiyesini tam olarak yerine getirdim.” Sonra göğsüne işaret ederek devam eder: “Memelerimi sizin için kuruttum ve rûhâniyet kuşunuz beşeriyet yumurtasından çıktı. Ama himmet kuşunuz yüksekten uçmaktadır. Türk ve Tacik her kimden burnunuza bir koku ulaşırsa talep edin ve himmetiniz gereği bu talepte kusur etmeyin”.

20 Muhammed Bahâeddin Nakşibend, Emir Külâl’in ardından bir müddet daha Mevlana Ârif Dîggerânî ve Yesevî şeyhlerinden Kusem Şeyh’in sohbetlerine devam ettikten sonra halkı irşad etmeye başladı. Nakşibend kısa zamanda sohbet halkalarını genişletti ve hatta Semerkand’dan gelip sohbetlerini dinleyenler oldu. Buhârâ’nın önde gelen âlimlerinden Hüsameddin Hâce Yusuf b. Mahmûd’un manevi terbiyede ona bağlanması ise önemli bir dönüm noktası oldu. Bu zatın ardından Buhara âlimleri ve talebeleri yoğun bir şekilde onun sohbet halkasına katılmaya başladılar. İki defa hacca gittiği rivayet edilen Nakşibend, ikinci hac yolculuğunda rahatsızlanınca vefatının yaklaştığını anlayıp müritlerine kendisinden sonra Muhammed Parsa’yı halife bıraktığını söyledi. Hastalığı ilerleyince bir kervansaraya gidip ölünceye kadar küçük bir odada kaldı. Yatağında uzun uzun dua etti. Alâeddin Attâr, başucunda Yasin suresini okuyordu. Surenin yarısına geldiğinde ruhunu teslim etti (1 Mart 1389). Vasiyeti gereği Kasr-ı Ârifân’daki bahçesine defnedildi. Bahâeddin Nakşibend’in kendisinden çok önce vefat etmiş olan Abdülhâlık Gucduvânî (ö.1220) tarafından da manen yetiştirildiği kabul edilir. Bu tarz eğitime “üveysîlik” adı verilir.

21 Hâce Muhammed Bahâeddin, müritlerine dinî kaidelere uymayı, takvayı ve azimetle amel etmeyi ısrarla tavsiye eder; velîlik derecelerine bu şekilde ulaşılabileceğini söylerdi. Tasavvuf yolunu Hz. Peygamber’in sünnetine ve ashabının sözlerine tâbi olmak şeklinde özetlerdi. İlme ve âlimlere karşı son derece saygılı olan Nakşibend, iyi bir hadis eğitimi almanın yanı sıra Arapça, Türkçe ve Farsça bilmekteydi. Şeriat ile Allah’ı hatırlayıp O’nun sevgisi ile kendinden geçme halinin (cezbe) birleştiği bir tasavvuf anlayışına sahipti. Yolunu “sohbet” esası üzerine kurmuştur. Halveti uygulamaz, onun yerine Gucduvânî’nin “halk içinde hak ile beraber olma” (halvet der encümen) prensibini esas alırdı. Sesli (cehri) zikir ve semâ’ı tercih etmezdi. Bunları yapmadığını ama inkâr da etmediğini söylerdi. Fütüvvet neşvesine sahip olduğu için çok cömertti. El emeği ile çalışıp kazanmaya çok önem verir, işsiz insanları müritliğe kabul etmezdi. Geçimini arpa, burçak ve kayısı yetiştirerek sağlardı. Melâmet neşvesine sahip olduğu için de belirli bir kıyafeti tercih etmezdi. Keramete önem vermez ve onu gizlemeye çalışırdı. Müritlerinin tasavvufî eğitiminde izlediği yolu göstermesi açısından şu sözleri dikkat çekicidir: “Biz müridi dilersek cezbe, dilersek seyru süluk yoluyla terbiye ederiz. Bu bizim elimizdedir. Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevî alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazifemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazifemiz tohum oluşturmaktır”. Muhammed Bahâeddin Nakşibend, kendisine silsilesini soran bir kişiye “Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz” demiş ve asıl olanın sadakat ve samimiyet olduğunu vurgulamıştır.

22 Bu yol, tarihî seyri içerisinde her biri farklı bir safhaya işaret eden “Sıddîkiyye”, “Tayfûriyye” ve “Hâcegân” gibi değişik adlarla anılmış ve Muhammed Bahâeddin ile birlikte de “Nakşibendiyye” olarak tanınmaya başlamış ve meşhur olmuştur. Nakşibend’in vefâtından sonra halifeleleri Hâce Muhammed Pârsâ (ö.1419), Hâce Alâeddin Attâr ve Mevlânâ Yâkub Çerhî (ö.1448) tarikatı yayan önemli mutasavvıflardır. Özellikle Yâkub Çerhî’nin halifesi Ubeydullah Ahrâr (ö.1490), Timur Hânedânı ve Özbekler üzerinde büyük bir nüfûz kurarak tarikatı Orta Asya’da güçlendirmiştir. Kendisi tarikatı müesseseleştiren şeyh olarak tanınmış ve bu nedenle yol, kendisinden sonra “Ahrâriyye” adıyla anılmıştır. Ubeydullah Ahrâr’dan sonra tarikatın yayıldığı bölgelerden biri Hindistan’dır. Tarikat bu kıtaya Hâce Muhammed Bâkîbillah (ö.1603) ile girmiş, fakat halifesi “İmam-ı Rabbânî” ve “müceddid-i elf-i sânî” gibi adlarla tanınan Ahmed Fârûk-i Sirhindî (ö.1624) döneminde yaygınlık kazanmıştır. Ahmed Fârûk-i Sirhindî, Nakşibendiyye’nin Müceddidî kolunun da kurucusu olmuş ve bu nedenle tarikat kendisinden sonra, “Müceddidiyye” ismiyle anılmıştır.

23 Nakşibendiyye’nin faaliyet gösterdiği bölgelerden birisi de Anadolu ve Balkanlar’dır. Ahrâriyye ve Müceddidiyye’nin yanı sıra “Kâsâniyye” de bu bölgelerde faaliyette bulunmuştur. “Mahdûm-i Âzam” olarak tanınan Hacegî Ahmed Kâsânî (ö.1542) tarafından özellikle Fergana, Semerkand ve Buhârâ’da temeli atılan bir tarikattır. Nakşbendiyye’nin bir diğer kolu ise, “Hâlidiyye”dir. Anadolu’da yaygın faaliyet gösteren bu kol, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye (ö.1826) nispet edilir. “Melâmiyye” ise Muhammed Nûru’l-Arabî’ye nispet edilen diğer bir Nakşî koludur. Nakşibendî yoluna girmenin (intisab) bazı şartları vardır. Bunlar; tövbe etmek, Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olmak, şeriata muhalif bid‘atlardan kaçmak, ruhsatı terk edip azimeti tercih etmek, zulüm ve haksızlık yapmamak, borç sahibiyle helalleşmek, kazaya kalmış namazları hesap ederek kılmak ve çokça Allah ismini ve kelime-i tevhîdi zikretmektir. Nakşibendî mensupları, genel olarak Abdülhâlik Gucdüvânî’den itibaren “zikr-i hafi” denilen sessiz zikri benimsemişlerdir. İstanbul’un en eski Nakşibendî tekkelerinden Edirnekapı ve Fatih Emir Buhârî tekkeleri ile Hekim Çelebi Tekkesi bu tür zikrin uygulandığı merkezler olmuştur. Bazı tarikat mensupları tarafından da Hâce Ahmed Yesevî’den intikal eden ve “zikr-i erre” denilen gırtlak sesi çıkartılarak yapılan zikir usûlü tercih edilmiş ve uygulanmıştır. Buhara ve Özbekler Tekkesi açık ve sesli zikrin birlikte benimsendiği tekkelerdir.

24 Muhammed Bahâeddin Nakşibend’in şeyhleri, sesli (cehri) zikri tercih ettikleri halde kendisi sessiz (hafi) zikri tercih etmiştir. Bu nedenle tarikatta genellikle sessiz zikir usûlü benimsenmiştir. Bu yola has toplu zikre “hatm-i hâcegân” adı verilir ve bu zikre tarikat mensuplarının dışında kimse alınmaz. Şeriatle zahirî, tarikatla bâtını temizlemek, hakikat ve marifetle Allah’a ulaşmak Nakşibendiyye’nin esaslarındandır. Nakşibendiyye’nin önemli bir esası ise “sohbet”tir. Muhammed Bahâeddin Nakşibend, “Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvette şöhret; şöhrette ise âfet vardır. Hayır, toplumla birlikte olmaktadır” diyerek tarikat anlayışını ortaya koymuştur. Zikirden maksadın kelime-i tevhîdin hakikatine erişmek olduğunu; kelimenin hakikatinin ise okunduğunda mâsivânın tamamen yok olması gerektiğini ve çok şey söylemenin şart olmadığını söylemiştir.

25 İlk sekiz düsturu Abdülhâlık Gucduvânî tarafından tanzim edilen on bir esas, Nakşibendiyye’de tasavvufî eğitimin temel unsurları olarak kabul edilir: (1) Hûş der-dem: Alınan her nefeste Allah’ın huzurunda olduğunu hatırlamak. Zamanı boşa geçirmeyip değerlendirmektir. (2) Nazar ber-kadem: Bakışları ayakucuna yöneltmek. Atılan her adımda gafletten uzaklaşmak, bulunulan makam ve hâle göre hareket etmektir. (3) Sefer der-vatan: Halktan Hakk’a sefer etmek. Kötü huyları iyi huylara çevirip ahlâkı güzelleştirmektir. Kalben dünyevî düşüncelerden ve mâsivâdan kurtulup Allah’a doğru yolculuk yapmaktır. (4) Halvet der-encümen: Halk içinde Hak ile beraber olmak. Görünüşte halk içinde olmakla birlikte kalben Allah ile beraber olmaktır. Elin kârda gönlün yârda olmasıdır. (5) Yâd-kerd: Dilin kalple beraber zikridir. Müridin şeyhi tarafından kendisine verilen duâyı (virdi), dili ve kalbi ile zikretmesidir. (6) Bâz-geşt: Zikirde kendiliğinden hatıra gelen iyi veya kötü fikri kovup uzaklaştırmaktır. (7) Nigâh-daşt: Kalbi mâsivâdan, dünyevî düşüncelerden muhafaza etmektir. (8) Yâd-daşt: Huzur haline erip müşâhede makamına ulaşmaktır. Allah’ı anmanın sürekli olmasıdır. (9) Vukûf-i zamânî: Her an ve her hâlin muhasebesini yapmaktır. (10) Vukûf-i adedî: Zikir esnasında sayıya riayet ederek dikkati bir noktada toplamaktır. (11) Vukûf-i kalbî: Zikir yaparken kalbe yönelip kalpte Allah’tan başkasına yer vermemektir. Allah’ın huzurunda olmanın bilinciyle hareket etmektir.

26 Nakşibendiyye Kolları ve Temsilcileri Ahrâriyye: Ubeydullah Ahrâr (ö.1490) Ahrâriyye, Anadolu’ya ilk defa XV. yüzyılda Simavlı Abdullah İlâhî (ö.1491) tarafından getirilmiş bir Nakşibendî koludur. Kâsâniyye: Ahmed Kâsânî (ö.1542) Müceddidiyye: Ahmed Fûrûk-i Sirhindî (ö.1624) “İmam-ı Rabbanî” olarak da meşhur olan Sirhindî, babasının gözetiminde Sühreverdiyye, Kadiriyye ve Çiştiyye tarikatlarının; Bâkî Billâh’ın gözetiminde ise Nakşibendî tarikatının usûlüne göre tasavvufî terbiyesini tamamladı. Onun en önemli ve en meşhur eseri Mektûbât adıyla yayımlanan mektuplarıdır. Varlığın birliği (vahdet-i vücûd) yerine görülenin birliği (vahdet-i şühûd) düşüncesini savundu. Vahdet-i vücûd düşüncesini ve bu düşünceyi savunan İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiştir. Müceddidiyye, İstanbul’a Hâce Muhammed Masum’un müritlerinden Murad Buhârî aracılığıyla XVII. yüzyılın sonlarında getirilmiştir.

27 Hâlidiyye: Mevlana Hâlid-i Bağdadî (ö.1826) Mevlana Hâlid-i Bağdadî’ye nispet edilen Hâlidiyye, XIX. yüzyılda Anadolu’da faaliyet gösteren en yaygın Nakşbendî koludur. Bağdadî’nin İstanbul’a gönderdiği son halifesi, Ahmed b. Süleyman el- Evrâdî’dir. O, tarikatı İstanbul’da tam olarak yaydı ve Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî’yi yetiştirdi. Gümüşhanevî, yüz kadar halifesiyle tarikatın faaliyet alanını genişletmede etkin bir rol oynadı. Kendisinden sonra Gümüşhanevî Tekkesi’nde Geyveli Hasan Hilmi Efendi (ö.1911), Safranbolulu İsmail Necati Efendi (ö.1919), Dağıstanlı Ömer Ziyâeddin Efendi (ö.1920) ve Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi (ö.1926) şeyh olmuşlardır. Mustafa Fevzi Efendi; M. Zâhid Kotku, Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine’nin mürşididir. Gümüşhanevî’nin bir diğer halifesi Şeyh Osman Niyazi Efendi ise Rize Güneyce’de kurduğu tekkede hizmet vermiş, tasavvuf ve hadis kültürünün yayılması için çalışmıştır. Abdülaziz Bekkine’nin en önemli eseri, kuşkusuz Nureddin Topçu (ö.1975)’dur. İsyan Ahlâkı adlı doktora tezini Fransa’da tamamlayan Topçu, şeyhinin vefatı üzerine “Yıldırım’ın Huzurunda” isimli hikâyesini yazdı.

28 Ahmed Ziyâeddin GümüşhanevîÖmer Ziyaüddin ed-Dağıstanî Mustafa Fevzi Efendi M. Zâhid Kotku Abdülaziz Bekkine

29 Kafkasya kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1897’de dünyaya gelen M. Zâhid Kotku, 1920’de Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisap etti. Kısa bir süre sonra şeyhinin vefatı üzerine Mustafa Fevzi Efendi’ye bağlandı ve seyru sülûkünü tamamlayarak halifesi oldu. Kotku’nun Tasavvufî Ahlâk (5 cilt), Cennet Yolları ve Müminlerin Vasıfları gibi eserleri vardır. Yetiştirdiği şahsiyetler arasında iki profesörü zikretmek gerekir: M. Esad Coşan (ö. 2001) ve M. Cevat Akşit. Doğu Anadolu bölgesinde tarikat Abdullah Şemdinî (ö.1813) ve Taha el-Hakkârî (ö.1853) tarafından yayılmıştır. Hakkâri’nin faaliyetleri sadece bu bölge ile sınırlı kalmamış; Taha el-Harirî (ö.1875), Hacı Hakkârî, Süleyman Berâdetî, Seyyid Fehim Arvâsî, Muhammed Küfrevî ve Sıbgatullah Arvasî (ö.1870) gibi halifeleri vasıtasıyla İran, Mısır ve Kafkas bölgelerine kadar ulaşmıştır. Sıbgatullah Arvasî’nin halifesi Abdurrahman Tâgî (ö.1886) ve onun halifeleri vasıtasıyla Nakşbendiyye’nin nüfuz alanı daha da genişlemiştir. Bunlar arasında Şeyh Muhammed Sami Erzincânî (ö.1912), Ziyâuddin Nurşinî (ö.1923), Şeyh İbrahim Çokreşî, Şeyh Fethullah Verkânisî, Şeyh Mustafa Bitlisi, Erzurumlu Şeyh Mustafa Taşkesenî ve Abdullah Hizânî zikredilebilir.

30 Tâhâ el-Harîrî’nin yetiştirdiği en önemli halifesi Es’ad Erbilî’dir. Es’ad Efendi, Musul’un Erbil kasabasında doğdu. Babası Erbil Hâlidî Tekkesi şeyhi Muhammed Saîd Efendi’dir. Şehremini Kelâmî Dergâhı’na şeyh olarak atandı. Burada Kadirî ve Hâlidî âdab ve erkânı üzere irşad faaliyetlerinde bulundu. Menemen olayının sorumlularından biri olarak kabul edildiği için Menemen’e götürüldü. Aldığı idam cezası yaşlılığı sebebiyle müebbet hapse çevrildi. 1931’de vefat etti. Yetiştirdiği önemli halifelerinden birisi Ramazanoğlu Mahmud Sâmi’dir. Onun başta Musâhabe (6 kitap), Bakara Suresi Tefsiri ve Ashâb-ı Kirâm olmak üzere on beş kadar eseri vardır. Yetiştirdiği şahsiyetler arasında Hasan Dinç (ö.1987) ve Musa Topbaş (ö.1999) örnek olarak zikredilebilir. Abdülhakim Arvâsî, Tâhâ el-Hakkârî’nin hulefâsından Seyyid Fehim Arvâsî tarafından yetiştirilmiştir. O, ilk tahsilini Başkale’de tamamladı. Dini tahsiline Irak’ta devam etti. 1889’da Fehim Arvâsî’den Nakşî, Kübrevî, Sühreverdî, Kadirî ve Çiştî icazetleri aldı. 1919’da Eyüp Kaşgarî Tekkesi’ne şeyh oldu. Medresetü’l- Mütehassisîn’de Tasavvuf Tarihi dersi okuttu. Tekkelerin kapatılmasından sonra evinde yaptığı sohbetlerle etrafındaki insanlara faydalı olmaya çalıştı. 1943’te sıkıyönetim emriyle İzmir’e gönderildi. Bir süre sonra Ankara’ya gitmesine izin verildi. “Râbıta” ile ilgili bir eser kaleme alan Arvâsî, aynı yıl vefat etti. Emekli asker Hüseyin Hilmi Işık (ö. 2001) ve Necip Fazıl (ö. 1983) onun müridleri arasında en çok tanınanlarıdır.

31 Es’ad Erbilî

32 Ömer b. Ekmelüddin Halvetî (ö. 1397) Halvetiyye’nin kurucusu Ömer b. Ekmelüddin, tahsilini Lahican’da tamamladıktan sonra Harezm’de bulunan amcası Kerimüddin Halvetî’ye intisap etti. Mürşidinin vefatından sonra hacca gitti. Sultan Üveys’in daveti üzerine Herat’a yerleşti ve 1397’de burada vefat etti. Halvetiyye’nin temeli, XIV. yüzyılın ikinci yarısında Harezm bölgesinde, silsilesi Sühreverdiyye’ye bağlanan Kerîmüddin Ahî Muhammed Halvetî (ö.1350) tarafından atıldı. Kurucusu ise, yeğeni ve halifesi Ömer Halvetî’dir. O, bir nefis terbiyesi ve irşad yöntemi olarak bilinen “halvet”i, müessisi bulunduğu bu yolda tasavvufî terbiyenin esası haline getirdi. Tarikatın tüm esaslarını tam olarak tespit eden ve tarikatı daha geniş bir coğrafyaya yayan mutasavvıf ise, “ikinci kurucu şeyh” (pîr-i sânî) ve “Halvetiyye Tâifesinin Seyyidi” olarak anılan Seyyid Yahya Şirvânî (ö.1457 veya ) olmuştur. Halvetiyye, Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösteren en yaygın tarikatların başında gelir. HALVETİYYE

33 Halvetî yolunda müridin her gün bireysel olarak okuduğu zikir, dua ve virdler vardır. Bunlar haftanın günlerine göre değişir. Yahya Şirvânî’nin düzenlediği Virdü’s-Settâr adlı eserin okunmasına önem verilir. Haftanın belli günlerinde tekkelerde sesli olarak topluca icra edilen zikre “devran” ve “darb-ı esmâ” gibi isimler verilir. Devranda ilâhîler de okunur. Oturarak bir halka oluşturan müridler, zikre ayakta devam eder, bir süre sonra da devrana başlar. Zikir yapılırken musikiye önem verilir ve başta ney, kudüm ve def olmak üzere çeşitli musiki aletleri kullanılır. Osmanlı döneminde zikir ve devran nedeniyle zâhir uleması ile Halvetîler arasında büyük tartışmalar olmuştur. Bundan dolayı Halvetîler, kendilerine karşı çıkan bazı âlimlerin itirazlarını reddetmek için devranı savunan eserler yazmışlardır. Kâtip Çelebi’nin Mîzânü’l-hak adlı eseri, bu tür tartışmalar hakkında bilgiler veren önemli bir eserdir. Halvetiyye’de nefsin kötülükten ve günahlardan arındırılması esastır. Bunun yolu da dil, kalp, ruh ve sırla yapılan zikirdir. Genellikle tasavvufta önem verilen az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, zikir, fikir, şeyhe gönülden bağlı olma ilkelerine Halvetiyye’de hassasiyetle uyulur. Müşâhede mertebesine ulaşmak için mücâhede şarttır.

34 Halvetiyye’nin Seyyid Yahya Şirvânî’den sonra dört ana kola ayrıldığı görülür. Bu kollar ve kurucuları kronolojik olarak şu şekildedir: 1. Rûşeniyye: Dede Ömer Rûşenî (ö.1486) 2. Cemâliyye: Cemâl Halvetî (ö.1493) 3. Ahmediyye: Ahmed Şemseddin Marmaravî (ö.1504) 4. Şemsiyye: Şemseddin Ahmed Sivâsî (ö.1597)

35 Rûşeniyye: Aydınlı Dede Ömer Rûşenî Rûşeniyye, Dede Ömer Rûşenî’den sonra iki ana kola ayrılmıştır. Bu kollardan biri, Muhammed el- Halvetî el-Hanefî’ye (ö.1528) nispet edilen Demirtâşiyye; diğeri ise İbrahim Gülşenî’ye (ö.1533) nispet edilen Gülşeniyye’dir. Gülşeniyye’nin yegâne kolu Sezâiyye’dir. Hasan Sezâî Efendi’ye (ö.1738) nispet edilen bu kol, Gülşeniyye’nin XVIII. yüzyıldaki yeni bir filizi olarak değerlendirilebilir.

36 Cemâliyye: Muhammed b. Hamîdüddin Cemâl Halvetî (ö.1494) Tarikat, Cemâl Halvetî’den sonra “Sünbüliyye” ve “Şâbâniyye” olmak üzere iki ana kola kola ayrılmış; Sünbüliyye’den herhangi bir alt kol çıkmazken, Şâbâniyye’den “Nasûhiyye”, Nasûhiyye’den “Çerkeşiyye”, Çerkeşiyye’den de “Halîliyye” ve “İbrahimiyye” (Kuşadaviyye) kolları doğmuştur. Sünbüliyye, XV. yüzyılın sonlarında Cemâliyye’nin bir kolu olarak “Sünbül Efendi” lâkabıyla tanınan Yusuf b. Ali b. Kaya Bey (ö.1529) tarafından kurulmuştur. İstanbul’da kurulan tasavvuf yollarından ilkidir. Cemâliyye’den doğan ikinci kol Şâbâniyye’dir. Kastamonulu Şeyh Şabân-ı Velî (ö.1568) tarafından XVI. yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Nasûhiyye, Nasûhî Mehmed Efendi’ye (ö.1718) nispet edilen bir Karabaşî koludur. XIX. yüzyılda etkin olarak faaliyet gösteren “Çerkeşiyye”, bir Nasûhî koludur. Kurucusu Mustafa Çerkeşî Efendi’dir. Çerkeşiyye Bolu ve Yozgat’ta da temsil edilmiştir. Çerkeşî’nin halifelerinden Beypazarlı Ali Efendi, Kuşadaviyye’nin kurucusu olan İbrahim Halvetî’yi (ö. 1845) yetiştirmiştir. Kuşadaviyye, Şâbâniyye’nin Melâmî meşrep bir kolu olarak dikkat çeker. “Sofuluk taç ile abâ oldu Hayfâ kim ma’rifet hebâ oldu”

37 Mustafa Enverî Efendi (ö.1872), Fatih Türbedarı Niğdeli Bekir Efendi (ö.1877) ve Ahmed Âmiş Efendi (ö.1920), Halvetiyye’yi Hindistan’a götüren ve Kaşgar Emîri’nin yeğeni olan Yâkub Hân Kaşgârî (ö.1907), Hacı Müezzin Efendi (ö.1907), Hacı Kâmil Efendi (ö.1912), Mehmed Râşid Efendi (ö.1914), Yakovalı Hacı Ali Fikri Efendi (ö.1919), Cabbarzâde Âsıf Bey (ö.1920) ve Karasarıklı İbrahim Efendi Muhamed Tevfik Efendi’nin yetiştirdiği halifeleri ve sevenlerinden bazılarıdır. Abdülaziz Mecdî Efendi (ö.1941) ise Fatih Türbedarı Ahmed Âmiş Efendi’nin halifelerinden olup vahdet-i vücûd düşüncesini savunan, Melâmî meşrep bir şeyhtir. İttihat ve Terakkî mensubu idi. Tekkelerin kapatıldığı sene duygularını dile getirdiği bir şiirin ilk beyti şöyledir: Seyyâle-i ışkım, ebedî nûr-ı bekâyım Her zerrede var şulelerim şems-i hüdâyım

38 Ahmediyye: Ahmed Şemseddin Marmaravî (ö.1504) Ahmediyye, Halvetiyye’nin Seyyid Yahyâ Şirvânî’ye dayanan dört ana kolundan biridir. Ahmed Şemseddin Marmaravî’ye nispet edilen kol, kendisinden sonra “Sinâniyye”, “Uşşâkiyye”, “Ramazaniyye” ve “Mısriyye” olmak üzere dört ayrı kola ayrılmıştır. Sinâniyye, İbrahim Ümmî Sinan Efendi’ye (ö.1568) nispet edilir. Sinan Efendi, XVI. yüzyılın ortalarında İstanbul’a geldi ve 1551’de Topkapı’da kendi adıyla anılan bir tekke kurup irşâd faaliyetlerine başladı. Uşşâkiyye, Ahmediyye’ye bağlı bir alt kol olup, Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Efendi’ye (ö.1592) nispet edilir. Ramazaniyye, Ahmediyye’nin bir alt kolu olup Ramazan Mahfî Efendi’ye (ö.1616) nispet edilir. Cerrâhiyye, Ramazaniyye’nin bir alt kolu olup Nureddin Cerrâhî’ye (ö.1719) nispet edilir. Cumhuriyet Dönemi’nin en meşhur Cerrâhî şeyhlerinden biri Muzaffer Ozak’tır (ö.1405/1985). O, Cerrâhî Âsitânesi şeyhlerinden İbrahim Fahreddin Efendi’nin halifesidir. 1916’da İstanbul’da doğan Ozak, küçük yaşlardan itibaren Abdurrahman Sami Efendi, Ahmed Tâhir Maraşî, Abdülhakim Arvasî ve Şeyh Şefik Efendi’nin sohbetlerine devam etti. Şeyhi Fahreddin Efendi’nin 1966’da vefatı üzerine tekke şeyhliği görevini üstlendi. Bir yandan Sahaflar Çarşısı’nda kitapçılık ve sahaflık yaparken, diğer yandan Kapalıçarşı Camilihan Mescidi’nde hatiplik yaptı. Aynı zamanda şair olan Ozak, dini musikiye önem vermiş ve meşk faaliyetlerinde bulunmuştur. Envâru’l-kulûb (3 cilt), İrşâd (3 cilt), Gülzâr-ı Ârifîn ve Halvetîler gibi eserleri vardır. Ahmediyye’nin bir diğer kolu Niyazî-i Mısrî’ye (ö.1693) nispet edilen Mısriyye’dir.

39 Şemsiyye: Ahmed Şemseddin Sivâsî (ö.1597) Şemsiyye, Halvetiyye’nin Seyyid Yahyâ Şirvânî’ye dayanan dört ana kolundan biri olup Şemseddin Sivâsî’ye (ö.1597) nispet edilen bir tasavvuf yoludur. Tarikatı, XVII. yüzyılda İstanbul’da Şemseddin Sivâsî’nin yeğeni ve halifesi Abdülmecid Sivâsî Efendi (ö.1639) temsil etmiştir. Sivâsiyye, Pîr Abdülehad Nûrî Efendi’ye (ö.1651) nispet edilen yegane Şemsî koludur. Abdülehad Nûrî, İstanbul’da Şemsiyye’nin bir temsilcisi olarak bulunmuş ve halifeleri vasıtasıyla tarikatı, İstanbul başta olmak üzere, Anadolu ve Rumeli’de geniş bir kitleye yaymıştır. Tarikat bu dönemden sonra, “Sivâsiyye” adıyla anılmaya başlamıştır.

40 BEDEVİYYE Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) Ahmed b. İbrahim el-Fâsî et-Tantâvî el-Bedevî, Bedeviyye tarikatının kurucusudur. Kuzey Afrika ve Mısır’ın en büyük velîsi kabul edilir. Milâdî 692 yılında Arabistan’dan Fas’a göç eden bir aileye mensuptur. 596’da (1200) Fas’ta doğdu. Yüzünü Afrika bedevîleri gibi örttüğü için “el-Bedevî”, cesur ve atılgan bir genç olduğu için de “el-Attâb” ve “Ebü’l-Fityân” lakaplarıyla tanındı. Küçük yaşta ailesiyle birlikte hacca gitti. Mekke’de iken babası vefat etti. Gençlik döneminde zahirî ilimlerle meşgul oldu. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledikten sonra kıraat ilmine ilgi duydu ve Kuran’ı kırâat-ı seb’a üzere okumayı öğrendi. Daha sonra fıkıh tahsil etti, özellikle Şafiî fıkhında derinleşti yılına doğru dinî ruhanî hayatında birtakım değişiklikler oldu. İnsanlardan uzaklaşarak dünya kelâmı etmemeye ve meramını işaretle anlatmaya başladı. Üç defa ardı ardına gördüğü rüya üzerine Abdülkâdir-i Geylânî ve Ahmed er-Rifâî’nin kabirlerini ziyaret etmek maksadıyla, büyük kardeşi Hasan ile birlikte Irak’a gitti. Bu arada Hallâc-ı Mansur, Adî b. Misâfir gibi meşhur sûfîlerin kabirlerini de ziyaret etti. Bu ziyaretler onun ruhanî hayatını geliştirdi. Irak’tan Mısır’a döndükten sonra 634’te ( ) Tanta’ya yerleşti. Burada, kendisine kırk yıl hizmet edecek ve ölümünden sonra da yerine geçecek olan Abdülâl b. Fakih ile karşılaştı. Hayatının geri kalan kısmını Tanta’da geçirdi ve 12 Rebîülevvel 675’te (24 Ağustos 1276) burada vefat etti.

41 Ahmed el-Bedevî’nin riyazet hayatının en dikkat çekici tarafı, dama çıkıp (sütûh) saatlerce hareketsiz bir şekilde gözleri âdeta iki kor parçası haline gelinceye kadar güneşe bakmasıdır. Bedeviyye tarikatının “Sütûhiyye” olarak da anılmasının sebebi de budur. Kaynakların ifadesine göre, on iki yıl süren bu riyazet döneminde müridlerini “nazar” ve “teveccüh” ile terbiye etmiştir. Batılı araştırmacılar, Bedevî’nin zühd hayatı ile Brahmanizm- Budizm arasında ilişki kurmaya çalışırlar. Birçok süfî gibi o da zaman zaman düşünce ve davranışlarından dolayı tenkit edilmiştir. Fakat muârızları olan İbn Dakîku’l-îd ve İbn Lebbân gibi bazı din âlimlerinin daha sonra ona karşı tavırlarını değiştirdikleri görülür. Bedevî’nin Kuzey Afrika ve özellikle Mısır’ın dinî-tasavvufî hayatında derin izleri olduğu gibi tasavvuf tarihi içinde de önemli bir yeri vardır. Tasavvuf ehli onu Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed er- Rifâî ve İbrahim ed-Desûkî ile birlikte “Aktâb-ı Erbaa”dan biri olarak kabul eder. Bedevî, Mısır halkı tarafından aynı zamanda büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak tanınmış, hıristiyanların elinden müslümanları kurtardığına inanıldığı için “Mücîbü’l-üsârâ min bilâdi’n-nasârâ” lakabını almıştır. Ayrıca Bedeviyye tarikatı mensuplarının Haçlılar’a karşı verdikleri çetin mücadele de bilinmektedir.

42 Tarikat silsilesi Hasan-ı Basrî vasıtasıyla Hz. Ali’ye ulaşır. Tarikat pîrînin Vesâyâ’sında özellikle üzerinde durduğu şu konular tarikatın esasları haline gelmiştir: Kur’an ve Sünnete bağlı kalmak, kalbî zikre devam etmek, teheccüd namazı kılmak, sıkıntılara karşı sabır ve tahammül göstermek, sözünde durmak, kötülüklere iyilikle karşılık vermek, gariplere ve misafirlere ilgi göstermek, mütevazi olmak, şeyhlere hürmet etmek ve dervişliğin âdabına dikkat etmek. Ahmed el-Bedevî’ye göre zikirde esas olan kalbî zikirdir. Buna rağmen Bedeviyye’nin zikri tarihî seyir içinde cehrî, kıyâmî-kuüdî olarak icra edilir hale gelmiştir. Bedevî dervişleri âyin sırasında heyecanları artınca birbirlerine sarılarak zikre devam ederler. Buna “Bedevî topu” adı verilir. Bedevî hırkası ile tarikatın alem ve sancağı kırmızıdır. Bir gün Abdül-’âl bu sancağı taşıyan insanda bulunması gereken şartları mürşidine sorduğunda şu karşılığı almıştı: Yalan söylememek, fuhuştan uzak durmak, haramlardan yüz çevirmek, iffetli olmak, Allah’tan korkmak, Kur’an’ın emirlerine boyun eğmek, zikre yapışmak, tefekküre devam etmek. Bedevî dervişlerinin kullandığı taç da iki terekli olup lenger kısmına kırmızı sarık sarılır. Bedeviyye’nin Mısır kültüründeki yeri, Bektaşîliğin Anadolu ve Rumeli’deki tesirine benzetilebilir. Ahmed el-Bedevî’nin tarikat silsilesinin Hz. Ali’ye ulaşması, Hüseynî olması, nûr-ı Muhammedî’den bahseden ilk sûfî kabul edilmesi gibi sebeplerle Bedeviyye zaman içinde Alevî-meşrep bir tasavvufî mektep hüviyetini kazanmıştır.

43 Ahmed el-Bedevî’nin etrafında oluşan kültürün halk üzerindeki hâkimiyeti asırlar içinde tarikatın yaygınlığı ile birlikte tekkenin de çok zengin malî kaynaklara sahip olmasını sağlamıştır. Devlet yöneticilerinin, özellikle el-Melikü’z-Zâhir Baybars ve Sultan Kayıtbay’ın Bedevîler’e ve Tanta’daki Bedevî Tekkesi’ne ilgi göstermeleri, tarikat mensuplarının siyasî hayatla olan münasebetleri konusunda bilgi vermektedir. Zilhicce ayının son haftasında Ahmed el-Bedevî için düzenlenen mevlid törenleri yüzyıllardan beri devam etmektedir. Bir panayır şenliği gibi kutlanan bu haftada Mısır’ın çeşitli bölgelerinden ve diğer ülkelerden gelen yüz binlerce insan aynı dinî ve mistik havayı teneffüs etmektedir. Birçok Mısırlı sadece bu törenler sebebiyle Kahire ve Kuzey Mısır’ı görebilme fırsatını elde edebilmektedir. Ulemâ-meşâyih tartışmaları bazı dönemlerde bu törenlerin yasaklanmasına sebep olmuştur. Mısır’daki Bedeviyye kültürü sadece tasavvuf tarihi araştırmacılarına değil edebiyatçılara da bolca malzeme verebilecek bir zenginliğe sahiptir. Bedeviyye Mısır dışında pek yaygınlık kazanmamıştır. Hatta Kuzeybatı Afrika’da yaygın olan tarikatlar arasında bile görünmemektedir. Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Vâkıât adlı eserinde Bedevî ile Hacı Bektâş-ı Velî arasında vuku bulan kerametlerden bahsetmesi de dikkat çekicidir. Evliya Çelebi Bursa’da bir Bedevî tekkesinin varlığından bahseder. Kocamustafapaşa Bedevî Tekkesi’nin ilk şeyhinin 1739’da vefat ettiği, Kasımpaşa Uzunyol’daki Arapzâde Bedevî Tekkesi’nin 1828’de yapıldığı dikkate alınırsa bu tarikatın Osmanlı topraklarındaki tarihçesi daha kolay anlaşılmış olur.

44 Burhaneddin İbrahim b. Ebi'l-Mecd Desûkî (ö. 676/-1277) tarafından kurulmuştur. Güney Mısır'dandır, Hayatının büyük bir kısmını Güney Mısır'da Desuk kasabasında geçirdiğinden "Desûkî" diye ünlüdür. Ayrıca "Ebu'l-ayneyn" lakabıyla da anılır. İlk dînî ilimleri Desuk'ta tamamladı. Kur'an'ı ezberledi. Şafiî fıkhı tahsil etti. Babası aracılığıyla Rıfâiyye, Necmeddin Isfahanı vasıtasıyla Sühreverdiyye tarikatlarına sülük etti. Şâziliyye tarikatından da icazet aldı. Babasının vefatına kadar yaklaşık yirmi yıl halvethanesinde inziva hayatı yaşadı. Babasının vefatından sonra mürîdlerin ısrarı üzere halvethâneden çıkarak irşada başladı. Uzun yıllar her dil ve ırktan insanları irşad etti. İbrahim Desûkî, şeriata sıkısıkıya bağlı bir şeyh olmakla birlikte gizemli bir şahsiyete, neş'eli ve şatır bir meşrebe sahipti. Tarikatı Mısır, Sudan ve Kuzey Afrika'da yayılmıştır. Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlar'da Desûkî izlerine pek rastlanmaz. Desûkiyye, şeyhinin lakabı sebebiyle "Burhaniyye" diye de anılır. Usul, âdâb ve erkânı ile silsilesi itibariyle Rıfâiyye, Sühreverdiyye ve Şâziliyye ile benzerlik arzeder. Desûkiyye'yi Bedeviyye'nin şubesi sayanlar da vardır. DESÛKİYYE

45 Desûkiyye tarikatı, cehri zikir ve riyâzata önem verir. Şeriata bağlılık ve Allah dostlarının güzel ahlâkını benimsemek, tarikatın ana esasları arasında yer alır. Tarikatta başlangıçta semâa pek önem verilmezken sonraları semâ ve kıyam zikri önem kazanmıştır. Zikir esnasında dervişler "Yâ Dâim" lafzını sık sık tekrarlarlar. Desûkîler genellikle yeşil libas giyerlerdi. Desûkiyye tarikatının Şernûbiyye, Âşûriyye, Tâziyye ve Süyûtiyye gibi kolları vardır. Bunlardan Şernûbiyye Ebu'l- Abbâs Şernûbî (Ö.994/1586); Âşûriyye Salih Âşûr Mağribî, Tâziyye, Ebû Salim et-Tâzî; Süyûtiyye de Celâleddin Süyûtî ta­ rafından kurulmuştur. Tarikat Mısır'da Şâziliyye ve Bedeviyye'den sonra en yaygın tarikattır. Körfez ülkelerinde de mensupları bulunmaktadır.

46 BAYRAMİYYE Hacı Bayram-ı Veli Ankara’nın Çubuk çayı kenarındaki Solfasol köyünde, dünyaya gelmiştir. Asıl adı Numan bin Ahmed’dir. Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte kaynaklarda H.753/M yılları olarak belirtilir. Hacı Bayram-ı Veli çocukluk yıllarından itibaren ilim tahsiline başlayıp din ve fen ilimlerinde yetişti, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Matematik, Felsefe, Arapça, Farsça Edebiyat gibi çeşitli dersleri okudu. Hacı Bayram-ı Veli öğrencilik hayatından sonra Ankara’da Kara Medrese de müderrislik yaptı. İlmi ve talebe yetiştirmekteki mahareti ile kısa zamanda tanındı. Herkes tarafından sevilip hürmet gösterildi. Hacı Bayram-ı Veli zamanın Hamidüddin Aksarayi (Somucu Baba) tarafından Kayseri’ye davet edildi. Bir Halveti şeyhi olan Hamidüddin Aksarayi ile karşılaşması ilk defa bir kurban bayramı günü olduğu için şeyh kendisine Bayram adını verdi. O günden sonra Numan ismi yerine Bayram ismini kullandı. Hamidüddin Aksarayi, Hacı Bayram-ı Veli’ye zahir ilminin ve batın ilminin derecelerini ve geleceğini manevi yolla kendisine göstererek, ikisi arasında bir seçim yapmasını söyler ve kendisini tasavvuf yoluna girmeye, bu yolda öğrencisi olmaya davet eder. Hacı Bayram-ı Veli bu daveti kabul eder ve tasavvuf eğitimine Hamidüddin Aksarayi nezaretinde başlar.

47 Ardından şeyhi ile birlikte Bursa’ya gider ve orada Çelebi Sultan Mehmet (Yeşil Medrese) medresesinde de müderrislik yapar yılında şeyhi ile Bursa’dan ayrılan Hacı Bayram-ı Veli; üç yıl süren Şam, Mekke ve Medine’yi kapsayan hac yolculuğuna çıkarlar. Geri döndüklerinde Hamidüddin Aksarayi manevi emanetini Hacı Bayram-ı Veli‘ye bırakarak 20 Eylül 1412 tarihinde Aksaray’da vefat eder. Hacı Bayram-ı Veli daha sonra Ankara’ya döner. Artık yalnızca müderris değil, Hamidüddin Aksariyi’nin halifesi ve kendi adıyla anılan Bayramilik tarikatının şeyhidir. Tarikatın eğitiminin yapılması için tekke adı verilen binalara ihtiyaç vardır. Bu tekkeler yenilip içilen,yatılan, ibadet edilen yerlerdir. Yapılan danışmalar sonucunda bugünkü Ulus meydanında yüksekçe bir tepe olan Augustus mabedine bitişik şekilde 1415 senesinde Bayramilik Tarikatı tekkesinin inşaatına başlanır. Bu tekkenin ilk imamı Hacı Bayram-ı Veli’nin müridi ve gelecekteki damadı Eşrefoğlu Rumi’dir. Bayramilik kısa zamanda büyük kitlelere ulaşarak yayılır. Bu esnada Akşemseddin Ankara’ya gelir Hacı Bayram-ı Velinin müridi olur. Bayramilik yaygınlaşırken, Edirne’de Sultan II. Murad Han 1421 yılında tahta geçer. Bu tarikatın çok yaygınlaşması kimi çevrelerde korku ve kuşku uyandırır ve Hacı Bayram-ı Veli Sultan II. Murad’a şikayet edilir. Yakın geçmişte yaşanmış Şeyh Bedrettin isyanı ile kurulan hayali bağlantılar ve spekülatif benzerliklerle de kışkırtmalar yapılır. Sonuçta Hacı Bayram-ı Veli, II.Murad tarafından Edirne’ye davet edilir. Hacı Bayram-ı Veli müridi Akşemseddin’i de yanına alarak Edirne yolculuğuna çıkar. Bu yolculuk esnasında Gelibolu’ya uğrar ve burada Yazıcıoğlu Ahmet ve Muhammed kardeşlerle görüşür ve iki kardeş Hacı Bayram-ı Veli ‘nin müridi olurlar.

48 Sultan daha ilk görüşte Hacı Bayram-ı Veli’den etkilenir ve ihbarın asılsız olduğu anlaşılır. Sultan ve vezirlerle görüşen Hacı Bayram-ı Veli onlara çeşitli tavsiye ve telkinlerde bulunur. Yaklaşık iki ay Edirne’de kalır ve bu esnada Edirne Eski Camiinde halka va’z eder. Hacı Bayram-ı Veli‘den çok etkilenen Sultan bu büyük veliyi saygı ve sevgi içinde Ankara’ya uğurlar, O’na olan sevgisi sebebiyle müridlerini vergiden muaf tutar. Hacı Bayram-ı Veli 1426 yılında tekrar Edirne’ye gider. Bugünkü tarihi Uzunköprü’nün temeli dualarla atılır yılında Edirne’ye bir yolculuk daha yapılır. Bu seyahat Hacı Bayram-ı Velinin Fatih Sultan Mehmet’i gördüğü son Edirne seyahatı olur. Bu görüşme esnasında İstanbul’un Fatih tarafından fethedileceği müjdesini Sultan II. Murad’a verir yılında halife olarak Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer’i bırakarak Ankara’da vefat eder.

49 Çalabım Bir Şar Yaratmış Çalabım bir şar yaratmış İki cihan aresinde Bakıcak didar görünür Ol şarın kenaresinde Nâgehan ol şara vardum Ol şarı yapılur gördüm Ben dahi bile yapıldum Taş ü toprak aresinde Ol şardan oklar atılur Gelür ciğere batılur Arifler sözü satılur Ol şarın bazaresinde Şagirdleri taş yonarlar Yonup üstâda sunarlar Çalabun ismin anarlar Ol taşun her pâresinde Bu sözü ârifler anlar Cahiller bilmeyup tanlar Hacı Bayram kendi banlar Ol şarın menâresinde Hi ç Kimse Ç ekebilmez Hiç kimse çekebilmez Güçtür feleğin yayı Derdine gönül verme Bir götürür vayı Oynayu gelir aldar Çünkü eli çabuktur Bir bunculayın fitne Kande bulur arayı Bir fani vefasızdır Kavline inanma hiç Gah bayı eder yoksul Gah yoksul eder bayı Hayran kamu alimler Bu mani'nin alında Kaf'tan kaf'a hükmeder Bilmez bu muammayı Vahittir o vahdette Kesrette kani tefrik Hızr ermedi bu sırra Bildirmedi Musa'yı Miskin Hacı Bayram sen Dünyaya gönül verme Bir ulu imarettir Alma başa sevdayı N'oldu Bu Gönlüm N'oldu bu gönlüm n'oldu bu gönlüm Derd-u gam ile doldu bu gönlüm Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm Yanmada derman buldu bu gönlüm Yan ey gönül yan yan ey gönül yan Yanmadan oldu derdine derman Pervane gibi pervane gibi Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm Gerçi ki kandı gerçeğe yandı Rengine aşkın cümle boyandı Kendide buldu kendide buldu Matlabını hoş buldu gönlüm Sevad-ı a'zam sevad-ı a'zam Belki oluptur Arş-ı muazzam Matlab-ı canan matlab-ı canan Olsa acep mi şimdi bu gönlüm Seyr-i billahtır seyr-i billahtır Li maallahtır fena fillahtır Ayinesinde ayinesinde Gird-i sivayı buldu bu gönlüm El fakru fahrı el fakru fahri Demedi mi ol alemler fahri Fahrini zikrin fahrini zikrin Mahv-u fenada buldu bu gönlüm Bayramı imdi Bayramı imdi Bayram edersin yar ile şimdi Hamd-ü senalar hamd-ü senalar Yar ile bayram kıldı bu gönlüm Bilmek İstersen Seni Bilmek istersen seni Can içre ara canı Geç canından bul anı Sen seni bil sen seni Kim bildi ef'alini Ol bildi sıfatını Anda gördü zatını Sen seni bil sen seni Görünen sıfatındır Anı gören zatındır Gayri ne hacetindir Sen seni bil sen seni Kim ki hayrete vardı Nura müstağrak oldu Tevhid-i zatı buldu Sen seni bil sen seni Bayram sözünü bildi Bileni anda buldu Bulan ol kendi oldu Sen seni bil sen seni

50 Hacı Bayram Velî'nin çiftçilik yaparak kendi el emeğiyle geçinmesi, mürîdlerini bir meslek ve san'ata yönlendirmesi, onun "Ahîlik ve Melâmet" meşrebine yakınlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bayramiyye, Halvetiyye gibi cehri usûl üzere esma zikrini benimsemiş bir tarikattır. Ancak Bayramiyye'nin Melâmiyye kolunda "gönül bekleme" denilen bir hafi zikir şekli vardır. Bayramiyye, "cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilâhî" şeklinde üç temel esasa sahiptir. Hacı Bayram-ı Velî'den sonra tarikatın en büyük şeyhi sayılan Akşemseddin'in eserleri, tarikatın temel esaslarının korunmasında büyük bir hizmet ifâ etmiştir. Çünkü Hz. Bayram-ı Velî'nin birkaç manzumesi dışında herhangi bir eseri günümüze ulaşmamıştır. Gerek Akşemsedin ve gerekse İbrahim Tennûrî'nin İbn Arabi fikirlerini savunan eserleri, Bayramiyye'nin çizgisini gösterir. Bayramiyye'nin bir başka özelliği de bir Türk tarafından Anadolu topraklarında kurulan ilk tarikat olmasıdır. Yayıldığı bölgeler de genelde Anadolu ve Balkanlardaki Türk bölgeleridir.

51 Bayramiyye tarikatının tacı önceleri on iki dilimli ve kırmızı renkli iken, Hacı Bayram-ı Velî tarafından altı dilimli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür. Tacın boyu başlangıçda Mevlevi sikkesi gibi uzun olduğu halde, daha sonraları kısaltılmıştır. Tacın tepesinde Hamîdüddin-i Aksarâyî'nin Şam'daki Bâyezidiyye dergâhına intisabını sembolize eden, gülü andıran bir düğme vardır. Bayramiyye tarikatının Akşemseddin tarafından kurulan Şemsiyye, Dede Ömer Sikkînî tarafından temsil edilen Melâmiyye ve Akbıyık vasıtasıyla Aziz Mahmud Hüdâyî'ye nisbet edilen Celvetiyye adlı üç kolu vardır. Asıl Bayramîlik, Şemsiyye ve onun kolu Himmetiyye olarak devam etmiştir. Ankara'daki merkez tekkeden başka İstanbul, Bursa, Edirne ve Balkanlarda da Bayramı tekkeleri, sayıları az da olsa başlangıçtan beri vardır. Melâmiyye bir meşrebin adı olmasının yanı sıra Dede Ömer Sikkînî ile birlikte bir tarikatın adı olmuştur. Bayramî melâmîleri, Osmanlılar döneminde en çok takibata uğrayan tarikat mensupları olarak dikkat çekmektedir. Şemsiyye ile Melâmiyye aynı tarikatın iki ayrı kolu olduğu halde, her ikisi de tarikat silsilesi açısından çelişkili bir konumdadır. Hafî zikri iltizam eden Melâmiler, cehri zikri esas kabul eden Halvetî silsilesini, cehri zikri tercih eden Şemsîler de Nakşbendî silsilesini benimsemişlerdir.

52 Aziz Mahmud Hüdayi (ö.1038/1628) Celvetiyye tarikatı her ne kadar Bayramiyye'nin bir şubesi ise de, zamanla müstakil bir tarikat haline gelmiştir. Celvetiyye'nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628)'dir. Osmanlı döneminde yetişen en nüfuzlu şeyhlerden biri olan Aziz Mahmud Hüdâyî iyi bir medrese tahsilinden ve müderrislik payesine eriştikten sonra tarikata girmiştir. Otuza yakın eseri ve yüz binlere varan müridi bulunan Hüdâyînin tarikatı, sağlığında ve vefatından sonra İstanbul, Bursa ve Balkanlarda yayılmıştır. "Tevhid zikri ve mücâhede" esasına dayanan tarikat, ilim ve devlet ricalinin de ilgisini çekmiştir. Bursalı İsmail Hakkı (ö. 1137/ 1725) gibi velûd mutasavvıf müellifler, bu tarikattan yetişmiştir. Tarikatın Hakkıyye, Fenâiyye, Selâmiyye ve Hâşimiyye adlı kollan, İstanbul'da otuz kadar tekkesi vardı. CELVETİYYE

53 Bunlardan başka Medyeniyye, Kübreviyye ve Sa'diyye adıyla anılan müstakil tarikatlar vardır. Bunlardan Medyeniyye, Ebû Medyen Şuayb (ö. 590/1193) tarafından kurulan tarikattır. Endülüslü olan Ebû Medyen Mağribî'nin İbn Arabi'nin fikir dünyasında derin izler bıraktığı bilinmektedir. Kuzey Afrika taraflarında "Şeyhu'l-mağrib" adıyla anılan Ebû Medyen, Doğu'nun şeyhi "Şeyhu’l- maşrık" Abdülkadir Geylânî ile çağdaştır. Şâziliyye tarikatının kuruluş ve gelişmesinde etkili olmuştur. Kübreviyye ise Türkistan şeyhlerinin ulularından Necmeddin Kübrâ (ö. 618/1221)'ya nisbet edilen tarikattır. Moğollarla mücâdelesinde şehid olan şeyhin tarikatı Anadolu'dan çok, Orta Asya, İran ve Rusya taraflarında yaygındır. Bugün hâlâ Özbekistan taraflarında temsilcileri bulunduğu söylenmektedir. Sa'diyye de Sa'deddin Cibâvî (ö. 700/1300) tarafından kurulmuştur. Suriye bölgesinde doğup gelişen tarikat, daha sonraları Anadolu ve İstanbul'a da gelmiştir. Sa'diyye'nin diğer adı "Cibâviyye"dir. Tekkelerin kapanmasına yakın yıllarda, İstanbul'da yirmiden fazla Sa'dî tekkesi bulunduğuna bakılırsa, Sa'diyye'nin yaygınlığı anlaşılmış olur.

54


"Mevlana’nın Hayatı ♦ Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları