Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların önemli bir kısmının “darbe.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların önemli bir kısmının “darbe."— Sunum transkripti:

1 Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların önemli bir kısmının “darbe ürünü bir anayasa olarak görüyorum” seçeneğinde yoğunlaştıkları görülmektedir (% 40,6). Bu oran, 1982 Anayasası’nı anti-demokratik bulanlarla (% 16,7) birlikte düşünüldüğünde, katılımcıların yarısından fazlasının (% 57,3) mevcut anayasayı olumsuz bir şekilde değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil, 1982 Anayasası’nı demokratik bulanların oranı da (% 17,3), görece önemli bir değeri temsil etmektedir. Konuya ilişkin fikir beyan etmeyenler ise neredeyse dörtte bir civarındadır (%25,3).

2 1982 Anayasası’nın niteliğine ilişkin düşüncelerle siyasal eğilimler arasındaki ilişkiselliği gösteren bu tablo istatistiksel olarak oldukça anlamlı sayılabilecek farklılıklar ortaya koymaktadır. Buna göre, söz konusu anayasanın darbe ürünü bir anayasa olduğunu ifade edenlerin en yüksek düzeyde çıktığı eğilimleri liberaller (% 58,1) ve muhafazakârlar (% 51,1) oluşturmaktadır. Bu oranları, sırasıyla, sağcılar (% 46,3), komünistler (% 44,7), İslamcılar (% 44,5), sosyal demokratlar (% 42,8) ve solcular (% 39,9) takip etmektedir. Kendisini milliyetçi (% 33,5), ülkücü (% 32,4), Atatürkçü (% 25,8) ve ulusalcı (% 22,2) olarak tanımlayanlar ise görece daha düşük oranlarda seyretmektedir. Bu sonuçların, bahse konu siyasal eğilimlerin düşünsel yönelimleri açısından normal karşılanabilecek sonuçlar olduğu söylenebilir.

3 “Sizce yeni bir anayasa yapılmalı mıdır?” sorusu, katılımcıların % 61’i tarafından “Evet, kesinlikle yapılmalıdır” şeklinde yanıtlanmaktadır. Buna mukabil, “Hayır, kesinlikle yapılmamalıdır” diyenlerin oranı yalnızca % 7,1’dir. Yeni bir anayasanın yapılması noktasında kararsız olanların oranı % 6,9 civarında çıkarken, mevcut anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesini yeterli görenlerin oranı % 16,4 ve fikir beyan etmeyenlerin oranı da % 7,2 olarak görünmektedir. Bütün bu sonuçlar, toplumun ezici çoğunluğunun Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu düşündüğünü göstermektedir. Burada dikkat çekici olan bir durum da, yeni bir anayasanın kesinlikle yapılması gerektiğini ifade edenlerin oranının (% 61), 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumunda ‘evet’ diyenlerin oranıyla (% 58) çok yakın bir düzeyde çıkmasıdır.

4 “Sizce yeni bir anayasa yapılmalı mıdır?” önermesine verilen yanıtların eğitim düzeylerine göre dağılımı incelendiğinde, tüm düzeylerin yarısından fazlasının “evet, kesinlikle yapılmalıdır” seçeneğini işaretledikleri görülmektedir. Bu seçeneğe en düşük desteği veren eğitim düzeyi okuryazarlar iken (% 51,4), en yüksek desteği verenler ise yüksek lisans ve üstü mezunlarıdır (% 71,7). Bu oranlar, yeni bir anayasaya duyulan ihtiyacın ivediliğini açıkça ortaya koymaktadır.

5 Bu soruya verilen yanıtların siyasal partiler arasındaki dağılımı incelendiğinde, yeni bir anayasanın kesinlikle yapılması gerektiğine inananların en yüksek çıktığı seçmen grubunun BDP’liler (% 80,2) ve AK Partililer (% 70,3) olduğu görülmektedir. Mecliste grubu bulunan diğer iki partinin ise bu düşünceye çok da rağbet etmedikleri anlaşılmaktadır. MHP’lilerin % 47,5’i, CHP’lilerin ise % 41,9’u bu doğrultuda görüş beyan etmektedirler. Bu sonuçların, bir önceki tablonun sonuçlarını teyit eder bir nitelik sunduğu söylenebilir. İçlerinde 1982 Anayasası’nı anti-demokratik ve darbe ürünü bir anayasa olarak görenlerin daha fazla bulunduğu AK Parti ve BDP seçmenleri, yeni bir anayasanın zaruret olduğuna inanırken, bünyesinde mevcut anayasanın demokratik bir içerik taşıdığını düşünenleri daha çok barındıran CHP ve MHP seçmenleri, bu türden bir zorunluluğa daha az inanmaktadır. Ancak bu inanç hangi düzeyde olursa olsun, CHP ve MHP’lilerin önemli bir kesimi de mevcut anayasada bir revizyon yapılması gerektiğini düşünmektedir. Bu açıdan bakıldığında, CHP’lilerin % 29,4’ünün, MHP’lilerin ise % 24,7’sinin bu görüşe destek verdikleri anlaşılmaktadır.

6 “Olası bir yeni anayasa yapım sürecinde bir etkinizin/katkınızın olmasını ister misiniz?” sorusuna verilen cevaplar incelendiğinde, katılımcıların ezici çoğunluğunun (% 71,3) ‘evet’ seçeneğinde yoğunlaştıkları görülmektedir. Bu durumu önemsemeyenlerle ‘hayır’ diyenlerin toplam oranı ise % 29 civarındadır. Bu sonuçlar, halkın kahir ekseriyetinin yeni anayasa yapım sürecine bir biçimde müdahil olmak istediğinin açık bir göstergesi olarak görülebilir.

7 Katılımcılara açık uçlu olarak yöneltilen bu soruya verilen yanıtlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, özgürlük (% 19,3), demokrasi (% 13,6), eşitlik (% 12,2), insan hakları (% 12,2) ve adalet (% 6,3) gibi kavramların yeni anayasanın en olmazsa olmaz unsurları olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu unsurlara verilen yüksek önem düzeyi, halkın büyük çoğunluğunun yeni anayasanın evrensel bir içerikte hazırlanması gerektiğine inandığını göstermektedir. Kaldı ki, şeffaflık ve sadelik (% 1,1), idam cezasının olmaması (% 0,7), yargı bağımsızlığı (% 0,7), eğitim hakkı (% 0,7), istikrar (% 0,8), Kürt sorununun çözümü (% 0,6) ve dokunulmazlıkların kaldırılması (% 0,3) gibi unsurların yeni anayasada mutlaka yer alması gerektiğini düşünenler de dikkate alındığında, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa isteğinin ne kadar güçlü bir toplumsal talebe denk düştüğü daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

8 “Sizce yeni anayasanın hazırlık süreci kim tarafından yapılmalıdır?” sorusu, katılımcıların çok büyük bir kısmı tarafından (% 61,6) “TBMM ve sivil toplumun ortak çalışmasıyla yapılmalıdır” şeklinde cevaplanmaktadır. Bu sonuç, toplumun yeni anayasanın hazırlık sürecine dâhil olma arzusunun önemli bir yansıması olduğu kadar, sivil toplum bilincinin arttığının ve sivil toplum örgütlerine bu süreçte büyük bir rol biçildiğinin de açık bir göstergesidir. Gerek bireysel olarak gerekse örgütlü bir şekilde bu sürece dâhil olmak isteyen vatandaşlar, TBMM’nin ya da sivil toplumun birbirinden ayrı olarak ve tek başlarına yönetecekleri bir hazırlık sürecini yeterli görmemektedir. Yeni anayasanın hazırlık sürecinin sadece TBMM tarafından yapılması gerektiğini düşünenlerin oranı (% 19) ile sivil toplumun çalışmalarını yeterli görenlerin oranına (% 8,9) bakıldığında bu gerçek daha iyi bir şekilde anlaşılmaktadır. Yeni anayasanın kurucu bir meclis tarafından yapılması fikrine ise (%7,7) halkın olumlu yaklaşmadığı anlaşılmaktadır.

9 “Yeni anayasa 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinden sonra oluşan meclis tarafından mı yapılmalıdır?” sorusuna verilen yanıtlar, bir önceki tablonun sonuçlarını teyit eder bir mahiyet taşımaktadır. Zira burada da, tıpkı bir önceki tabloda olduğu gibi, katılımcıların oldukça önemli bir kısmı (% 63,3), TBMM’nin olmazsa olmazlığına işaret edecek şekilde, “evet, bu meclis tarafından yapılmalıdır” seçeneğini işaretlemektedir. Oluşturulacak bir kurucu meclis tarafından yapılması gerektiğini düşünenlerin oranı ise % 36,7 olarak çıkmaktadır. Burada ikinci alternatif olarak sadece kurucu meclis önerisi sunulmuş olmasına rağmen, söz konusu seçeneğin toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul görmediği anlaşılmaktadır. Bir önceki tabloda daha düşük düzeyde çıkmasına rağmen (% 7,7), kurucu meclis kavramına yönelik teveccühün burada biraz daha artmış olmasının, üçüncü bir seçeneğin sunulmamasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Böylece kurucu meclis önerisine yönelik olası en yüksek toplumsal talebin de ortaya çıktığı söylenebilir.

10 “Sizce aşağıdaki temel kavramlardan hangisi anayasada mutlaka yer almalıdır?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların yarısından fazlasının (% 50,6) “insan onuru” seçeneğini işaretledikleri görülmektedir. Bu oranı, sırasıyla “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık” (% 24), “Türklük” (% 11), “Atatürk milliyetçiliği” (% 8,1) ve diğer kategorisi (% 6,1) izlemektedir. Bütün bu sonuçlar, yeni anayasanın mutlaka “insan onuru” kavramına dayanması gerektiğine işaret edenlerin büyük bir çoğunluk oluşturduğunu göstermektedir.

11 Anayasada yer alması gereken temel kavramlarla siyasal eğilimler arasındaki ilişkilerin çapraz bir sorgulaması yapıldığında, “insan onuru” kavramının özellikle İslamcılar ve muhafazakârlar arasında son derece yaygın olarak kabul edilen bir değer olduğu görülmektedir. İslamcıların % 74,1’i, muhafazakârların ise % 72,5’i bu kavramın vazgeçilemezliğine vurgu yapmaktadırlar. Kendisini komünist (% 68,9), liberal (% 60,2), sağcı (% 55,9) ve sosyal demokrat (% 53,9) olarak tanımlayanların da büyük çoğunluğu, insan onurunu yeni anayasada yer alması gereken en önemli kavram olarak görmektedir. Bu kavramın yeni anayasada mutlaka yer alması gerektiğini en az düşünenler ise, sırasıyla, Atatürkçüler (%15,5), ülkücüler (% 29,8), milliyetçiler (% 32,5), ulusalcılar (% 34,1) ve solculardır (% 45,2). Kendisini solcu olarak ifade edenlerin bu seçeneğe verdiği desteğin şaşırtıcı olduğu belirtilmelidir.

12 “Yeni anayasa ideolojilere yer vermelidir” önermesine, değişik kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, “katılıyorum” şeklinde cevap verenlerin toplam oranı % 43,8 olarak çıkmaktadır. “Katılmıyorum” ve “kesinlikle katılmıyorum” diyenlerin toplam oranı ise % 56,2’dir. Bu sonuçlar, katılımcıların büyük bir kısmının yeni anayasanın ideolojilere yer vermeyen bir metin olması gerektiğini düşündüğünü ortaya koymaktadır. Yine bu sonuçlar, “Sizce aşağıdaki temel kavramlardan hangisi anayasada mutlaka yer almalıdır?” sorusuna verilen ve yukarıda analiz edilen yanıtlarla da uyumlu bir nitelik arz etmektedir. Zira söz konusu yanıtların da gösterdiği gibi, katılımcıların yarısından fazlası anayasanın ideolojik nitelikli kavramlardan ziyade, “insan onuruna” dayalı olarak hazırlanması gerektiğine inanmaktadır. “Türklük”, “Atatürk ilke ve inkılâpları” ya da “Atatürk milliyetçiliği” gibi ideolojik tercihlere anayasada yer verilmesi gerektiğine inananların toplam oranı ise % 43 civarındadır.

13 “Yeni anayasa tüm toplum kesimlerine eşit mesafede olmalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların neredeyse tamamına yakınının olumlu düşündüğü görülmektedir. Farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, katılımcıların toplam % 95,4’ü bu konuda olumlu görüş bildirmektedir. Buna mukabil, söz konusu önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı yalnızca % 4,6’dir. Bu sonuç, toplumun neredeyse tamamının, yeni anayasanın tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olması gerektiğini düşündüğünü göstermektedir.

14 “Yeni anayasa inançlar arasında ayrım yapmamalıdır” önermesi de, tıpkı bir önceki önerme gibi, katılımcıların neredeyse tamamına yakını tarafından onaylanmaktadır. Farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, olumlu görüş belirtenlerin toplam oranı % 93,9 olarak çıkarken, olumsuz görüş beyan edenlerin toplam oranı sadece % 6,1’dir. Bu sonucu da, bir önceki tablonun analizi sırasında dile getirilenlerle paralel olarak düşünmek mümkündür. Yeni anayasanın tüm toplumsal kesimlere eşit bir mesafede olması gerektiğini düşünenler, aynı zamanda inançlar arasında da bir ayrım yapılmaması gerektiğine inanmaktadırlar. Bu iki sonuç bir arada düşünüldüğünde, yeni anayasanın herhangi bir etnik, dini, siyasi ya da ideolojik kimliği ön plana çıkarmadan ve hepsine karşı eşit uzaklıkta konumlanan bir anlayış üzerine inşa edilmesinin gerekliliği açığa çıkmaktadır. Bir anlamda, on yıllardan beri süregelen değişik nitelikli sorun ve çatışma alanlarının çözümüne ilişkin olarak dile getirilen bu öneriler, Türkiye toplumunun demokratik bilincinin giderek arttığının en temel göstergeleri arasında görülebilir.

15 Yeni anayasanın inançlar arasında ayrım yapmaması gerektiğine inananların cinsiyete göre dağılımına bakıldığında, erkeklerin sırasıyla “kesinlikle katılıyorum” (% 53,4), “katılıyorum” (% 29,3) ve “kısmen katılıyorum” ( % 10,6) seçeneklerini işaretledikleri görülmektedir. Kadınların da, değişen oranlarla olmakla birlikte, aynı sıralamayı takip ettikleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, kadınların % 61,9’u “kesinlikle katılıyorum”, % % 23,5’i “katılıyorum” ve % 9,2’si de “kısmen katılıyorum” seçeneğini işaretlemektedir. Bu iki sonuç bir arada değerlendirildiğinde, kadınların söz konusu önermeyi daha yüksek bir kesinlik düzeyiyle sahiplendikleri söylenebilir. Her iki cinsin “kesinlikle katılıyorum” seçeneğine verdikleri destek arasındaki % 8,5’lik farkı bu durumun bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkündür. Tüm kesinlik düzeylerinin toplamı açısından bakıldığında ise, erkeklerin de kadınların da kahir ekseriyetinin önermeye bir biçimde katıldığı gözlenmektedir. Ancak yeni anayasanın etnik kimliklerden arındırılması ve tüm toplum kesimlerine eşit mesafede olması gerektiğini ortaya koyan tablolarda olduğu gibi, burada da kadınların küçük bir farkla da olsa, önde oldukları söylenmelidir.

16 “Yeni anayasa devlete öncelik vermelidir” önermesi, değişik kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, büyük bir çoğunluk tarafından (% 71,9) kabul edilmektedir. Buna karşılık söz konusu önermeye karşı çıkanların oranı ise % 28,1’dir. Bu sonuç, tek başına ele alındığında, katılımcıların oldukça önemli bir kısmının yeni anayasanın devlete öncelik tanıması gerektiğini düşündüğünü göstermesine karşın, esas anlamını aşağıdaki tablonun sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiği zaman bulmaktadır.

17 “Yeni anayasa bireye öncelik vermelidir” önermesi de, katılımcıların çok büyük bir kısmı tarafından onaylanmaktadır. Farklı kesinlik düzeylerine denk düşmekle birlikte, burada da katılımcıların toplam % 87,2’si önermeyi olumlamaktadır. Önermeye karşı çıkanların oranı ise % 12,8’dir. Her iki tablonun sonucu bir arada düşünüldüğü zaman, katılımcıların hem devlete hem de bireye öncelik tanıyan bir anayasa talep ettikleri söylenebilir. Bu sonuç, çelişik bir nitelik taşımaktan çok, devlet geleneğinin çok güçlü olduğu Türkiye’de, devletin de en az birey kadar önemsenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, toplumun kahir ekseriyeti, yeni anayasanın devleti de bireyi de eş zamanlı olarak öncelemesi gerektiğini düşünmektedir. Ancak her iki soruyu da onaylayanların toplam oranları mukayese edildiğinde, “bireye öncelik vermelidir” önermesinin çok daha büyük oranda benimsendiği de belirtilmelidir. Buradan hareketle, sorunun “yeni anayasa devlete mi bireye mi öncelik vermelidir” şeklinde formüle edilmesi durumunda, bireyin daha ön planda çıkacağı söylenebilir. Bir başka deyişle, ayrı sorular şeklinde yöneltildiğinde, devletin de bireyin de yüksek düzeyde önemsendiğini gösteren bu sonuçlar, aynı soru içinde sorulması durumunda birey öncelikli çıkacaktır. Zira her iki tablonun olumlama düzeyi arasındaki fark “birey öncelikli” bir anayasanın daha çok arzulandığını açıkça göstermektedir.

18 “Yeni anayasa yalnızca evrensel değerleri esas almalıdır” önermesi incelendiğinde, “kesinlikle katılıyorum” diyenlerle “katılıyorum” diyenlerin toplam oranı % 50,7 olarak, “kısmen katılıyorum “diyenlerin oranı ise % 27,4 olarak çıkmaktadır. Buna karşılık, aynı önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı % 22 civarındadır. Bu sonuçlar, toplumun oldukça önemli bir kısmının yeni anayasanın evrensel değerler ekseninde şekillenmesi gerektiğini düşündüğünü açık bir biçimde göstermektedir.

19 “Yeni anayasadaki temel prensip ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ olmalıdır” önermesi, tüm katılım düzeylerinin toplamı açısından bakıldığında, % 95 civarında bir olumlanma düzeyine sahiptir. Söz konusu önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı ise sadece % 4,6’dır. Bu sonuç, toplumun neredeyse tamamına yakınının egemenliğin kaynağı olarak yalnızca “milleti” gördüğünü herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde göstermektedir. Demokrasinin en temel prensiplerinden biri ve hatta birincisi olan bu prensibin, toplumun tamamına yakını tarafından olumlanmış olması, demokratik bilincin tüm toplumsal kesimler arasında köklü bir şekilde yerleşmiş olduğunun bir işareti olarak da görülebilir.

20 “Yeni anayasada başlangıç bölümü olmamalıdır” önermesi, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, katılımcıların toplam % 64’ü tarafından onaylanmaktadır. Buna karşılık, söz konusu önermeyi onaylamayanların toplam oranı ise % 36 olarak çıkmaktadır. Bu sonuçtan hareketle, toplumun üçte ikisinin başlangıç bölümünün anayasada yer almaması gerektiğine inandığı söylenebilir.

21 Katılımcılar, “Yeni Anayasa değiştirilemez hükümler içermelidir” önermesine, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, olumsuz yanıt vermektedir. Bu sonuç, toplumun ekseriyetinin yeni anayasanın değiştirilemez hükümler içermemesi gerektiğini düşündüğünü göstermektedir. Böylece son yıllarda giderek artan bir biçimde tartışma konusu olan değiştirilemez maddeler ya da hükümlere ilişkin kamuoyu algısı da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Buna göre, Türkiye toplumunun yarısından fazlası ‘değiştirilemezlik’ vurgusuna karşı çıkmakta ve anayasanın daha esnek bir temelde hazırlanması gerektiğine inanmaktadır. Kaldı ki, önceki tabloların da ortaya koyduğu üzere, yeni anayasanın “insan onuru” kavramını esas alması, ideolojilere yer vermemesi ve inançlar arasında ayrım yapmaması gerektiğini düşünen büyük bir çoğunluk bulunmaktadır. Bu büyük çoğunluğun, “değiştirilemezlik” vurgusuna karşı çıkmasına da aynı demokratik refleksin bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür.

22 “Meclis temel siyasal kararların alındığı mekân olmalıdır” önermesine “kesinlikle katılıyorum” diyenlerin oranı % 39,2; “katılıyorum” diyenlerin oranı % 39,4 ve “kısmen katılıyorum” diyenlerin oranı da % 14,8’dir. Buna karşılık, aynı önermeye katılmadığını ifade edenlerin oranı % 4,4 iken, kesinlikle katılmadığını ifade edenlerin oranı sadece % 2,2’dir. Bu sonuçlar, katılımcıların temel siyasal kararların alındığı mekân olarak sadece TBMM’yi gördüğünü ve TBMM’nin üstünde bir irade tanımadığını açık bir şekilde göstermektedir. Temel siyasal kararların yalnızca TBMM’de alınması gerektiğini ortaya koyan bu sonuçlar, aynı zamanda mevcut durumda söz konusu kararların alınmasında etkili olan bazı kurumların da herhangi bir toplumsal desteğe sahip olmadıklarını açığa çıkarmaktadır.

23 “Yürütme organı bütünüyle halkın seçimine dayanmalıdır” önermesinin, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, toplamda % 90’a yakın bir desteklenme oranına sahip olduğu görülmektedir. Buna karşılık aynı önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı da % 11 civarındadır. Buradan hareketle, toplumun kahir ekseriyetinin yürütme organının teşekkülünü bütünüyle halkın seçimine dayandırdığı söylenebilir. Kaldı ki, bu sonuç, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” önermesine verilen % 95’ler civarındaki desteği de bir kez daha teyit etmektedir. Toplum, egemenliğin nasıl ve kim tarafından kullanılacağının yegâne belirleyicisi olarak kendisini görmekte ve kendi iradesi dışında şekillenecek bir egemenlik kullanma biçimine karşı çıkmaktadır.

24 “Yerel yönetimler kültürel, etnik veya inanç farklılıklarına göre belirlenmemelidir” önermesi, farklı kesinlik düzeylerine karşılık gelmekle beraber, katılımcıların toplam % 81,3’ü tarafından olumlu bir şekilde yanıtlanmaktadır. Söz konusu önermeye olumsuz yanıt verenlerin oranı ise % 18 civarındadır. Bu sonuç, olası bir yerel yönetim yapılanmasının bireysel ya da grup aidiyetleri bağlamında şekillenmemesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yine bu sonuç, ideolojilere yer vermeyen (tablo 8), tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede duran (tablo 9) ve inançlar arasında ayrım yapmayan (tablo 10) yeni bir anayasa talebiyle de uyum içerisindedir.

25 “Ordu dâhil hiçbir kurum meclis denetimi dışında bırakılmamalıdır” önermesi, değişik kesinlik düzeylerine denk düşmesine rağmen, katılımcıların toplam % 84,6’sı tarafından onaylanmaktadır. Söz konusu önermeye karşı çıkanların toplam oranı ise %15,4 olarak çıkmaktadır. Bu sonuç, ordu gibi kimi hassas kurumlar da dâhil olmak üzere, hiçbir kurumun meclis denetiminin dışında tutulmaması gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir. Burada hem meclise duyulan güvenin bir kez daha teyit edildiği hem de hiçbir kurumun mutlak bir güvenilirlik vasfına sahip olmadığı söylenebilir.

26 “Yargı ideolojik olmamalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, farklı kesinlik düzeylerinde olmakla beraber, katılımcıların % 87,2’sinin önermeyi desteklediği görülmektedir. Önermeye karşı çıkanların oranı ise % 13 civarındadır. Bu durum, yargının her türlü ideolojik değerden, temelden, tercihten arındırılmış bir yapıya kavuşması gerektiğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Toplumun neredeyse tamamına yakınının bu görüşte olması, Türkiye’deki yargı düzeninin herhangi bir ideolojik mülahazaya dayalı olmadan yeniden organize edilmesi gerektiğini göstermektedir.

27 “Askeri, idari ve adli yargı ayrımına son verilmelidir” önermesi, katılım düzeylerinin toplamı açısından bakıldığında, % 80 civarında bir destekle karşılaşırken, % 20 civarında da bir karşı çıkışa yol açmaktadır. Bu sonuç, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak bir biçimde, yargıdaki bölünmüşlüğün son bulması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle, toplumdaki her beş kişiden dördü, yargının askeri-idari ve adli yargı olarak bölünmesine karşı çıkmakta ve yargıda birliğin sağlanması gerektiğine inanmaktadır.

28 Yukarıdaki ifadenin kısmen değiştirilmesiyle oluşan ve “yalnızca askeri yargı ayrımına son verilmeli, diğer ayrım kalmalıdır” şeklinde katılımcılara yöneltilen önerme dikkatli bir şekilde incelendiğinde, oranların önemli düzeyde değiştiği gözlenmektedir. Buna göre, söz konusu önermeye, değişik kesinlik düzeylerinde olmakla birlikte, katılımcıların toplam % 59,5’i katıldığını, % 40,5’i de katılmadığını ifade etmektedir. Buradaki bulgularla önceki tablonun bulguları birlikte düşünüldüğünde, halkın bir biçimde yargıda birliğin sağlanması gerektiğine inandığı, ancak esas olarak askeri yargıya karşı olduğu belirtilebilir. Zira askeri, idari ve adli yargı ayrımının kaldırılıp kaldırılmaması gerektiğini ölçmek amacıyla formüle edilen yukarıdaki önermeye ilişkin toplam katılım düzeyi % 80 civarındayken, burada toplam katılım oranı % 60’ın altına düşmektedir. Aradaki % 20’lik farkın, askeri yargı ayrımına son verilmesini, ancak sivil yargıdaki ayrımın sürdürülmesini savunan görece önemli bir kesimin varlığından kaynaklandığı söylenebilir.

29 “Yargılamada uluslararası standartlara riayet edilmelidir” önermesine verilen yanıtların “kesinlikle katılıyorum” (% 36,5) ve “katılıyorum” (32,7) seçeneklerinde yoğunlaştığı görülmektedir. “Kısmen katılıyorum” (% 19,5) seçeneği de dâhil edildiğinde, önermeyi destekleyenlerin toplam oranı % 90’a yaklaşmaktadır. Buna karşılık önermeye karşı çıkanların toplam oranı da % 12 civarında çıkmaktadır. Bu sonuçlar, Türkiye kamuoyunun ezici çoğunluğunun yargılamada uluslararası standartlara riayet edilmesini önemsediğini ve dahası istediğini açık bir şekilde göstermektedir. Uluslararası standartlara yönelik bu güçlü toplumsal talebi, toplumun evrensel değerlerle barışık olduğunun bir göstergesi olarak okumak da mümkündür.

30 “Yeni anayasada Meclis, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu gibi egemenlik yetkisi kullanan bazı temel kurumlar dışında hiçbir kuruma yer verilmemelidir” önermesi, “kesinlikle katılıyorum”, “katılıyorum” ve “kısmen katılıyorum” seçeneklerinin toplam açısından değerlendirildiğinde, % 70 civarında bir onaylanma düzeyine sahiptir. Buna karşılık, aynı önermeye karşı çıkanların toplam oranı da % 30 civarında kalmaktadır. Bu bulgular, toplumun yeni anayasada birkaç temel kurum dışında hiçbir kuruma yer verilmemesi gerektiği düşüncesine büyük oranda katıldığını göstermektedir. Bir başka deyişle, toplumun üçte ikisinden fazlası, yeni anayasanın çok fazla kurum ismi zikretmemesi ve yalnızca egemenlik yetkisini kullanan bazı önemli kurumlara yer vermesi gerektiğini düşünmektedir.

31 “Herkesin özgürlüğünün birbirinin özgürlüğü ile sınırlı olduğu ifadesi yeterli olmalı, devlete ayrıca sınırlama imkânı tanınmamalıdır” önermesi, değişik kesinlik düzeylerine denk düşse de, katılımcıların toplam % 81,3’ü tarafından kabul edilmektedir. Bu da, toplumun özgürlükler noktasında son derece hassas olduğunun açık bir göstergesidir.

32 “Seçme-seçilme hakkının kullanımı ve kamu memuriyeti dahi olsa kılık-kıyafet, inanç, yaşam tarzı vs. nedeniyle insanların özgürlükleri sınırlandırılmamalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, sadece “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinin toplamı % 76,2’yi bulmaktadır. Önermeye kısmen katıldığını ifade edenler de dikkate alındığında, bu oran % 90’a yaklaşmaktadır. Buna karşılık, söz konusu önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı yalnızca % 11 civarında kalmaktadır. Bütün bu sonuçlar, toplumun kahir ekseriyetinin kılık-kıyafet, inanç, yaşam tarzı gibi gerekçelerle insanların özgürlüklerinin sınırlandırılmasına karşı çıktığını göstermektedir. Bir başka deyişle, toplumdaki her on kişiden dokuzu, insanların özgürlüklerinin bu türden gerekçelerle hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağına inanmaktadır.

33 “Yeni anayasa herkesin özgürlüğünü esas almalıdır” önermesine verilen yanıtlar incelendiğinde, “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinde önemli bir yoğunlaşmanın bulunduğu görülmektedir. Sadece bu iki seçeneğin toplamı neredeyse % 80’i bulmaktadır. Önermeye kısmen katıldığını ifade edenler de dikkate alındığında, bu oran % 94’ü bulmaktadır. Bu sonuçlar, yeni anayasanın herkesin özgürlüğünü esas alan bir ortak paydada hazırlanması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

34 “Devlet tüm özgürlükler ve kişisel tercihler karşısında tarafsız kalmalıdır” önermesi de, özgürlüklere ilişkin tüm önermelerde olduğu gibi, büyük oranda bir destek bulmaktadır. Kesinlik düzeyleri arasındaki farklar gözetilmeksizin bakıldığında, önermenin katılımcıların % 88,3’ü tarafından kabul edildiği, % 11,7’si tarafından ise kabul edilmediği görülmektedir. Devletin tüm özgürlükler ve kişisel tercihler karşısında tarafsız kalması gerektiğinin açık bir göstergesi olan bu sonuç, herkesin özgürlüğünün esas alınması gerektiği yönünde güçlü bir toplumsal talebin bulunduğunu ortaya koyan bir önceki tabloyla da uyum içerisindedir.

35 “Grup ve kültürel kimlik alanındaki özgürlükler tanınmalı, ama bireyin grup içinde dahi özgürlüğü korunmalıdır” önermesi de büyük bir oranda desteklenmektedir. Buna göre, katılımcıların % 88,8’i değişik kesinlik düzeylerinde de olsa önermeye katıldığını, % 11,2’si ise katılmadığını ifade etmektedir. Bu da, özgürlüklerin her düzeyde sağlanması gerektiğine dair güçlü bir toplumsal talebin varlığına işaret etmektedir. Zira toplumdaki her on kişiden dokuzu, grup ve kültürel kimlik alanındaki özgürlüklerin, bireyin özgürlüklerine halel getirmeyecek bir biçimde tanınması gerektiğine inanmaktadır. Burada bireyin özgürlüklerinin esas alınmasının yanı sıra, grup haklarına ilişkin de belirgin bir hassasiyetin bulunduğu görülmektedir.

36 “Özgürlüklerin kullanımı konusunda fiili engellerle karşılaşan kadınlar, engelliler, çocuklar gibi kesimler için pozitif ayrımcılık benimsenmelidir” önermesine, farklı kesinlik düzeylerine denk düşmekle birlikte, toplam katılım düzeyi % 90’ların üzerindedir. Bu sonuç, yeni anayasanın herkesin özgürlüğünü esas alması gerektiğini ortaya koyan tablo 28’deki içerikle koşut bir şekilde düşünülmelidir. Herkesin özgürlüğünü esas alacak bir anayasa talebinde bulunanların, özgürlüğe erişim ve onu kullanma noktasında çeşitli engellerle karşılaşan bazı kesimler için de pozitif ayrımcılığın benimsenmesi gerektiğini düşünmeleri doğal bir sonuçtur. Bu sonuç, bazı durumlarda özgürlüklerin hayata geçirilmesi için devletin gerekli desteği sunması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

37 “Memurlar için grev hakkı da gerekir” önermesi, bir önceki önermeyi tamamlayıcı bir nitelik arz etmektedir. Bu önerme, bir önceki önermeden daha büyük bir oranda desteklenmektedir. Farklı kesinlik düzeylerine denk düşmekle birlikte, önermeye katıldığını ifade edenlerin toplam oranı % 80’i bulmaktadır. Buna mukabil, önermeye katılmadığını ifade edenlerin toplam oranı sadece % 20 civarındadır. Bu açıdan bakıldığında, toplumdaki her beş kişiden dördü memurlar için grev hakkının gerekli olduğuna inanmaktadır. Grev hakkı noktasındaki bu güçlü toplumsal talebin, memurlar için sendika ve toplu sözleşme hakkının yeterli görülmemesinden kaynaklandığı söylenebilir.

38 “Memurlar için siyasi partilere üyelik yasağı kaldırılmalıdır” önermesine verilen yanıtların, “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” seçeneklerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Her iki seçeneğin toplamı % 54,7’yi bulmaktadır. Önermeye kısmen katıldığını ifade eden % 18,9’luk kesim de dikkate alındığında, bu oran % 73,6 olmaktadır. Bu da, toplumdaki neredeyse her dört kişiden üçünün memurların siyasi partilere üyelik yasağının kaldırılması gerektiğine inandığını açık bir şekilde göstermektedir.

39 “Sizce devletin inançlar karşısında tutumu ne olmalıdır?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların yarısından fazlasının (% 58,6) “Devlet, din ve inanç konusunda tamamen tarafsız olmalıdır” seçeneğinde yoğunlaştığı görülmektedir. Devletin din ve inanç konusunda toplumun taleplerini tamamen karşılaması gerektiğini düşünenlerin oranı ise % 27,1’dir. Bu konuda devletin yönlendirici olabileceğini ifade edenlerin oranı % 8,5; bazı durumlarda müdahale edebileceğini belirtenlerin oranı da % 5,8’dir. Bütün bu sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde, devletin din ve inançlar noktasında tarafsız olmasını isteyen geniş bir toplumsal kesimin bulunduğu söylenebilir. Ancak devletin din ve inanç konusundaki talepleri karşılamaya dönük bir pozisyonda olması gerektiğine inanan önemli bir kesimin varlığına da değinilmelidir.

40 “Sizce devletin eğitime ilişkin rolü ne olmalıdır?” sorusuna verilen yanıtların, “eğitim alanını tamamen kontrol altında tutmalıdır” seçeneğiyle (%39,6), “eğitim alanında sadece yönlendirici ve denetleyici olmalıdır” (% 39) seçeneği arasında yoğunlaştığı görülmektedir. Devletin eğitim alanını özel girişimlerle paylaşması gerektiğini düşünenlerin oranıyla (% 14,3), bu alandan tamamen çekilmesini isteyenlerin oranı (% 7,1) ise daha düşük düzeyde çıkmaktadır. Bu sonuçlar, toplumun eğitim noktasında devlete büyük bir rol biçtiğinin açık bir göstergesidir. Söz konusu rolün ne türden bir içeriğe denk düşmesi gerektiği noktasında ise toplumda belirgin bir ayrışmanın olduğu gözlenmektedir. Devletin eğitim alanını tamamen kontrol etmesini isteyenlerle, söz konusu alanda onun sadece yönlendirici-denetleyici olmasını talep edenler arasında yaşanan bu ayrışma, görece düşük çıkan diğer seçeneklerle birlikte düşünülmelidir.

41 “Eğitim diliyle ilgili ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, katılımcıların % 66,4’ü “eğitim dili Türkçe olmalı, anadiller öğretilmelidir” şeklinde yanıt vermektedir. Diğer yanıtların ise, sırasıyla, “anadilde eğitim olmalıdır” (% 13,9), “anadilde eğitim olmamalıdır” (% 10,5) ve “anadil seçmeli ders olarak verilmelidir” (% 9,1) seçenekleri arasında dağıldığı görülmektedir. Bu sonuçlar, her üç kişiden ikisinin, eğitim dili Türkçe kalmak kaydıyla, anadillerin öğretilmesi gerektiğine inandığını göstermektedir.

42 Eğitim diline ilişkin düşüncelerin siyasal partilere göre dağılımını gösteren bu tablo, “eğitim dili Türkçe olmalı, anadiller öğretilmelidir” seçeneğinin, AK Parti (% 73), CHP (% 68,7) ve MHP (64,7) arasında çok büyük oranda desteklendiğini göstermektedir. BDP’lilerin ise bu seçeneği çok düşük düzeyde (% 16,7) benimsedikleri görülmektedir. Zira BDP’lilerin yaklaşık üçte ikisi (% 64,1) anadilde eğitim hakkının olması gerektiğine inanmaktadır. Bu hakkın verilmesi gerektiğine inanan AK Parti, CHP ve MHP seçmenleri ise son derece düşük oranları yansıtmaktadırlar. Ancak “anadilde eğitim hakkı olmamalıdır” seçeneğinin de bu partiler arsında görece düşük oranlarda sahiplenildiği belirtilmelidir.


"Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde, katılımcıların önemli bir kısmının “darbe." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları