Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Mezopotamya Medeniyeti ve Tıp. Mezopotamya Mezopotamya, Yunanca “mesos”=ara/orta ve “potamos”=ırmak kelimelerinden türetilmiş “iki ırmak arası” anlamında.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Mezopotamya Medeniyeti ve Tıp. Mezopotamya Mezopotamya, Yunanca “mesos”=ara/orta ve “potamos”=ırmak kelimelerinden türetilmiş “iki ırmak arası” anlamında."— Sunum transkripti:

1 Mezopotamya Medeniyeti ve Tıp

2 Mezopotamya Mezopotamya, Yunanca “mesos”=ara/orta ve “potamos”=ırmak kelimelerinden türetilmiş “iki ırmak arası” anlamında bir coğrafi terimdir. Bu ad kuzeyde Toros Dağlarından güneyde Basra Körfezi’ne, doğuda Zagros Dağları’ndan batıda Suriye Çölü’ne kadar uzanan alan için kullanılmaktadır.

3 Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular ve Aramiler gibi.

4 SÜMERLER Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir.

5 Sümerler, birbirinden bağımsız site denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur, Uruk, Kiş, Lagaş ve Nippur'dur. Bu şehir devletleri Ensi veya Patesi denilen rahip-krallar tarafından yönetiliyordu. Bütün Mezopotamya ülkesine hakim olan krala ise "Lugal-kalma" denir. Krallar başkomutan, baş yargıç ve başrahip yetkilerine sahiptirler.

6 Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atmışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.) Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. Akadlar tarafından egemenliklerine son verilmiştir

7 Sümerlerde Bilim Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında Uruk, Lagaş, Eridu, Ur, Kiş gibi kent devletleri kurdular. Gelişmiş bir yapı tekniği kullanıyorlardı. Yerleştikleri kesimlerde muazzam bir sulama sistemi kurup, kanallar, barajlar ve bentlerle hem seli önleyip bataklıkları kuruttular hem de düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Tekerleği de icat eden bu toplum tarlaları öküzlerin çektiği sabanlarla sürüyorlardı. 60 rakamına dayanan seksajismal sayı sistemini kullanan Sümerler'in "sos" dedikleri bu 60'lık birim bütün zaman ve mekan hesaplarında kullanılmaktaydı ve onları bir uyum içerisinde birbirine bağlıyordu. Ayı 30, yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler.

8 İlk yazıyı M.Ö yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

9

10 Devlet kentlerden oluşmuştu ve her kent surlarla çevrili idi. Kent içinde yüksek bir tepeye yapılan tapınak bulunurdu ki bu sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktaydı. Başlangıçta Anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. İşbölümü derinleşmişti;1. sınıfı din adamları ve askerler 2. sınıfı halk 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir toplumsal hiyerarşi vardı. Sürekli savaşlar sonucunda halktan her insan kolayca köle edinebiliyordu. M.Ö yıllarında yüksek ruhbanlardan oluşan egemen sınıflar, dinsel yapıya sahip kent devletlerinin yöneticileri olarak ortaya çıktılar. Bu kral-rahipler dinsel ve siyasal işleri yürütürlerdi. Bir kentin baş rahibi, aynı zamanda o kentin başkanıydı.

11 Sümerlerde Din Sümerlerin bireysel ve toplumsal yaşantılarında din önemli bir yer tutmaktadır. Dini anlayış o kadar çok yoğundur ki, Sümerlere göre kurulan medeniyetin ve gelişimin tek kaynağı dini inançlardır. Bir Sümerli, ancak - dini anlayışın tam merkezinde bulunan tanrıların ihtiyaçlarını giderip onlara hizmet ettiği ve Tanrıların bundan memnun kaldığı ölçüde değer bulur ve saygınlık kazanır. Kişinin ihtiyaçlarını sağlaması, Tanrılarının ihtiyaçlarını gidermesiyle mümkündür. İşte bu yüzden insanın merkezde olduğu bütün davranışlarda dini ritüeller yoğun bir şekilde etkisini gösterir. Tarım, ticaret, seyahat, ustalık gerektirici işler, hukuk, doğum, evlilik, ölüm, cenaze merasimleri, yönetim, savaş, barış, sağlık, hastalık, bilim, astronomi, büyü, insan ilişkileri gibi birçok konu dini inanç ve uygulamalar etrafında şekillenir ve dini ritüellerin başlıca ana konularını oluşturur.

12 Yaşanılan yerin siyasi ve askeri bakımdan güçlü olması, yaşayan insanların mutluluğu ve zenginliği ancak tanrıların iznine bağlıdır. O yüzden Sümer dini unsurları insanlar üzerinde korkutucu etkiler taşımaktadır ve onlara karşı yapılması gereken vazifeler eksiksiz bir şekilde tamamlanmalıdır.

13 Sümerlere göre evren iki temel öğeden oluşmaktadır. Gökyüzü ve yeryüzünden oluşan evren için Sümerler an-ki kelimesini kullanmaktaydı. Kelimenin sözcük anlamları da bu durumu doğrulamaktadır. Çünkü an kelimesi gök, ki kelimesi yer anlamına gelmektedir. Sümerler bu iki kelimeyi birleştirerek bunu evren ifadesinin karşılığında kullanmışlardır. Sümerler, dünyayı disk gibi düz bir alan şeklinde düşünmüşlerdi. Bu disk üzerinde, gökyüzüne kadar uzanan lil adını verdikleri hava rüzgar ve ruh adını verdikleri boşluk veya daha doğru bir tabirle öz bulunmaktadır.

14 Gezegenler, yıldızlar, güneş ve ay da, lilden oluşmuş bunun yanı sıra onlara tanrılar tarafından parlaklık özelliği verilmiştir. Hava tanrısı Enlil, göğü yükseltmiş ve yerle göğün arasını ayırmıştır. Bu ikisinin arasında yaşarken zifiri karanlıkta kaldığı için burada ışık ihtiyacı hissetmiş ve gezegenlere, aya, güneşe ve yıldızlara ışık vermiştir. Lil kelimesinin günümüzdeki atmosfer sözcüğünün karşılığı olması da muhtemeldir. Çünkü onun en önemli özelliği hareketli olması ve genişleyen bir yapıya sahip bulunmasıdır. Lil’in üzerinde ise altı ve üstü metalden oluşan kubbemsi bir yapıya sahip gökyüzü bulunmaktaydı

15 Evreni oluşturan bütün bu katmanların çevresinde ise uzanıp giden sınırsız denizlerin olduğu ifade edilir. Evrenin etrafının denizlerle çevrili olma düşüncesi herhalde evren yaratılmadan önce, zaman ve mekan kavramları henüz ortada yokken, her yerin denizlerle kaplı olduğu, ilk nedenin ve ilk hareket ettirici gücün denizler olduğu inancından ortaya çıkmıştır. Bunun dışında gökyüzünün üzerinde tanrıların yaşadığı yukarıdaki büyük, yeryüzünün altında ölüler diyarı ve ondan sorumlu tanrıların yaşadığı aşağıdaki büyük denilen katmanlar bulunmaktadır. Sümer kozmolojisinin temelini bunlar oluşturmaktadır. Gökyüzünde bulunan cisimlerin yaratılmasını, bitki, hayvan ve insanın yani o zamanki bir Sümerlinin etrafında görmüş olduğu cana ve harekete sahip unsurların yaratılması takip eder.

16 Oldukça çok sayıda olan Sümer tanrıları bir sistem içerisinde düşünülmüş, Sümerlerin zihinsel tasavvurları sayesinde teolojik bir inanç olarak bırakılmayıp, kültür, edebiyat ve mitolojide köklü varlıklar olarak betimlenmiştir. Evrenin sürekliliği ve işleyişi bu tanrıların denetimi ve idaresi sayesinde devam etmekteydi. Sümerler bu tanrılarının her birini dingir kelimesiyle adlandırmaktaydılar. Genel özellikleri itibariyle insana benzeyen fakat ölümsüzlük gibi çeşitli üstün güçlere sahip birçok tanrı bulunmaktaydı. Bu tanrılar yeme, içme, evlenme, çoluk çocuk sahibi olma, hastalanma, ölümcül bir şekilde yaralanma, savaşma, kızma, öfkelenme, kıskanma, nefret etme, gibi insanın temel doğasında bulunan özellik, ihtiyaç ve duygulara sahiptiler. Her ne kadar olağanüstü güçlere sahip olsalar da Sümerlere ait mitolojik kaynaklara baktığımız zaman bu güçlerin sınırsız olmadığını, belli bir takım kanunlara ve yasalara tabi oldukları anlaşılır. Aynı zamanda her istediklerine ulaşamadıklarını, bazen amaçları uğrunda çeşitli planlar kurup hile ve kurnazlık diyebileceğimiz bir takım davranışların içerisine girebildiklerini görürüz.

17 Sümer tanrıları, insanlar gibi aile kurma ve çocuk sahibi olma gibi özelliklere sahip olduğu için zaman içerisinde sürekli çoğalan bir yapı sergilemişler, çeşitli Sümer kralları bu durumu otoritelerini arttırmak için kullanmışlardır. Mezopotamya bölgesinde her kentin koruyucu bir tanrısı bulunmakta, zaman içerisinde siyasi, ticari ve askeri bakımdan gelişen bu kentlerin tanrıları da Sümer panteosunda önemli yerlere gelmekteydi. Önemli kentlerin tanrılarına diğer kentlerde de tapıldığı ve saygı gösterildiği görülmüştür.

18 Sümerlere göre kentin tanrısı kendisine kurulan mabetlerde yaşar, mesken olarak burayı seçerdi. Fakat bir Sümerli aynı zamanda bir ölümlü olduğu için bu tanrıları asla göremezdi. Sümer kentlerindeki bu tanrılar, o kentin gelişip büyümesinden, her alanda ilerlemesinden, kent insanlarının güven ve geçiminden ayrıca huzur ve mutluluklarından sorumluydu. Tanrılar yalnızca zigguratlarda kalmaz, zaman zaman başka şehirlere de yolculuk yaparlardı. Yine tabletlerdeki bilgilerde rastladığımız bu yolculuklar genellikle Sümerlerin bulmuş oldukları tekne, savaş arabası gibi vasıtalarla yapılmaktaydı

19 Sümer Zigguratı

20 Bir Sümer kent tanrısı, tanrılar panteonunda kentin sözcülüğünü de yapmakta ve panteonda şehrin menfaatini korumaktaydı. Bunun yanında kent tanrıları ancak büyük meselelerle ilgilenirler ve ancak -çok zaruri ihtiyaçlarında- sadece büyük krallarla veya önemli rahiplerle iletişime geçerlerdi. Sümer teolojisinde, kent tanrılarının herkesle ilgilenebilecek kadar vaktinin olmadığı düşünülmekteydi. Kent tanrısı o kentte yaşayan bütün insanların sıkıntı ve durumlarını takip edemeyecek kadar meşgul olduğu için her ailenin de koruyucu ve sıkıntıları giderici bir tanrısı bulunmaktaydı. Buna rağmen aile fertlerinin, ailenin tanrısının yanı sıra kentin tanrısına karşı da büyük sorumlulukları bulunmaktaydı. Sümerlerde her birey tanrıların barınma ihtiyacı için yapılan kutsal mabet ve ziguratların yapımında çalışmak, onlara adak sunmak, yapılan törenlere ve dini ritüellere katılmak zorundaydı.

21 Sümer tanrıları istek ve beklentilerini direkt olarak belirtmez, bir kral veya rahip aracılığıyla bunların halka ulaşmasını sağlarlardı. Sümerler herhangi bir mesele konusunda tanrıların düşüncesini öğrenmek isterlerse ilk önce rahiplerin yanına gidip onlara tanrı ile kendileri arasında aracılık yapmalarını, tanrıyla iletişime geçip istek ve sıkıntılarını belirtmesini isterlerdi. Böyle bir durumda kurbanlar kesilir, kurbanın karaciğerindeki işaretlere göre bazı sonuçlar çıkarılırdı. Bu işaretlerin hangi manalara geldiği mabetlerde bulunan tabletlere yazılmıştı. Rahip genellikle bu izleri yorumlar ve gelen şahsı, izlerden çıkarmış olduğu yorumlara göre yönlendirirdi

22 Sümer dininde, bir insanın etrafında gördüğü, hissettiği, düşündüğü ve hayal ettiği her nesne ve varlığın bir tanrısı bulunmaktaydı. Şüphesiz ki bu kadar çok tanrısı olan bir dinde, bütün tanrılar aynı ve eşit seviyede ve benzer özelliklerde değildi. Tasavvur edilen nesne ne kadar önemliyse o nesnenin tanrısı da bir o kadar üstün vasıflara sahipti. Mesela güneş tanrısı Utu ile yapılardan ve mimariden sorumlu olan tanrı Nindub’un aynı kategoride değerlendirilmesi imkansızdır. Yine herhangi bir şehrin tanrısı ile o şehirde yaşayan fakir bir ailenin kendi tanrısı bir tutulamaz ve kıyaslanamazdı. Tanrıların tebaası ve hizmetinde bulunan, onların yardımcıları konumunda olan ilahlarda mevcuttu. Bu ilahlar da her ne kadar tanrılar grubunun içerisinde bulunsalar da hizmetinde bulundukları efendileriyle aynı konuma ve güce sahip değillerdi

23 Tanrılar meclisinde alınan kararların uygulayıcısı panteon içerisinden seçilir ve seçilen tanrı verilen görevi kusursuz bir şekilde yerine getirirdi. Sümerlerin hatta ilkçağ Mezopotamya'sının her aşamasında panteonda lider konumda bulunan ve diğer tanrılardan oldukça yüksek yetkilere ve güce sahip olan bir tanrı, panteonu yönetirdi.

24 Tanrıların Soy Ağacı

25 1. AN (ANU) Sümer mitolojisinde ve daha sonra Asur ve Babil mitolojilerinde, Anu (aynı zamanda An) gökyüzü tanrısı, cennetin tanrısı, takımyıldızların efendisi, tanrıların kralı olarak adlandırılır ve göksel katmanların en üstünde oturur. Suç işleyenleri yargılayacak güce sahip olduğuna ve kötülükleri yok etmek için asker olarak yıldızlar yarattığına inanılırdı. Anunnakunun (aynı zamanda Anunnaki olarak da anılır) babasıdır. Sanat eserlerinde bazen çakal olarak resmedilir. Çoğu zaman onun simgesi olarak kullanılan taç bir çift sığır ya da boğa boynuzu ile resmedilir. Mezopotamya tanrı panteonundaki en eski tanrıdır ve üç büyük tanrı olan gökyüzü tanrısı Enlil ile su tanrısı Enki ile beraber üçlemenin bir parçasıdır. Sümer’in kral Sargon tarafından Akkadlılar tarafından işgal edilmesinden sonra Akkadlılar tarafından Anu olarak adlandırılmıştır. Üç büyük tanrıdan oluşan üçlemenin ilk figürü olmasına dayanarak, Anu tanrıların ilk kralı ve babası olarak saygı görmüştür. Anu görünür bir şekilde Uruk ile özdeşleşmiştir.

26

27 Sümerlerin matematiksel hesapları altmışlık sayı sistemine göre düzenlenmişti. Matematiksel işlemlerde olduğu gibi evrendeki bütün nesneler ve eşyalar altmışın katlarına göre hesaplanır ve buna göre düzenlenirdi. Sümerlerin her tanrıya sayısal bir değer biçmeleridir. An’ın sayısal değeri ise Sümer sayısal sisteminin en yüksek değeri olan altmıştır

28 An’ın kült şehri ise Sümerlerin siyasi ve kültürel açıdan en çok zirvede bulunduğu yerlerden birisi olan Uruk’tur. Fakat An’a, Uruk’un haricinde diğer birçok başka Sümer şehrinde de tapınılmıştır.

29 2. Enlil (Nunamnir) Sümer tabletlerinde Nunamnir ismiyle de zikredilmektedir. Mezopotamya’da ilk olarak Akadlar tarafından tapınılmış olan Enlil’e, Akad dilinde Ellil denilmekteydi. İlkçağ Mezopotamya Tarihi’nde her dönem Tanrılar panteonunun en önemli isimlerinden birisi olmuş, An’ın bölgedeki etkisini giderek kaybetmesinden sonra ise onun yerine geçmiş ve Sümer tanrılar panteonunda baş tanrı unvanını almıştır.

30 Sümerlerin yazgıyı belirleyen yedi tanrısından birisidir. Ona, hava ve fırtına ilahı ismi verilmiştir. Panteondaki ismi ise Rüzgarın efendisi şeklindeydi. Sümer tabletlerinde gök tanrısı An ve yer tanrısı Ki’nin oğlu olduğu ifade edilmektedir. Evrendeki konumunun ise isminden de anlaşılabileceği gibi gök ve yer arasındaki hava ve öz olduğu belirtilir.

31 Enlil’e tanrıların babası, evrenin hükümdarı, bütün ülkelerin hakimi gibi sıfatlar verilmiştir. Sümer inançlarına göre evrenin düzenini ve her şeyin kökenini oluşturup bütün bunların bağlandığı temel yapılar olan Me’nin evren üzerinde yürütücü gücü olarak kabul edilmiştir. İnsanların huzuru ve mutluluğu için tohumları bulan, onların büyümesini sağlayan, saban ve diğer tarım aletlerini yaratan ilahın Enlil olduğu inancı vardır. Enlil tüm bunları yaparak Sümerlerin zengin ve mutlu bir şekilde yaşam sürmesine neden olduğu için Sümerler tarafından oldukça fazla saygı görmüştür.

32 Sümer krallarına hakim oldukları toprakları veren tanrı da Enlil’den başkası değildi. Eğer Enlil, bir kralı beğenmez ve onun yok edilmesi gerektiğine inanırsa diğer kentlerdeki kral ve yöneticileri harekete geçirir ve kralın yönetiminin de sona ermesini sağlardı.

33 Enlil’in kült merkezi Nippur olduğundan dolayı o buranın kent tanrısıydı. Fakat Enlil de, An gibi sadece kült şehriyle sınırlı kalmamış, Sümer dönemi sonrasında da Babil gibi birçok önemli devlette varlığını devam ettirmiştir. Enlil’e verilen sayısal değer ellidir. Enlil’in Sümer tanrıları arasında giderek ön plana çıkması ve panteonun kralı haline gelmesi, kült şehri olan Nippur’un Mezopotamya coğrafyasının dini başkenti haline gelmesine neden olmuştur.

34 Enlil’e atfedilen ilk tanrısal güç, evrenin kozmolojik yapısının oluşumunda göstermiş olduğu etkidir. Enlil yerle göğü ayıran, babası An’ın göğü, annesi Ki’nin ise yeri almasından sonra bu ikisinin arasında insanı yaratıp uygarlığı başlatan tanrı olarak kabul edilir. Sümer tanrı anlayışında Enlil hava tanrısı olsa da, yeryüzündeki tasarrufları Ki ile birleşmesiyle olmuştur.

35 Yeryüzü hakkında tasarrufta bulunan, planlar yapan, dünya üzerinde bir uygarlığın oluşumu için düşüncelerde bulunan tanrı Enlil iken, bu plan ve düşüncelerin uygulama safhasını yürüten tanrı ise Enki’dir. Enlil, daha önce de An’da bulunan vasıfları taşımakta insanın ve varlığın kaderini belirlemekteydi. Bütün diğer ilahlar dahi An ve daha sonraları Enlil’in vermiş olduğu kararları değiştirememekte, onların koymuş olduğu hükümlerin aksini yapmaya cesaret edememekteydiler. Enlil insanlara sıkıntı verme konusunda onların günahlarını sebep olarak ortaya koymamış, yok edici özelliğini yaratma gibi kendi iradesi ve takdiri altında kendi şahsına bırakarak bunu normal kabul etmiştir. Bu durumda insan nesli sadece yaşadığı sıkıntılara karşı ağlama, yalvarma ve bu ıstıraba katlanma yolunu tutabilmiştir

36 3.Enki (Ea) Yer altı Suların tanrısı ismiyle betimlenen Enki’nin kült şehri Eridu’dur. Sümerlerin en büyük dört tanrısından birisiydi. Enki’nin en önemli özelliği tanrılar arasında en çok bilgiye ve akla sahip olmasıdır. O, kendi meselelerini ancak akıllılıkla ve kurnazlıkla hallederdi. Bu yüzden kendisine Sümerlerin kurnaz tanrısı Enki şekliyle hitap edilmiştir.

37 Sümerler ona bilgelik, deniz ve ırmak tanrısı gibi vasıflar betimlemişler ve buna göre inanışlarını şekillendirmişlerdir. Tanrılar, kendi kutsal yasaları olan Me’leri Enki’ye emanet etmişler, Enki de bu yasaları denizin dibindeki kutsal tapınağı Apsu’da koruma altına almıştı. Tanrıların sırlarına vakıf olduğu gibi, alemler arasındaki gizli yolları ve bu yollara giden kapıları da bilmekteydi. Enlil’in evren hakkındaki fikirlerini ve planlarını yürüten ve uygulamaya geçiren tanrı Enki’dir.

38 İlk insanı yaratan tanrı da kendisidir. Bu yüzden insanların kusurlarını örter, onların hatalarını giderir ve insanlara nasihatte bulunurdu. Enki, tanrılar panteonunun en karmaşık özelliklere sahip tanrılarından birisidir. Anlaşılması zordur ve eldeki tabletlerde üstün özellikleri anlatıldığı gibi olumsuz birçok özelliğinin de çıkarılabileceği cümleler yer almaktadır. Tabletlerde Enki’nin, çok akıllı olması, diğer tanrıları bile hayretler içerisinde şaşkınlığa düşürecek kadar pratik çözümler üretmesi, değerli ve sevecen bir dost olması, her konuda danışılabilecek bilgili ve işlevsel bir yardımcı olması, sözün, hitabetin, sanatın, zanaatın ve büyünün ustası olması, insanlığın başarıya ulaşması için gerekli her şeyi yaratan, bitkilere hayat veren, emrindeki su kaynaklarını insanların hizmetine sunan tanrı olması, tarımın ve uygarlığın gelişmesi için hiçbir şeyden kaçınmaması ve emirlerinin sorgulanamaması gibi üstün vasıflara sahip bir tanrı olması şeklinde tasvir edilir. Yaratma gücü sayesinde insana gerekli olan her şeyi vermiş, tufan hadisesinde olduğu gibi zaman zaman diğer tanrıların gazabından bile insanları korumaya çalışmıştır.

39 Enki’nin kendi kült merkezini Eridu şehri oluşturmaktaydı. Eridu’da bulunan tanrı Enki’ye adanarak yapılmış Apsu tapınağı bulunmaktaydı. Aslında Apsu, yer altında bulunan tatlı su okyanusuna verilen bir isimdir. Yeryüzündeki bütün suların kaynağı burasıdır. Enki de, insanoğlu yaratılmadan önce annesi, karısı ve hizmetkarıyla birlikte burada yaşamaktaydı. Enki’ye verilen sayısal değer ise kırktı. Bu durum Enki’yi tanrılar panteonunda, Eridu’yu ise dini açıdan bütün Sümer şehirleri içerisinde üçüncü sırada yapmaktadır

40 4. Ninhursag (Nintu) Tanrılar panteonunda yazgıları belirleyen yedi tanrıdan dördüncüsüdür. Dağlık ülkenin kraliçesi, dağın kraliçesi, doğurgan kraliçe ve soylu kraliçe gibi vasıflarla vasıflandırılmış, bu cümlelerle Mezopotamya insanları tarafından yüceltilmiştir

41 Sümerler, Ninhursag’ı büyük toprak ana olarak isimlendirirler, buna göre ibadet ederlerdi. Sümer mitolojisinde tanrıların annesi olduğu ifade edilir ve birçok tanrı ve tanrıçayı onun doğurduğu belirtilir. Bu yüzden Mezopotamya bölgesinde hüküm kurmuş birçok kral, kendilerini Ninhursag’ın emzirdiğini ve annelerinin Ninhursag olduğunu söylerlerdi. Bu yolla siyasi otoritelerine dini güç te eklemekteydiler ve kendilerinin insanüstü özelliklere sahip olduğu anlayışını oluşturmaktaydılar. Bu durum ülke içinde otoriteyi, ülke dışında ise düşmanların korkusunu sağlamaktaydı.

42 Tanrıça Ninhursag’ın kült kenti Adab şehriydi. Kendisine, bu kentte bulunan Emah tapınağında ibadet edilir, ritüeller ve törenler düzenlenirdi.

43 5. Nanna-Sin (Sin) Sümerler ay tanrılarına Nanna, Nannar veya Suen isimleriyle seslenirlerdi. Sonraki dönemlerde ise Sami kökenli Akadlar, ay tanrısına Sin adını vermişlerdir.

44 Nanna-Sin, Sümer panteonunda Enlil’in oğludur. Enlil, zorla Ninlil’e sahip olmuş bu yüzden tanrılar tarafından cezalandırılarak yer altı şehrine sürülmüştü. İşte Nanna- Sin, Enlil’in bu zorla birleşimden kaynaklanan çocuğudur. Nanna-Sin cehennemde doğduğu için karanlığı benimser ve gelen yardımlardan olabildiğince uzak durur

45 Ur kentini koruyucu tanrısıdır. Sümer metinlerinde Nanna-Sin’in yer altı dünyasında, ölüleri yargıladığı betimlenmiştir. Zamanı belirleyen tanrı olduğu ifade edilir. Nanna-Sin’in en önemli özelliklerinden birisi, yeryüzünde yaşayan kralların yapmış olduğu yanlış işler karşısında büyük bir intikamla hareket etmesi ve onları cezalandırmada önemli bir güç olmasıdır.

46 6. Utu (Şamaş) Sümer tanrı panteonunun yazgıları belirleyen yedi tanrıdan birisidir. Adaletin, hukuk ve kanunların, yeryüzünde ve tanrılar alemindeki düzen ve intizamın tanrısıydı. Güneş tanrısı Utu, güneşin aydınlığıyla ve onun parlak ışıltısıyla özdeşleştirilmişti. İnsanların dünyasını aydınlatmak, bitkilerin büyümesini sağlamak ve bütün canlılara sıcaklık vermek için her gün doğu dağlarının açık kapılarından gelir dünya üzerinde her yere ulaşır, akşam olunca ufkun batı tarafındaki paralel kapıdan ölüler diyarına gittiğine inanılırdı.

47 Sümer tanrı inancında, ay tanrısı Nanna-Sin’in oğlu olduğuna inanılırdı. Utu’nun sayısal değeri Yirmiydi ve iki kült şehri bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi Akadlara ait Sippur şehri ötekisi ise Sümer’deki Larsa kentiydi. Her ikisinde de kendisine adanarak yapılmış E-babbar yani Beyaz Ev adında tapınaklar bulunmaktaydı

48 Sümerler, herhalde Utu’nun her gün göklerde belli bir düzen ve istikamette ilerlemesinden dolayı her şeyi gördüğüne, bunun sonucunda da adalet, doğruluk, düzen ve haklılığı en iyi sağlayacak olan tanrının Utu olduğuna inanmışlardı. Utu’ya atfedilen bütün bu özellikler zamanla onun savaşçı bir kişiliğe bürünmesine neden olmuştur. Fakat Utu, insanlarla yakın ilişki içerisinde olan bir ilahtır

49 7. İnanna (İştar) Çivi yazılı tabletlerde, gökyüzü tanrısı An’ın, Enlil’in veya ay tanrısı Nanna-Sin’in kızı olduğu yazılıdır. Güneş tanrısı Utu ve yer altı dünyasının kraliçesi Ereşkigal İnanna’nın kardeşleridir. Elçisi ise Ninşubur’dur. Tanrıça İnanna’nın tapınağı E-ana Gökyüzünün evi manasına gelmekteydi ve Uruk’ta bulunmaktaydı. İnanna, An’dan sonra Uruk’un en önemli ilahesiydi.

50 İnanna, Sümer toplumunda her dönemde dikkat çeken bir tanrıça olmuştur. Yahudilerde Astarte, Yunanda Afrodit, Romada Venüs gibi isimlerle özdeşleşen efsanelerin kökeninde aslında İnanna vardır. Venüs yıldızını simgeleyen İnanna güzelliğin, şuhluğun, çekiciliğin, şefkatin, hırsın, kavganın, önderliğin, kurnazlığın, bereketin ve çoğalmanın simgesi haline gelen bir tanrıça olmuştur. Tanrıların en üstünü olan Enlil’e istediklerini yaptırtabilmiş, Sümerlerin kurnaz tanrısı Enki’yi ise kandırabilmiştir. İnanna’nın bütün bu özellikleri, birbirinden farklı üç kişiliğin onda biraraya gelmesine neden olmuştur. Bunlardan ilki bereket ve aşk tanrıçası olmasını, diğeri kavga ve savaştan hoşlanan savaş tanrıçası olmasını, sonuncusu ise venüs gezegeniyle görünen tanrıça olmasını sağlamıştır.

51 İnanna, matematiksel sistemde on beş sayısını üzerinde taşımaktaydı. Bulunduğu kült merkezinde Sümerlerin en büyük tanrısı An’ın da bulunması ilk dönemlerde İnanna’nın sönük bir rol üstlenmesini doğurmuş olabilir. Savaş, İnanna’nın oyun alanı olarak kabul edilirdi. Sümer silindir mühürlerinde genellikle baştan aşağıya silahlarla kuşanmış olarak tasvir edilirdi. Kutsal hayvanının aslan olması da onun belki de savaşçı özelliğini vurgulamaktadır. Kişisel arzu ve istekleri sevgisinin önüne geçebilmekteydi. Bu durum şuh bir tanrıçalarak betimlenmesinin bir etkisidir. İnanna için yapılan heykeller genellikle onun belden aşağısını çıplak olarak göstermekteydi. Đnanna’nın cinsellikle özdeşleşen tanrıçalığını sembolize eden bu heykellere hemen hemen bütün Mezopotamya’da rastlanılmıştır.

52 Mezopotamya‟daki tapınaklarda, “şatam”lar (tapınak yöneticileri), en‟ler, rahipler, ayin görevlileri, kahinler, “maşmaş”lar (büyücüler), rüya yorumcuları, “gala (kalu)”lar (müzisyenler), “nar/naru”lar (şarkıcılar), şairler, yazıcılar, memurlar,“muhaldim (nuhammitu)” (aşçılar), bira yapıcılar, çivi yazısını öğretenler, kapı bekçileri ve köleler bulunmaktaydı. Tapınağın dinsel ve tinsel anlamdaki yöneticileri “en”lerdi. Erkekler kadar çok olmasa da, kadınlar da “en” olabiliyordu. Tapınaklardaki önemli ayinleri “en”ler yönetirlerdi.

53 Sümer tapınaklarında Enki‟nin kendisi olarak bir kap içinde kutsal su bulundurulurdu, bu sudan içen hastaların iyileşeceğine ve güçsüzlerin güçleneceğine inanılırdı. Bu tapınaklarda Enki, balık kuyruklu bir keçi biçiminde canlandırılırdı. Enki‟nin tapınak rahipleri, balık biçiminde giysiler giyinirlerdi. Kafasının üzerinde bir balık kafası olan, sırtı ise yüzgeçleriyle ve kuyruğuyla tam bir balık şeklinde olan pelerin giyerlerdi. Bu rahipler, genellikle uzun sakallı, bir elleri yukarıda betimlenmişlerdir.

54 Sümerler, bu din adamlarını, sahip olduklarına inandıkları bilgiler sebebiyle ve doğaüstü varlıklara karşı koyabildiklerine olan inançları nedeniyle bilge kişiler olarak görmüşlerdir. Asur saray tapınaklarının girişinde, balık kıyafeti giymiş (rahip) heykeller bulunması, bu figürün koruyucu ve büyülü doğasını göstermektedir.

55 Ele geçebilen en eski dualar, Erken Hanedanlık Dönemine, MÖ 2400 yıllarına aittir. Daha sonraki dönemlerde yazılmış kopyaları olmadan anlaşılması zor olan bu dualar, yılan ısırması, akrep sokması gibi tehlikelere karşı yazılmıştır. Daha sonraki dönemlerde yazılan duaların daha kapsamlı bir şekilde yazıldığı ve işlevlerine göre tasnif edildiği görülür

56 Dualar genel olarak dört türe ayrılır. Birinci tür dualar, ifritlerin doğrudan hedef alındığı ve büyücünün kendisini, beyaz büyüyle ilişkilendirilen tanrıların (Enki/Ḕ a, Enki‟nin karısı Damgakina ve oğlu Asarluhi) temsilcisi olarak gösterdiği dualardır. İkinci tür dualar, sıradan insanları ifritlerin saldırılarından korumak için edilir. Bu dualarda önce ifritler tarif edilir, sonra kovulur. Üçüncü tür dualarda ise, ifritlerin yaptıkları ayrıntılı bir şekilde verilir ve olayların anlatıldığı bölümde beyaz büyü ile ilişkili tanrıların (Ḕ a ile Marduk (Asarluhi)) diyalogları sayesinde yapılacaklar dua içinde verilir

57 Dördüncü tip dualar ise ayinde kullanılacak nesnelere yönelik dualardır. Büyü yapılan nesneler çoğunlukla sıradan (keçi yünü, kamış, un, tütsü, mangal, soğan) nesnelerdir. Bu nesneler, bu dualarla dinsel bir işlev kazanırlar.

58 Koruyucu duaların tamamının veya bir bölümünün yazılı olduğu birtakım nesnelerin taşınması da geleneğin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Bu nesneler, boyna veya eve asılan tılsımlar veya kötülükleri kovması için evin bir yerinde tutulan heykelcikler olabilirdi

59 İnsanları iki temel sebebin kötü duruma düşürdüğüne inanıyorlardı: Bunlar,ifritler (cinler) ve işlenen günahlardı. Enki rahipleri, geleneğe göre, var olduğuna inandıkları kötü dev ve cinlere karşı tedbir alırlardı. Rahipler, her köşede, her sokakta gizlenerek pusuda beklediğini düşündükleri hastalık ve felaket cinlerini korkutmak veya kovmak için çeşitli dinsel törenler düzenlerdi. Bu durumdan kurtulmak için, Enki‟ye dualar edilerek ondan yardım istenirdi. Bazen hasta, tapınakta yatırılarak, dualar eşliğinde ve bazı karışımlarla tedavi edilmeye çalışılırdı.

60 Bir kişi bir belaya uğradığı zaman, tapınaktaki ayinde haline uygun ağıtlar söylerdi. Bu ağıt veya dualar, bazen basit, uzun, tekrarlanan şikâyet ve feryatlardan oluşurdu. Bazen de dua eden kişi, durumunu acındırıcı sözlerle açıklayarak, tanrıdan yardım dilerdi. Günahlarının affedilmesi için yakarırdı. Çünkü gelenek olarak, bu belaların başlarına işlediği günahlar yüzünden geldiğine inanırlardı. Bu yüzden, günahların itirafı gerekliydi. Bir anlamda, bu ritüel, günah çıkartma törenine dönüşürdü. Günahtan kurtulan insanın beladan da kurtulacağına inanılırdı. Uzun bir arınma merasiminden sonra, inanan bu kişi dertlerinden kurtulduğunda, vaat ettiği kurbanı kesmekle sorumlu idi. Kurban ayinleri de, tanrıyı öven ilahilerle ve dualarla gerçekleştirilirdi.

61 Antik Mezopotamya‟da büyü hayatın içinde oldukça fazla yer kaplamaktadır. Birçok tanrı ve tanrıça geleneğinde farklı büyü çeşitleri (cinsel gücü arttırmak, ağlayan çocuğu susturmak veya sevdiği kişinin ilgisini kazanmak) bulunmaktadır. Enki geleneğinde ise büyü; ifritlerden korunmak ve onları uzaklaştırmak, hastalıklardan kurtulmak, günahlardan arınmak, huzur bulmak, öngörülen kötü olayları önlemek ve kötü büyünün etkilerinden kurtulmak amacıyla yapılmaktaydı

62 Babil büyü geleneklerinden birisi olan “Şurpu” (yakma büyüsü), bir günah veya bir ihmal nedeniyle tanrılara karşı işlenmiş bir günah sonucunda hastalandıklarına inananlara uygulanırdı. Bu büyünün uygulanabilmesi için, kişinin tanrıları neden kızdırdığını bilmemesi gerekmekteydi. Bu kişiler ya da hastalar, ilginç belirtilerle rahip büyücülere başvururlardı. Bu belirtiler; ağız köpürmesi, baş ağrısı, şiddetli titreme veya dil tutulması olabiliyordu. Ayinde işlenmesi muhtemel bütün günahlar tek tek sayılırdı. Örneğin, tutulmamış bir yemin lanet biçiminde geri dönebilirdi. Tedavi kısmında hasta, bir soğanı (soyarak), hurmaları (demetinden kopararak) veya hasırı sökerek ateşe atardı.Bu yakma esnasında rahip/büyücü dualar okur, ayinin sonunda ise rahip, ateşi söndürerek günahları yok ederdi.

63 Mezopotamya’da tıp Ön asya medeniyetlerinin tıbbı 3 başlıkta incelenebilir: dini (rahiplerin hâkim olduğu) toplumlarda büyüyle tedavi; savaşçı toplumlarda bıçakla cerrahi tedavi; tarım toplumlarında şifalı bitkilerle tedavi.

64 Hastalıklar Mezopotamya inanışına göre hastalıklar, görünmez güçlerin (cinler, kötü ruhlar..) insan bedenine girmesiyle meydana gelirdi. Her insanın karşılaşabileceği bu tehlikeler, büyü, günah işleme, tanrılara karşı olan görevleri ihmal etme, kusurlu davranışlarda bulunma, tanrıların korumalarının kalkması veya kişiyi cezalandırması gibi sebeplerle ortaya çıkardı.

65 Hayvan sokması veya ısırması gibi sebebi belli olan hastalıkların bile geçmişteki hatalı davranışların sonucu olduğu kabul edilirdi. Öte yandan, hastalığın meydana gelmesi için gereken suçu hastanın kendisinin işlemesi şart değildi; kişi yakınlarının günahlarından dolayı da ceza alabilir, yani hastalanabilirdi.

66 Çok tanrılı din anlayışına sahip olan halk, bütün tanrıların sağlık ve hastalık getirebileceğine inanırdı, fakat bazılarının tıpla ilgisi daha fazlaydı. Nab Assur’un tıp tanrısıydı. Büyük hekim (azugall tu) unvanıyla anılan Gula ve eşi Ninurta hekimlerin koruyucusuydu. Köpek kafasıyla sembolize edilen tanrıça Bau (Ninisinna) koruyucu ve şifa vericiydi. Sağlığın korunması için, “veriyorum ki versin” (do ut des) düşüncesiyle, tanrılara adaklar sunulurdu.

67 Hekimler Mezopotamya’da, halkın sağlık problemlerine farklı yönlerden yardımcı olmaya çalışan ve şifa verici tanrıların temsilcileri olan 3 rahip sınıfı vardı: 1.BARU : Karaciğer falı, zeytinyağı falı gibi yöntemler kullanır, “yaşayacak, iyileşecek, kurtulacak, kurtulamayacak, ölecek, biraz çekecek sonra iyileşecek” gibi kısa sözlerle hastalığın sonucunu (prognoz) bildirir, gelecekten haber verirlerdi.

68 2. ASU Bitki, hayvan ve maden kaynaklı ilaçlarla hastalıkları tedavi etmeye çalışırlardı. Dini statüye sahip veya rahiplerle aynı sınıftan sayılırlardı. Bir araştırmacıya göre, tıbbın teorisini bârû ve asipûlara bırakarak, özellikle tıbbın ampirik ve objektif yönleriyle ilgilenmekteydiler. 3. ASİPU : Üfürükçülük ve büyücülük yoluyla, hastalığa sebep olan cinleri vücuttan kovarak kişiyi iyileştirmeye çalışırlardı.

69 Sümerlerde hekim karşılığı olarak balu (bulu) da kullanılırdı. Diğer mesleklerde olduğu gibi tıp sanatı) da tapınaklara bağlı okullarda (tablet evleri) gizli bir sanat olarak öğretilirdi; rahip-hekim (asu) olarak hayata atılanlar bilgilerini meslek sırrı olarak saklardı. Assurlar zamanında saray hekimliğine atananlar göreve başlarken yemin ederdi. Tabletlerde geçen hekimbaşı, şef hekim, pratisyen hekim, kadın hekim ve hekimler müfettişi kelimeleri, hekimlerin farklı statülere erişebildiğini, aralarında kadınların da olduğunu göstermektedir.

70 Hastalıklar büyük ölçüde dinsel, büyüsel ve tabii sebeplerle açıklandığından, Mezopotamya tıbbını büyüden ayırmak güçtür. Bazı araştırmacılara göre, dinsel ve büyüsel düşünceleri işe karıştırmayan, tıbbı objektif açıdan ele alan tabletlerin varlığı, asuların, tıbbın teorik tarafını din adamlarına ve üfürükçülere bırakarak ampirik ve objektif tarafıyla ilgilendiklerini düşündürmektedir.

71 Tedavi ve İlaçlar Mezopotamya tıbbında 3 temel tedavi prensibi benimsenmişti: 1.tanrının öfkesini yatıştırma; 2.vücuda giren kötü ruhu büyüsel işlemlerle kovma, korkutup kaçırma; 3.hastalığa uygun ilaçlar kullanma.

72 Bir başka deyişle, tedavide dua, büyü, muska gibi majik araçlar yanında ampirik temele dayanan bitki, hayvan ve maden kaynaklı ilaçlardan faydalanılırdı. Bu metotlardan biri, ikisi veya üçü uygulanırdı. Mesela, hasta bir memur, Assur kralı Asarhaddon’a yazdığı mektupta, “..benim için gerekli törenleri yapmak üzere bir büyücü ve bir hekimi görevlendirmek lütfunda bulunmanızı dilerim” demiştir. Bir başka yazıda ise şöyle denmiştir: “Hükümdarın kadın hizmetçisi Bau- Gamelat ağır hasta olup yemekten içmekten kesilmiştir. Hünkârım irade buyururlarsa bir hekim hastayı görmeye gitsin

73 İlaç kullanmadan veya bir cerrahtan deva beklemeden önce, etkili bir dua ve tanrıların yardımıyla hastalık uzaklaştırılmaya çalışılırdı. Bu konuda bilhassa tanrı Enki ve tanrıça Ninhursag’ın etkili olduğuna inanılırdı. Hastalığa sebep olduğu düşünülen kötü ruhu kovmak için her türlü işlemden medet umulurdu. Tedavide sayılar da dikkate alınırdı. Mesela, ayın 7, 14, 19 ve 21. günlerinin uğursuz olduğuna inanıldığı için hekimler bu günlerde hasta bakmaz, hastaya 3, 7 veya 21 tane susam verilir, terkipler 7 defa kullanılır, dağlamalar 3 defa yapılırdı.

74 Ay tanrısı Sin’in şifalı bitkilerin yetiştiricisi olduğuna inanılırdı. İlaç olarak kullanılan bitkiler, etkilerinin artması için ayın belirli günlerinde, ay ışığında toplanırdı. İlacın tadı ne kadar kötü olursa, kötü ruhun bedenden o kadar çabuk çıkacağına inanılırdı. Mezopotamya tıbbında kullanılan ilaçlar, günümüzde olduğu gibi, yağ, bandaj, lapa, şurup, hap, fitil, tampon, lavman, tütsü şeklinde verilirdi. İlaçların bir kısmı yağ, şarap, bira gibi sıvılar içinde kaynatılır, filtre edilir ve sulandırılarak içilir, bir kısmı burun ve kulağa tüplerle buhar olarak üflenir, bir kısmı merhem olarak cilde sürülürdü.

75 Yunanlı tarihçi Herodotus’a [M.Ö ] göre Assurluların tedavi anlayışı şöyleydi: “Assurluların hekimleri yoktur. Hastalarını sokağa çıkarıp kaldırım kenarlarında bekletirler. Gelip geçenler, kendilerinin veya başkalarının bu hastalığı gözleyerek elde ettiği deneyimleri anlatırlar. Hastanın yanında birden bir adam durur ve ona hastalığının geçmesi için bir tedavi yöntemi söyler, alacağı ilaç hakkında öğüt verir. Kimse hastanın yanında durmadan geçemez. Herkes derdinin ne olduğunu sorar.” Herodotus’un aktardığı bu bilgiler belgelere ters düştüğünden, hekime verecek parası olmayanların uygulamaları veya kişisel davranışlar olarak kabul edilebilir.

76 Yüzyıllar boyunca denenen ve gözlenen ilaçlar, M.Ö. 2000’lerden itibaren kaydedilmiş ve bu birikim kuşaktan kuşağa zenginleştirilmiştir. İngiliz arkeolog R. C. Thomson, Mezopotamya kodeksinde, hardal, hurma, kenevir, raziyane, siyah banotu, zeytin gibi 250 bitkisel; bal, balmumu, fil yağı, domuz, kaplumbağa, yılan gibi 180 hayvansal; alçı, bakır, kaya tuzu, kireç, kükürt, potasyum nitrat, tuz gibi 120 mineral ilaç (drog) bulunduğu tespit etmiştir.

77 Tıp Kitapları/ Kil Tabletler Mezopotamya medeniyetine ait, ’i Asurbanipal’in kütüphanesinden olmak üzere, yaklaşık tablet bulunmuştur. Bu tabletlerin önemli kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesinde muhafaza edilmektedir. Mezopotamya tıbbının Materia Medica’sı olarak kabul edilebilecek en eski farmakope ise Berlin Önasya Müzesindedir. M.Ö. 2000’lerde, Assurlular zamanında yaşamış Nab ū. leu adlı hekim tarafından Sumer dilinde yazılmış bu tabletin her iki yüzündeki 3 sütunda, ilaç yapımında kullanılan maddeler 13 grup halinde sınıflandırılmıştır.

78 1. kolonda bitkinin adı, 2. kolonda hangi hastalıkta kullanıldığı, 3. kolonda ise hazırlanışı ve kullanımı vardır. 150’den fazla tıbbi bitkinin hangi kısımlarının (kök, gövde, yaprak, çiçek..) etkili olduğu belirtilmiştir. Bu tek tablet bile Sümerlerde eczacılığın hayli gelişmiş olduğunu göstermektedir. Çeşitli kimyasal metotlara ait geniş bilgi ihtiva etmediği ve reçetelerin hangi hastalıklar için düzenlendiği yazılmadığından, tedavi değerlerini kontrol etme imkânımız yoktur.

79 Sumer reçetelerinde, ilacın miktarı, günde kaç defa alınacağı ve kompoze ilaçların terkibine giren maddelerin miktarları belirtilmemiştir. Bunun sebebi, mesleki kıskançlık veya bazı bilgileri tıp dışı çevrelerden saklama isteği olabilir. Bir merhem tarifi şöyledir: “Birkaç madde dövülerek toz haline getirilir, kuşumma şarabı içinde eritilir, reçine yağı ve sedir yağıyla karıştırılır veya toz haline getirilmiş nehir çamuru, su ve balla yoğrulup üzerine reçine yağı yerine deniz yağı dökülür.”

80 Tabletlerde, “eğer bir hastanın burnu soğuksa o hasta ölecektir”, “hastanın burnunun ucu sarı ise hasta ölecektir” gibi kısa semptom bilgilerinin yanı sıra, bugün adını tam olarak tespit edebileceğimiz tıbbi durumlar da kaydedilmiştir. “Eğer hastanın ensesi durmadan sağa dönüyor, elleri, ayakları sıkılmış, gözleri kapanmış, göz bebekleri kaybolmuş, salyası ağzından akıyor ve horluyorsa bu çok büyük bir krizdir. Kriz geldiğinde şuur açık kalır, bu kesindir. Kriz geldiğinde hasta şuurunu kaybederse bu kesin değildir.” Bilindiği gibi şuur kaybı sara (epilepsi) hastalığının karakteristik özelliğidir.

81 Dönemin koşullarına uygun olarak, teorik bilgilerden ziyade pratik bilgiler ihtiva eden tabletlerde, sonraki dönemlerde sık sık karşımıza çıkan tanrı, cin, büyü ve büyücüden bahsedilmemiştir. M.Ö. 2000’lerden itibaren büyü ile tıp iç içe girmeye başlamış, bu durum M.Ö. IV. yüzyıla kadar devam etmiştir.

82

83

84 Karaciğer Falı (Hepatoskopi) Mezopotamya kültüründe karaciğer, hayati fonksiyonların en önemli organı, duyguların ve heyecanın merkezi, ruhun barınağı olarak kabul edilirdi. Günlük hayatta kullanılan “kalbin dinlensin, karaciğerin yatışsın”, “karaciğeri yanar” sözleri bu inancın yansımasıydı. Mezopotamya’da karaciğer falı (hepatoskopi), tanrılar tarafından önceden tespit edilen geleceğe ilişkin olayların veya kötü ruhların sebep olduğu hastalıkların sonucunu öğrenmek için kullanılırdı. Karaciğerin tetkiki, önceden belirlenmiş mukadderatın aynaya akseden görüntüsü gibiydi. Sunulan kurbanı kabul eden tanrı, kurbanı sunan kişinin karaciğerini kendisininkiyle özdeşleştirirdi. Yani, mukadderata ilişkin olaylar, tanrının kişi hakkındaki iradesini göstermekteydi.

85 Karaciğer falı bârûlar tarafından şöyle bakılırdı: Tan yeri ağarırken, tanrının hoşlanacağı lekesiz bir koyun veya keçi yavrusu seçilir, üzerine susam şarabıyla dolu dört toprak kap, üç düzine ekmek, bir miktar bal ve kaymak, biraz da tuz konmuş masanın önündeki mangal eşelendikten sonra, “kulun x, sabahın erken vaktinde senin huzurunda bu kurbanı sunuyor; organları tam, vücudu sağlam bu semiz koyun yüzünden o sana hoş görünsün” denir, hayvanın karnı yarılır, karaciğerinin durumu ve komşu organlarla ilişkisi incelenir, parçalanmadan çıkarılıp masanın üzerinde incelemeye alınır, büyüklüğü, girinti ve çıkıntıları, rengi, kıvamı, lopları, çukurlukları gözlenirdi. Mesela, sistik kanal yassılaşmışsa hastanın öleceği, lenfatik kanal yassılaşmışsa yaşayacağı, karaciğerin oynak parçası sağa veya sola dönmüşse iyi ve kötü belirtiler arasında gidip geleceği düşünülürdü. (Zeytinyağıyla da fal bakılırdı. Kâhin rahipler (abkallu), kaptaki suya bir damla zeytinyağı damlatır, yağın aldığı şekillere bakarak hastanın iyileşeceğine veya öleceğine dair hükümler çıkarırlardı.)

86 Bârûlar, ihtisas gerektiren bu falı öğretebilmek için çeşitli malzemelerden karaciğer modelleri hazırlatmış ve karaciğerdeki değişikliklerin nelere delalet edeceğini kaydetmişlerdir. M.Ö. 3000’lerde Mezopotamya’da başlayan karaciğer falı, Hititler zamanında Anadolu’da, Suriye ve Filistin’de, Etrüskler zamanında İtalya’da uzun süre kullanılmıştır. Bu bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda, kil, alçı ve madenden yapılmış karaciğer modelleri bulunmuştur. Zararsız ve psikolojik yönden etkili bir işlem olan karaciğer falı, antik dünyada, acı çeken yüz binlerce hastaya umut vererek yardımcı olmuştur.

87

88 Hammurabi Kanunları Eski Babil krallarının altıncısı olan ve 43 yıllık hükümdarlığı süresince Babil’e en parlak dönemini yaşatan Hammurabi [M.Ö ], ülkesindeki örf, âdet ve kanunları derleyip bunlar üzerinde kısmen reformlar yaparak tarihin bilinen ilk yazılı kanunlarını meydana getirmiştir. Hammurabi Kanun Kodeksi’ni ihtiva eden Akkad diliyle yazılmış çivi yazılı anıt, yıllarında, Fransız arkeologların Susa’da yaptığı kazılarda bulunmuş, Louvre Müzesinde sergilenmek üzere Paris’e götürülmüştür. Yüksekliği 2.25, çapı 1.65 m olan diyorit taştan yapılmış anıtın en üstündeki rölyefte, elinde kendisini sembolize eden alametleriyle tahtta oturmuş olan adalet ve güneş tanrısı Şamas’ın önünde Hammurabi’nin dua ettiği görülür. Bu figürün altında 303 satırlık önsöz, 282 kanun maddesi ve 495 satırlık son söz vardır.

89

90 Anıt, halkın rahatça okuması ve haklarının kanun teminatı altında olduğunu bilmesi için, herkesin görebileceği bir yerde, Babil’in koruyucu tanrısı Marduk’un büyük tapınağı Esagila’da bulunuyordu. Ayrıca, ülkenin çeşitli şehirlerine kopyaları dikilmişti. Hammurabi Kanun Kodeksi’nde, kutsal bir mesleğin mensubu olmalarından dolayı hekimlerle ilgili maddeler bulunmamasına mukabil, tıp dışı bir alanda hizmet verdikleri kabul edilen cerrahların çalışmaları bazı maddelerle kontrol altına alınmıştı. Başarısız olan cerrahlar, temelinde kan davası, kısas, göze göz dişe diş (lex talionis) olan bir anlayışıyla cezalandırılırdı. Burada amaç, mesleki bilginin kötüye kullanılmasını önlemekti.

91 Cerrahlıkla ilgili maddeler şöyleydi: Madde 215-7: Bir cerrah, asil sınıftan (awelam) ağır yaralı birini bronz neşteriyle ameliyat edip hayatını kurtarırsa veya hastanın alnını veya şakağını bronz neşteriyle açıp iyileştirirse 10 Şekel gümüş alacaktır. Aynı işlemleri orta sınıftan (muşkenu) birine yaparsa 5 Şekel, köleye (uardu) yaparsa sahibinden 2 Şekel gümüş alacaktır.

92 Madde : Bir cerrah, asil sınıftan birini tedavi ederken ölümüne sebep olursa veya göz bölgesini neşteriyle açıp tedavi ederken gözünü kör ederse elleri bileklerinden kesilecektir. Aynı ameliyatı köleye yaparken köle ölürse sahibine yeni bir köle verecek, gözü kör olursa kölenin yarı değeri kadar gümüşü sahibine ödeyecektir.

93 Madde 221-3: Bir cerrah, asil sınıftan birinin kırık kemiğini, hasta damarlarını, adalelerini iyileştirirse 5 Şekel gümüş alacaktır. Aynı işlemleri orta sınıftan birine yaparsa 3 Şekel, köleye yaparsa sahibinden 2 Şekel gümüş alacaktır.

94 Mikrobun bilinmediği, enfeksiyon riskinin yüksek olduğu bir çağda bu maddelerin sert ve adaletsiz olduğu, bu şartlarda cerrahların nasıl ameliyat yapabildiği düşünülebilir. Cezalar, dikkatsizlik ve ihmalden kaynaklandığı kesin olan vakalar için geçerli tutulmuş ve mahkeme olmadan uygulanmamıştır. Bu maddeler sayesinde cerrahların görevlerini daha dikkatli yaptığı söylenebilir.

95 cerrahlara ödenen 2-10 Şekel gümüş küçümsenmeyecek bir maddi değerdir.5 Lagaş kralı Urukagina devrinden önce, başkâhinin, hastanın geleceğini tayin için baktığı zeytinyağı falı karşılığında 1 Şekel aldığı bilinmektedir. Urukagina zamanında [M.Ö. 2700], haksız ve fazla kazanç sağlayan hekim ve büyücülerin cezalandırıldığı tabletlerde kayıtlıdır. Çeşitli devirlere ait kil tabletlerde Hammurabi Kanunları’nın bazı kısımlarına tesadüf edilmesi, kanunların uzun süre yürürlükte kaldığını gösterir. Devrinin dini, siyasi ve sosyal düzenine ışık tutması açısından çok önemli bir belgedir.


"Mezopotamya Medeniyeti ve Tıp. Mezopotamya Mezopotamya, Yunanca “mesos”=ara/orta ve “potamos”=ırmak kelimelerinden türetilmiş “iki ırmak arası” anlamında." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları