Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

döngü Hiç okula giderken bir fırtınaya yakalandınız mı? Ya da, dayınız size şapkasının yaman bir esintide nasıl uçup gittiğini anlattı mı? Peki; hiç.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "döngü Hiç okula giderken bir fırtınaya yakalandınız mı? Ya da, dayınız size şapkasının yaman bir esintide nasıl uçup gittiğini anlattı mı? Peki; hiç."— Sunum transkripti:

1

2 döngü

3 Hiç okula giderken bir fırtınaya yakalandınız mı? Ya da, dayınız size şapkasının yaman bir esintide nasıl uçup gittiğini anlattı mı? Peki; hiç okyanusun ortasında, gök ile denizin birbirine karıştığı muazzam bir fırtınada on yedi metrelik dalgalara karşı yol aldınız mı? Yol almasanız bile, hiç Belçika - Anvers “Yüksek Denizcilik Okulu Güverte Bölümü”nü (Ecole Supérieure de Navigation d'Anvers) “Açık Deniz Uzak Yol Kaptanı" olarak bitirmiş, 2. Kaptanlık’tan ayrılma bir ağabey, size bu dalgaların görüntüleri eşliğinde bildiklerini, birikimlerini yazdı mı? Üstelik o ağabeyin: -Bak abi; nasıl bir şarkı yaptım dinle… diyerek, babaanneleri Gülpembe hakkında yaptığı şarkı gibi pek çok şarkısını kendisine dinletmiş Barış Manço isimli bir kardeşi de var mıydı? ** ** ** Savaş Manço Ağabey’den çok etkileyici, çok öğretici bir mesaj geldi. Yazıyı okuyup, fotoğraflarına bakarken: -Bu ne yaaa???... dedim ürpertiyle. Hiç yaşamayabileceklerimi, hiç anlatılmayabileceklerimi anlatıyordu: Yıllar oldu böyle hava yemeyeli... diye başlıyordu satırları ve devam ediyordu;

4 Bir yolculukta (Kasım ayı idi); Duluth-Minnesota'dan başlayan yolculuğumuz St-Laurent nehri ağzından çıkıp, İsveç’te son bulacaktı. ABD - Kanada arasındaki göller üstünde seyreden gemilere, göllerin kıyıları ve dipleri, ayrıca göllerde yaşayan hayvanlar ve bitkiler zarar görmesin diye, hız kısıtlaması uygulanır. Bu nedenle Duluth'tan nehrin çıkışına gelene kadar çok vakit kaybetmiştik. Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim: göller kirlenmesin diye gemi tuvaletlerini kullanamazsınız; girişte mürettebata yetecek kadar sayıda kimyevi tuvalet kiralarsınız ve çıkışta motorla gemiye gelip onları sizden geri alırlar. Helikopterlerle de boyuna etrafınızda dolaşıp atık su sızdırıp sızdırmadığınıza bakarlar. Eğer çevre kirletmesi yapıyorsanız yandınız.... Neyse, gelelim konumuza. Kış aylarında çok fırtınalı olduğunu bilmesine karşın, yol daha kısa diye, İngiltere’nin kuzeyinden gitmeyi uygun görmüştü kaptanımız. Valla Yaratan seni inandırsın, bir seferinde elimdeki sekstant aletiyle gemiden 17 metre yüksek dalga ölçmüştüm. Tam 6 gün deniz ve gök birbirlerine karıştı, öyle ki sanki üstümüzde de su vardı. En kötü hava Bofort Skalası’nda 12'dir; gemi batmadığı için biz 6 gün boyunca seyir defterine 11 hava yazmıştık, ne de olsa erkekliğe bok sürmemek gerekiyordu...

5

6 Aslında dalga suyun yukarı - aşağı düşey bir hareketidir. Dalga deniz suyu taşımaz. Suyun ilerlediği hissini veren ondülasyonun yandaki su kesimine geçmesidir ama oradaki su da yukarı - aşağı oynar. Yer değiştiren rüzgârdır. Bir de ondülasyon kıyıya yaklaştıkça suyun aşağı - yukarı hareketi deniz dibine değerek çelme yemiş gibi olur ve suyun üst kısmını suyun bir sonraki kısmının üstüne devirebilir. Haliyle kuvvetli veya çok kuvvetli esen rüzgar, suyun üst kısmından parçacıklar koparıp önüne katabilir. Parçacıklar diyince damlacıklar aklına gelmesin: resimlerde gördüğün gibi tonlarca sudur rüzgarın önüne kattığı. Buna Fransızca’da "Embruns" deniyor: bir nevi dalgadan kopan yağmur. Zaten resimlerde bu yağmur çok belirgin; hava kapalı hissini veriyor, oysa yukarda güneş var. Embruns sözcüğünün Türkçe'sini bulamadım. Bu tip hava ve deniz şartlarında dalgaların ondülasyon istikametini sağdan veya soldan 45° açı altında kesmek gerekir. Yandan gelen ondülasyon gemiyi alabora edebilir, karşıdan gelen de, hele hele peş peşe olan iki su tepesinin (crête) ampitüdü (istersen 2 dalga arası diyelim) gemi boyundan kısa ise, gemiyi ortadan, ağırlık merkezinin olduğu yerden ikiye kırabilir; çünkü bu iki tepe gemiyi iki baştan kendi boyları kadar kaldıracaklar ve geminin ortası, benim ölçtüğüm gibi metre boşlukta kalacaktır. İşte o zaman gemi "çıt" diye ikiye bölünüp dakikada kaynar, gider... Eğer gemi dümeni fırtına sırasında bozulursa rüzgar dümensiz gemiyi estiği istikametin içine, geminin burnundan itibaren alır ve sonuçta yukarda sözünü ettiğim durum ortaya çıkabilir. Yani fırtınada esas tehlike su değil, rüzgâr ve onun estiği istikametin içine düşmektir.

7 Resimlerde dalgalar soldan ve 45° açı ile geliyor. Sol tarafa dikkat edersen deniz seviyesinin (bir şekilde su kesimi çizgisi) güverteden metre kadar aşağıda olduğunu görürsün. Geminin üstünden geçen aslında dalganın kendisi değil ama dalganın üst kısmından kopan su bölümü. Olay çarpıcı görünüşlü ama gemi açısından çok önemli değil: eğer gemi hermetik ise (ambarları su almıyorsa) ve suyun denize geri akışını temin edecek sistem çalışıyorsa (resimlerde gördüğün gibi yanlardaki boşluklar ve güvertenin yanlardan sağa ve sola doğru dışa olan eğimi) o kadar tehlikeli bir durum değil. Gerçi son resimdeki su miktarı abartılmış gibi görünüyor ama o sözünü ettiğim 6 günde yaşadıklarımı anımsadıkça içimden "doğru olabilir" demek geliyor. Ayrıca o 6 gün içinde her gün 3 öğün yemek, 2 posta bir kaç saat uyumak ve, başarması en zor olanı, günde bir kaç defa da tuvalete gitmek zorundasın. Seyir nöbetleri 4 saat sürer ve her gün, 8 saat dinlenti zamanı ile bölünmüş 2 nöbet tutarsın. Günde 8 saat denize bakan kişi biraz düşünür de. Bu sırada sana güvenen 32 kişilik mürettebat kamarasındaki ranzanın üstünde gözünü kapamaya çalışır. Uzakta bir yerlerde ise bir armatör gemisini, alıcı tüccar malını, satıcı tüccar parasını, kimisi oğlunu, eşini, yavuklusunu, kimisi de babasını bekler. Sen sevdiklerini düşünürsün, 4 saat boyu düzgün dümen tutup, gemiyi rüzgâra kaptırtmamaya çalışırken... Böyle havalarda güvertede dolaşmamak en doğrusudur!... Barış ve Sevgi dileklerimle "NOT: resimleri çeken gerçek kahramanın adı bilinmiyor." Savaş Manço

8

9

10 Mesaj bittiğinde ilk nefesimi aldım; kıyıdaydım yılında, bir zamanlar deniz olan Ankara’daydım. Bu Şubat sabahı kısa kollu formamla maç yapmış; değil kar, yağmur bile yağmadığı için uzun süredir kaldırımda yürürken, bir araç tarafından su sıçratılmamıştım. ** ** ** Çünkü biz burada bir bardak suda kasırgalar koparırken, yer küre ısınıyordu. Buzullar eriyor, insanlar küresel felakete karşı önlemleri tartışıyor, birbirini suçluyordu. Küresel ısınmanın sorumlusunun “insan” olduğu sanılıyordu. Oysa on bin yaşındaki insan sadece yardım ve yataklık yapıyordu. Küre; insan olsa da, olmasa da ısınacaktı. Buzul devri – ardından gelen küresel ısınma – ardından yine buzul devri… dünyanın dört milyar altı yüz milyon seneden beri yazgısıydı. Şu anda iki uzun buzul çağı arasındaki kısacık ılık dönem yaşanmaktaydı; ardından mutlaka içinde bulunduğumuz ılık dönemden on misli daha uzun sürecek buzul çağı yine başlayacaktı.

11 Okyanustaki dalgayı değil, ekonomideki dalgalanmayı durduramayan, sabah gözlüklerini takıp işe giden, akşam dişi ağrıyan, midesinde azıcık da gazı olan zavallı insanoğluinsanın bu doğal süreci kökten değiştirebilmesi biraz sıkardı. Elbette önlemler alınmalı, israftan, doğa tahribatından kaçınılmalıydı; ama küresel ısınma da - buzul devri de kaçınılmazdı. Depremler de aşklar gibi hep olacak, okyanuslarda fırtınalar yine kopacak, kıtalar birbirinden uzaklaşacak, yaşanamayacak uzun buzul devri öncesi yine yaşanacaktı. Sizi 2. kitabımdan bir masalla baş başa bırakıyor; fonda Barış Manço’nun 2023’ü çalarken, 3023’te bu satırları okuyan bir Ankaralı’nın, henüz donmamış, asıl felaket olan “küresel soğuma” senaryolarına boğulmamış olmasını diliyorum. düş hekimi yalçın ergir →

12 BİR DÜNYA MASALI

13 Bundan dört sene önce, özür dilerim, dört milyar altı yüz milyon sene önce eriyik bir kitle vardı. Bağrından koptuğu anasının yörüngesinde, alevler içerisinde dolanıp duruyordu. Sekiz yüz milyon sene geçmesi gerekti azıcık soğuması, kendine gelebilmesi ve bundan sonra da ne yapacağına karar verebilmesi için. Sonra çok sessiz, çok yalnız bir milyar sene daha geçirdi. Hiç yılbaşlarını kutlayacak dostu olmadı o aralar. Havada kesif bir amonyak, metan kokusu; birbirini kovaladı yıllar. Daha sonra nerden geldiği bilinmez bir konuğu oldu; bir canlı = bir bakteri (cyanobacteria) Artık üzerinde bir hayat, bir kader ortağı vardı. Bu bakteriler milyarlarca sene sürecek hayatlarına başlamışlar, fotosentezle kitleler oluşturmaya başlamışlardı.

14 Zaman su gibi akıp gidiyordu. Günümüze iki milyar altı yüz milyon sene kalmıştı, kıtalar oluşuyordu artık. Bir sekiz yüz milyon sene daha habersiz geçerken, artık sahnede Eukaryotic hücreler de vardı. Hani şu hayvanları, bitkileri, mantarları oluşturan hücreler. Göz açıp kapayıncaya kadar, bir milyar üç yüz milyon sene daha geçiverdi. Çok hücreli hayvanlar, özellikle deniz yaratıkları boy göstermeye başlamışlardı. Şunun şurasında günümüze dört yüz otuz dört milyon sene kalmıştı. Eli kulağındaydı Galatasaray’ın şampiyonlar liginde karşısına dişli rakipler çıkmasına. Yapılamazdı o sıralar kıtalararası şampiyonalar, kıtalar arası yolculuklar; çünkü kocaman tek bir süper kıta vardı: Gondwana. Kuzey yarım küre tamamen okyanustu Daha sonra Gondwana kuzeye doğru hareket edince, kuzeyde muazzam buzullar oluştu. Deniz suyu seviyesi düştü ve zar zor oluşmuş canlıların %60 ı telef oldu. Bu yeryüzündeki ve denizlerdeki canlıların yediği ilk büyük darbeydi.

15 Günümüze dört yüz milyon sene kala hava sıcaklıkları mevsim normallerine geldi, istikrar sonucu denizler yeniden yükseldi ve ilk çenesiz balıklar ortaya çıktı. Artık tohumlu bitkiler, küçük ormancıklar görülmeye başladığında, mangallarını devirecek, izmaritlerini atıp onları yakacak magandaların ortaya çıkmasına daha üç yüz elli dört milyon sene vardı. Örümceklerin atası kanatsız böcekler de bu devirde bir terlik darbesiyle ezilmeden, mesut, mutlu yaşayıp gidiyorlardı. Derken tüm canlıların %70 inin telef olduğu ikinci büyük darbe geldi çattı. Bu darbe ne kötü yönetim, ne de ekonomik istikrarsızlık sonucu ortaya çıkmıştı. Dünyaya freni patlamış bir asteroit çarpışmıştı. Bugünkü dünya düzeninde astreoidin hangi ülkeye kafadan geçirdiği hakkında muhtelif görüşler öne sürüldü, kaba tahminlerde bulunuldu. Acısıyla tatlısıyla, yüz değil, yüz milyon sene daha geçti Bu Carboniferous döneminde her tarafta buzullar oluşurken, buzulların ve suyun basınçla altında kalan ormancık bölgelerinde günümüzün kömür havzaları oluştu. İşte iki yüz seksen altı milyon sene sonra, o kömür havzaları yüzünden çıktı dünya savaşları, döndü ağır sanayi çarkları.

16 Şunun şurasında iki yüz elli milyon senecik kalmışken; Permian döneminde üçüncü ve en büyük darbe geldi. Deniz seviyesi en az yüz elli metre düştü. Günümüzdeki St Helens Yanardağı’nın patlamasından bir milyon misli güçlü volkanik patlamalar oldu. Güneş müneş gözükmez oldu. Kapkara yeryüzü seraya döndü ve deniz canlılarının %97 si, kara vertebralılarının % 75 i, yapraklı kara bitkilerinin %97 si bağıra bağıra yok oldu. Bu badireyi atlatanlardan yeni türler, yeni bitkiler, yeni sürüngenler gelişti. Ve iki yüz on üç milyon sene önce muhteşem bir dönem başladı: Jurassic dönem. Çeşit çeşit dinozorlar türedi. Dünya, Spielberg filmlerine dönmüştü. Bu acayip, unutulmaz dönem, dev yaratıkların, dev deniz mahluklarının, dev kuşların birbirini yediği bir efsane dönem olarak ders kitaplarındaki, bilim kurgu filmlerindeki yerini aldı. Nedense hiç bir filme konu olmadı dinozorların çiftleşmesi, olamadı. Çeşit çeşit böcekler, çiçekli bitkiler, modern memeliler ortaya çıkarken, yüz binlerce senede bir görülen bir darbe daha geldi. On kilometre çapında olduğu sanılan bir asteroit, şimdiki Meksika’nın Yucatan Körfezi dolaylarına çarptı. Tarifi olanaksız çarpma, buharlaşan kayalar, şok dalgalarıyla dünyanın diğer tarafında harekete geçen volkanlar, havalanan toz ve kil tabakasıyla kaplanıveren atmosfer, kararan - soğuyan dünya... Sonuç: İki ölü, bir yaralı değil; güzelim dinozorların sonu oldu.

17 Artık devir değişmişti. Mesozoic Çağ bitmiş, Cenozoic Çağ başlamıştı. Günümüze altmış altı milyon sene kala memeliler, çeşit çeşit bitkiler, ilk atlar, Moby Dick’in ataları, film değil, yaşam sahnesindeydiler. Oligocene, Miocene, Pliocene dönemleri birbirini takip etti. Kimler geldi kimler geçti; ne memeliler, ne primatlar, ne hominidisler, ne homo habilisler geldi geçti ve gelindi bir milyon sekiz yüz bin sene öncesine, dördüncü jeolojik devire; bu devrin bir milyon yedi yüz doksan bin sene sürecek ilk evresi Pelistocene dönemine. Dünyanın güneşe göre astronomik pozisyonunun değişmesiyle korkunç bir buzul çağı dönemi başlamıştı. Buzullar, Avrupa’nın Asya’nın ve Kuzey Amerika’nın büyük bir kısmını kaplamıştı. Yıllık sıcaklık ortalamaları sıfır derecenin çok altlarındaydı. Ara sıra ılık dönemler de olmuyor değildi; ama buzullu dönemler yüz bin sene sürüyorsa, ılık dönemler sadece on bin senecik sürüyordu. Pleistocene döneminde artık ilkel insan da ortaya çıkmıştı. Henüz modern değildi. Daha Kazıklı Voyvoda’lara, toplama kamplarında fırınlarda yakmalara, kimyasal ve biyolojik silahlara on binlerce sene vardı. Günümüze on bin sene kala, son buzul dönemi bitip, ılık Holocene dönemi başladığında, yeryüzü asteroitten beter bir belayla, insanın evrimleşmişi ile tanıştı: Homosapiens. Ve medeniyet başladı...

18 Gerisini biliyorsunuz... Duvarınızdaki Saatli Maarif Takvimi’nin yapraklarını birer birer değil, biner biner de kopartsanız, yukarıdaki satırların başına, dört milyar beş yüz doksan milyon dokuz yüz doksan bin sene önceye dönmeye ömrünüz yetmez. Şu anda iki uzun buzul çağı arasındaki kısacık ılık dönemi yaşıyoruz. Ömrünüz, şu anda “küresel ısınma var” diye dövünürken, ardından mutlaka gelecek uzun buzul çağını görmeye, şu bir derecelik ısınmanın kıymetini anlamaya, ondan korkmamaya da yetmez. Belki şu anda bunaltan hayat pahalılığından, dönüp düren dolaplardan, aslında milyarlarca senedir yaşayabileceğiniz, yaşamaya uygun yegane minicik, mikroskobik koşulları ve zaman dilimciğini yaşadığınızı anlamaya da yetmez. Kıtalar yükselmeye, hareket etmeye, dünyanın dikey aksı, güneşin etrafındaki yörüngesi değişmeye devam edecek. Kaçınılmaz olarak ekinoks - yani güneş ışınlarının ekvatora dik olarak geldiği, gece ile gündüzün eşit olduğu tarihler yine değişecek, Fikret Kızılok’un ölümü artık bir ekinoks gecesine denk gelemeyecek. İçinde bulunduğumuz ılık dönemden belki on misli daha uzun sürecek bir buzul çağı daha mutlaka gelecek.

19 Belki Hasan Dağı patlayacak, belki yıldızlı bir gecede komşunun bahçesine üzerine Küçük Prensi’yle bir asteroit düşüverecek Ali, Ayşe’ye küs iken, Mehmet sevgisini söylemeye utanırken, Levent üşenirken, Zeynep hep erteleyip, bir türlü başlamaya cesaret edemezken, Hasan feci gıcık kaparken, Musa parasızlıktan kıvranırken, koca dinozorlara yar olmamış yeryüzünde, bizim de neslimiz tükenip gidiverecek, fosillerimiz bulunacak kuruttuğumuz nehir yataklarında, Mars Çiçeği tarlalarında. Merhaba sizlere Bir gün duracak dünyamızdan Bugün de çarpan yüreklere Doğan güneşe, yıldızlı gecelere Şu minicik zaman diliminden Hala gönderebilirken Sevgiler hepinize...

20 düş hekimi yalçın ergir düş hekimi belgeselleri: siyah okyanustaki kağıttan kayıklara…


"döngü Hiç okula giderken bir fırtınaya yakalandınız mı? Ya da, dayınız size şapkasının yaman bir esintide nasıl uçup gittiğini anlattı mı? Peki; hiç." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları