Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Tanımlar. MERKANTİLİZM 16. ve 17. yy’da İngiltere de ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin öncüleri J.B.Colbert ve R.Cantillion’dur. Merkantalistler devletin.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Tanımlar. MERKANTİLİZM 16. ve 17. yy’da İngiltere de ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin öncüleri J.B.Colbert ve R.Cantillion’dur. Merkantalistler devletin."— Sunum transkripti:

1 Tanımlar

2 MERKANTİLİZM 16. ve 17. yy’da İngiltere de ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin öncüleri J.B.Colbert ve R.Cantillion’dur. Merkantalistler devletin gücünü sahip olduğu altın ve gümüş miktarıyla ölçmüş, bu yüzden değerli madenlerin arttırılmasına önem vermişlerdir. Ekonomideki altın miktarını kontrol etmesi amacıyla devlete müdahaleci bir rol biçmişlerdir

3 FİZYOKRASİ 18.yy’ın Fransa’sında ortaya çıkmıştır.Akımın öncüsü Quesnay’dir. Fizyokratlar doğal düzenin varlığına inanır ve ekonomiye müdahale edilmediği takdirde tabiatta varolan doğal düzenin ekonomide de kendini göstereceğini savunurlar. Ekonominin lokomotifi tarımdır. Tarımdan alınacak tek vergiyi yeterli bulmuşlardır.

4 İKTİSADİ RASYONALİTE YAKLAŞIMI Kimi durumlarda devlet müdahalesinin gerekli olacağına inanılır ve yaklaşım içerisinde müdahalenin gerekliliği açıklanmaya çalışılır. Samuelson Devlet tam ve yarı kamusal mal üretimini gerçekleştirmek için ekonomiye müdahale etmelidir. Maliyet Kıyaslaması(Tabatoni,Brochier) Kamu kesimi ve özel kesim maaliyetleri kıyaslanarak kimin üretim yapacağı karar verilmelidir. Eksik Piyasa Şartları(A.Corner,E.Chamberlin) Özel sektörün tam rekabet koşullarından saptığı durumda devlet müdahaleci bir rol üstlenerek piyasayı düzenlemelidir.

5 MUSGRAVE YAKLAŞIMI Bir fonksiyonel maliyeci olan Richard Musgrave göre devlet kaynak tahsisinde etkinliği gelir dağılımında adaleti ve ekonomik istikrarı sağlamak için piyasaya müdahale etmelidir. SOSYALİST YAKLAŞIM Üretim faktörlerinin tamamının devlete ait olduğu ve üretimin tamamının devlet eli ile yapıldığı bir ekonomi tasvir edilmiştir.

6 Liberalizm Mümkün olduğu kadar geniş bir hürriyet anlayışı üstüne temellendirilen bir siyasi ve İktisadi görüştür. Zamanla bu anlayış İktisadi alandaki önemini kaybetmiş, daha çok bir siyaset anlayışı olmuştur. 20. yüzyılda liberalizm kişiye büyük sorumluluklar yükleyen bir siyasi doktrin olarak düşünülmektedir. Buna göre liberalizm kişinin bağımsızlığını ona yüklediği sorumlulukla sağlamlaştırır.hürriyetsiyasi Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağlayan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modelini ve toplumsal hayat düzenini hedefler. Liberal demokrasi olarak adlandırılan bu devlet düzeninin, açık ve adıl olduğu iddia edilen bir seçim sistemi ile birlikte tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğu ve fırsat eşitliğine sahip olduğu bir sistem olduğu savlanır.hayatLiberaldemokrasiadıl seçimkanun fırsat

7 LİBERAL DÜŞÜNCE 1- KLASİK LİBERALİZM  Piyasa ekonomisinin ve minimal devlet anlayışınınbenimsenmesi,  Devletin genel bir sosyal refah sağlama görevinin olmaması,  Bireyci anlayışın hakim olması. 2- NEO-LİBERALİZM

8 KLASİK LİBERALİZM Smith, Ricardo, Malthus, Say bu akımın temsilcileridir. Ekonomide ‘Görünmez El’ in varlığına inanırlar. Yalnızca adalet, savunma,diplomasi işlerinden sorumlu olan ‘jandarma devlet’ tanımlanmıştır. Devletin ekonomiye müdahalesine karşı çıkılmıştır. Say kanunu (her arz kendi talebini yaratır) geçerlidir buhranından sonra önemini yitirmiştir.

9 NEO-LİBERALİZM Küreselleşme ile birlikte dikkatlerin tekrar serbest piyasa ekonomisi üzerinde toplanması ile ortaya çıkan düşünce akımı.

10 Neo-liberalizm, klasik liberalizme bir yeniden dönüş olarak kabul edilmekte ve en fazla, * devletin küçülmesi, * özelleştirme, * bireycilik – insan haklarının daha iyi korunması * liberal demokrasinin eksiklik ve yozlaşmalarının sorgulanması tezleriyle gündeme gelmektedir.

11 NEO-LİBERAL GÖRÜŞ E AİT SAVLAR 1- Karma ekonomik sistem/refah devleti toplumların sosyal ve ekonomik gelişimlerinde karşılaştıkları sorunların temel sorumlusudur ve rasyonel değildir. 2- Kamu hizmetleri ülkenin politik ve ekonomik gücü üzerinde yüktür. 3- Güçlü refah devleti zayıflatılmalıdır. 4- Sosyal refah hizmetlerinin üretim ve sunumu piyasalara ve rekabete açılmalıdır. Ancak kamu sektörü bunları yalnızca finanse etmelidir Bu anlayış (Neo-Liberalizm), piyasaların ön plana çıkarılması ve hızlı bir şekilde özelleştirme programının uygulamaya konulmasını gündeme getirmiştir.

12 Kapitalizm Kapitalizm kelimesi çoğunlukla belirli bir ekonomik sistemi açıklamak üzere kullanılmaktadır. Bu kavram iki farklı anlamda kullanıl­maktadır. Bunlardan ilki üretim araçlarının özel mülkiyetini, karlılığı, rekabeti, işgücünün bir mal gibi alınıp satılmasını içeren uygulamala­rını belirlemek için kullanılan anlamıdır. Öte yandan kapitalizm aynızamanda belirli bir zihniyetin de hakim olduğu bir toplum yapısının açıklayıcı unsurudur. Kapitalist Ekonomik zihniyeti esas olarak üç grupta toplamak olanaklıdır (Kapitalist Ekonomi): 1- Karlılık, 2- Rekabet, 3- Akıcılık Kapitalist ekonomik sistem ilk olarak karlılığı hedef almaktadır. Kapital esasına dayalı bir sistemin karlı olmadan işlemesi mümkün değildir. Ancak bu sisteme özgü yapı insani gereksinimlerin karşılan­ması temelinde görülürken, Kapitalizm'de kazanç gayesi esas'olmakta gereksinimlerin karşılanması adeta sonuç olmaktadır. Belki bu ne­denle de ortaya çıkan en önemli sonuç kapitalist ekonomik sistemler­de tüketim eğiliminin aşırı derecede artmasıdır. Karlılık ana gayeler­den biri haline geldiği zaman gereksinim duyulan miktarda değil, daima daha fazla üretim ve daha fazla kaynakların tüketimi sözko­nusu olmaktadır.

13 Sosyalizm –Komünizm Sosyalizm komünizm farkı nedir? Güncel sözlükte “Sosyalizm: Değiş tokuş ve üretim araçlarının ortaklaşa kullanılması yoluyla toplumsal sınıfları ortadan kaldıran, toplumun örgütlenmesinde köklü bir değişiklik amaçlayan toplumsal öğreti, toplumculuk.” Komünizm: “1. Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni. 2. Böyle bir düzenin kurulmasını amaçlayan siyasal, ekonomik ve toplumsal öğreti” olarak geçmektedir. Burada on maddede aralarındaki farkı inceleyeceğiz. Şunu önceden belirtmeliyiz ki ikisi rakip ya da karşıt olgular değildir. Marx’ın Kapital’inde belirttiğine göre: kapitalizmden sonra sosyalizm egemen olacaktır. Daha sonra da komünizm kurulacaktır. Marx’ın tarih teorisine göre sosyalizm bir geçiş aşamasıdır.

14 Komünizm sosyalizmin bir türüdür. Sosyalizmin diğer türlerinden: sosyal demokrasi, liberal sosyalizm, anarşizm, İslami sosyalizm sayılabilir. Sosyalizm bir ekonomik sistemdir. Komünizm hem ekonomik hem de politik bir sistemdir. Sosyalizm eşit bir yaşam tasarlarken, komünizm hem eşit bir yaşam hem de eşit bir yönetim tasarlar. İkisi de toplumsal eşitliği savunur. Ancak yönetim aşamasında ayrılır. İkisi de toplumdaki eşitliği savunurken Komünizm sosyalizmin radikal(uç) noktası olarak bilinir. Sosyalizmde insanlar ekonominin yönetiminde söz sahibidir. Çoğunluğun kararı uygulanır. Komünizmde tek parti vardır. Parti otoritesi geçerlidir. Gelir dağılımında: sosyalizm bireyin verimliliğine bağlı olarak dağıtımı savunurken, komünizm bireyin ihtiyacına göre gelir dağılımı savunur. Sosyalizmde özel mülkiyet mümkündür. Üretim araçlarının devlete ya da bireylere ait olduğu şekiller mevcuttur. Komünizmde üretim araçları devletindir. Özel mülkiyet yoktur. İkisinde de özel mülkiyet kişileri sömürme amaçlı kullanılamaz. Sosyalizm kapitalizmle beraber yaşayabilir ve bunu bir geçiş imkanı olarak değerlendirir. Ancak komünizm sınıfsız bir toplum oluşturmak için kapitalizmi tümden yok etme fikrindedir. Sosyalizmde özgür din seçimi vardır. Komünizm dini ortadan kaldırır. Sosyalizmde çok partili seçimler vardır. Hükümetin- devletin başında liderler bulunabilir. Komünizmde lider yoktur. Direkt olarak halk tarafından yönetilir. Bu şekliyle hiç uygulanamamıştır. Esas komünizm lidersiz ve komünün kararına bağlıdır. Sosyalizmde mülkiyetin çoğu ortaklık içindedir ve gerçek sahipliği işçilere atfetmektedir. Komünizm ise tüm mülkiyetin toplum veya devlete atfedildiği toplumsal örgütlenme biçimidir.

15 SOSYALİST DÜŞÜNCE 1- Devrimci Sosyalizm (Marksizm) 2- Reformcu (Demokratik) Sosyalizm

16 1.Anarşistlerin Devlet Anlayışı: Anarşistler için ‘özgürlük’ vazgeçilmez bir değerdir. Bu yüzden hiçbir otoriteyi kabul etmezler. Sosyalizmin devlet otoritesini güçlendirdiği gerekçesi ile sosyalizme karşı durup piyasa ekonomisine sıcak bakarlar. Ekonominin serbest piyasa koşulları altında ‘görünmez el’ yoluyla kendi kendine dengeye geleceğini savunurlar.

17 2.Liberal Devlet Anlayışı : Adam Smith kamu ekonomisi üzerinde durmuştur. Özel sektördeki firmaların amacı kar maksimizasyonu olduğu için,kapasitenin ve finansal gücün yetmediği mal ve hizmetleri devletin üretmesini istemiştir. Toplumsal ihtiyaçları ‘birinci dereceden ihtiyaçlar’ ve ‘ikinci dereceden ihtiyaçlar’ diye ayırmışlardır. Organik Devlet Teorisi: Bu teoriye göre,bireylerin toplumsal ihtiyaçlarını kendilerinin hissetmesi mümkün değildir. Bu ihtiyacı Devlet hisseder. Devlet tam kamusal mal ve hizmetlerin üretilmesine piyasa yerine karar verir ve tüm bireyler adına kendi karar verir. Jandarma Devlet Anlayışı : Her ekonomide en azından milli savunma, adalet,güvenlik ve benzer kamu hizmetleri üreten bir kamu kesimi mevcuttur. J.Tinbergen’in bu görüşü diğer bir ifadeyle ‘Sınırlı Devlet’tir.

18 HUKUK DEVLETİ - Devletin tüm işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu, vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulunduğu devlet Hukuk Devletidir. Unsurları: - Yürütmenin işlemlerinin yargı denetimine tabii olması - Yasama işlemlerinin yargısal denetimi - Kanuni hakim güvencesi - Cezai sorumluluk - Hukukun genel ilkelerine bağlılık

19 SOSYAL DEVLET - Ekonomik, sosyal, kültürel bakımdan, vatandaşın insanca yaşayabilmesi için gerekli olan tedbirleri alan, sosyal barış ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata müdahaleyi gerekli gören devlet Sosyal Devlettir. - Sosyal devlet ilkesi, devlet açısından çok ağır bir ilke olduğu için, bu ilkeye anayasamızın 65. maddesiyle sınırlama getirilmiştir. Bu sınırlamaya göre devlet, sosyal ve ekonomik alanlardaki görevlerini, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir. Unsurları: - Herkese insana yakışır asgari bir hayat düzeyi sağlamaya yönelik tedbir alma - Vergide adaleti sağlama - Kamulaştırma ve devletleştirme - Planlama - Sosyal haklar

20 REFAH DEVLETİ “Refah Devleti (welfare state) kavramı, tarih boyunca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Tanımlar, refah devletine minimum sorumluluk verenden (gereksinimlerin sadece minimum düzeyde karşılanması, minimum standartların sağlanması), refah devletine çok geniş bir faaliyet alanı (eğitim, konut, kişisel sosyal hizmetler vs.) tanıyana doğru farklılaşmaktadır. En çok atıf yapılan tanımın sahibi Asa Briggs ’egöre, refah devleti; “piyasa güçlerinin rolünü azaltmak amacıyla, bilinçli bir şekilde örgütlü kamu gücünün kullanıldığı bir devlet türüdür.” Briggs’e göre, refah devleti, üç alanda faal durumdadır: Birincisi, bireylere ve ailelere, minimum bir düzeyde gelir garantisi sağlamaktadır. İkincisi, kişilerin, belirli sosyal risklerin (hastalık, yaşlılık, işsizlik vb.) üstesinden gelmelerinde onlara yardımcı olmaktadır. Üçüncüsü ise, sosyal refah hizmetleri aracılığıyla, tüm vatandaşlara en iyi yaşam standartlarını sunmaktadır. Daha da sadeleştirilirse, Asa Briggs’e göre, refah devletinin toplum üzerindeki etkisi en azından üç şekilde gerçekleşmelidir: Minimum gelir garantisi sağlamalı, güvencesizliği azaltmalı, herkese en iyi standartlara sahip olabilme hakkı vermelidir. Refah devletini kısaca üç şekilde betimlemek mümkündür. Refah devleti, müdahaleci, düzenleyici ve geliri yeniden dağıtıcı bir devlettir. Müdahalecidir; çünkü piyasa başarısızlıkları üzerine harekete geçer ve doğan sorunların giderilmesine yönelik olarak önlemler alır, düzenlemeler yapar. Düzenleyicidir; çünkü iş piyasalarındaki düşük ücretlerin işçileri sefalete düşürmemesi için asgari bir ücret belirler, sosyal güvenlik ve sosyal yardım hizmetlerini üstlenir vb. Gelirin yeniden dağıtıcısıdır; çünkü vergi ve diğer politikalar ve transfer harcamalarıyla gelirin paylaşımına müdahalede bulunulmadığında, sınıflar arasında gelir dengesizliklerinin, dolayısıyla huzursuzlukların çıkacağının farkındadır.Asa Briggs

21 Devlet, ekonomik istikrarı (tam istihdam ve fiyat istikrarı )sağlamak,ekonomide kalkınma ve büyümeyi sağlamak, eğitim, sağlık gibi sosyal yönü ağır basan hizmetleri sunmak, bireylerin refah içerisinde ve insana yaraşır bir şekilde yaşamalarını sağlamak gibi ekonomik ve sosyal görevleri üstlenmelidir. Devlete çok sayıda görev yükleyen bu anlayış devletin aşırı derecede büyümesine engel olmuş ve devleti tıkanma noktasına getirmiştir. Devlet bu çıkmazdan kurtulmak için yap işlet,yap işlet devret,imtiyaz ve özelleştirme gibi mekanizmalar geliştirilmiştir. Pigou ve Dalton’un Sosyal Refahın Arttırılması Yaklaşımı Sosyal hizmet üretimi amacıyla devletin kamu harcamalarını arttırdığı ve bu yöndeki etkileşimini süreklilik içerisinde gerçekleştiğini ileri sürmektedir.

22 REFAH DEVLETİ Devlete ekonomik ve sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve gerektiğinde piyasaya aktif müdahale işlevi yükleyen, bu çerçevede bireylere sosyal güvenlik ve adalet sağlayıcı politikaların geliştirildiğirefah devleti modeli.

23 REFAH DEVLETİ YAKLAŞIMLARI 1- Residual (Kalıntı) Refah Yaklaşımı İnsan ihtiyaçları karşılanmadığı takdirde bu ihtiyaçların devlet kurumlarının sosyal refah hizmetleri ile karşılanması.

24 2- Institutional (Kurumsal) Ref.Yaklaşımı İyileştirmeden çok önlemeye yönelik yaklaşım. Örneğin yoksulluk kaynağında önlenmelidir.

25 3- Universality (Evrensellik) Evrensel yararlar ve hizmetlerin bir hak olarak herkese yönelik olması 4- Selectivity (Seçicilik) Üst düzeyde ihtiyaç içinde olanlara,sosyal refah hizmetlerini seçici bir yöntem olarak sunan (ayni ve nakdi olarak) ve bunu vurgulayan sosyal politika türü.

26 ÜÇÜNCÜ YOL (New Social Democracy) 1990’lı yıllarda ortaya çıkan görüş Üçüncü Yol şunları içeriyor :  Yeni demokratik devlet  Aktif sivil toplum  Demokratik aile  Yeni karma ekonomi  Pozitif refah / sosyal yatırım devleti

27  SOSYAL POLİTİKANIN HEDEFLERİ  SOSYAL GELİŞME  SOSYAL ADALET  SOSYAL BARIŞ  SOSYAL DENGE  SOSYAL BÜTÜNLEŞME  SOSYAL DEMOKRASİ

28 Modernleşme Modernleşme siyasal bir projedir. Modernlik ise toplumsal bir süreçtir. Batı, bu anlamda modernleşmemiştir. Modernlik, bizatihi Batı’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma’dan yola çıkarak geçirdiği toplumsal süreçlerin adıdır. Modernliğin arkasında sınıflar, toplumsal özneler ve onların çıkarları, arzuları, hırsları vardır. Modernleşme ise bizim gibi ülkelerin, yani modernliğin kıyısında yaşayan toplumların modernliğe verdiği bir tepkidir. Modernleşme hissiyatı bir “geri kalmışlık”, bir “gecikmişlik”, hatta bir “yenilgi” bilincidir. Bu nedenle bizim modernleşme geleneğimizin temel sorusu genelde devletin nasıl kurtulacağı olmuştur. Batı’da devlet modern anlamıyla toplumsal ihtiyaçların siyasete tercümesi iken, bizde modernleşmenin temel yaklaşımı devletin ihtiyaçlarına göre toplumu düzenlemek olmuştur. Yani modernlikte toplumsal siyasala yön verirken, modernleşmede siyasal toplumsalı yönetmeye çalışmıştır.

29 Modernleşme kavramı değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Bu farklı tanımlara rağmen geleneksel tarımsal üretim ve küçük çaplı el sanatlarına dayalı durağan bir yapıdan sanayileşmiş, şehirleşmiş, okur yazarlık oranının arttığı, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının geliştiği, dinamik bir yapıya geçiş, modernleşme olgusunun ortak özelliği olarak ele alınmaktadır. Hakim özellik ise tarıma dayalı toplumsal bir yapıdan sanayie dayalı toplumsal bir yapıya geçiş olarak belirmektedir. Toplumda belirgin bir farklılaşma ve uzmanlaşmayı beraberinde getiren modernleşme toplumun eski değerlerinden soyutlanıp yeniden dizayn edilmesi anlamına gelmektedir.

30 Modernite Modernite, gelenekle bağını kopararak yeni olmaya çalışan, toplumun kendi kendisini ürettiği ilkeler doğrultusunda, kendi kendini ilke alan, dışsal bir etkiden -otoriteden- arınma, kopma çabası olarak tanımlanır, kökenleri Rönesans’a kadar gitmektedir.

31 Aydınlanma Aydınlanma, İngilizce “light” (Işık) sözcüğünden türetilen “enlightenment” kavramına karşılık gelir. Aydınlanma Tanrının, insanın içine doğması veya ermek anlamına gelen dinsel aydınlanmadan farklıdır. Aydınlanma 17. ve 18. yüzyıllarda varolan totaliterliğe, kastçı-feodal toplum yapısına, baskıcı dinsel dünya görüşüne karşı, yeni olgunlaşmakta olan burjuvazinin yönettiği bir özgürleşim hareketidir. Aydınlanma çağı, insanlık tarihinde akıl ve düşüncenin bireyin en güçlü yetisi olarak birleşmiş bir biçimde, dünyanın ve toplumun metafizik ve mistifiye edilmiş anlaşılmasına dayalı geleneksel toplum ve bilgi yapılarının ortadan kaldırmasını ifade eder (Çiğdem, 1997: 21). Bu çağla birlikte artık din toplum temelindeki yerini kaybediyordu (Jeanniere, 1994: 120). Akıl, Aydınlanma felsefesinin anlaşılması için bir anahtar kavram olarak kullanılmaktadır. Nitekim, Kızılçelik, Kant’a göre, Aydınlanmanın insanın aklının her yanını, her yerde başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın özgürce kullanması olduğunu ve aydınlanma için özgürlükten başka bir şeyin gerekmediğini ve bunun için gerekli olan özgürlüğün de özgürlüklerin en zararsızı olan Aklı kullanmak özgürlüğü” (Kızılçelik, 1994: 87) olduğunu ifade etmektedir. Aydınlanma, insanlığı, eleştirel aklın kullanılmasıyla mitten, batıl inançtan, gizemli güçlere ve doğa güçlerine tabi olmaktan kurtarmayı amaçlamıştır (Dochherty, 1995: 14; Şaylan, 1996: 16). Bu sayede insanın dünyadaki konumu, emek ve eğlence tarzı artık bir dışşal otoriteye değil, fakat kendi özgür rasyonel etkinliğine dayalı bir hale geldi (Çiğdem, 1997: 26). Aydınlanma felsefesini, kendisinin hemen öncesinde yer alan felsefeden ayıran, yalnızca birkaç kişinin alanı olan bir şeyi, yani akla uygun olarak yürütülen bir yaşamı herkese uygulama iddiasıdır.

32 Postmodernizm Postmodernizmin, modernizmden bir kopma olduğunu savunanlar olduğu gibi modernizmin kendi içindeki bir eleştiri olduğunu iddia edenler de vardır (Huyssen, 1994: 108). Örneğin Habermas, postmodernistlerin savunduklarının aksine, modernlik tamamlanmamış bir projedir ve postmodernizm içinde yer alan C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 2 99 unsurlar Ona göre zaten modernizmin içinde vardır (Kızılçelik, 1994: 88). İster bir yeniden yapılanma süreci olarak kapitalizmin gelişimine bağlansın ister hiçbir makro değişken ile ilişkilendirilmeden köklü bir değişimden söz edilsin, göz ardı edilemeyecek olan şey son yıl içinde yaşanan büyük ve evrensel dönüşüm ve bunu ifade eden postmodern durumdur. Postmodern bilgi modern süreç de oluşan bilimsel bilgi tekeline karşı bir özgürleşim çabasıdır (Lyotard, 1994: 9). Postmodernizm parçalanmayı savunur. Postmodern insan, ister toplumsal, ister bilgisel ve hatta estetik tarzda olsun her türlü bütünleşmeyi, sentezi hor görür, onları dışlar. Bu özgürleşmeyi Rorty şöyle ifade eder: “Yüceliği isteyenler postmodernist bir entellektüel hayat biçimini amaçlamaktadırlar. Güzel toplumsal ahenkler isteyenlerse, bir bütün olarak toplumun kendi kendisini temellendirme kaygısıyla canını sıkmaksızın kendisini teyid ettiği bir postmodernist toplumsal hayat biçimi istemektedir (Rorty, 1994: 169; Fraser-Nicholson, 1994: 280). Postmodern söylemin öznesi tabi kılma ve boyun eğdirme pratiklerini sorgulayabilen ve yeni öznellik tarzlarını inşa etmeye girişebilen bir öznedir. Bunun nedeni bizzat dilin kapalı bir sistem olmamasından ileri gelir. Dilin akışkan ve çokkatlı doğası söylemlerin, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, yekpare birer türdeşlik olmalarını engeller (Küçük, 1994: 223). Postmodernizm geleneksel modern kabulün aksine, bilgilerimizin gerçeğe birebir karşılık gelmediğini, gerçeğin hep yeniden üretildiğini iddia eder ve bunun için de hep yeni modeller geliştirilmesi gerektiğinin altını çizer. Altmışların başlarında “ideolojilerin sonu” ile başlayan bir eskatoloji furyası, yetmişlerde ve seksenlerde yeni Fransız düşüncesi namıyla “insanın sonu”nu ilan ederek devam etti. Bu furyanın oluşturduğu karambolde proleteryaya, başkaldırıya, devrime, ideolojiye, hümanizme, kısacası Lyotard’ın sonradan “büyük anlatılar” olarak niteleyeceği bir sürü ideale veda edildi (Topçuoğlu- Aktay, 1996: 10). Postmodernizmin bir başka özelliği, Marx’ın büyük özgürleşme anlatısı, Freud’un psikanalitik terapi ve Darwin’in evrim teorisi gibi total anlatılara ve yasalara karşı çıkmasıdır. Nitekim Rosenau’ya göre, postmodernizm ister siyasi, ister dinsel, ister toplumsal nitelikli olsun bütün küresel, her şeyi kapsayıcı dünya görüşlerine meydan okur. Marksizmi, Hıristiyanlığı, Faşizmi, Stalinizmi, liberal demokrasiyi, laik hümanizmi, feminizmi, İslam’ı ve modern bilimi (modern bilimin bir mit olduğu ve Aydınlanma mirasının totaliter ve tahakkümcü olduğu da vurgulanmaktadır) aynı derekeye indirir ve bunların bütün soruları önceden tahmin edip belirlenmiş cevaplar veren söz merkezci, aşkın ve totalize edici üst anlatılar olduklarını söyleyerek hepsini elinin tersiyle iter (Rosenau, 1998: 25) ve hayatı bütünüyle açıklama ve yönlendirme iddiasındaki özgürlük, eşitlik, adalet, evrim, rasyonalizm gibi Aydınlanma veya Aydınlanma öncesi ideallerin hepsinin meta anlatı olduğu ve tümünün geçerliliğini kaybettiğini ileri sürer.

33 G20 20 Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu'ndan oluşan topluluğa verilen isim olarak belirlenen G20, daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olarak kabul edilir. Türkiye, - İngiltere, - Japonya, - Kanada, - Almanya, - Fransa, - İtalya, - Rusya, - Avustralya, - Brezilya, - Arjantin, - Hindistan, - Çin, - Endonezya, - Meksika, - Suudi - Arabistan, Güney Afrika, - Güney Kore, - ABD, - Avrupa Birliği Komisyonu. G20'ye üye 19 ülkenin hepsinin milli geliri dünyada ilk 31'de yer alıyor. Tayvan, İsviçre, Norveç, İran ve Venezüella, ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20'de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20'de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.

34 5- G20 ÜLKELERİ SIRALAMASI Yüzde 6,8 ile Çin 2. Yüzde 6,3 ile Hindistan 3. Yüzde 5,2 ile Endonezya 4. Yüzde 3,7 ile Güney Kore 5. Yüzde 3,6 ile ABD 6. Yüzde 3,4 ile Türkiye 7. Yüzde 3,2 ile Meksika 8. Yüzde 2,8 ile Suudi Arabistan 9. Yüzde 2,7 ile Avustralya 10. Yüzde 2,7 ile İngiltere 11. Yüzde 2,3 ile Kanada 12. Yüzde 2,1 ile Güney Afrika 13. Yüzde 1,6 ile Avrupa Komisyonu 14. Yüzde 1,3 ile Almanya 15. Yüzde 0,9 ile Fransa 16. Yüzde 0,6 ile Japonya 17. Yüzde 0,4 ile İtalya 18. Yüzde 0,3 ile Brezilya 19. Yüzde -1,3 ile Arjantin 20. Yüzde -3,00 ile Rusya Zirve; dünya ekonomisinin yüzde 90'ını, dünya ticaretinin yüzde 80'ini ve dünya nüfusunun 2/3'ünü temsil ediyor.

35 G ZİRVESİNDE ELE ALINACAK KONULAR G20 Zirvesi 3 ana başlık üzerinden alt başlıklar halinde düzenlenecek. - Küresel Toparlanmanın Güçlendirilmesi ve Potansiyelin Artırılması - Dayanıklılığın Artırılması - Sürdürülebilirliğin Desteklenmesi Bunun yanı sıra; - Altyapı, - Finansal Tabana Yayılma ve İşçi Dövizleri, - Gıda Güvenliği ve Beslenme, sonrası Kalkınma Gündemi, - Özel Sektörün Kalkınmaya Katkısının Güçlendirilmesi, - İç Kaynakların Harekete Geçirilmesi, - İnsan Kaynaklarının Gelişimi.

36 Bürokrasi 1. Devlet işlerinin yürütülmesi için yapılan işlemlerin tümü. 2. Devlet görevlileri topluluğu. 3. Devletle ilgili işlemlerin yürütülmesinde gereksiz kural ve işlemler, kırtasiyecilik. Bürokrasi kelimesinin ingilizcesi n. bureaucracy, red tape, red tapism, officialism Köken: Fransızca (bureaucracy) Fransızca’da "büro" (Bureau) ve "krasi" (cratie) kelimelerinin birleştirilmesinden oluşmuş bir kavramdır. Büro, masa ya da memurların çalışma odası, krasi de egemenlik anlamındadır. Buna göre, bürokrasi memurun egemenliği anlamına gelir. Türkçe’de bunu karşılamak üzere bazan "kırtasiyecilik" ifadesi de kullanılır. Devlet idaresinde bir işi yapabilmek için alınması gereken izinleri, onayları, imzaları, uyulması gereken kuralları, v.b. gibi formaliteleri ifade eder. Uzun bürokratik işlemler önemli bir zaman ve kaynak maliyetine neden olur. Bu da kıt kaynakların israfı demektir. Bürokrasi, yapılan işin verimliliğini de düşürür. Ayrıca devletin bürokratik mekanizmayı kurabilmesi ve sürdürebilmesi için önemli miktarda personel istihdam etmesi ve kaynak masrafında bulunması gerekir. Bürokrasi, çoğu kez yetki ve sorumlulukların belirlenmemesinin ve yönetimde merkezileşmenin bir sonucudur. Genellikle, kamu Yönetiminde etkinliğin artırılması için bürokrasinin azaltılması konusunda görüş birliği vardır. Bununla birlikte, bürokrasinin azaltılması için Kamu Yönetiminde köklü reforma gidilmesi gerektiği de bir gerçektir.

37 Küreselleşme En basit anlamda, yerkürenin farklı bölgelerinde yaşayan insan, toplum ve devletler arasındaki iletişim ve etkileşim derecesinin “karşılıklı bağımlılık” kavramı çerçevesinde giderek artması olarak tanımlanabilir. Küreselleşme ülkeler arasındaki ekonomik,siyasi,sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi,ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmanın çökmesi,farklı toplumsal kültürlerin,inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması,ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak birbirleriyle bağlantılı olgular içerdiği, bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin milli sınırları aşarak dünya çapına yayılması olarak tanımlanmaktadır.

38 Küreselleşme yeni bir olgu değil bugün üçüncüsü evresi yaşanıyor. Küreselleşmenin bu evrelerini inceleyecek olursak birinci küreselleşme 1490 yılında merkantilizmin etkisiyle yaşanmış ve sömürgecilikle sonuçlanmıştır,ikincisi 1890 yılında sanayileşme ve onun doğurduğu gereksimler sonucunda yaşanmış ve sömürgecilik emperyalizme dönüşmüştür, Üçüncü küreselleşme ise 1970 yılında çok uluslu şirketlerin doğması,1980’lerde iletişim devriminin yaşanması ve son olarak 1990 yılında SSCB’nin yıkılması ve batının rakibinin kalmamasıyla yaşanmaya başlanmıştır.(2) Yaşadığımız son küreselleşme bilgi işlem,iletişim ve üretim örgütlenmesindeki büyük değişim ile bağlantılıdır.(3) Yaşanan siyasal,ekonomik,kültürel ve sosyal gelişmeler küreselleşmenin birleşenlerini oluşturmaktadır.Bu bağlamda SSCB’nin yıkılması ile ABD’nin ve batının ekonomik ve siyasal anlamda dünya üzerindeki egemenliği arttırması,çok uluslu şirketlerin dünya ekonomisindeki etkilerinin artması, finans piyasalarının uluslararası hale getirilmesi,iletişim ve ulaşım teknolojilerinin gelişip yaygınlaşması,yerel değerlerin sınırlarını aşması küreselleşmenin bileşenlerini tamamlar niteliktedir. Küreselleşme olgusunun etki alanlarını beş farklı boyutta incelemek mümkün ; · Ekonomik Küreselleşme · Siyasi Küreselleşme · Sosyo-Kültürel Küreselleşme · Coğrafi ve Ekolojik Küreselleşme · Teknolojik Küreselleşme

39 Yeşil ekonomi Yeşil ekonomi kelime anlamı olarak toplumsal refahın ve sosyal eşitliğin arttırılması, çevresel risklerin ve ekolojik kıtlıkların ise azaltılması anlamına gelmektedir. En basit ifadeyle, Yeşil ekonomi de düşük karbon salınımı, kaynakların etkin kullanımı ve sosyal sorumluluk gibi kavramlara sahiptir. Aynı zamanda yeşil ekonomi gelir, istihdam ve büyüme dengesini kamu ve özel sektör desteğini de sağlayarak karbon emisyonlarının azaltılması, biyolojik çeşitliliğin artırılması, ekosistem hizmetlerinin kaybının önlenmesi yoluyla sağlar yılı sonlarında başlatılan Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) önderliğindeki Yeşil Ekonomi Girişiminin ana hedefi çevresel yeşillendirme ve yeşil sektörlere yapılması planlanan yatırım ve analizlerin yapılması için gereken desteği sağlamak için çalışmalar yapmaktadır. UNEP’e göre ya çevresel değerlerin ön plana çıktığı ve sürdürülebilir enerjiye dayalı bir “yeşil ekonomi” oluşacak, ya da düşük verimliliğe sahip ve sürdürülemeyen enerji kaynaklarını kullanan geleneksel “kahverengi ekonomi” devam edecek ve sorunlar tekrarlanacaktır. Yeşil ekonomik dönüşümün gerçekleşmesi için uyulması gereken ilkeler: kullanım değeri, içsel değer ve niteliğin öncüllüğü, doğal akışı takip etmek, bilimsel kesinlik ve çok işlevsellik, uygun ölçek/bağlı ölçek, çeşitlilik, kendine bağımlılık, kendince düzenleme, katılım ve doğrudan demokrasi insan yaratıcılığı ve kalkınma, inşa edilen çevrenin stratejik rolü, yeşil ekonomik dönüşümün radikal ve ekolojik olmasıdır

40 Yeşil Ekonomik düzene geçişin üç temel hedefi vardır: ● İstihdam yaratarak ve krizden zarar görmüş grupları koruyarak dünya ekonomisinin yeniden canlandırılmasına katkıda bulunmak, ● Karbon bağımlılığını azaltarak ekonomilerin temiz enerji kullanarak dengeli bir kalkınma yoluna girmelerini sağlamak, ● Sürdürülebilir kalkınma sağlayarak 2015 yılına kadar aşırı yoksulluğu ortadan kaldırmak. Yeşil ekonomi uygulamalarının hedeflerine ulaşabilmesi için sahip olması gereken ortak unsurlar; hedef sektörlere yönelik mali teşvikler, ulusal ekonomilerde yeşil yatırımlara yönelik politika reformları ve uluslararası eşgüdümü sağlayacak ve ulusal girişimlere destek olacak uluslararası politika reformları biçiminde sıralanabilir (UNEP, 2009:5).

41 Hanehalkı Aralarında akrabalık bağı bulunsun ya da bulunmasın aynı konutta yaşayan, temel ihtiyaçlarını birlikte karşılayan, hanehalkı hizmet ve yönetimine iştirak eden bir veya birden fazla oluşan topluluktur. Ayrıca, üç ay içinde başlayabileceği bir iş bulmuş ya da kendi işini kurmuş ancak işe başlamak ya da işbaşı yapmak için çeşitli eksikliklerini tamamlamak amacıyla bekleyenler de işsiz nüfus kapsamına dahildirler.

42 Doğum oranı, (kaba doğum hızı), bir yılda doğan canlı bebek sayısını yıl ortası nüfusa bölünmesi ve 1000 ile çarpılmasıyla bulunan oran nüfus başına bir yıldaki doğum miktarını oransal olarak verir [1]. Doğumlar göç ile birlikte bir mekandaki nüfusun artmasının sebebidir. Doğumlar ile ölünler arasındaki fark Doğal Nüfus Artışını verir. [1] Yavaş değişim: Ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesine bağlı olarak doğum oranının düşmesidir. Sanayileşme, kadının çalışma hayatına katılması, eğitim düzeyinde iyileşme, şehirleşme nedenler arasındadır. Gönüllü değişim:Devletlerin uyguladığı nüfus politiklarının sonucunda doğum oranının hızla düşmesidir. Çin'de 1970'lerde başlanantek çocuk siyaseti, 2002'de yasal hale getirilmiştir. Sert şekilde uygulanan nüfus planlaması doğum oranlarını önemli ölçüdü düşürmüştür. bugün 1.3 milyar nüfusuyla dünya lideri olan Çin 2050 yılında 1.6 milyar olacak ve tahtını Hindistana devredecektir.ÇinHindistana Kriz modeli: Sosyal ve siyasal sistemde insanları sıkıntıya düşüren genel olaylar neden olur. Savaş, ihtilal, kargaşa, terör, göç, afetler doğum oranlarında ani düşüşlere neden olur. Türkiye en düşük nüfus artışının 1945 yılında yaşamıştır. II. dünya savaşına Türkiye'nin girmemiş olmasına rağmen etkilenmiştir

43 "İnsani Gelişmişlik Endeksi” (İGE) Ülkelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerinin ölçülmesi amacıyla çeşitli endeksler geliştirilmiştir. Bu endekslerden en çok kullanılanlarından biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (BMKP) tarafından yayımlanan ve ilk olarak 1990 yılında Pakistanlı ekonomist Mahbub ul Haq tarafından geliştirilmiş olan "İnsani Gelişmişlik Endeksi” (İGE)’dir. Endeks, Dünya'daki ülkeler için "uzun ve sağlıklı bir yaşam", "eğitim" ve "insanca bir yaşam için gerekli gelir" olarak belirlenen üç boyutlu bileşik bir değer sunmaktadır. Bu boyutlar dikkate alındığında, endeksin insani gelişmeyi; yaşam süresi, bilgiye ulaşım ve yaşam standardına bağladığı açıkça görülmektedir. Bu üç boyutu ölçmek için kullanılan göstergeler 2010 yılı itibariyle revize edilmiş olup sırasıyla "doğumda beklenen yaşam süresi", "beklenen okullaşma yılı", "ortalama okullaşma yılı" ve "kişi başı Gayri Safi Milli Gelir (GSMG)" olarak belirlenmiştir

44 Ortalama okullaşma yılı göstergesi açısından Türkiye, OECD üye ülke sıralamasında 7,6 yıl ile sonuncu sırada yer almaktadır. Üye ülkelerden ABD ve Almanya 12.9 yıl ile birinciliği paylaşmaktadırlar. Türkiye; “yüksek insani gelişmişlik” kategorisindeki Karadağ (10.5), Malezya (9.5), Mauritius (8.5), Uruguay (8.5) ve Lübnan (7.9) gibi ülkelerin gerisinde kalmıştır. Beklenen okullaşma yılı göstergesi açısından Türkiye, OECD üye ülke sıralamasında 14.4 yıl ile yine sonuncu sıradaki yerini korumuştur. Üye ülkelerden Avusturalya 19.9 yıl ile birinciliği almıştır. Öte yandan Türkiye “yüksek insani gelişmişlik” kategorisindeki Mauritius (15.6), Uruguay (15.5), Karadağ (15.2), İran (15.2) ve Kazakistan (15.0) gibi ülkelerin gerisinde kalmıştır. Kişi Başı Gayri Safi Milli Gelir açısından yaptığımız bir karşılaştırmada Türkiye, USD ile OECD üye ülke sıralamasında sonuncu sıradaki yerini korumuştur. Üye ülkelerden Norveç, USD ile birinciliği almıştır. “Yüksek insani gelişmişlik” kategorisindeki ülkeler ile bir karşılaştırma yaptığımızda ise Malezya (21.824) ve Kazakistan’ın (19.441) gerisinde kaldığını gözlemekteyiz3.

45

46

47

48 KAROŞİ Karoşi, Japonca’da, ‘aşırı çalışmadan kaynaklanan ölüm’ anlamına geliyor. Özgün tanımında, karoşi, aşırı çalış(tırıl)mak nedeniyle beyin kanaması ya da kalp yetmezliğinden ileri gelen ölümlere karşılık geliyor. Japonya’da son 35 yılda o kadar çok iş kaynaklı ölüm gerçekleşti ki, bu olgunun Japonca’da ayrı bir adı var. Kimileri, bu tanıma, aşırı çalış(tırıl)mak nedeniyle oluşan inme gibi kalıcı hasarları da ekliyor. İlk karoşi olayı, 1969’da gerçekleşti. Aşırı çalıştırılan 29 yaşındaki bir emekçi öldü. ‘Karoşi’ sözü ilk kez, 1982 yılında 3 hekim tarafından yazılan aynı adlı kitapta dile getirildi. Kitapta, iş kaynaklı öl(dür)ümlerin nedenleri olarak, uzun ve düzensiz çalışma saatleri ve vardiya düzeni anılıyordu. 1987’den beri Çalışma Bakanlığı, ‘ani ölüm’ sayılamaları yayınlıyor; ancak sayılar, özellikle az gösteriliyor. (Bu ani ölümler, bakanlıkça, uzun yıllar, ‘karoşi’ olarak adlandırılmadı. Uluslararası İş Örgütü (İLO), 1993’te yayınlandığı raporda ‘karoşi’ sözcüğünü kullandığı için, Çalışma Bakanlığı, örgüte karşı tepki bile gösterdi.) Şirketlerin adının lekelenmemesi için binlerce karoşi olayının üstü örtülüyor. Çalışma Bakanlığı, bir insan ölmeden hemen önce, sürekli olarak 24 saat ya da son 7 günde hergün üstüste 16 saat çalışmamışsa, ölümü, bir karoşi olayı olarak kabul etmiyor. Böylece, aylarca, fazladan, saatlerce çalıştırılarak öldürülenler, sayılamalara özellikle alınmıyor. Oysa, aşırı çalıştırılmanın ölümcül etkilerinin uzun erimde gerçekleşme olasılığının yüksek olduğu biliniyor. Resmi sayılamalar, yıllık karoşinin ortalama 30 ölüme karşılık geldiğini ileri sürerken, devletdışı kaynaklar, ölümlerin yıllık 10,000’den az olmadığını söylüyor. Dahası, son yıllara dek, aşırı çalışmayı reddettikleri için işlerinden atılan işçileri, mahkemeler haksız buluyordu. Çalışma Bakanlığı’nın resmi olarak tanıdığı ilk karoşi olayı, 1988’de, bir yapı şirketinde çalışan 28 yaşındaki bir mühendisin 2 gece üstüste işyerinde çalışmak zorunda kalması sonucu, kendini çatıdan boşluğa bırakışıydı. Mühendis, kendi canına kıydığı Ekim ayında, toplamda, 85 saat fazladan çalışmıştı (bu sayı, işyerinde kaldığı geceleri içermiyor). Karoşi kurbanlarının yakınları ve duyarlı avukat ve hekimler, 1990’da ‘Karoşi: When The Corporate Warrior Dies’ (‘Karoşi: Şirket Savaşçısı Öldüğünde’) adlı (İngilizce olarak kaleme aldıkları) kitapta, çok sayıda karoşi öyküsünü biraraya getirdiler. Öyküler, ‘vahşi kapitalizm’in insan kıyıcılığının korkunç örnekleriyle dolu. Kent özeğindeki evlerin çok pahalı olması nedeniyle, tipik bir Japonyalı emekçi, işyerinden toplu taşımayla 2 saat uzaklıkta oturuyor ve bu nedenle, sabah 7’de evden çıkıp gece 11’de eve varıyor. Sokak ortasında takım elbiseleriyle yerde uyuyakalmış insanlar, az rastlanır bir manzara değil. Karoşilerin bir bölümü, sermaye düzenindeki korkunç yarışmacılık içerisinde, emekçileri ek ödeme yapmadan çalıştıran işverenlerden kaynaklanırken; üst-düzey yöneticilerin ölümleri de az sayıda değil. Üst düzey yöneticiler, yine ek ödeme almadan, işini yitirme korkusu, kendini kanıtlama ya da aşma düşüncesiyle kendi elleriyle ölüme gidiyorlar. Japonya’da, kamyoncular ve aztaşır (taksi) sürücüleri de tehlikede. Sürücülerde de karoşi olaylarına rastlanıyor. Bu nedenle, emek örgütleri, sürücülerin günde 16 saatten fazla ve iki günde toplam 21 saatten fazla çalışmasının önlenmesini istiyorlar. Bir ay boyunca çift vardiya çalışan 39 yaşındaki bir polis memuru da karoşi kurbanları arasında. Karoşi, elbette, Japonya’ya özgü değil. Kore’de de görülen aşırı çalışmadan ölümler, Korece’de ‘gwarosa’ olarak adlandırılıyor.

49 Yoksulluk Yoksulluk veya yoksul terimleri, göreceli kavramlardır ve yörelere yada ülkelere göre farklılık göstermektedir. Ancak genel kabul görmüş şekliyle yoksulluk, bir ülkenin fert başına düşen millî gelirinin altında olan ve toplam gelirin, asgarî fizyolojik ihtiyaçları karşılayamayacak düzeyde olmasıyla yaşam güçlüğü çekilmesi halidir (Townsend, 2010: 87). Yoksul ise, yeterli düzeyde parası olmayan veya konforlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan araçlara sahip olmayan kişidir. Gelir yoksulluğu (income poverty) yaşamı sürdürmek ya da asgari yaşam standardını karşılamak için kişi veya hane halkının ihtiyaç duyduğu temel gereksinimlerin karşılanabilmesi bakımından yeterli miktarda gelirin elde edilememesi durumu olarak tanımlanabilir. Gelir yoksulluğu hesaplamalarında genellikle asgari bir yaşam düzeyini sağlamak için gerekli gelir, yoksulluk sınırı olarak tanımlanmaktadır. Yoksulluk sınırının altında bir gelir/tüketim seviyesine sahip olan kişi veya hane halkı yoksul olarak adlandırılır. İnsani yoksulluk endeksi yaşam süresinin kısalığı, temel eğitim hizmetlerinden mahrumiyet ve kamusal ve özel kaynaklara erişememe gibi insani gelişim açısından ortaya çıkan mahrumiyetleri, yoksulluğun boyutlarını ve insani gelişim dışında kalmış insanların oranını ölçmektedir.

50 Sosyal diyalog Sosyal diyalog hükümet, işçi ve işveren temsilcileri arasında yürütülen tüm müzakereler, görüşmeler veya basitçe sosyal ve ekonomik konularla ilgili ortak ilgi alanına giren her tür bilginin paylaşımı olarak tanımlanmaktadır. Sosyal diyalog göstergeleri konusunda yapılan çalışmalar sendika üyelik verileri, sendikalaşma yoğunluğu ve toplu sözleşme kapsamına ilişkin verilerin derlenmesine odaklı olarak yürütülmektedir. Bu alanlara ilişkin istatistiklerin türetilmesi ve analizi sosyal diyaloga katılan tarafların kapsamı, devletin rolü ve örgütlenme konusunda sağlanan ilerleme gibi hususlarda bölgesel veya sektörel düzeyde toplu görüşmelerle ilgili değerlendirmelerine yardım etmesi beklenmektedir.

51

52

53

54

55

56


"Tanımlar. MERKANTİLİZM 16. ve 17. yy’da İngiltere de ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin öncüleri J.B.Colbert ve R.Cantillion’dur. Merkantalistler devletin." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları