Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

ARHAVİLİ ALİ ÇAVUŞ Yazan: Can Özoğuz ÖYKÜ 1969, Borçka Karagöl… Derin yeşil bir sessizliğe gömülmüş Karagöl’de zaman sanki durmuştu. Etrafta yaprak kımıldamıyor,

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "ARHAVİLİ ALİ ÇAVUŞ Yazan: Can Özoğuz ÖYKÜ 1969, Borçka Karagöl… Derin yeşil bir sessizliğe gömülmüş Karagöl’de zaman sanki durmuştu. Etrafta yaprak kımıldamıyor,"— Sunum transkripti:

1

2 ARHAVİLİ ALİ ÇAVUŞ Yazan: Can Özoğuz ÖYKÜ

3 1969, Borçka Karagöl… Derin yeşil bir sessizliğe gömülmüş Karagöl’de zaman sanki durmuştu. Etrafta yaprak kımıldamıyor, çıt çıkmıyordu. Gölün çevresinde birbirine uzak üç ahşap kulübeden başka hiçbir yapı yoktu. Suya en yakın olanının önünde üstü kuru yapraklarla örtülü bir çardak, altında köhne bir masayla birkaç sandalye vardı.

4 İhtiyar adam çardağın altında bacak bacak üstüne atmış, mermer bir heykel donukluğuyla, sanki asırlardır orada oturuyordu. Bastonunu dayadığı masada duran ince belli bardaktaki çayın buharı bile havada donmuş kalmış gibiydi. Bakışları gölün karşı tarafında, ufukta bir noktaya kilitlenmişti. Ağarmış saçları, kırış kırış yüzü, ellerinin üzerinde pörtlemiş damarıyla hayli yaşlı görünse de kartal bakışlı, palabıyıklı, çatık kaşlı çehresi; iri kemerli burnu ve yay gibi gerili dudaklarıyla olağanüstü heybetliydi. Arhavili Ali Çavuş, kıpırtısız oturduğu sandalyede hafifçe yana kaykılmış, dirseğini masaya, elini çenesine dayamıştı. Ayağında siyah körüklü çizmeleri, kara şayak zıpkası, belinde gümüş köstekli kuşağı, sırtında beyaz yakasız mintanı, kara zıbın yeleği, kara abası ve sağ göğsünde güneşten parıldayan kırmızı şeritli İstiklal madalyası vardı.

5 Yaşlı asker epeydir anıları ve şimdiki zamanı birlikte yaşar olmuştu. Gözlerindeki parıltıların derinliklerinde; tepeden tırnağa silahlı, başında kukula başlık, omzunda mavzer, çapraz fişeklik, belinde tabanca, kuşağında uzun bıçak, yağız atlara binmiş; Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kara aba zıpkalı muhafız birliğindeki silah arkadaşlarıyla birlikte tören geçişi yapıyorlardı. Birazdan tabur komutanının önünde durup atlarından indiler. Komutan esas duruşta bekleyen askerlerin önüne geldiğinde onlar sırayla tekmil veriyor ve göğüslerine istiklal madalyası takılıp madalya beratı verildikçe yüksek sesle tekrarlanan “Sağ ol” nidası Taşhan Meydanı’nı çınlatıyordu. Komutanı önüne geldiğinde, Arhavili sol eliyle dizgininden tuttuğu atının başı, sol omuz başında, kendisi esas duruşta dimdik, göğüs önde, selam durup haykırdı: “Muhafız Taburu Kıdemli Süvari Çavuş, Haydar oğlu Ali, Arhavi; atımın adı Poyraz, tırnak numarası 1518, donu yağız; huyu suyu yoktur komutanım!” “Ali Çavuş! Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiğin vatanperverlik ve kahramanlık nedeniyle, TBMM tarafından istiklal madalyasıyla onurlandırıldın. Seni alnından öpüyor ve madalyanı vatanın için siper etmekten çekinmediğin göğsüne takıyorum. Bu istiklal madalyası beratı ise savaş boyunca muhafız birliğinde görev yaptığın Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından imzalandı. Kutlu olsun.”

6 Arhavilinin kartal bakışlarında istiklal madalyasının göğsüne takıldığı o gün alevlenen gurur, bir daha hiç sönmedi. Şimdi Kurtuluş Savaşı günlerinden kalma gözü gibi baktığı silahları, manevi değeri yüksek birkaç parça eşyası, zihninde anıları ve hayatı paylaştığı beşik kertmesi karısıyla; herkesten uzak, Karagöl kıyısındaki kulübelerinde yıllardır tek başlarına yaşıyorlardı.

7 Karagöl’e, bir tarafı uçurum diğer tarafı sarp yamaç olan dar yollardan geçilip, Kaçkar Dağlarının dumanlı doruklarında yolun bittiği yerden orman içindeki patika yol yürünerek erişilirdi. Gölün etrafı yeşilin bin bir tonunun yansıdığı orman ve Kaçkar Dağları’nın yüksek doruklarıyla çevriliydi. O doruklardan çıkan berrak pınarlar köpürerek yaz kış akar, Karagöl’ü beslerdi. Havanın berrak, gölün kâğıt gibi dümdüz, etrafın sessiz, sakin, huzur dolu olduğu bir gün; Arhavili epeydir tıraş görmemiş yüzünü parmaklarının ucuyla hafifçe sıvazlarken göz ucuyla patikadan iki kişinin gelmekte olduğunu gördü. Gelenlerden biri yaklaşırken sesleniyordu: “Ali Emice! Ankara’dan eski bir arkadaşum geldi. İki günden beri bizum memleketun yaylalarını, ormanlarını gezdireyrum; senin saklı cenneti bu güne bırakmiştuk. Karagöl’ün havasini solumadan buralardan ayrılan misafir Karadeniz’e gelmiş sayılmaz öyle değil mi?” Göldeki benekli alabalıklar ve çevre ormandaki hayvanlardan başka hiçbir canlı varlığa rastlamadan haftaları, ayları geçiyordu bazen… Yakınlarında zaman zaman kullanılan iki avcı kulübesi ve göle uzanan kısa ahşap iskeleden başka insan eliyle yapılmış hiçbir şey yoktu.

8 Arhavili kılını bile kıpırdatmadan gölün karşı tarafına bakmaya devam etti. Kulübesinin civarına gelip sessizliği bozanlardan, hele yeni yetme gençlerden pek haz etmezdi. Neden sonra yan gözle, gelenlerden birinin yeğeni Kemal olduğunu görünce başıyla zoraki bir selam verdi. Kemal’le misafiri yaklaştılar, izin isteyip Arhavilinin masasındaki tahta iskemlelere saygıyla oturdular. Kemal arkadaşı Güven’i tanıtırken Arhavili yine istifini bozmadı. O ise sohbet açmak için arkadaşını gezdirdiği yerlerden bahsedip duruyordu.

9 “İlk gün Trabzon’da Atatürk köşkünü, Ayasofya müzesini, Sümela Manastırı’nı gezdik, öğlen Akçaabat köftesi, akşam hamsi kuşu yedik. İkinci gün Uzun Göl’ü, Ayder Yaylasi’nu, Gelin Duvağı Şelalesi’nu gördük. Muhlama, Laz böreği, kaygananin tadına baktık. Karagöl’ü ise son güne bıraktık. Bize ikram edecek bir demli çayın vardır değil mi Ali Emice?” Arhavili içinden fesuphanallah çekerken başıyla demliği işaret etti. “Buyurun uşağum çay taze, temiz bardaklar da hazır orada.” Sonra kulübeye doğru seslendi: “Hanum, misafirlerimize kahvaltılık getiriver. Uzun yoldan gelmişler…” Güven’in gözü Arhavilinin göğsündeki İstiklal madalyasına takılmıştı. “Ali Amca göğsünüzdeki İstiklal madalyası değil mi?” “Evet, ne olacak?” “Kırmızı şeritli olduğuna göre askerdiniz Kurtuluş Savaşı’nda sanırım.” “Ha sen ne anlarsun askerlikten, savaştan de hele baa!” “Anlamaz olur muyum Ali Amca? Benim babam da asker!” “Siz yenu yetmeler her bir haltu biltiğunuzu sanırsinuz öyle mi?”

10 Kemal, Arhavilinin ters huyunu bildiği için kıs kıs gülüyordu. Güven ise afallayıp kalmıştı. Arhavili Güven’e tepeden tırnağa şöyle bir göz attıktan sonra devam etti konuşmaya. “Bir tek tevellüdü eski askerler pilur ateş altında geçen uzun savaş cünlerini… Savaşmayi, vatan kurtarmayu senin baban asker de olsa bilemez!”

11 “Olur mu Ali Amca? Bizim ailede Çanakkale Savaşı kahramanı bir komutan da var. Sana onun hikâyesini anlatayım müsaade edersen. Rahmetli büyük dayım Tophaneli Şehit Yüzbaşı İsmail Hakkı, Nusrat Mayın Gemisi’nin kaptanıymış. Türk ordusunu Çanakkale’de zafere taşıyan en önemli görevlerden birini o üstlenmiş. Düşman savaş gemilerinin ikmal için geri döndüklerinde manevra yaptıkları Akyarlar mevkiindeki Karanlık Liman’a ordumuzun elinde kalan son yirmi altı adet mayını, rahmetli büyük dayım ve mürettebatı dökmüş. Çanakkale boğazını enine kesen mayın hatları düşman tarafından belirlendiğinden çok ince hesaplar yapılarak savaşın en kanlı günleri sürerken Nusrat Mayın Gemisi’ne önemli bir görev verilmiş. 7 Mart 1915 gece yarısı Nusrat Çanakkale’den demir alıp büyük bir gizlilik içinde, karartılmış ışıklarıyla sessizce yola koyulmuş. Kahraman denizcilerimiz zifiri karanlıkta ilerlerken projektörleriyle denizin yüzeyini tarayıp devriye gezen düşman destroyerlerine hiç aldırmadan hedefe yönelmişler. Karanlık Liman’a vardıklarında; kıyıya paralel, düşman gemilerinin manevra yaptıkları yöne dik bir hat oluşturacak şekilde mayınları büyük bir dikkat ve sessizlik içinde denize dökmüşler. Suya bırakılan mayınlar istenen derinlikte kendisini tutan ağırlıklara bağlı gergi tellerinin ucunda planlanan hatta yerleştirilmiş. İşte bu mayınlara 18 Mart’ta Türk tabyalarına saldırıya geçtikten sonra yara alıp geri çekilen düşmanın uzun menzilli toplarla donatılmış yüzen kale gibi gemilerinden Irresistible, Ocean ve Bouvet çarparak batmış.

12 Diğer üç düşman gemisi daha yine bu mayınlara çarparak ağır hasar alıp kullanılamaz hale gelmiş ve savaşın kaderi değişmiş. Bu çok önemli görevden iki gün önce kalp krizi geçirmesine rağmen vatan aşkıyla sefere kendi ısrarıyla çıkan Yüzbaşı İsmail Hakkı’nın kalbi, ne yazık ki dönüş yolunda aşırı heyecana daha fazla dayanamamış. Görevi tamamlayıp dönerlerken bir düşman devriye gemisinin projektörü aniden yakınlarında denizi taramaya başlamış.

13 Nusrat’ın açığa çıkacağı an meselesiyken Türk tabyalarından projektör ışıkları yakılarak düşman projektör ışığının üstüne tutulmuş. Göz göze gelen karşılıklı projektörlerin ışık savaşı sürerken Nusrat tam yol ilerleyip Çanakkale Boğazı’nda izini kaybettirmiş. Fakat bu heyecan kasırgasına İsmail Hakkı Bey’in yorgun kalbi dayanamamış ve ne yazık ki büyük dayım dönüş yolunda şehit düşmüş. İşte böyle Ali Amca, bizim aile doğuştan asker desem yeridir sanırım.” “Bak şimdu yiğitçe konuşmaya başladın. Biz de Atatürk’ün muhafız birliğinde askerdik evlat! Hey gidi günler hey! Neler yaşadık, şimdi tarih oldu hepsi. Fakat o günlerin her anı gözümün önünde; Gazi Paşa’nın anılarıyla yaşıyorum hâlâ...” “Atatürk sevgisi bizim de her daim yüreğimizde be Ali Amca!” “Siz benum kadar bilemezsunuz o aslan yüreklu çakır gözlü yiğidi; ben onin her an yanindaydum Kurtuluş Savaşı boyunca.” “Olur mu Ali Amca? Biz de hem tarih okuduk, hem de benliğimize işledi Atatürk sevgisi küçücük yaşımızda.”

14 “Tarih mi? Siz bilmezsinuz! Tarih ha şu arkamdaki kulübede! Şuradan birer bardak çay döküp yudumlayın hele, tarihi ben içeriden getireyum size de görün bari...”

15 Arhavili Ali Çavuş çevik bir hareketle oturduğu yerden kalktı, bastonunu almadan kulübesine yöneldi. O sırada hanımı kahvaltı sofrasını kurmuştu. Güven’le Kemal sıcacık mısır ekmeği üzerine tereyağı sürüp bal, kaşar, zeytin ve çayla köy kahvaltısına başladıkları sırada Arhavili ağır adımlarla gelip yerine oturdu. Kutsal bir emaneti taşırcasına kulübesinden getirdiği eski püskü bir defteri özenle masanın üzerine koydu. Yerine oturunca gençlerin gözlerinin içine bakarak defterin sayfalarını ağır ağır çevirmeye başladı. Eski zamanlardan kalma mor çizgili okul defterinin sayfa aralarına konulmuş kartpostal büyüklüğündeki fotoğraflara Kemal’le Güven bakarken, Arhavili her kare hakkında bir iki kısa cümleyle bilgi veriyordu. Kurtuluş Savaşı cephelerinde Ali Çavuş’un silah arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğraflardı bunlar. İlk sayfaların arasındaki fotoğraflarda askerlerin düzensiz, pejmürde kılık kıyafetleri o günlerin imkânsızlıklarını, yokluğunu yansıtıyordu. Çoğunun ayağı çarıklı, ellerinde birer mavzer, bellerinde kasatura, matara ve yiyecek torbaları vardı. Sonraki sayfalarda daha düzenli, Karadeniz bölgesinin milli giysilerini giymiş milis grupların fotoğraf kareleri başladı. Hepsi, gözlerinden alev fışkırırcasına bakan, tepeden tırnağa silahlı, siyah aba, zıpka ve kukula başlıklı milis gruplarıydı bunlar. “Bunlar…” dedi Arhavili, boğazı düğümlenir gibi oldu; bir an için sustu. Sonra sözlerine devamla, “Bunlar Kuvayi Milliye Komutanı Topal Osman Ağa’nın Giresunlu Gönüllüleri, 47. Alay’dan silah arkadaşlarum. Çoğu Sakarya Savaşı’nda ve Büyük Taarruz’da şehit düştü. Yiğit olan için erlik zamanı geldi çağrisinu aldiğimuzda bizim oralardan çok katilan oldu bu gönüllü birliklere…” deyip sustu.

16 Bir sayfayı daha çevirdiğinde birden Atatürk ve İsmet Paşa’lı bir fotoğraf göründü. Arhavili bir şey söylemeden sonraki sayfaya geçiverdi. Güven: “Ali Amca! Ne yapıyorsun, geçtin o fotoğrafı, Atatürk’ü gördüm,” diye atıldı. Arhavili sayfaları çevirmeye devam etmedi. Ağır ağır o sayfayı geri çevirdi. Çok net çekilmiş fakat biraz sararmış fotoğrafta Atatürk, İsmet Paşa ve üçüncü bir asker ayakta konuşuyorlardı. Başları kalpaklı, askeri giysiler içindeydiler.

17 Fotoğrafta Atatürk’ün kendinden emin, bazı önemli talimatlar verdiği; İsmet Paşa ve diğer askerin büyük bir bağlılık ve güven dolu bakışlarla onu dinlediği görülüyordu. Belli ki fotoğraf savaş sürerken cepheye yakın bir yerde çekilmişti. “Ali Amca, lütfen anlatın nerede çekildi bu fotoğraf? Nasıl geçti sizin elinize? Hiç öyle bilinen bir fotoğrafa benzemiyor; Atatürk, İsmet Paşa’yla yan yana, tarih varmış bu kulübede gerçekten.” Arhavili cevap vermedi. O şimdi düşman mitralyözlerinden üzerine boşalan kurşun yağmuru altında Dua Tepe’yi geri alma emriyle taarruza geçen alayın bir askeri olarak namlusuna mermi sürülmüş tüfeği elinde, gözleri karanlıkta yuvalarından fırlamışçasına sonuna kadar açık, her an süngü savaşına hazır bekleyen yekpare vücudunun kaskatı kesilmiş adaleleriyle karanlığı yararak ilerliyordu. Tepenin hâkim noktalarındaki düşman mevzilerinden açılan yaylım ateşinden korunmak için kâh yere yatıp siper alıyor kâh taarruza geçiyordu Türk askerleri. Sonra birden ellerinde sıcak bir ıslaklık hissetti. Kanlar içinde inleyerek yerde yatan Hopalı Turgut’un yarasına eliyle tampon yapmaya çalışırken kıpırdayan dudaklarına kulağını yaklaştırmış onun son sözlerini yüreğinde derin bir acıyla dinlemeye çalışıyordu. Neden sonra başını misafirlerine çevirdi.

18 “Evlat ben Gazi Paşa Ankara’ya geldikten sonra hepsi Karadeniz uşaklarından oluşturulan muhafız taburunun süvari birliğinde vazife aldum. O günlerden itibaren savaşın sona ermesine kadar hep Atatürk’ün yakininda bulundum. Laz askerinin gözü karadır, canımızı tehlikeye atmak için bir an dahi tereddüt etmeduk Gazi Paşa’mızı korurken... Fakat o aslanı asıl bu büyük milletin sevgisi, inancı korudu.

19 Yoksa hiçbir muhafız birliği, suikastı göze almış hainleri savaş zamanının kargaşasında durduramayabilirdu. Gazi Paşamız sadece bu toprakların değil dünyadaki bütün mazlum milletlerin gözbebeğiydi. Türk ordusunun kazandığı her zafer bu mazlum milletlere de büyük bir umut kaynağı ve özgürlüklerine kavuşma yolunda yol gösterici oldu.” “Peki, bu fotoğraf nerede çekildi? Bu güne kadar kimse gördü mü bunu?” “Gazi, Türk askerinin en umutsuz olduğu günlerde dahi cephede görünmesiyle bir güneş gibi karanlığı yırtar atardı. İşte bu fotoğraf öyle bir günde Alagöz Başkomutanlık Karargâhı’nın önünde çekildi. Sakarya Savaşı’nın en kritik günlerinde cephede orduyu bizzat yönetmeye başlayan Atatürk, bir mola anında İsmet Paşa’yla konuşurken bizim Hopalı Turgut Onbaşı çekti bu fotoğrafı… Fotoğraftaki üçüncü kişiyse 47. Alay komutanı Giresunlu Topal Osman Ağa’dır. Hopalı Turgut Onbaşı, bu fotoğraf karesini çektikten bir gün sonra cephede katıldığımız bir süngü taarruzunda ağır yaralanıp kollarımda şehit olmadan önce, ekmek torbasında taşıdığı fotoğraf makinesini ve içindeki tarihi kareleri saklayıp korumam ve savaştan sonra memlekete götürmem için bana vasiyette bulundu. İşte bunlar o fotoğraflardır.”

20 Bunları söyledikten sonra Arhavilinin gözleri yine Karagöl’ün karşı kıyısında, ufuktaki bir noktaya takıldı kaldı. Hayalinde o ateşten günleri yeniden yaşamaya başlamıştı. Turgut Onbaşı’yla beraber Ankara’dan Kayseri’ye göç eden üç mebus ailesinin göç kervanına muhafız olarak eşlik görevlerinin ardından hızla Ankara’ya dönmüşlerdi. Akabinde aldıkları yeni bir emirle kara trene binerek derhal Malıköy’e gelmişler ve oradan süratle Başkomutanlık Karargâhı’na ulaşarak cephenin hemen gerisinde yedek bekleyen 47. Alay’a katılma emri almışlardı. Sakarya Savaşı’nın en kanlı muharebeleri devam etmekteydi.

21 Geldikleri gün düşmanın durakladığını ve ele geçirebildikleri mevzilerde savunma düzenine geçtiğini öğrenmiş ve o gece yüzlerinde rahat bir tebessümle uyuklamışlardı. Ertesi gün şafak vakti Hopalı Turgut Onbaşı, Lazistan mebusu Esat Bey’in kendisine hediye ettiği fotoğraf makinesiyle silah arkadaşlarının fotoğraflarını çekerken bir fırsatını bulup Atatürk, İsmet Paşa ve Topal Osman Ağa’nın ayakta konuşurlarkenki anı ölümsüzleştirmişti. Arhavili Ali Çavuş anlatmaya devam etti: Cepheye geldiğimizun ertesi günü Türk Ordu mevzilerinde önemli bir gedik açılmiştu. Bu mevzilerin düşman eline geçmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa yedek kuvvetlerle derhal süngü taarruzu yapılarak düşmanın eski mevzilerine tard edilmesini emretmiş. Kurmay heyeti, elimizdeki tek yedek kuvvet 47. Giresunlu Gönüllüler Alayı, onların da süngüsü yok cevabını vermiş. Bunun üzerine ‘Bellerindeki uzun Karadeniz bıçaklarini süngü yerine kullansınlar’ emrini vermiş Gazi Paşa. Biz Hopalı Turgut Onbaşı’yla taarruz öncesi helalleştik. Yaylım ateş altında başlayan taarruz boyunca yata kalka hareket ederek düşman mevzilerine yaklaşıyorduk fakat hayli zayiat veriyorduk ilerlerken. Yerde mevzii almış yatarken Turgut’a ‘Yanımdan ayrılma aslanum, birimize bir şey olursa künyemizi, göğüs cebimizde taşıdığımız ailelerimize yazılmış veda mektuplarimizu yerine ulaştırmak için can yoldaşı olalum birbirimize,’ diye seslendum. Henüz sözümü bitirmiştim ki düşman mitralyözleri tırmandığımız bayırı tepeden aşağıya taramaya başladu.

22 Bölük Komutanımızın emriyle kâh siper yatıp ateş ederek, kâh taarruz ederek hava kararmasına rağmen düşman üzerine gitmeye devam ettik. Yan yamaçtan tepeye tırmanan diğer bölüğümüzle birlikte düşmanı kıskaca alıp süngü savaşı yaparak oradan söküp atmak ve imha etmek üzere emir almiştuk.

23 Bölüğün öncüleri düşman mevzilerine ulaştıklarında çoğu süngüsü olmayan Giresunlu gönüllüler bellerindeki uzun bıçaklar ellerinde, kedi çevikliğiyle, aba zıpkalı kara bulutlar gibi düşmanın üstüne çöktüler. Öldürdükleri düşmanın silahlarını ve fişekliklerini de kuşanarak korkusuzca savaşa devam ettiler. Tepedeki mitralyözler el bombalarıyla susturulmadan az önce Hopalı Turgut’un ‘Yandım anam!’ nidasıyla yere düştüğünü görünce üzerine atladum. Başlığini çözüp yarasına tampon yapmaya çalışırken o can pazarında bitap sesini duymaya çalışıyordum. ‘Boşuna uğraşma Ali Çavuş, ben atalarımın yanına gidiyorum. Sen emanetimi iyi sakla,’ deyip omzunda asılı duran ekmek torbasını gösterdi. Tükenmek üzereydi. Kısık sesini duyabilmek için kulağımı Turgut Onbaşının dudaklarının ucuna yaklaştirdum. ‘Gazi Paşa’nın fotoğrafı makinede, sana emanet bundan sonra, hakkını helal et, emanetimi savaş bitince memlekete götür,’ diye vasiyette bulunup son nefesini kollarımda verdi oracıkta. Turgut Onbaşı’ya yeni fotoğraf makinesiyle bir tek bu defterin içinde gördüğünüz kareleri çekmek nasip oldu şehit düşmeden evvel. İşte fotoğrafların hikâyesi budur evlat! Fotoğraf makinesi de hâlâ kulübemde durur.” “Tüylerim diken diken oldu Ali Amca! Sen yaşayan tarihsin, ver elini öpeyim,” “Estağfurullah! Bizler vazifemizi yaptuk. Şimdi sıra siz gençlerde, çok çalışıp Türkiye Cumhuriyeti’ni yükseltme, yüceltme görevi sizlerde.”

24 “Fakat Ali Amca anladığım kadarıyla bu tarihi belgeleri sizden başka gören, bilen olmadı.” “Evet, bu belgeler benim şahsi hazinem, bunlardan ve anılarımdan başka hiçbir şeyim yok öldüğümde miras bırakmak üzere.” “O zaman izin ver bu fotoğrafları çoğaltalım, Türk Milleti’nin de görmeye bilmeye hakkı var bütün bunları; bana güvenebilirsin, eğer izin verirsen en kısa sürede bunların kopyalarını yaptırır asıllarını sana geri getiririm.”

25 “Olmaz! Bunlar benim en değerli hazinem, onları kimseye güvenip veremem.” Arhavili Ali Çavuş, Güven’in bin dereden su getiren dillerine kanmadı, bütün ısrarına karşılık bir türlü yumuşamadı. Laz inadı tutmuştu bir kere, konuyu kapatmak için sonunda fotoğraf defterini aniden kapatıp kulübesine yöneldi. Umudu, heyecanı kursağında kalan Güven ise ardından baka kaldı. Güven Ankara’ya döndü ama kimsede olmayan o Atatürklü fotoğrafı unutamadı. Karagöl’ü ziyaretinin üzerinden bir ay geçmeden bir iş bahanesi yaratıp Karadeniz Bölgesi’ne tekrar gitti. Aklındaki tek şey o fotoğraftı. Hiç vakit kaybetmeden Karagöl’ün yolunu tuttu. Bu defa yalnızdı. Şansına hava günlük güneşlikti. Patikadan yürüyüp çardağa doğru yaklaşırken Arhaviliyi bir ay önce ilk gördüğü pozda put gibi oturur buldu. Karagöl’de zaman sanki o günden beri durmuş gibiydi. Saygıyla yanına yaklaştı. “Yine ben geldim Ali Amca,” dedi. Arhavili sert bir tonda: “Hoş geldin,” diye cevapladı. Güven mahcup bir edayla: “O Atatürklü fotoğrafı bir türlü aklımdan çıkaramadım da…”

26 Arhavili bu defa yumuşak, sevecen bir sesle: “Çok mu seviyorsun Gazi Paşa’yı?” “Evet, sırf bu fotoğraf için Ankara’dan kalkıp geldim bunca yolu, belki biraz yumuşarsın, belki bu defa beni eli boş göndermezsin umuduyla…” “O fotoğrafı bu kadar çok mu istiyorsun?”

27 “Evet, eğer bana müsaade ederseniz en geç on beş gün içinde size fotoğrafınızı ve bir de duvarınıza asmanız için büyütülmüş kopyasını geri getiririm. Karar verdim; eğer izin verirseniz yalnız kendime ve size birer kopya yaptıracağım ve gözüm gibi koruyacağım o fotoğrafı.” “Asker evladı sözü mü?” Güven heyecanla esas duruşa geçip asker selamı verirken: “Asker evladı sözü komutanım!” diye haykırdı. Arhavili Ali Çavuş aniden sandalyesinden kalktı, Güven’e asker selamı verip hiçbir şey söylemeden yüzünde gurur dolu bir ifadeyle dimdik, başı bulutlara değecekmiş gibi kulübesine doğru yürüdü. Birazdan geri geldi, sandalyesine oturdu. Elindeki defteri masaya koydu, sayfalarını ağır ağır çevirdikçe duruyor, fotoğraftakilere bakarken kartal bakışları yumuşuyor, onlara sevecen gözlerle okşar gibi bakıyordu. Atatürklü fotoğrafa gelince derin bir nefes aldı. Tarihi belgeyi elleriyle okşadı bir süre sonra başını kaldırmadan konuşmaya başladı. “Şu çakır gözlerden çıkan güce bak! Böyle bir başkomutanın ordusu yenilebilir mi? Şu İsmet Paşa’nın Atatürk’e bakan inançlı gözlerine bak. Savaş ölüm kalım aşamasına gelmiş, ikisinin de gözlerinde en ufak bir kuşku yok. Belki Çal Dağı’nı alıp önünde Haymana Ovası ve Ankara yolunu açan düşman ordusunu durdurabilmek için Gazi Paşa ‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı Türk askerinin kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz...’ emrini vereli bir hafta olmuş. Ve şu Topal Osman Ağa’nın duruşuna bak! Öl dese, Mustafa Kemal için o an ölmeye hazır…” dedi ve gözleri yine karşı kıyıda bir noktaya takılı, sustu kaldı öylece.

28 Şimdi savaş sonrası Giresun limanında Topal Osman Ağa’nın cenazesini İstanbul’dan vapurla gelmesini bekleyen mahşeri kalabalığın içindeydi. Birçok ihtilal ya da büyük değişim sonrası devrimin kendi evlatlarını yemesi kuralı bozulmamış, Topal Osman Ağa Anadolu Devrimi’nin kurbanı olmuştu. Cenazeyi getiren vapuru karşılamak için toplanan Giresunlular iskeleyi ve Taşbaşı’nı silme doldurmuştu. Vapurdan silah arkadaşlarının omzunda indirilen cenaze, bir insan seli eşliğinde omuzlarda bir gece misafir edilmek üzere evine götürülüyordu. Arhavili ve diğer silah arkadaşları sabaha kadar nöbet tutuyor, ertesi gün cenaze öğlen namazını takiben Çınarlar Cami’nden kaldırılıp Giresun Kalesi’nde toprağa veriliyordu… Başını Güven’e çevirdiğinde gözleri nemliydi Arhavilinin. Yüzüne evladını toprağa vermiş bir babanın acı ifadesi yerleşmişti. Tok bir sesle: “Bana bak asker evladisun diye güvenip sana vereceğum! Bu fotoğrafa en ufak bir zarar gelmeyecek. Bir hafta içerisinde geri getireceksun yoksa dünya ahret iki elim yakanda olur. Sakın ola ki beni silahlarımı kuşanıp arkandan getirtme…” derken fotoğrafı Güven’e uzatıyordu… * * *

29 Tam bir hafta sonra patikadan gelmekte olan Güven’i görünce Arhavili’nin yüzü aydınlandı. Fotoğrafı verdiğinden beri her geçen gün iç sıkıntısı artmış, pişmanlık duymuş, Güven’in ardına düşmek üzere silahlarının bakımını dahi yapmıştı. Fakat şimdi bütün bunların vesvese olduğunu görüyordu. Güven’i çok sıcak karşıladı, yanına oturttu. Tarihi fotoğrafı özenle geri aldı, okşayıp sevdi, bir zarar görüp görmediğini kontrol etti. Sonra Güven’in getirdiği paketi açtı. Fotoğrafın büyütülüp çerçevelenmiş halini çok beğendi. Gözlerinin içi güldü. Gazi Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve 47. Alay Komutanı Yarbay Topal Osman Ağa bütün heybetleriyle karşısındaydı. “Sana güvenmekle hata etmemişum, sözünün eriymişsun, adam gibi adammişsun, şimdi demli bir çayi hak ettun uşağum.” “Sağolasın Ali Amca, ben de emanetini koruyabildiğim ve zamanında geri getirebildiğim için mutluyum. Bütün bir gün fotoğrafçının başında durarak iki büyük kopyasını yaptırdım ve çoğaltmayı yapmak için fotoğrafçının çektiği negatifi de elinden aldım. Şimdiyse evimin duvarında asılı o fotoğraftaki üçüncü kişiyi, yani Topal Osman’ın yaşam öyküsünü merak etmeye başladım. Çok az şey biliyorum hakkında, onu anlatır mısın bana?” Arhavilinin yüzünde bir hüzün dalgalandı. Ta uzaklara baktı, sustu kaldı bir süre. Neden sonra derin derin iç geçirip söze başladı:

30 “O benim komutanimdi. Duygularım, düşüncelerim hep ondan yanadur, her ne kadar hakkında eşkiya diyenler olsa da… Topal Osman Ağa, topraklarımızı işgal etmek isteyen düşmanlar ve içerde ayaklanan azınlık çeteleriyle savaşmaya hayatını adamış gözü kara bir Karadeniz uşağıydı. Genç yaşında Balkan harbine gönüllü katılıp dizunden yaralandığında aksak kalmuş ve ismine topal lakabı eklenmişti. Benim onunla ilk karşılaşmam 1916’da Borçka’da kurulan Rus cephesinde oldu. Topal Osman, ‘Kara Zıpkalılar’ diye nam salan Giresunlu Gönüllüler Müfrezesiyle Türk cephesine yardıma koştuğunda orada onunla omuz omuza savaşmiştuk. Onunla birlikte Ruslarla, Yunanlılarla gırtlak gırtlağa boğuştuktan sonra hakkında kötü bir şey düşünmemi kimse benden beklemesun. Yiğitti, korkusuzdu, yıllarca koruduğu meclis onu istiklal madalyasıyla onurlandırmiştu. Fakat sonra…” Arhavilinin boğazı düğümlendi ve konuşamadı bir süre, sonra yine devam etti anlatmaya:

31 “Bu bölgede ne çok dil konuşulur bilir misin evlat? Türkçe, Lazca, Gürcüce, Ermenice, Rumca, Hemşince… Şimdiki sınırlarımız içinde de bu dillerin yaşadığı yerleşimler hâlâ var. Birinci büyük savaştan sonra tarihten Türk adını silmek isteyen, illerimizi Ermenistan ya da Pontus Rum ili yapmak isteyen çeteler türeyip Türk köylerinde kıyıma başladığında elbet buna dur diyecek vatanseverler çıkacaktı memlekette. Karadeniz’de ortaya çıkan bu azınlık çetelerine onların yöntemleriyle cevap veren en büyük güç Topal Osman’ın kurduğu milis gücüydü. O nedenledir ki milli mücadele başladığında Atatürk Topal Osman’ı Karadeniz Bölgesindeki Kuvayı Milliye kuvvetlerinin başına komutan atamiştu.”

32 “Sonra Atatürk’ün muhafız birliği komutanı olmuş değil mi?” “Evet evlat, Osman Ağa ile ikinci karşılaşmamız da bu vesileyle oldu. Gazi Paşa meclisin kurulduğu günlerde muhafız birliğinin kurulması için Topal Osman Ağa’yı Ankara’ya çağırdı. Osman Ağa on kişilik bir müfrezeyle Giresun’dan Ankara’ya geldi. O akşam konaklamak üzere Taşhan Oteli’ne yerleştiler.

33 Ertesi gün Çankaya’ya Atatürk’le görüşmeye geldiklerinde ben Hopalı Turgut’la kapıda nöbetteydim. Osman Ağa, Gazi Paşa’yla bir müddet köşkte görüştüler. Sonra Paşa milli giysili, tepeden tırnağa silahlı bahçede dolaşan Giresunlu milisleri teftiş etmek üzere Topal Osman’la birlikte dışarı çıktı. Kara aba zıpkalı on kişilik müfreze hemen sıraya dizildi. Gazi onlarla tek tek tanışırken Osman Ağa’ya milislerin üzerindeki değişik aksesuarlarla ilgili sorular sormaya başladı. O da milislerin bellerindeki uzun bıçaklar, kukula başlıklar, boyunlarında sallanan gümüş muskalar, kuşaklarındaki deri ve gümüş aksesuarlar hakkında bilgi vermeye başladı. Köseoğlu Hamit’in önünde durduklarında Paşa kartal bakışlı bu gencin kolunun altındaki kemençeyi görünce şaşkınlıkla sordu; ‘Osman Ağa bu nedir?’ ‘Paşa Hazretleri bizim uşaklar cephede savaşırken bile buldukları her boş zamanda horon oynarlar.’

34 ‘O zaman görelim bakalım, oynasınlar,’ deyince Köseoğlu Hamit hemen kıvrak bir horon çalmaya başladı. Uşaklar bir anda omuzlarını titreterek horona başladılar. Bir ara alaşağı yapılırken pat diye bir ses duyuldu fakat oralı olan olmadı. Neden sonra Kırlak Hüseyin’in kara zıpkasının kandan kızıla boyandığını gören Paşa horonu durdurdu. Yaralıyı arabasıyla hastaneye göndermek istediyse de ‘Biz böyle yaralara alışığız Paşam, burada tedavisini hallederiz, merak buyurmayınız,’ cevabını aldı. Bunun üzerine Gazi Paşa ‘Bu yiğitleri bana yakın koruma muhafızı olarak bırakacaksın Osman Ağa, senden Ankara’ya daha çok milis göndermeni ve meclisi koruyacak bir tabur oluşturmanı istiyorum,’ dedi. Müfrezesini o gün orada görev için bırakıp Giresun’a yola çıkmadan önce Topal Osman’ın verdiği talimatı kulaklarımla duydum; ‘Bundan sonra Gazi Paşa’mızın selametinden sizler sorumlusunuz, gölge gibi yakınında olacak, onu korumak için gerekirse canınızı feda edeceksiniz. Eğer Paşamızın kılına zarar gelecek olursa hem kendinizi hem de geride bıraktıklarınızı yok bilin.’dedi. Bu gün dinlerken anlaması belki zor fakat gerçekler öyleydi o ateşten günlerde…”

35 “Peki, sonra ne oldu? Topal Osman savaş boyunca ve sonrasında neler yaptı?” “Meclis ve Mustafa Kemal Paşa savaş sırasında birçok tehditler alıyor, yurdun değişik yerlerinde ayaklanmalar oluyor, eşkıya dağlarda kol geziyordu. Çerkez Etem densizi Ankara’ya gelip milletvekillerini meclisin önünde sallandıracağı yollu tehditler savuruyordu. Bu karışık ortamda Topal Osman kısa zamanda Karadeniz uşaklarından oluşan muhafız taburunu kurarak meclisin ve Gazi Paşa’nın korunması görevini üstlendi Ağustos ayının sonuna doğru Yunan ordusu Ankara’yı hedef alan taarruza başladı. Türk Ordusu düşmanı yirmi iki gün yirmi iki gece gırtlak gırtlağa süren kanlı Sakarya muharebelerinde durdurup geri püskürttü. Osman Ağa o dönem Giresunlu milislerden kurduğu 47. Alay komutanı olarak Sakarya Savaşı’na katılmıştı. Ben Hopalı Turgut’la birlikte 10 Eylül günü 47. Alay’da görev aldım. Bütün Karadeniz uşakları hep birlikte düşmanı mevzilerinden söküp atmak için horon oynar gibi omuz omuza ölüme koştuk. 47. Alayın yarısından çoğu o muhaberelerde şehit düştü.” “Büyük Taarruza da katıldınız mı Ali Çavuş? 47. Alay’a ne oldu sonra?” “47. Alay Büyük Taarruz öncesi yeniden takviye edildi ve Osman Ağa komutasında taarruza katıldı. Ben Büyük Taarruza süvari birliğinde görev alarak katıldım. Düşmanı önümüze katıp kovalamaya başladığımızda girdiğimiz her köyde, her kasabada sevinç gözyaşlarıyla karşılandık o zafere uzanan büyük yürüyüşte. Ne yazık ki 47. Alay’ın yiğitlerinden ve bizim süvari birliğimizden yine kahramanca şehit düşenler oldu. Fakat şanlı bayrağımız işgalden kurtarılan her şehirde, her kasaba ve köyde yeniden dalgalanmaya başladı.”

36 “Peki, sonra Ali Çavuş; savaş bitince ne yaptınız?” “Önce Ankara’ya döndük, zafer kutlamalarına, resmigeçitlere katıldık, istiklal madalyasıyla onurlandırıldık her birimiz ve terhis olup memlekete döndük büyük bir gurur ve coşkuyla… Ardımızdan: “A benim aslan yârim, Dillere destan yârim, Dağları düşman tutmuş, Mavzere yaslan yârim” diye türküler yakan yavuklularımıza kavuştuk. Ben savaş boyunca beni bekleyen nişanlımla evlenip sakin bir yaşam sürmeye başladım memlekette. Ekmeğimi önceleri denizden sonraları topraktan çıkarttım. İki evlat sahibi oldum, onları yetiştirip okuttum, evlendirdim. Şimdi bu sakin köşede hanımım Binnaz ve anılarımla birlikte yaşıyorum. Evlatlarım, torunlarımı sevdirmek için uğrarlar ara sıra…” “Ya Topal Osman, ona ne oldu?” “Osman Ağa Giresun’a gelişlerinde bir milli kahraman olarak karşılandı. Zafer sonrası ilk gelişinde ve en son cenazesinin tabut içinde gelişinde iki kez Giresun’da yer yerinden oynadı. Topal Osman Ağa’nın, Mustafa Kemal Paşa’ya mecliste çok sert muhalefet yapan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’i yakın adamlarıyla birlikte öldürdüğünün ortaya çıkması üzerine meclis yakalanmasına karar vermiş. Gece Papazın Bağı mevkiindeki evinin etrafı ordu birliklerince sarılmış. Evden silahla karşılık verilince uzun süren bir çatışma başlamış. Her zaman silahıyla var olan Topal Osman, o geceki silahlı çatışmada öldürülmüş. Onun milli mücadele kahramanı mı yoksa eşkıya mı olduğu hakkında karar vermek artık Türk Milletine kalıyor…”

37 Bu sözleri söyledikten sonra Arhavili derin bir sessizliğe büründü. Işıl ışıl parıldayan gözleri Karagöl’ün karşı kıyısında bir noktaya kilitlendi. Yüzünde gurur dolu bir ifade belirdi. Gözlerindeki parıltıların derinliklerinde; tepeden tırnağa silahlı, başında kukula başlık, omzunda mavzer, çapraz fişeklik, belinde tabanca, kuşağında uzun bıçak, yağız atlara binmiş; Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kara aba zıpkalı muhafız birliğindeki silah arkadaşlarıyla birlikte tören geçişi yapıyorlardı. Birazdan tabur komutanının önünde durup atlarından indiler. Komutan esas duruşta bekleyen askerlerin önüne geldiğinde onlar sırayla tekmil veriyor ve göğüslerine istiklal madalyası takılıp madalya beratı verildikçe yüksek sesle tekrarlanan “Sağ ol” nidası Taşhan Meydanı’nı çınlatıyordu. Komutanı önüne geldiğinde, Arhavili sol eliyle dizgininden tuttuğu atının başı, sol omuz başında, kendisi esas duruşta dimdik, göğüs önde, selam durup haykırdı: “Muhafız Taburu Kıdemli Süvari Çavuş, Haydar oğlu Ali, Arhavi; atımın adı Poyraz, tırnak numarası 1518, donu yağız; huyu suyu yoktur komutanım!” İstanbul, Şubat 2013.

38 Öykü ve Karagöl fotoğrafları: Can Özoğuz 1.Müzik: “Lazuri Nani” Şevval Sam/Karmate 2.Müzik: “Hey Gidi Karadeniz” Şevval Sam 3.Müzik: Sakarya Marşı 4.Müzik: “Asiye” Karmate Bağlantılı diğer öykü: “Vasiyet”


"ARHAVİLİ ALİ ÇAVUŞ Yazan: Can Özoğuz ÖYKÜ 1969, Borçka Karagöl… Derin yeşil bir sessizliğe gömülmüş Karagöl’de zaman sanki durmuştu. Etrafta yaprak kımıldamıyor," indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları