Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Ücret teorileri. Komünal aşama Kölelik aşaması Serflik (derebeylik) aşaması El sanatları (geçiş) aşaması Lonca (ahilik) aşaması Sanayi devrimi (fabrika.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Ücret teorileri. Komünal aşama Kölelik aşaması Serflik (derebeylik) aşaması El sanatları (geçiş) aşaması Lonca (ahilik) aşaması Sanayi devrimi (fabrika."— Sunum transkripti:

1 Ücret teorileri

2 Komünal aşama Kölelik aşaması Serflik (derebeylik) aşaması El sanatları (geçiş) aşaması Lonca (ahilik) aşaması Sanayi devrimi (fabrika düzeni)

3 Tunç kanunu (doğal ücret kanunu) Adam Smith’ in temelini attığı, Ricardo ’nun Malthus ’un nüfus kuramıyla geliştirdiği klasik iktisatçıların doğal ücret teorisi, Ferdinand Laselle tarafından Tunç Kanunu olarak nitelendirilmiştir. Doğal ücret, ihtiyaçları asgari düzeyde karşılayacağından nüfus artışı nedeniyle, doğal ücretin en yüksek ücret olacağı savunulmuştur. Bu nedenle Laselle, işçilerin yaşam standardında iyileşme olmayacağı, mevcut ekonomik düzenin değişmesinin zorunlu olduğunu savunmuştur. Doğal ücret teorisinin önemli eksikliği, Malthus ’un nüfus kuramına dayandırılmış olmasıdır. Kötümser olan teoride, ücret düzeyi emek arzı ile ilişkilendirilmiştir. Teorinin nüfus ile ilgili varsayımı gerçekleşmemiş olması, sosyo-ekonomik ve teknik değişmeleri dikkate almaması, teorinin eksik yönünü oluşturmakta ve bu eksiklikler teorinin geçerliliğini ortadan kaldırmaktadır. Lassalle’in ücretin, geçimlik düzeyde dengeleneceği düşüncesi literatüre Tunç Kanunu olarak girmiştir. Yasanın açıklaması; kapitalist ekonomide ücretlerin, işçinin ailesiyle birlikte hayatını geçimlik düzeyde sürdürmesine olanak verecek biçimde belirlendiği, geçimlik düzeyin üstüne çıkması durumunda doğum oranlarının artması, geçimlik düzeyin altına inmesi durumunda ise ölüm oranlarının artmasına bağlı olarak tekrar geçimlik düzeye geri döneceği şeklindedir

4 Ricardo'nun doğal ücret teorisini eleştirenler sanayi ülkelerindeki gelişmenin, ücret haddinin asgari geçim haddinin üzerine çıkamayacağı düşüncesini teyit etmediğini, sanayileşme ve teknolojik ilerlemenin emeğin veriminin büyük ölçüde artmasına neden olarak, işçi sınıfının yaşam düzeyinin eski devirlere nazaran kıyas kabul etmeyecek derecede yükselmesine yol açtığını ileri sürülmektedirler.

5 Kaldı ki, ücretin asgari geçim haddinin üzerine çıkamayacağı düşüncesinde olan ekonomistler, asgari geçim haddinden ne anlaşıldığını da açıklamamışlardır. Asgari geçim haddini fizyolojik gereksinmeleri karşılayan bir had olarak kabul etmek doğru değildir. İşçinin sosyal ve kültürel yaşamın zorunlu kıldığı gereksinmelerini de karşılayan bir had olarak kabulü ise, asgari geçim haddinin kesin olarak tespit edilmesini olanak dışı bırakmaktadır.

6 Bütün bu eleştirilere rağmen, asgari geçim haddini ücret haddinin inebileceği en düşük düzey olarak kabul etmek mümkündür. Çünkü, işçinin devamlı olarak çalışabilmesi, çalışırken harcadığı enerjiyi yerine koymasına yetecek bir ücret almasına bağlıdır.

7 ii) D. Ricardo emeği mallarda olduğu gibi, istediği kadar arttırılabilen bir nesne olarak ele almış; fiyat teorisinde olduğu gibi doğal ücret, piyasa ücreti ayırımı yaparak, ücreti, mal fiyatlarına benzer biçimde açıklamıştır.

8 Piyasa ücreti emek arz ve talebine göre oluşan ücrettir. Doğal ücret ise, işçinin ve ailesinin yaşaması için gerekli olan ücret olup, iş gücünün yeniden üretilmesi (idame) maliyetine; başka bir deyimle, asgari geçinme haddine eşittir.

9 Rekabet serbestisi piyasada emek arz ve talebine göre oluşan ücreti (cari ücret haddini) doğal ücret düzeyine iter. Çünkü, piyasa ücreti doğal ücretin üzerinde ise, işçilerin maddi refah düzeyi yükselir; bu durum nüfusun artışını hızlandırarak emek arzını artıracağından, piyasa ücretinin doğal ücret düzeyine düşmesine neden olur.

10 Piyasa ücreti doğal ücretin altına düşerse, işçilerin emeklerini idameleri güçleşir. Bu durum nüfusun artışını yavaşlatarak veya önleyerek, emek arzını azaltacağından piyasa ücretinin doğal ücret düzeyine yükselmesine neden olur.

11 D. Ricardo'nun kısaca açıkladığımız doğal ücret teorisi R. Malthus'un nüfus teorisine dayanmaktadır. Bu teori doğru olmadığına göre, Ricardo'nun doğal ücret teorisini doğru bir teori olarak kabul etmeye imkân yoktur.

12 Toplumdaki sınıfları yansıtan üç üretim girdisinden biri olan emek ve bunun geliri olan ücret için klasik iktisatçıların söyledikleri, birbirine yakındır. Buna göre,emek arzı nüfusa bağlıdır; nüfus da, bir içsel (endojen) değişken niteliğiyle ücret haddine dayanır. Daha sonra Ferdinand Lassalle’in ‘Tunç Kanunu’ diye niteleyeceği klasik emek arzı ve ücret teorisi, düşük ücret hadlerini ‘haklı göstermek’ gibi bir amaç taşır. Lassalle, doğal ücretin ancak, en az fizyolojik ihtiyaçları karşılayacağı ve nüfusun, özellikle fakir aileler nezdinde hızla artmasından ötürü, yükselmeyeceği bir durumda klasiklerin doğal ücretinin en çok ücret sayılması gerektiğini ortaya koymuştur.

13 Tunç kanunu (doğal ücret kanunu) Adam Smith’ in temelini attığı, Ricardo ’nun Malthus ’un nüfus kuramıyla geliştirdiği klasik iktisatçıların doğal ücret teorisi, Ferdinand Laselle tarafından Tunç Kanunu olarak nitelendirilmiştir. Doğal ücret, ihtiyaçları asgari düzeyde karşılayacağından nüfus artışı nedeniyle, doğal ücretin en yüksek ücret olacağı savunulmuştur. Bu nedenle Laselle, işçilerin yaşam standardında iyileşme olmayacağı, mevcut ekonomik düzenin değişmesinin zorunlu olduğunu savunmuştur. Doğal ücret teorisinin önemli eksikliği, Malthus ’un nüfus kuramına dayandırılmış olmasıdır. Kötümser olan teoride, ücret düzeyi emek arzı ile ilişkilendirilmiştir. Teorinin nüfus ile ilgili varsayımı gerçekleşmemiş olması, sosyo-ekonomik ve teknik değişmeleri dikkate almaması, teorinin eksik yönünü oluşturmakta ve bu eksiklikler teorinin geçerliliğini ortadan kaldırmaktadır. Lassalle’in ücretin, geçimlik düzeyde dengeleneceği düşünüldüşüncesi literatüre Tunç Kanunu olarak girmiştir. Yasanın açıklaması; kapitalist ekonomide ücretlerin, işçinin ailesiyle birlikte hayatını geçimlik düzeyde sürdürmesine olanak verecek biçimde belirlendiği, geçimlik düzeyin üstüne çıkması durumunda doğum oranlarının artması, geçimlik düzeyin altına inmesi durumunda ise ölüm oranlarının artmasına bağlı olarak tekrar geçimlik düzeye geri döneceği şeklindedir

14 ii) R. Malthus arazi rantından söz etmiş; azalan verim ilkesini izah etmiş; ücretlerin oluşumunu ücret fonu teorisi ile açıklamaya çalışmıştır. iii) Bununla beraber, R. Malthus ekonomi düşünceleri tarihinde daha çok nüfus teorisi ile ün yapmıştır.

15 Ona göre nüfus geometrik dizi halinde, oysa yiyecek malları üretimi aritmetik dizi halinde artar. Bu durum nüfus ile beslenme olanakları arasındaki dengeyi bozar. Nüfusla beslenme olanakları arasında dengenin sağlanması için iki yol vardır:

16 R. Malthus'un yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız nüfus teorisi başlangıçta itirazsız kabul edilmiş; hatta D. Ricardo ve J. St. Mill'in daha sonra açıklayacağımız ücret teorilerine temel olmuştur. Fakat zamanla Malthus'un nüfus teorisinin doğruluğu üzerinde kuşkular başlamış; Batı ülkelerinde yaşam düzeyinin yükselmesine rağmen, doğum oranının düşmesi bu teorideki tezadı ortaya koymuştur.

17 Ücret fonu teorisi Emek talebi teorileri ‘Ücret Fonu’ ile ifade edilir. ‘Marjinal verim’ teorisinin ilkel bir ifadesi olan bu teori, kapitalist-girişimcinin sağladığı kapital stoku ve buna bağlanan ücret fonu büyümeksizin ücret haddini artırmanın olanaksızlığını gösterir. Klasik sistemde ücret dengesi ancak geçimlik düzeyde oluşur. Teorinin sahibi Jhon Stuart Mill genel ücret düzeyini kısa dönem itibariyle incelemiştir. Ücret fonu teorisinde ücret düzeyi işçi sayısı ile işverenler tarafından, işçi satın alabilmek için ayrılan fon arasındaki ilişkiye göre belirlenmektedir. Ücretler genel düzeyi, bu fonu geçemez. Tunç kanunu gibi kötümser olan bu teori, ücret artışlarının mümkün olmadığını ileri sürmektedir. Sadece, işçi sayısının azaltılması veya ücret fonunun daha fazla arttırılması ile ücretlerin yükseltilebileceği ileri sürülmüştür. Teoride ücret fonu yükselmedikçe yada işçi sayısı azalmadıkça işçilere hiç umut yoktur (Huberman, 1991: 230). Mill, ücret düzeyinin tespitinde, işçi sendikalarının da etkin olabileceğini savunmuş ve elde edilen kar düzeyinin işçinin kendi geçimi için gerekli olandan fazla üretmesinin bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür (Berberoğlu, 1990: 151). Ancak bir kısım işçinin sendika yoluyla ücretlerde artış elde etmesi, diğer işçilerin ücret düzeylerinin azalmasına neden olacaktır. Diğer taraftan ücret artışları, elde edilen kar ile finanse edildiğinde yatırımlar azalacak istihdam seviyesi düşecektir. Bu da gösteriyor ki, genel ücret sadece düzeyi fonun büyümesi veya işçi sayısının azaltılmasıyla yükselebilecektir.

18 SOSYALİST DÜŞÜNCEDE ÜCRET TEORİSİ (ARTIK DEĞER TEORİSİ) 19.y.y. ’da ortaya atılan Sosyalist Ücret Teorisinde ücret, emeğe değil emek gücüne ödenen fiyattır. (Talas, 1990:87). Bu teoriyi ortaya atan Karl Marx, ücret fonu ve Tunç kanunu gibi teorilerden etkilenmiştir. Marx, işçilerin işverenler tarafından sömürüldüğünü ileri sürmüş ve işgücünün değerinin, yaşamının devamı için gerekli geçim araçlarının değerinden ibaret olduğunu belirtmiştir. Yani emeğin, fiyatı olan ücreti, işçinin yaşaması ve neslini koruyup geliştirebilmesi için gerekli malların değeri belirleyecektir. Bu, Ricardo ’da doğal ücret olarak anlam kazanmıştır. Sosyalist ücret teorisinin ilkesi, diğer teoriler gibi ücreti, emek arz ve talebine dayanmadan açıklanmış olmasıdır (Törüner& Lordoğlu, 1991: 75). Yani, ücret düzeyinin, emeğin yaşaması için gerekli rollerin değerinin belirleyeceğini ileri sürmüştür. Marx’ın üzerinde durduğu artık değer işçinin kendi ihtiyacından fazla üretimde bulunması sonucu ortaya çıkan değerdir. İşçinin ürettiği fakat ona ödenmeyen değer, üretimden işçinin payından geriye kalan miktardır. Kısa dönemde çalışanlar en az ücretle çalışmaya razıdırlar. Çünkü Marx’a göre mevcut yedek işçi ordusu vardır. Bu işsiz kitle ücretlerin yükselmesini engeller. Aralarındaki rekabet nedeniyle en az geçim düzeyinde oluşur. Buna yoksullaşma kuramı denir. Teoriye göre, işverenin elinde bulunan sermaye iki kısımdan oluşur. Bunlardan bir bölümü değişir sermayedir ve bununla kendi değerinden fazla üretim (değer) sağlayan emek için yapılan harcamaların karşılanır. Artık değerin elde edildiği değişir sermaye, ücret ödemelerinin finansmanında kullanılır.

19 Marjinal Verimlilik Teorisi Neoklasikler’ in geliştirdiği marjinal verimlilik teorisi, tam rekabete dayalı arz ve talep görüşünden hareket etmektedir. Piyasa mekanizmasını dikkate alan, teori, uzun dönem için ekonomi alanında, kısa dönemde ise işletmelerde ücret düzeyini açıklayan en iyi teori olduğu ileri sürülmektedir. Marjinal verimlilik teorisi temelde, ücretler, verimlilik ve işçi arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. şçinin faaliyeti sonucu meydana getirdiği üretim düzeyi ile ücret düzeyini ilişkilendirmektedir. Ücret düzeyi, en son işçinin marjinal verimliliğine eşit oranda gerçekleşecektir. Ücret, işgücünün verimliliği, üretim gücü karşılığında ödenmektedir. Teoride ücret düzeyi, verimliliğin ve emek arzının diğer kaynaklar karşısında bir işlevidir. Ücret oranı ile emeğin marjinal verimliliği arasında eşitlik olmadığı sürece yeni işçinin işe alınması karlıdır. Böylece tam rekabet koşullarında emeğe kendi marjinal verimliliğine göre ücret verilmesi kuralını içeren teoriye göre işveren, hiçbir zaman işçiye marjinal verimliliği üzerinde ücret ödemeyecektir. Marjinal verimlilik teorisinin geçerliliğini araştırabilmek için teorinin dayandığı varsayımları incelemek gerekmektedir. Teori, statik bir cemiyetin varlığına dayanmaktadır. Statik toplumda nüfus, teknik ilerleme, sınaî tesislerin durumu, talep ve sermayenin değişmediği varsayılmıştır. Serbest rekabet ekonomisinin varlığından hareket eden teori, emek ve sermayenin tam istihdamı ve mutlak hareketliliği üzerinde durmuştur. Pazarlık güçlerinin eşitliği ve marjinal prodüktivitesinin ölçülebilmesi gibi varsayımlar üzerine kurulu teori, bu varsayımlar yanında, vardığı sonuçlar açısından da eleştiriye uğramıştır.

20 Satın Alma Gücü Teorisi İşverenler üretim kararı verirken, beklediklerini kar düzeyini sağlayan fiyatta ürünlerini satma imkanı bulabiliyorlarsa, üretim faktörlerini biraraya getirerek üretime yöneleceklerdir. Sözkonusu üretim kararında talep unsuru dikkate alınacaktır. Satış tahminiyle üretimi gerçekleştirilen mal, toplumun çeşitli kesimlerince alıcı bulacaktır. Sanayileşmeyle birlikte ücretli kesimin, toplam işgücü içinde önemli orana ulaşması, söz konusu alıcıların büyük bölümünün ücretli kişilerden oluşması sonucunu doğurmaktadır. Eğer işçilerin satın alma gücü yani ücretleri yüksek ise söz konusu mallara olan talep yüksek olacaktır. Dolayısıyla üretim düzeyi de ücretlerin düzeyine bağlı olacaktır. Özellikle sendikaların üzerinde durduğu satın alma gücü teorisi, ücret artışlarının, verimlilik artışını gerektirdiğini öne sürerek, önce ücretlerin arttırılması tezini savunmaktadırlar. Ücret artışlarının, verimlilik artışını da beraberinde getireceği görüşünden hareket eden teori, satın alma gücü yüksek olan işçinin üretilen malı satın alabileceği gibi, işletmeleri üretimi arttırma yönünde etkileyerek, işsizlik sorununun önüne geçileceğini savunmaktadır. Satın alma gücü teorisinin, ücret artışının üretimi arttıracağı yönündeki varsayımı, üretimin arttırılamama imkanı göz önüne alındığında geçersiz kalmaktadır. Bunun yanında yeterli talep mevcut ise, teori geçersiz olacaktır. Bu durumda, artan satın alma gücü, yeterli üretim bulamadığı taktirde fiyat da artışı şeklinde piyasaya yansıyacaktır. Teori, ancak talebin yetersiz kalması, dolayısıyla işsizliğin ortaya çıktığı ülkelerde, böyle zamanlarda uygulanabilir.

21 Pazarlık Teorisi Emek piyasasındaki pazarlık kuramından ilk önce Adam Smith söz etmiştir. Fakat, pazarlık kuramı, özellikle ücretin belirlenmesinde toplu (kollektif) pazarlık olgusunu içerecek şekilde XIX. yüzyılın sonlarında tanınmış İngiliz sosyal politikacıları Sidney ve Beatrice Webb’lerle Amerikalı John Bates Clark tarafından geliştirilmiştir. Daha sonra gene İngiliz ekonomicilerinden A. C. Pigou ve Maurice Dobb kuramın daha iyi anlaşılmasına ve açıklanmasına değerli yardımlarda bulundular. Pazarlık kuramını ortaya koymuş ve geliştirmiş olanların düşüncelerine göre, özellikle kısa dönemler söz konusu olduğunda, ücretler çoğu kez ve hiç olmazsa bir ölçüde işçilerle işverenler arasında yapılan bir pazarlık sonunda saptanır. O halde, burada tarafların pazarlık güçleri, ücret düzeylerinin yüksek veya düşük olmasında birinci derecede rol oynayacaktır. Pazarlık kuramının ilk uygulanması, kuşkusuz, işçilerin örgütlenmemiş bulundukları ortamlarda, örneğin Sanayi Devriminin ilk yıllarında ve koalisyon ve örgütlenme haklarının yasaklanmış olduğu zamanlarda kişisel düzeyde cereyan etmiştir. Başka bir deyimle tek işçi ile işveren arasındaki pazarlıklar sonunda ücretler oluşmuştur. Bağıt özgürlüğü ilkesinin egemen olduğu liberal çağda pazarlık kuramı da zaten Adam Smith’in düşüncelerinde ilkel önemi içinde kalmıştır. Fakat, zamanla ve Sanayi Devrimi gelişip toplumlar tarımsal yapıdan endüstriyel yapıya geçerek gittikçe büyüyen bir işçi sınıfı doğarken ve bu işçi sınıfının işverenler karşısındaki kişisel pazarlık gücünün zayıflığının bizzat Adam Smith tarafından da “Patronlar, her zaman ve her yerde, emek ücretlerini fiili oranının üzerine çıkarmamak amacı ile, bir tür gizli, ama daimi ve kalıcı bir birlik içindedirler.... Patronlar arasıra da, emek ücretlerini bu oranın bile altına indirmek amacıyla bazı birleşmelere giderler.... İşçileriyle girdikleri çatışmalarda patronların genellikle karlı çıkmış olmalarına rağmen, gene de, uzunca bir zaman sürecinde en basit cinsten emeğin bile ortalama ücretini daha da düşürmenin mümkün olmadığı belirli bir tutar vardır.” şeklinde ortaya konulmuş bulunmasının daha sonraki etkileri ile toplu pazarlığa doğru hızla büyüyen bir hareket başlamıştır. Pazarlık kuramını ortaya koymuş ve geliştirmiş olan Webb’ler ve Clark, XX. yüzyılın başından itibaren, ancak işçilerin örgütlenmiş olarak ve örgütleri aracılığı ile yapacakları toplu pazarlık, müzakere yolu ile işverenlerin, daha çok kazanmak için mümkün olduğu kadar az ücret ödeme eğilim ve arzularına karşı koyabilecekleri düşüncesini yaymaya başlamışlardır. Çünkü, gözlemleri sonunda saptamışlardır ki, bir pazarlıkla elverişli sayılabilecek bir ücrete ulaşabilmek için tarafların ve özellikle işverenlerin adaletli olmak isteği ile hareket etmeleri yahut da pazarlık ve müzakere gücü bakımından eşit durumda derin bir biçimde etkisi altında işlemektedir.

22 Geçmişte, ne adalet ne de eşit müzakere gücü ücret ve öteki çalışma koşullarının saptanmasında bir rol oynamıştır. Tersine, dağılım olayı açık olarak dengesiz bir rekabet sonunda oluşmuştur. Ancak, zamanla pazarlık gücünün işçiler ve işverenler arasında eşit duruma gelmesi, işçilerin örgütlenmeleri yolu ile emek piyasasında bir tekel durumuna ulaşmaları, başka bir deyimle kendi aralarındaki rekabeti hemen hemen önlemeleri ile mümkün olmuştur. Nasıl, çağımızda işveren yönünden büyük şirketler, kumpanyalar kendi alanlarında rekabeti önleyebilmekte ve piyasada tekelci duruma geçebilmekte iseler, iyi örgütlenmiş ve dağınık sendikacılıktan kurtulmuş olan işçiler de emek piyasasında tekelci duruma gelerek pazarlık gücü konusunda bir eşitlik sağlamayı başarmaktadırlar.Pazarlık kuramı ücret düzeyleri bakımından sadece kısa dönemde geçerli olan bir kuramdır. Bu teori, emek piyasasında kısa bir dönemde bir iş kolu, bir sanayi veya bir firma içinde ücretlerin saptanmasında izlenen mekanizmanın, yolun pragmatik bir anlatım biçimidir. Bu özellikleri nedeniyle mikro bir olgudur. Ekonominin içinde bulunduğu duruma göre, işveren ve işçilerin pazarlık güçleri değişiklik gösterecektir. Eğer, tam istihdam durumunun sağlandığı bir emek piyasası söz konusu ise, emek piyasasında sendikaların pazarlık güçleri artar. Çünkü, bu durumda emek piyasasında işçilerin kendi aralarındaki rekabeti azalırken işverenlerin, emeğe talep bakımından kendi aralarındaki rekabeti çoğalır. İşçilere elverişli koşulların emek piyasasında bu suretle bir araya gelmesi, pazarlık güçlerini yükselteceğinden, ücretlerin verime oranla daha hızlı bir biçimde sağlayabilir.

23 Kuşkusuz, emek piyasasındaki koşullar, işçiler aleyhine bir oluşma içinde ise, tam istihdam durumu sağlanamamış ve ekonomi genel bir durgunluğa girmiş bulunuyorsa, ters bir durum ortaya çıkar ve ücretler marjinal verimliliğin altına düşme eğilimi gösterir. Pazarlık teorisine göre, ücret görüşmelerinde pazarlığa konu olan iki sınır ücret bulunmaktadır. Bunlardan birincisi işçilerin çalışmaya razı olabilecekleri en düşük ücret seviyesi, diğeri ise işverenlerin ödemeye razı olabileceği en yüksek ücret seviyesidir. Bu düzeyler arasında ücretlerin gerçek durumlarını belirleyen etken, bir yandan işverenin işgücüne olan ihtiyacının, öte yandan da işçinin geçinmek için bir işe sahip olma zorunluluğunun yoğunluk derecesidir. O halde, en çok ile en az düzey arasında oluşacak ücret, karşı karşıya bulunan iki tarafın pazarlık ve müzakere gücüne bağlı olacaktır. İşverenlerin ödemeye razı olabileceği en yüksek ücret, işletmenin kar ve gelir durumuna, piyasasındaki rekabet gücüne ve yerine, işçinin verimine ve belli bir düzeyden sonra ücretin, işveren, başka bir deyimle işletme bakımından yaratacağı sakıncalara bağlıdır. İşçilerin razı olabileceği en düşük ücret seviyesi ise, sendikaların pazarlık gücüne, grev fonlarına, işçilerin sendikalarına olan güvenine ve ücretlerinin indirilmesine karşı gösterebilecekleri dirence bağlı olacaktır. Her hal ve karda, bu kuram da emek piyasasındaki genel arz ve talep durumunun varlığı esastır.

24 İçeridekiler-Dışarıdakiler Modeli “ Yeni Keynesyen iktisatçılar, Lindbeck ve Snower başta gelmek üzere, işgücü piyasasındaki rant paylaşımına açıklama getirmeye çalışmaktadır. Bu modelde içerdekiler firmada istihdam edilen işçilerdir. Bu işçilerin konumlarının, işe alma, hizmet-içi eğitim ve işten çıkartılma maliyetleri toplamı tarafından belirlendiği varsayılmaktadır. Dışardakiler ise, yani işsizler ücret düzeyi ve iş güvenliğine ilişkin dolaylı etkileri olan ‘piyasa’yı temsil etmektedir. Dolayısıyla, içerdekiler, işgücü devir maliyetlerinin (işe alma - işten çıkarma maliyetlerinin) yarattığı engeller nedeniyle açık rekabetten korunmaktadır. Ayrıca ‘yeni işe alınanlar’ diye bir kategori de modelde yer lmaktadır. Bu grup, tam anlamıyla ‘içerdekiler’in statüsüne kavuşmuş olsalar da, daha düşük işgücü devir maliyetine sahip oldukları için, kriz anında ‘ilk önce’ işten çıkartılacak grup olarak tanımlanırlar. Sendikalar, içerdekilerin temsilcileri olarak toplu pazarlık sisteminde, işverenlere ilave maliyetler yükleyen kurumlar olarak ele alınır. Dolayısıyla, böyle bir yapıda ücret düzeyi mutlak karlılık kısıtı altında; işgücünün marjinal ürün verimliliği ile marjinal işe alma ve marjinal işten çıkarma maliyetlerinin toplamına eşit olarak belirlenir. İşçilerin marjinal ürün verimliliğinin (MRP), işgücünün büyüklüğü tarafından belirlendiği kabul edildiğinden; küçük hacimli işgücünün MRP’yi artırdığı ve büyük hacimli işgücünün ise MRP’yi azalttığı varsayılır

25 Bu nedenle, içerdekilerin ücret düzeyi ve istihdam düzeyi, işgücü büyüklüğüne bağlı olarak değişecektir. İçerdekiler-dışardakiler modeli; içerdekilerin pazarlık gücünün rasyonel açıklamasını yapan; işsizliğin zamana bağımlı sonuçlarını, etkin ücret ile ilişkisini ve endüstri performansı ile ilişkisini kuran çeşitli modeller tarafından zenginleştirilmiştir. Bu modelde, istihdam edilen işçilerin ücret düzeyi büyük ölçüde piyasa koşullarından soyutlandığı için, ücretlerin katılığı varsayımı önem kazanmaktadır. Bu nedenle, işsizlik inatçı bir nitelik kazanabilmektedir. Ürün talebinde bir azalma olduğu zaman, firmalar işgücü talebini kısmak durumunda kalabilir; ancak söz konusu katılık nedeniyle, istihdamda bir değişme olmaksızın ‘etkin olmayan’ ücret pazarlığı ekseni gelişebilecek ve bu nedenle işsizlik oranı düşmeyecektir. Zira; sendikalar, istihdam koşullarına ilişkin ‘kayıtsız’ bir tavır sergilemektedir ve işverenler daha yüksek MRP için daha az sayıda işçi çalıştırmayı tercih edebilmektedir ya da işgücü talebindeki bir artış sonucu; işsizlik oranında bir düşme yerine, reel ücretler yükselecek ve istihdam düzeyi değişmeden kalabilecektir”

26 26 Klasik-NeoKlasik İktisat Ücret Teorisi Klasiklere göre, emek arzı ve emek talebi eğrilerinin kesiştiği yer, hem ücret miktarını hem de ekonominin istihdam düzeyini belirler. Ayrıca teori gereği, emek arzı ile emek talebi eğrilerinin kesiştiği yerde, ekonomi tam istihdamdadır.

27 27 Klasik-NeoKlasik İktisat Elde edilen gelirin marjinal faydası ise, çalışma saatleri uzadıkça azalmaktadır. Çünkü, örneğin saat başına ücretle çalışan bir işçi, ilk bir saatlik çalışması ile zorunlu ihtiyacını giderecek, her yeni çalışma saati ile elde ettiği geliri, bir öncekinden daha az şiddetli ve dolayısıyla daha az faydalı bir ihtiyacını karşılamak için kullanacaktır. Sonuçta, elde ettiği gelirin marjinal faydası giderek azalacaktır.

28 28 Klasik-NeoKlasik İktisat Çalışmanın Marjinal Zahmeti ve Faydası Marjinal Zahmet Marjinal Fayda Çalışma Süresi P S

29 29 Klasik-NeoKlasik İktisat Girişimci, azalan verimler yasası nedeniyle,ilave bir işçi daha istihdam ederken, bu sonuncu işçiye ödediği nominal ücretle (W), o işçinin üretime yaptığı katkı nedeniyle meydana gelecek hasılat artışını karşılaştıracaktır. Sonuncu işçinin üretime yaptığı katkı, marjinal fiziki ürün (MP) olarak adlandırılır.

30 30 Klasik-NeoKlasik İktisat Analiz veri ücret düzeyi yerine, ücretlerin değişebileceği dikkate alınarak genişletilirse, Klasiklere göre, toplam emek arzı doğrudan doğruya reel ücretin artan bir fonksiyonudur (L S =f(W/P)) ve reel ücret, nominal ücretin satın alma gücüdür. Emek talebinin belirlenmesinde ise, emek talebinin ne kadar olacağı, işçinin marjinal fiziki verimliliğine (sonuncu işçinin üretime yaptığı katkı) bağlıdır.

31 31 Klasik-NeoKlasik İktisat Analiz veri ücret düzeyi yerine, ücretlerin değişebileceği dikkate alınarak genişletilirse, Klasiklere göre, toplam emek arzı doğrudan doğruya reel ücretin artan bir fonksiyonudur (L S =f(W/P)) ve reel ücret, nominal ücretin satın alma gücüdür. Emek talebinin belirlenmesinde ise, emek talebinin ne kadar olacağı, işçinin marjinal fiziki verimliliğine (sonuncu işçinin üretime yaptığı katkı) bağlıdır.

32 32 Klasik-NeoKlasik İktisat Girişimci, azalan verimler yasası nedeniyle,ilave bir işçi daha istihdam ederken, bu sonuncu işçiye ödediği nominal ücretle (W), o işçinin üretime yaptığı katkı nedeniyle meydana gelecek hasılat artışını karşılaştıracaktır. Sonuncu işçinin üretime yaptığı katkı, marjinal fiziki ürün (MP) olarak adlandırılır.

33 33 Klasik-NeoKlasik İktisat Girişimci, azalan verimler yasası nedeniyle,ilave bir işçi daha istihdam ederken, bu sonuncu işçiye ödediği nominal ücretle (W), o işçinin üretime yaptığı katkı nedeniyle meydana gelecek hasılat artışını karşılaştıracaktır. Sonuncu işçinin üretime yaptığı katkı, marjinal fiziki ürün (MP) olarak adlandırılır.

34 34 Klasik-NeoKlasik İktisat Marjinal fiziki ürünün parasal değeri, marjinal hasılattır (veya marjinal ürün geliri) ve (MP*P) ile ifade edilir (P  Fiyat) Girişimci, yeni bir işçi işe alırken (W) ile (MP*P)’yi karşılaştıracaktır. Eğer; W < MP*P ise, girişimci elde edeceği kârı kaçırmamak için işçi alımına devam eder.

35 35 Klasik-NeoKlasik İktisat W > MP*P ise, zarardan kurtulmak için işçi çıkaracaktır. W=MP*P durumu ise, denge durumudur ve bu noktada ne işçi çıkarılmakta ne de işçi alınmaktadır.

36 36 Klasik-NeoKlasik İktisat Denge oluştuktan sonra girişimci, dengeyi oluşturan değişkenlerde bir değişiklik olmadıkça, ne yeni işçi alacak ne de işçi çıkaracaktır. Dengeyi oluşturan değişkenlerden, marjinal verimliliğin (MP), kısa dönemde değişmediği kabul edilir. Bu durumda, dengeye gelmiş firmaların yeni bir işçi daha alabilmeleri ya nominal ücrette (W), ya da fiyatlar genel düzeyinde (P) meydana gelen değişmelere bağlı olacaktır.

37 37 Klasik-NeoKlasik İktisat Denge oluştuktan sonra girişimci, dengeyi oluşturan değişkenlerde bir değişiklik olmadıkça, ne yeni işçi alacak ne de işçi çıkaracaktır. Dengeyi oluşturan değişkenlerden, marjinal verimliliğin (MP), kısa dönemde değişmediği kabul edilir. Bu durumda, dengeye gelmiş firmaların yeni bir işçi daha alabilmeleri ya nominal ücrette (W), ya da fiyatlar genel düzeyinde (P) meydana gelen değişmelere bağlı olacaktır.

38 38 Klasik-NeoKlasik İktisat Eğer (W) sabitken (P) yükselirse, ya da (P) sabitken (W) düşerse, bu reel ücretlerin düşmesi anlamına gelir. Bu durumda girişimci, yeni işçi alma yoluna gidecektir. Tersi durumda ise, girişimci işçi çıkarma yoluna gidecektir. Sonuçta, girişimcilerin ne kadar işçi istihdam edecekleri, reel ücretlerdeki değişmelere bağlı olmaktadır.

39 39 Klasik-NeoKlasik İktisat Ekonominin geneli açısından benzer bir durum, bizi şu sonuca ulaştıracaktır: Ekonomide daha fazla işçi çalıştırılması için reel ücretlerin azalması gerekmektedir. Sonuçta, ekonomide toplam emek talebi, reel ücretlerin azalan bir fonksiyonudur (L D =(W/P)).

40 40 Klasik-NeoKlasik İktisat (W/P) 0 (W/P) 1 W/P Emek Arz ve Talebi LSLS LDLD L0L0 L1L1 L2L2 İşsizlik (L S >L D ) 0

41 41 Klasik-NeoKlasik İktisat Klasik teoriye göre denge ücreti, emek arz ve talep eğrilerinin kesiştiği noktada oluşacaktır((W/P) 0 ). Örneğin ücret düzeyinin (W/P) 1 ’de oluşması durumunda, bu ücretten emek arzı OL 2 kadarken, emek talebi sadece OL 1 kadar olmaktadır. Bu durumda L 1 L 2 kadar işgücü işsiz kalacaktır. İşgücü arzındaki bu fazlalık, reel ücretlerin (W/P) 0 düzeyine doğru inmesine yol açacaktır.

42 42 Klasik-NeoKlasik İktisat Bu, klasiklere göre ücretlerin aşağıya doğru esnek olduğunu göstermektedir. Denge ücret düzeyinde ise, istihdam edilen işgücü OL 0 kadar olacaktır. Bu istihdam düzeyinin tam istihdam olması, klasik teorinin zorunlu bir sonucudur. Bu ücret düzeyinde çalışmak isteyen herkes iş bulmaktadır.

43 43 Klasik-NeoKlasik İktisat Bu, klasiklere göre ücretlerin aşağıya doğru esnek olduğunu göstermektedir. Denge ücret düzeyinde ise, istihdam edilen işgücü OL 0 kadar olacaktır. Bu istihdam düzeyinin tam istihdam olması, klasik teorinin zorunlu bir sonucudur. Bu ücret düzeyinde çalışmak isteyen herkes iş bulmaktadır.


"Ücret teorileri. Komünal aşama Kölelik aşaması Serflik (derebeylik) aşaması El sanatları (geçiş) aşaması Lonca (ahilik) aşaması Sanayi devrimi (fabrika." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları