Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

On İkinci Bölüm Siyasi Tarih Doç. Dr. Giray Saynur Bozkurt Sakarya Üniversitesi.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "On İkinci Bölüm Siyasi Tarih Doç. Dr. Giray Saynur Bozkurt Sakarya Üniversitesi."— Sunum transkripti:

1 On İkinci Bölüm Siyasi Tarih Doç. Dr. Giray Saynur Bozkurt Sakarya Üniversitesi

2 2 II. Dünya Savaşından sonra Türk Dış Politikasındaki gelişmeleri değerlendirecek, Kore Savaşı, NATO, iki kutuplu dünyadan çok kutuplu döneme geçiş, yumuşama dönemi gibi Soğuk Savaş dönemi olaylarını kavrayacaksınız. Bu konuyu çalıştıktan sonra:.

3 A. SAVAŞTAN SONRA TÜRK DIŞ POLİTİKASI 1.TÜRK-SOVYET İLİŞKİLERİ 2.TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ 3.TÜRKİYE’NİN AVRUPA KONSEYİNE GİRMESİ 4.KORE SAVAŞI 5.TÜRKİYE’NİN NATO’YA KATILMASI 6.BALKAN PAKTI B. İKİ KUTUPLU DÜNYADAN ÇOK KUTUPLU DÜNYAYA GEÇİŞ 1. ÜÇÜNCÜ BLOK’UN ORTAYA ÇIKIŞI 2. Doğu Bloku ve Doğu Bloku içinde yaşanan gelişmeler 3. Batı Bloku ve Batı Bloku içinde yaşanan gelişmeler 4. Truman Doktrini 5. Nato’nun Kuruluşu 6. Avrupa Konseyinin kuruluş amacı C. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ ORTA DOĞU ve UZAK DOĞU 1. İsrail’in Kuruluşu 2. Eisenhower Doktrini'nin Amacı 3. Uzak Doğu’da Çatışma 3.1 Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu 3.2. Uzak Doğu Hakimiyet Mücadelesi Kore Savaşı Seato’nun Kuruluşu D. ÇOK KUTUPLU SİSTEM E. BAĞLANTISIZLIK HAREKETİ F. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE YENİ ETKENLER VE DEĞİŞİMLER G. YUMUŞAMA (DETANT) POLİTİKASI VE BUNA YOL AÇAN GELİŞMELER 1.Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları 2. Küba Bunalımı ve Bloklararası İlişkilere Etkisi(1962) 3. Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları (1963–1979) 4. Helsinki Konferansı ve "Sonuç Belgesi“ (1Ağustos 1975) H. ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN ATMOSFERE VE UZAYA YAYILMASI, DENİZLERİN ÖNEMİNİN ÇOĞALMASI 1. Uluslararası İlişkilerin Atmosfere ve Uzaya Yayılması 2. Uluslararası İlişkilerde Denizlerin Öneminin Çoğalması 3  Olay Çalışması  Öğrenme Hedefleri

4 1.TÜRK-SOVYET İLİŞKİLERİ Potsdam Konferansı sırasında Türkiye üzerinde bir Sovyet tehdidi açık olarak ortaya çıkmıştı. Bu tehdit, bu devletin, Boğazlarda üs istemesi ve Kars ve Ardahan bölgelerinin Rusya’ya terkini ileri sürmesi ile ağır bir nitelik kazanmıştı. Fakat 1946 yılında, Türkiye üzerindeki bu tehdidin ağırlığı daha da artmıştır. Lakin Sovyetlerin 1925 tarihli Türk-Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını 1945 Martında feshetmesinden beri Türk-Sovyet münasebetlerinde gittikçe artan soğukluk, İstanbul'da meydana gelen bir olayla gerginliğe dönmüştür.

5 Türk-Sovyet münasebetlerinin bu gergin durumu 1946 yazına kadar devam etti. Fakat 1946 yazında yeniden şiddetini arttırarak bir buhrana girdi. Potsdam kararlarına uygun olarak Sovyetler Boğazlar hakkındaki görüşlerini, Türk Hükümetine 7 Ağustos 1946 da verdikleri bir nota ile açıkladılar. Yeni Boğazlar rejiminin alması gereken şeklin esasları olarak şunlar belirtiliyordu: 1) Ticaret gemilerinin barışta ve savaşta tam geçiş serbestisine sahip olması. 2) Karadeniz'e kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine her zaman geçiş serbestisi tanınması. 3) Karadeniz'e kıyısı olmayan devletin savaş gemileri için, -istisnai bazı haller dışında barışta ve savaşta geçiş yasağı konması. 4) Yeni Boğazlar rejiminin yalnız Karadeniz'e kıyısı olan devletler tarafından düzenlenmesi. 5) Ticaret ve geliş-geçiş serbestliği ile Boğazların güvenliğinin, en ziyade ilgili ve bu işe en liyakatli devletler olan Sovyet Rusya ile Türkiye tarafından ortak vasıtalarıyla sağlanması.

6 Sovyetlerin 7 Ağustos notasına Türk Hükümeti 22 Ağustos 1946 tarihli bir nota ile cevap verdi. Cevapta II'nci Dünya Savaşında Boğazlar Statüsünün Türkiye tarafından iyi korunmadığına dair ithamlar çürütüldükten sonra, Sovyet isteklerinin 4 ve 5'inci maddeleri reddedilerek, beşinci madde hakkında, bu Sovyet teklifinin "Türkiye'nin hiçbir bakımdan feragat edemeyeceği ve takyidini kabul edemeyeceği egemenlik haklarına ve güvenliğine aykırı" olduğu bildiriliyor ve bunun Türkiye'nin güvenliğinin imhası demek olacağı belirtildikten sonra şöyle deniyordu

7 Boğazlarda Montreux rejimi egemen olmakta devam etmektedir. Fakat olayın önemli tarafı, şimdi Sovyet tehdit ve tehlikesinin Türkiye'nin üzerine en ağır bir şekilde çökmüş olmasıydı. Sovyetler, Türkiye'nin hem bağımsızlık ve egemenliğine ve hem de toprak bütünlüğüne yönelen istekler ileri sürmüşlerdi. Türkiye tarihinin en buhranlı zamanlarından birini geçiriyordu.

8 2.TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ Sovyetler Birliği'nin bu şekilde Montreux Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ile Boğazların savunulmasına ortak olmak istemesi ve bunda da ısrar etmesi; bu defa Amerika Birleşik Devletleri'nin o günlerdeki uluslararası durumla Sovyet davranışını da göz önünde tutarak, bu konuda kesin bir tutum takınmasına ve Türkiye'yi desteklemeye karar vermesine neden oldu.

9 Bu bakımdan silahlı bir çatışma pahasına da olsa Amerika Birleşik Devletleri, bu Sovyet isteklerine karşı kesin bir tutum takınmak ve Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye yerleşmesine engel olmalıydı. Amerika Birleşik Devletleri bundan sonra, 15 Ağustos 1946'da, Akdeniz'e büyük bir deniz kuvveti göndereceğini açıkladı. Amerika Birleşik Devletleri donanmasının Akdeniz'e gelmesi, Sovyetler Birliği tarafından tepkiyle karşılandı. Bu tepkiden doğan gerginlik sürerken de Sovyetler, 24 Eylül 1946'da Türkiye'ye ikinci bir nota vererek, Boğazlarla ilgili statünün sadece Türkiye ile Karadeniz'e kıyısı olan devletler tarafından kararlaştırılmasını ve Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulmasını yeniden istedi.

10 Sovyet Rusya'nın, Boğazlar sorununu Türkiye ile karşılıklı olarak çözümlemek ve Boğazlarda üs elde etmekte ısrar etmesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetlerin yalnız Boğazları Sovyet ticaret ve savaş gemilerine açmak değil, aynı zamanda Amerikan ve İngiliz deniz ve hava kuvvetlerine kapatmak istediğini iyice gördüğü için, yeniden Türkiye'nin yanında yer aldı.

11 Bilindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri yöneticileri, bunun da etkisiyle, bundan sonra yalnız Doğu Akdeniz'deki değil, aynı zamanda Avrupa ve Uzakdoğu'daki Sovyet hareket ve yayılmasını da göz önünde tutarak, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünya politikasına katılmasına karar verdiler ve "Sovyet gelişmesini durdurma" politikasına başladılar. Bunun arkasından da, 12 Mart 1947'de, Truman Doktrini ilan edildi. Bunun sonucu olarak Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, "Yunanistan ve Türkiye'ye Yardım Kanunu"nu kabul etti ve bu da, 22 Mayıs 1947'de Başkan Truman'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.

12 Böylece, 1947 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'ye askeri yardım yapmaya başlamış oldu. Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye ve Yunanistan'a yaptığı yardım, bu devletin savaş sonunda yapmış olduğu ilk yardım olduğu için, başlangıçta bağımsız bir program olarak ele alındı. Bu da ancak bir yıl sürdü. Amerika Birleşik Devletleri, bundan sonra daha geniş bir dış yardım politikası izlemeye başladı ve 1948'de "Dış Yardım Kanunu"nu kabul etti. 4 Temmuz 1948'de de, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında Ankara'da "Ekonomik İşbirliği Anlaşması" imzalandı. Bununla da Amerika ekonomik yardıma başladı yılına kadar da Türkiye'ye askeri harcamalar için milyon dolar Amerikan yardımı yapıldı.

13 Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinin bu şekilde gelişmeye başlamasından biraz sonra da, Türkiye NATO'ya girdi ve iki devlet arasındaki ilişkilerde yeni bir dönem başladı. Bu arada da Türkiye, Avrupa Konseyi'ne girdi ve Kore Savaşı'na katıldı.

14 3.TÜRKİYE’NİN AVRUPA KONSEYİNE GİRMESİ II. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Avrupa devletlerinin, Sovyetler Birliği'nin artan tehdit ve tehlikesine karşı ve uluslararası alanda kaybettikleri eski önemlerini kazanabilmek amacıyla aralarında siyasi birleşme yollan aramışlar ve bu arada; Brüksel Anlaşması'nı yapan beş devlet, yani İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg ile Danimarka, İrlanda, İtalya, Norveç ve İsveç'in, 5 Mayıs 1949'da Londra'da bir anlaşma imzalamasıyla Avrupa Konseyi'ni kurmuşlardır.

15 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin 8 Ağustos 1949'da, Konsey'in sürekli merkezi olan Strasburg'da yaptığı toplantıda, Türkiye'nin ve aynı zamanda Yunanistan ile İzlanda'nın Örgüt'e davet edilmesine karar verilmiştir. Türk yöneticileri, bu dönemde Türkiye'nin dış siyasetinde Batı ile siyasi ve ekonomik ilişkiler içinde bulunmayı esas kabul etmişler, izledikleri bu siyasette, Avrupa Konseyi'nde bir "Avrupa devleti" olarak yer almayı da Batı ile bütünleşmede önemli bir sonuç saymışlardır.

16 Böylece Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen ve dünya güçler dengesinin yeniden oluştuğu, kendisinin de Sovyetler Birliği'nin tehdidi altında bulunduğu dönemde, Batı ile ilişkilerini daha geliştirmiş ve Batı Bloku içerisinde yerini almıştır. Özellikle bundan böyle, kendisini Batı dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye ve dış siyasetini de buna göre düzenlemeye başlamıştır. Bunlarla birlikte, Türkiye, Sovyet tehdit ve tehlikesi karşısında, güvenliğini sağlayabilmek üzere bir de asıl, Batı güvenlik sistemi olarak kurulan NATO'ya girmek istiyordu. Bu da, ancak Kore Savaşı'ndan sonra gerçekleşebildi.

17 4.KORE SAVAŞI 1945 Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin'in ortak vesayeti altına konacaktı Temmuzundaki Potsdam Konferansında da Sovyet Rusya Uzak Doğu savaşına katılmaya karar verince, askeri harekât bakımından Kore toprakları 38'inci enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekat sahası olarak kabul edildi. Fakat Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip Uzak Doğu savaşına girmediler.

18 Lakin ne zaman Amerika Hiroshima ve Nagasaki'ye atom bombalarını attı, o zaman Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore'ye soktular ve 38'inci enlem çizgisine kadar ilerlediler. Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu. Bir yandan Amerikan-Sovyet müzakereleri, öte yandan Birleşmiş Milletlerin çabaları, bu iki Kore'nin birleşmesini sağlayamadı. Bunun üzerine Amerika, 10 Mayıs 1948 de güney Kore'de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee'nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu.

19 Sovyetler de Kuzey Kore'de 1948 Ağustosunda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948 de Kore Halk Cumhuriyeti'ni kurdular. Kore Asyanın stratejik bir bölgesiydi. Asyaya ayak basmak için gayet avantajlı bir tramplen durumundaydı. Güney Kore'de ve Japonya'da Amerikan Kuvvetlerinin bulunduğu göz önüne alınınca, Amerika'nın stratejik bakımdan kuvvetli bir durumda olduğu açıktı. Sovyetler, komünistler Çin'de duruma hakim oluncaya kadar bu duruma tahammül gösterdiler. Fakat Çin 1949 sonunda komünist rejimin idaresi altına girince, Sovyetlerin Asya’da ki kuvvet pozisyonları iyice güçlenmiş oluyordu.

20 İşte bu sebeplerden dolayı, Moskova'nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore'ye karşı saldırıya geçti. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması her şeyin önceden planlandığını gösteriyordu. Bu açık saldırganlık karşısında Amerika Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince, Güney Kore'nin yardımına gönderilmek üzere, çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, fakat esas yükü Amerika'nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti teşkil etti.

21 Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı general MacArthur getirildi. Türkiye Birleşmiş Milletler Kuvveti'ne bir tugaylık bir kuvvetle katıldı. Milli Mücadeleden beri muharebe alanlarına girmemiş olan Türk askeri, Kore Savaşında, gerçekten destan denebilecek kahramanlık örnekleri vermiştir. Kore'de akan Türk kanı ve Türk kahramanlığı, Türkiye’nin 1951 yılında NATO'ya alınmasında çok mühim bir rol oynamıştır Haziranında başlayan Kore savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir. Bu üç yıllık süre içinde taraflardan hiç biri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir.

22 5.TÜRKİYE’NİN NATO’YA KATILMASI 1939'un şartları Rus emperyalizmini tekrar canlandırınca, Türkiye ile Sovyet Rusya'nın yolları tekrar birbirinden ayrıldı ve Türkiye Batılılar yanında yer aldı. Fakat daha savaşın ortalarından itibaren Türkiye şunu açık olarak gördü ki, Mihver savaşı kaybedecektir ve özellikle Almanya'nın yenilgisi Avrupa dengesinde büyük bir boşluk meydana getirecektir. Bu boşluktan da Sovyet Rusya yararlanacaktır. Yenilmiş olan Fransa ile, savaşın ağır zahmetleri ile yıpranan İngiltere bu dengeyi kurabilirler miydi? Türkiye bunu, gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak görmedi. Şu halde Sovyet emperyalizmi ve bu emperyalizmin kendisine yönelen tehdit ve tehlikeleri karşısında Türkiye için en iyi yol, Sovyet Rusya'dan çok daha güçlü bulunan Birleşik Amerika’ya dayanmaktı. İşte savaşın son yıllarından itibaren Türk dış politikasının yöneldiği doğrultu bu olmuştur.

23 Türkiye Birleşik Amerika'nın ittifakını aramakla beraber, genel olarak ittifaklar ve özellikle ikili ittifaklar Birleşik Amerika'nın bir dış politika prensibi değildi Truman Doktrini; Sovyet tehlikesi karşısında Birleşik Amerika'nın Türkiye’yi kendi haline bırakmayacağını göstermişti. Lakin bu yeterli değildi. Fiili garanti, Türkiye’nin güvenliği bakımından sahip olunması gereken asgari zorunlu unsurdu. 4 Nisan 1949 da NATO'nun kurulması ve bu ittifak sistemi ile Birleşik Amerika'nın kolektif ittifak sistemini benimsemesi, şüphe yok ki, en fazla Türkiye için ferahlatıcı olmuştur. Bunun için Türkiye, kurulduğu günden itibaren bu ittifak sistemine katılıp, Birleşik Amerika'nın ittifakına sahip olmak için çaba harcamıştır.

24 Türkiye'nin NATO'ya katılmasına Birleşik Amerika'nın itirazı olmadığı halde, NATO'nun küçük üyeleri ile İngiltere, bu işe en fazla itiraz edenlerin başında geldi. Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika gibi küçük devletler, Sovyet tehdidine en fazla ve en ağır şekilde maruz bulunan Türkiye'nin NATO'ya katılması halinde, Sovyetlerin buna sert bir tepki göstererek, hemen bir savaş yoluna gitmesinden korktular. İngiltere'nin itirazı ise bambaşka bir sebepten doğmaktaydı. İngiltere, önce, Türkiye'nin güvenlik endişeleri ile kendisinin Süveyş menfaatlerini birleştirerek, Orta Doğu'da bir savunma sistemi kurmak istedi. Mısırın da katılacağı bu savunma sistemi içinde, İngiltere Süveyş'te kalma yetkisini elde edecekti.

25 Halbuki Türkiye bakımından mühim olan, Birleşik Amerika'nın fiili garantisini, yani Amerika'nın ittifakını elde etmekti. Bu sebeple, Türkiye, Orta Doğu savunma sistemine katılmakla beraber NATO üyeliği üzerinde ısrar edince, İngiltere, 1951 Temmuzunda, Orta Doğu Savunma Sistemine katılması şartıyla, Türkiye'nin NATO üyeliğini desteklemeye karar verdi. Öte yandan, 25 Haziran 1950 de patlak veren Kore Savaşına Türkiye, Birleşmiş Milletler emrine bir tugaylık bir kuvvet vermek suretiyle, en geniş ve en aktif bir şekilde katılan bir kaç devletten biri oldu. Kore savaşlarında Türk askerinin gösterdiği kahramanlık ve mücadele azmi, her türlü övgünün üstündeydi. Kore'de Türk askeri Türk Milletinin savaş değerini belirgin bir şekilde ispat ettiği için, Türkiye'nin NATO üyeliğine yapılan itirazlar da bertaraf edilmiş oldu.

26 1951 Eylülünde Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, 21 Eylül 1951 de yayınladığı bildiride, Türkiye ile Yunanistan'ı da NATO'ya katılmaya davet etmeye karar verdiğini açıkladı. NATO Konseyi, 17 Ekim’de Londra'da imzaladığı bir protokol ile Türkiye ve Yunanistan’ın NATO'ya katılmalarını kabul etti. Türkiye'nin NATO üyeliği, Stalin'in 5 Mart 1953 de ölümünden sonra Sovyetleri daha da rahatsız etmiştir. Bu sebeple, yeni Sovyet liderliği, 30 Mayıs 1953 de yaptığı bir açıklamada, Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktan ve Boğazların ortak savunması hakkındaki görüşlerinden vazgeçtiklerini ifade etmişlerdir.

27 6.BALKAN PAKTI Türkiye'nin NATO'ya katılması Sovyetleri sinirlendirmiş ve 13 Kasım 1951 de Türk Hükümetine verdikleri bir notada, doğrudan doğruya kendilerine yöneltilmiş olan bu "saldırgan" bloğa Türkiye'nin katılmasıyla ve "emperyalist" Amerika’ya topraklarında üs vermesiyle doğacak sorumluluğun, doğrudan doğruya Türk Hükümetine ait olacağını bildirmişlerdi. Görülüyor ki, Türkiye'nin NATO'ya katılması, Sovyetlerin Türkiye’ye karşı davranışlarını yumuşatacağı yerde, daha da sertleştirmekte ve Sovyetler Türk-Sovyet münasebetlerine bir tehdit yöneltmekteydi.Bu durum Türkiye'yi, kendi bölgesinde yeni savunma sistemleri kurmaya götürmüştür.

28 Türk Hükümeti, bu işbirliği ve dostluk antlaşmasını gerçek bir ittifak haline getirmek için, çabalarına 1953 ve 1954 yıllarında da devam etti. O kadar ki, bu yıllarda Yunanistan bir yandan da Kıbrıs meselesini kışkırtırken ve Türk kamuoyu da Yunanistan'ın Kıbrıs konusundaki faaliyetleri karşısında feryat ederken, Türk Hükümeti, sırf bir Balkan ittifakı yaratabilmek için, bütün bunları umursamamayı tercih etti. Bir bakıma bu şekilde davranışının olumlu sonucunu da aldı. 9 Ağustos 1954 de Yugoslavya'da Bled'de, Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan ittifakı imzalandı.

29 20 yıl için yapılmış olan bu ittifaka göre, taraflardan herhangi birine veya daha fazlasına yöneltilen bir saldırı, hepsine birden yöneltilmiş sayılacak ve saldırıya karşı kolektif bir savunma kuracaklardı. Ayrıca, üç devletin dışişleri bakanlarından meydana gelen bir Daimi Konsey kurulacaktı. Balkan İttifakı ile NATO'nun sağ kanadının ve özellikle Balkanlar cephesinin adamakıllı kuvvetlendirilmiş olduğu bir gerçekti. Fakat bu nitelik ancak bir görüntüden ibaretti ve ittifak sağlam temellere oturmamıştı. Bundan ötürü, ittifaktaki imzaların mürekkebi kurumadan, 1955 ilkbaharından itibaren Balkan İttifakı gücünü kaybetmeye başladı. İlk darbeyi Yugoslavya'dan yedi. Sovyet Rusya'da kolektif liderliğin, Stalin'in hatalarını tamir yolunda yaptığı ilk teşebbüslerden biri, Yugoslavya ile münasebetleri düzeltmek için harekete geçmesi oldu. Mayıs 1955 sonunda Bulganin ve Kruşçev Belgrad'ı ziyaret ettiler.

30 Mayıs 1955 sonunda Kruşçev ve Bulganin'in Belgrad'ı ziyaretlerinden sonra, Yugoslavya'nın Balkan İttifakına karşı durumu çok değişmiş ve zayıflamıştır. Bu ittifakın etki ve değerini kaybetmesinde asıl sorumluluk Yunanistan'a düşmektedir. Çünkü olaylar göstermiştir ki, Yunanistan Balkan ittifakını, Kıbrıs üzerindeki emperyalizmini gerçekleştirmek için kullanmak istemiştir. Kıbrıs meselesi dolayısıyla, 1955'den itibaren Türkiye ile Yunanistan tam bir çatışma içine girdikten sonra, artık Balkan ittifakı ölü bir belge haline gelmiştir.

31 ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE YENİ ETKENLER VE DEĞİŞİMLER İkinci Dünya Savaşı 1919 yılında kurulan güçler dengesini yıkmış ve savaştan sonra bir güçler boşluğu doğmuştur. Bu boşluğu yılları arasında iki kutuplu ve iki bloklu bir denge sistemi doldurmuştur. Bloklaşmanın katılaştığı ve savaş ihtimallerinin arttığı bu dönemde güçler dengesi veya güç üstünlüğü esas olmuş, Batı ve Doğu diye ikiye ayrılan dünyada, "Soğuk Savaş" adı verilen alışagelmiş bir mücadele sürmüştür. 1950'li yıllar bloklararası gerginliğin sürdüğü bir dönemdir. Bu dönem yaklaşık olarak 1962 yılına kadar sürmüştür. Bu tarihten itibaren, bloklar arasında önce bir yumuşama yaşanmış, sonra da devletlerarası ilişkilerde önemli değişimler yaşanmıştır.

32 A. YUMUŞAMA (DETANT) POLİTİKASI VE BUNA YOL AÇAN GELİŞMELER 1.Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları Soğuk Savaş'ın sürdüğü yıllarda Doğu ve Batı Blokları ve özellikle bu blokların liderleri olan Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Rusya, hızlı bir silahlanma yarışına girmişlerdi yılları arasında nükleer tekeli elinde tutan ve bu alanda büyük ilerlemeler gösteren Amerika Birleşik Devletleri karşısında, Sovyetler Birliği'nin ilk kıtalararası füze sistemini geliştirmesi, iki "Süper Devlet" arasında nükleer dengenin kurulmaya başladığını göstermişti.

33 Durum böyleyken nükleer silahların kullanılacağı bir savaşın yaratacağı büyük tahribatın uyandırdığı endişe ve korku, büyük devletleri, Soğuk Savaşa rağmen, yavaş yavaş barış içinde yaşama çarelerini aramaya yöneltmiştir. Nitekim büyük devletler, Doğu-Batı ilişkilerinin bir Zirve Konferansı yoluyla geliştirilmesi görüşünde birleşmişlerdir. Bu amaçla da Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Rusya, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında, 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris'te Zirve Konferansı yapılması kararlaştırılmıştır.

34 Konferansa katılacak devletler arasında görüş ayrılıkları vardı. Sovyet Rusya, Almanya'nın iki ayrı devlet olarak kalmasını, Batı Berlin'in özel bir statüye bağlanarak Federal Cumhuriyet ile yakınlık bağlarının koparılmasını ve bu durumun Batılılar tarafından kabul edilmesini istiyordu. Amerika Birleşik Devletleri, iki Almanya'nın bir konfederasyon şekline girmesini ve Soğuk Savaş'ı sona erdirecek Zirve Konferansı'nın toplanmasını istiyordu. Federal Almanya,Sovyet Rusya ile konferansta bir araya gelip görüşmenin yarar sağlamayacağı inancında olduğunu gösteriyordu ve Fransa da bu görüşü paylaşıyordu Süveyş Harekâtı'ndaki başarısızlığını unutturmak isteyen İngiltere ise, konferansın toplanmasından yanaydı.

35 1956 Süveyş Harekatı

36 Daha konferansın başında ortaya çıkan bu görüş ayrılıkları Konferansı'nın daha toplanmadan sonuçsuz kalabileceği izlenimini vermişti. 16 Mayıs 1960 tarihinde toplanması kararlaştırılan Zirve Konferansı yapılamadı. Çünkü 5 Mayıs 1960'ta, Sovyetler Birliği lideri Kruşçev, ülkesinin sınırlan İçerisinde bir Amerikan U2 casus uçağının düşürüldüğünü açıklayarak, Washington Hükümeti'nden özür dilemesini istedi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower'in red cevabı üzerine, Sovyetler Birliği delegasyonu Paris'ten Geri döndü ve konferans da toplanamadı.

37 U2 Casus Uçağı

38 Nikita Khruchchev Dwight D. Eisenhower

39 2. Küba Bunalımı ve Bloklararası İlişkilere Etkisi(1962) Fidel Castro'nun 1959 yılında iktidarı ele geçirmesinden sonra, 1960 ve 1961 yıllarında, komünistler Küba siyasetine hakim oldular. Bu arada da Küba, Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurdu ve askeri bakımından güçlendi. Aynı zamanda Sovyetler Küba'ya güdümlü füzeler yerleştirdiler. Amerika Birleşik Devletleri, kıyılarına 90 mil kadar uzaklıktaki bir adada komünist rejimin yerleşmesini tepkiyle karşıladı. Nitekim, Castro karşıtlarının 1961 yılı Nisan ayında, sonuçsuz kalan, Domuzlar Körfezi çıkartmasını destekledi. Daha sonra, Küba'da Sovyet füze üslerinin varlığını öğrenince de, bunlara karşı harekete geçti ve bu da Küba bunalımına yol açtı.

40 Fidel Castro

41 Domuzlar Körfezi Çıkartması

42 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Kennedy, Sovyetler Birliği'nin Küba topraklarına, Amerika'nın büyük bir kısmını vurabilecek nükleer başlıklı füzeleri gizlice yerleştirdiğini açıklayarak, Kruşçev'den füzelerin hemen sökülmesini istedi. Bunun arkasından da Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri harekete geçerek Küba'yı kuşattı. Bu sırada Sovyet füzelerini taşıyan ticaret gemileri Amerikan gemilerine yaklaşınca, savaşa yol açacak bir Amerika Birleşik Devletleri-Sovyetler Birliği çatışması kaçınılmaz hale geldi. 24 Ekim 1962'de, Başkan Kennedy'nin önerilerine karşı Sovyetler Birliği lideri Kruşçev Washington'a bir mesaj göndererek; Sovyetlerin Küba'dan füzelerini çekmesine karşılık, Amerika Birleşik Devletleri'nin de Avrupa'daki müttefik ülkelerden ve özellikle, Sovyetler Birliği'nin sınır komşusu olan Türkiye'deki Sovyet topraklarına yöneltilmiş füzeleri kaldırmasını istedi.

43 John F. Kennedy

44 Bu tehlikeli durum, iki devletin aralarında yaptıkları pazarlık sonucunda, 28 Ekim 1962'de Kruşçev'in Küba'daki Sovyet Füzelerini gemilere yükleyip ülkesine doğru yola çıkarması üzerine son buldu. Bunun arkasından Washington Hükümeti de, Türkiye'de bulunan 15 Jüpiter füzesini, modası geçmiş, eski ve yetersiz oldukları gerekçesiyle, Mart 1963'te sökerek ülkesine götürdü. Küba bunalımı sırasında yükselen gerginlikle Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği nükleer savaşın eşiğine geldi. Ancak bu büyük tehlike Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği'nin politik ve askeri alanlarda dengeye ulaştıklarını anlamaları sayesinde önlendi. Bu durum hem bir çatışmayı önledi hem de iki devlet arasındaki ilişkilerde bir yumuşamanın, dolayısıyla bloklararası ve devletlerarası ilişkilerde değişimin de başlangıcı oldu.

45 3. Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları ( ) Küba bunalımından kısa bir süre sonra Moskova ile Washington arasında herhangi bir kriz anında, kaza sonucunda bir nükleer savaşı önlemek üzere, hemen görüşme olanağını sağlamak için "kırmızı telefon" hattı kuruldu.5 Ağustos 1963'te de Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve İngiltere arasında Moskova'da "Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Anlaşması“ imzalandı. Bu Anlaşma ile taraflar, su altında, atmosferde ve uzayda nükleer deneme yapmayı yasakladılar. Moskova Anlaşması dünya devletleri tarafından büyük çoğunlukla olumlu karşılandı ve benimsendi. Ancak; Çin, Fransa, Arnavutluk, Kamboçya, Kongo, Küba, Gine, Kuzey Vietnam ve Suudi Arabistan bu anlaşmayı kabul etmediklerini belirttiler. 5 Ağustos 1963 tarihli Moskova Antlaşması bloklar arasındaki gerginliğin yumuşamasına az da olsa katkıda bulunması bakımından önemlidir.

46 Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin anlaşmaya varmaları üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1970'de "Nükleer Silahların ve Diğer Kitlesel Yok Etme Araçlarının Okyanus Tabanına ve Onun Altındaki Toprağa Yerleştirilmesinin Yasaklanması" Anlaşmasını kabul etti. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği'nin anlaşmaya varmaları üzerine, Stratejik Silahlan Sınırlandırma Görüşmeleri-1 (Strategic Arms Limitation Talks -1: SALT -1) 17 Kasım 1969'da Helsinki'de başladı. Helsinki'de ve Viyana'da iki buçuk yıl süren toplantılardan sonra da, stratejik nükleer silahlan sınırlayan anlaşma (SALT -1) 26 Mayıs 1972'de Moskova'da imzalandı. İki "Süper Devlet" bu anlaşmayla, sahip olacakları silahlara nicelik ve nitelik bakımlarından birçok sınırlamalar getirdiler. Küba bunalımından çıkarılan sonuçlarla meydana gelen bu gelişmeler de Soğuk Savaş'ın şiddetini büyük ölçüde azaltmıştır.

47 (SALT -1) Antlaşması’nın İmzalanışı 26 Mayıs 1972 Moskova

48 SALT-I çalışmalarının Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilere getirdiği olumlu gelişmeler üzerine bu iki devlet 26 Mayıs 1972 tarihli Moskova Anlaşması'nın yapılmasından altı ay sonra, 21 Kasım 1972'de Cenevre'de SALT-II görüşmelerine başladılar. SALT-II görüşmeleri uzun sürdü. 21 Haziran 1973'te Washington'da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ile Sovyetler Birliği Lideri arasında ilke anlaşmasına varılınca görüşmeler, bu ilkeler doğrultusunda ilerleme gösterdi. 3 Temmuz 1974'te ise Moskova'da yapılan doruk toplantısında nükleer sistemlerin sınırlandırılmasıyla ilgili anlaşmalar imzalandı. 24 Kasım 1974'te, iki ülkenin liderlerinin Vladivostok'ta yaptıkları toplantıda SALT-II anlaşmasının taslağı üzerinde görüş birliğine varıldı. Bu anlaşmaya göre, iki ülkeden her biri en çok 2400 nükleer silah taşıyıcısına sahip olabilecekti. Böylece ilk defa her iki taraf sahip olabilecekleri füze sayısına bir sınır getirdiler.

49 (SALT-2) Antlaşması

50 İki ülke arasında 18 Haziran 1979'da imzalanan ve nükleer silahlara çeşitli kısıtlamalar getiren SALT-II anlaşması Amerikan Kongresi tarafından reddedildiğinden dolayı yürürlüğe konulamamıştır. 4. Helsinki Konferansı ve "Sonuç Belgesi“ (1Ağustos 1975) Bloklararası ilişkilerde yukarıda belirtilen yumuşama (detant) politikasının sonucu ve bir parçası olarak, Avrupa ülkeleri arasında güvenlik ve işbirliğini güçlendirmek amacıyla bir konferansın toplanmasına karar verilmişti. Batı ve Doğu bloğu ülkelerinin anlaşmasından sonra (Arnavutluk dışında) bütün Avrupa devletleriyle, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın katılmasıyla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) veya yapıldığı yer nedeniyle, Helsinki Konferansı toplanmıştır. Konferans 35 ülkenin katılımıyla çalışmalarına 22 Kasım 1972'de Helsinki'de başlamış ve çalışmalar 8 Haziran 1973'e kadar sürmüştür.

51 3-7 Temmuz 1973'te yine aynı kentte dışişleri bakanları düzeyinde ikinci toplantı yapılmış, 1973 yılı Eylül ayından itibaren de çalışmalara Cenevre'de devam edilmiştir. Çalışmalar 21 Temmuz 1975 tarihine kadar sürmüş, 1 Ağustos 1975 günü "Sonuç Belgesi“ imzalanmıştır. "Helsinki Sonuç Belgesi" veya "Helsinki Anlaşması" adıyla anılan ve oldukça geniş kapsamlı olan, ancak uyulmasında zorunluluk niteliği bulunmayan, bu anlaşmada yer alan başlıca hususlar şunlardır: 1-Avrupa ülkelerinin egemenlik yönünden birbirlerine eşitliği. 2-Birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeyecekleri ve toprak bütünlüklerine saygı gösterecekleri. 3- Anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümleneceği. 4- Ülkelerin iç işlerine dışarıdan müdahale edilmeyeceği. 5- İnsan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterileceği. 6-Avrupa ülkeleri arasında işbirliğinin kurulacağı. 7-Askeri alanda güvenlik önlemlerinin alınacağı.

52 1975 Helsinki Zirve Konferansı sayesinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı ile bloklar ve devletler arasında yeni bir ilişki ve ilişki alanı meydana gelmiştir. Ayrıca anlaşmada, bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamak ve AGİK Anlaşması'nın uygulamalarını izlemek üzere 35 devlet arasında düzenli olarak, AGİK izleme toplantıları yapılması kararlaştırılmıştır. AGİK İzleme Toplantısı, 22 Temmuz1983'te çalışmalarını bir belge hazırlayarak tamamlamıştır. Bunun üzerine Helsinki Konferansı'na katılan 35 devletin Dışişleri Bakanları, 6-9 Eylül 1983 tarihleri arasında Madrid'de toplandılar hazırlanan " Sonuç Belgesi" üzerinde görüşmeler yaptılar ve belgeyi imzaladılar. Böylece, 1975 Helsinki Konferansı ve buna bağlı olarak yapılan AGİK İzleme Konferanslarıyla, bloklar ve devletler arasında sürekli diyalog sağlanmış, uluslararası ilişkilere ve yumuşama (detant) politikasına yeni boyutlar getirilmiştir.

53 B. ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN ATMOSFERE VE UZAYA YAYILMASI, DENİZLERİN ÖNEMİNİN ÇOĞALMASI 1. Uluslararası İlişkilerin Atmosfere ve Uzaya Yayılması İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya iki kutuplu ve iki bloklu bir sisteme girmiştir. Bu bloklar arasında yaşanan çekişmeler havacılık alanında önemli gelişmelerin yaşanmasını sağlamıştır. Bu çekişmelerin sonucunda girilen yarışmada daima önde gitmek, diğer devletler üzerinde politik, ekonomik, psikolojik başarılar elde etmek ve bundan yararlanmak isteği uluslararası ilişkilerde, yakın tarihlere kadar görülmeyen yeni öğelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

54 İki blok arasındaki rekabet, ilk yapma uydu’nun 1957'de Sovyetler Birliği, 1958'de Amerika Birleşik Devletleri tarafından uzaya fırlatılmasından sonra açıkça ortaya çıkmış ve bundan sonra da şiddetlenerek devam etmiştir. Bu dönemde uzay alanında gösterilen başarılar da prestij sağlayan önemli konulardan birisi olmuştur. Uzay çalışmalarını yürüten devletler, bu alandaki başarılarını iç ve dış politikalarında kullanmaya başlamışlardır. Bu suretle de bir "Uzay propagandası" ve "Füze diplomasisi" dönemine girilmiştir. Uzay yarısı, başlangıcından itibaren Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında sürmekle beraber, daha küçük oranda olmak üzere bu yarışa İngiltere, Fransa, Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletler de katılmaya çalışmıştır. Uzay yarışı bu alanda çalışması olsun veya olmasın bütün devletleri yakından ilgilendirdiğinden dolayı, uzayda egemenliği ve diğer konuları kapsayan Uzay Hukuku tartışmaları da başlamıştır. Bu tartışmalarda uzayda egemenliğin sağlanması genel silahsızlanmanın bir parçası olarak ele alınmış ve silahlanmadaki gelişmelerin uzaya yansıtılmaması konuları işlenmiştir.

55 Bu alanda Birleşmiş Milletler de çeşitli kararlar almıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu kararlarını bağlayıcı hale getirmek için bir anlaşma hazırlığına girişmiştir. Bunun sonucunda hazırlanan "Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Araştırılması ve Kullanılmasında Devletlerin Çalışmalarını Yönetecek İlkelere İlişkin Antlaşma" Genel Kurul tarafından, 27 Ocak 1967'de oybirliğiyle kabul edilmiş ve 10 Kasım 1967'de yürürlüğe girmiştir. Uzay Anlaşması'na göre uzay çalışmaları, ekonomik ve bilimsel kalkınma durumlarına bakılmaksızın bütün insanlığın yarar ve çıkarlarına uygun olarak yapılacak, uzay ve gök cisimleri bütün insanlığın çalışma alanları sayılacak, bütün çalışmalarda uluslararası barış ve güvenliğin korunması, uluslararası işbirliği ve anlayışın desteklenmesi sağlanacaktı. Bu suretle Uzay ve Gök cisimlerinin hukuki statüsü saptanmış ve buna uluslararası bir nitelik verilmiştir.

56 2. Uluslararası İlişkilerde Denizlerin Öneminin Çoğalması Denizler, uluslararası ilişkilerde, tarihin en eski çağlarından beri ulaşım, ticaret, askeri ve strateji gibi nedenlerle çok önemli roller oynamıştır. Ancak, yakın zamanlarda gelişen bilim ve teknoloji sonucunda denizlerden yararlanma alanlarının genişlemesi ve artan ihtiyaçlar, denizlere olan ilgiyi çoğaltmıştır. Bu da, uluslararası ilişkilerde yeni mücadele alanlarının ve sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu alanda ortaya çıkan rekabet ve çatışmalar uluslararası alanda deniz hukukun gelişmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Bu alanda ilk girişim Milletler Cemiyeti zamanında yapılmış, fakat başarı sağlanamamıştır.Bu alandaki ikinci girişim ise, 1947 yılında Birleşmiş Milletler Örgütü çerçevesinde olmuştur. 24 Şubat - 27 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre'de toplanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı, daha önce Birleşmiş Milletler

57 Genel Kurulu'na sunulmuş olan bir antlaşma taslağı üzerinde çalışarak, deniz hukukuyla ilgili şu dört antlaşma metnini kabul etmiştir: "Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi" "Açık Denizler Sözleşmesi" "Kıta Sahanlığı Sözleşmesi" “ Açık Denizlerde Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına dair Sözleşme“ 29 Nisan 1958 tarihinde imzalanan ve her biri daha sonraki yıllarda değişik sayıda devlet tarafından kabul edilen Cenevre Sözleşmeleri, deniz hukukunda başlıca kaynak olmuştur. Cenevre Sözleşmeleri'nde zararsız geçiş hakkı, kıta sahanlığı gibi konularda bulunan bazı hukuki boşluklar, deniz hukukunun bir defa daha Birleşmiş Milletler Örgütü öncülüğünde ele alınmasına, Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nın toplanmasına yol açmıştır.

58 Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, 20 Haziran -29 Ağustos 1974'te Karakas'ta, 138 ülkeden dolayında delegenin katılmasıyla toplanmıştır. Deniz hukukuna yeni bir şekil vermek, daha önce kesin kurallar getirilememiş olan kıta sahanlığı, denizlerin ne şekilde kullanılacağı gibi konuları açıklığa kavuşturmak ve bir esasa bağlamak amacıyla toplanan konferansta, devletler arasındaki görüş farklılıklarından dolayı bir sonuca varılamamıştır. Birleşmiş Milletler Örgütü çerçevesinde sürdürülen toplantılar, devletlerin çıkarlarının çatışması nedeniyle uzun sürmüştür. Bu bakımdan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı ancak dokuz yıllık bir çalışmadan sonra tamamlana bilmiştir. Bu çalışma sonucunda denizlerin ve deniz dibindeki madenlerin kullanımını ve işletilmesini kurala bağlayan uluslararası sözleşme ve sonuç belgesi hazırlanabilmiştir.

59 Yeni Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, 320 madde ile 8 ek maddeden oluşmuştur. Bu sözleşme ile belirlenen hususlardan bazıları şunlardır: 1- Kıyı şeridi bulunan ülkeler daha önce 3 mil olan karasularını 12 mile çıkartabilecektir. 2- Kıyı şeridine sahip ülkeler, yalnızca kendilerine mahsus olmak üzere 20 millik ekonomik bölgeye sahip olacaklar ve kıta sahanlıklarını en çok 350 mile kadar uzatabileceklerdir. Kıyı şeridi bulunan ülkeler, bu bölgeler içinde deniz dibi kaynaklarını işletebilme hakkına sahip olabileceklerdir. 3- Savaş gemileri de dahil bütün gemiler barışçı amaçlarla boğazlardan ve karasularından geçme serbestliğine sahiptirler. 4- Ekonomik bölge sınırlarını aşan denizler ise insanlığın ortak mirası kabul edilmiştir. 5- Deniz dibindeki maden kaynaklarının işletilmesi ise, Jamaika'da kurulacak bir uluslararası deniz yatağı kurulunun kontrolü altında olacaktır.


"On İkinci Bölüm Siyasi Tarih Doç. Dr. Giray Saynur Bozkurt Sakarya Üniversitesi." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları