Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Müzik : Richard Clayderman Lütfen okudukça tıklayınız…

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Müzik : Richard Clayderman Lütfen okudukça tıklayınız…"— Sunum transkripti:

1

2 Müzik : Richard Clayderman Lütfen okudukça tıklayınız…

3 Ey lebi derya dedi kendi, kendine Levent. Ne kadar ulu bir mavisin. Ya o binlerce çalkantına ne demeli, hiç yorulmaz mısın?.. Hangi yöne baksa, ayrı bir çırpınıştı üstelik durmaksızın. Siyah numaralı güneş gözlüğünden ufka kısılmış gözlerle bakarken, göz kenarlarında beliren kaz ayakları, derinlemesine artıyor, kendine yeni yerler ediniyor gibiydi. Aslında ne hoş bir gündü. Ailesiyle uzun zamandır hayalini kurduğu tekne yolculuğuna nihayet başlamış, azimle edindiği kaptanlık brövesini, şimdi doyasıya kanıtlamaya, kutlamaya çabalıyordu sanki.

4 Teknenin burun kısmındaki mini güvertenin üzerinde, yattığı yerde kıpır, kıpır hareket eden oğluna kaydı gözleri. Onun her an yapabileceği olası herhangi bir vukuatla, ağzının tadını kaçırmak istemezdi. Oğuz, babasının 30 yıl öncesine ait bir kopyaydı fakat Yaramazlığı kimden miras, bilinmiyordu. Rüzgâr nefesini üfledikçe, yelkenlerin karnı nasıl da tıka basa doyuyor diye düşündü çocuk aklıyla. Kendisi de üfleyince balonunu şişirebiliyordu, ne vardı sanki bunda. Ben de Allah baba olsam, ben de kuvvetle üfleyebilirim diye düşünmüştü seslice..

5 Tekneleri suda romantik bir hışırtıyla yol alırken, beşik misali sallanan gövdenin ufacık güvertesinde, ellerinin arasına aldığı çenesinin üzerinden etrafını inceler konumundan sıkılmış gibiydi Oğuz. Oysa keratanın yattığı o güzelim kauçuktan yapılma minderin talibi o kadar çoktu ki, ama gel gör ki, haylazın yarattığı bu her istediğini elde etme alışkanlığını yumuşatmak konusunda, hiç bir ödün vermeyeceği, gözlerden kaçmıyordu. Ağlaması bir felaketti ve kimse buna neden olmak istemezdi. O da bu durumu gayet iyi biliyordu. Yine sıkıntıyla kıvrandığı bu kauçuk zeminden hafifçe yana döndürdü kendisini. Bitişiğindeki kaptan köşkünün dümen üstü seyir camlarına, bir vesileyle çarparak kurumuş olan tuzlu su zerreciklerinin bıraktığı izleri gördü bakışları..

6 Teknenin yorgun gövdesinde gıcırdayan rutin seslerle, direğine çarpan çıngırak sarılı halatların sesleri birbirine karışınca, aniden dikkat kesiliverdi. Sırt üstü bıraktı kendini mindere. Başı yumak olmuş havluya deydiğinde tepelerinde uçan küçük bir martı gurubunu ve içlerinden bir tanesinin guruptan ayrılışını fark etti. O bir tanesinin düşer gibi tuhafça gelip, yelken direğinin tepesine konuşunu izledi zevkle. Babasına eliyle olayı işaret ederken keyifle yerinden fırlamış, bir o kadar da yüksek tonda “bakın” diye bağırmasıyla, birlikte ablasının ani tepkisi de beraberinde gelivermişti. -Yeter artık, kıpırdadığın yetmiyormuş gibi bari bağırma, tamam mı?. -Gıcık, dedi bu sefer bağırarak Oğuz. Ablası umursamadı bile, alışmıştı onun bu hallerine... Lâfını söylerken babasıyla o an göz göze gelmiş, ellerini yüzüne kapatmıştı bile. Bu onun tüm olaylardan sıyrıldığını zannettiği bir andı. Çoğu zaman olduğu gibi, yine katlanamamışlardı ablasıyla birbirlerine..

7 Yeniden yattı yerine. Bu defa direğin ucundaki yürür gibi görünen bulutlara baktı uzun, uzun. Her zaman bir şeylere benzetirdi onları da. Bir keresinde mahalledeki bakkal Davut amcanın beyaz sakallı iri yüzünü bile görebilmişti gökyüzünde ve nasıl hayret etmişti. Bir an doğruldu, oturur gibi yaptı. Hiç bir durumda rahat edemezdi zaten. Yalnızca denizin ortasında bulunması, bir kez daha ürkütmüş olabilirdi kendisini. Gezinebileceği alan o kadar azdı ki, 6 yaşındaki bir hiper aktif için kendini dışa vuramamak çok zordu aslında. Ablasının ona göre anlamsız hareketlerine kilitlendi daha sonra. Yine ne komik halleri vardı bu gün. Güneşlendiği yerden verdiği kendine has artistik pozlarla, kameralı cep telefonundan kendi fotoğraflarını çekmeye çalışan Yonca, şimdilik bu alışkanlığından pek kopamayanlardandı.

8 Vaktini bir türlü istediği gibi geçiremezken, bulundukları konumda yeterince hat çekmeyen bir telefonla, hiç kimseyle görüşememesi, en büyük sorunuydu onun da. Bu yüzden çektiği fotoğraflara tekrar, tekrar bakıp, bazen dudak büküyor, beğenmeyip yenilerini deniyordu usanmadan. Az ötede güneşlenen anneleri, her zamanki titizliğiyle, havluların uçuşan kenarlarını sıkıştırmaya çalışıyor, bir taraftan da yanı kiraz maketiyle süslü hasır şapkasının denize uçmamasına çaba sarf ediyordu.

9 Marmaris’ten, Datça’ya doğru uzanan yolculuklarında, babalarının acemice yönetimindeki tekneleri, kıyıdan bir hayli açıkta seyir halindeydi. O gün hava oldukça güzel, rüzgâr ise, tekneyi itecek kadar güçlüydü. Nede olsa Kaptan unvanına sahip kabul edilen Levent Kaptanın, Akdeniz den Ege’ye doğru seyir macerası, ona yeni maceralara koşan eski kâşiflerin tattığı mağrur hissi vermişti. Dümendeki heybeti de görülmeye değerdi hani. Laf aramızda biraz da kasıntı sayılırdı. Zaman akıp giderken yelken direğinin ucuna konan o küçük Martı’nın hâlâ ısrarla direğe tutunmaya çalışıyor olması, yine hepsinin dikkatini üzerine çekmişti. Kanadında belli belirsiz sızan kan lekesini fark eder etmez yerinden fırlayarak bağıran Oğuza, bu defa annesinin sakinleştirici ve bir o kadar da sempatik olan tepkisi geldi. —Bağırmadan konuş güzelim, kuşu ürküteceksin...

10 Aynı anda hepsinin başı yukarıya çevrilmişti bile. Kuşun, sanki çırpınır gibi hareket etmesini fark etmişlerdi. -Zavallıda bir tuhaflık var gibi, yaralımı ne?… Diye sordu Meltem. Her halde birazdan uçar, uzaklaşır diye karşılık verdi Yonca. Hayvanları çok sever fakat uzak durmayı da tercih ederdi. Aslında elini hiç bir canlıya değemezdi. Bu huyunu biraz da annesinden almıştı. Bir zaman sonra rüzgârın hızında biraz azalma ve bazı ters esintiler fark etmişlerdi. Teoriye göre pozisyon almak lâzımdı ama kim yardım edecekti? Kendisinden başka bu işten az da olsa anlayabilen yoktu. -“Dümene geçer misin?” dedi eşine. Sabit konumda tutmanı istiyorum canım. Ben pozisyon aldırmalıyım.

11 Öğrendiği taktikleri denemenin şimdi tam sırası olduğunu düşündü. Kafasında yelkeni halatlarından elle tutup, çeşitli yönlerde çevirmek ve bu suretle içine yeterli miktarda rüzgârın girmesini sağlayabilmek istiyordu. Eğer yakalayabilirse, belki de yol alabilirlerdi. Bu arada rüzgârın giderek azalması da, inanılır gibi değildi. Pratik ile teorinin örtüşmediğini bir kez daha görüyor olması, onu rahatsız etmişti. Ne yapsa istediği konuma getiremiyordu yelkenini. Bröve belgelerini göstererek kiraladığı tekneyi teslim alırken o kadar kendinden emin ve tecrübe dolu gözükmüştü ki, iş başa düşünce huyu gereği içindeki başarısızlık hissi, onu çoktan heyecanlandırmaya başlamıştı bile. Aslında tekne sahibi, eskiden Ankara’da yanında çalışmış bir elemanıydı ve geçmişe hürmeten eski patronunun tek başına tekneyi kullanma isteğine yüzü tutup ta bir türlü karşı çıkamamıştı. İşte bu yüzden kendisi veya bir adamını bizzat yanlarına dâhil edememişti. Levent bu işin göründüğü gibi olmadığını yavaş, yavaş kavrıyordu aslında. Genellikle büyük sorumluluklar, onu her zaman tedirgin etmişti. İçinden akan o ılık his, işte yine bunun kanıtı gibiydi adeta.

12 Bir müddet daha yol alırken kafasını toparlaması gerektiğini düşündü. Büyük hevesi, başına iş mi açıyordu ne. İçinde yaşattığı hayaller arasında bunlar hiç yer almamıştı. Ortada istediği doğrultuda gitmeyen bir şeyler var gibiydi. O hep pembe hayaller kurmuş, kendini bu yönde motive etmiş, ötesini düşünmek istememişti bile. Rüzgârın gittikçe hızını düşürmesiyle birlikte yavaş da olsa ısının iyice arttığını hissetti. Saatine baktı. Öğlen olmuştu. Araştırmış, bu günü özellikle seçmiş, ilk deneyimi için en ideal gün ve saattin bu güne denk geldiği fikrine, yani hep bu güne hazırlamıştı kendisini. Ona göre rüzgârın orta kuvvette ve akşam saatlerine kadar, kesintisiz esmesi gerekiyordu. Aniden hız kesmesine hâlâ anlam veremiyordu. Ak denizin, Ege denizi ile kucaklaştığı bu yöreye has o ferahlatan ünlü rüzgârına ne olmuştu. Datçalıları her zaman ihya eden meşhur rüzgârdan hiç eser yoktu şimdi. -“Mübarek, yalnızca Datça damı Esersin” dedi, “hadi essene..” Rüzgârın durduğu anda güneşin kavuran ve acımasız hâkimiyeti çoktan başlamıştı bile. —Canına yandığım, durdu işte. Bundan sonrasını motorla gideceğiz galiba.

13 Kendisini eşine en çok ispat etmek istediği bir günde,” iş mi şimdi bu” diye mırıldandı. Tekrar dile düşmek istemezdi. Zaten bunu kabul ettirinceye kadar anasından emdiği süt, burnundan gelmişti. Bozuntuya vermeden, yine kendinden emin davranmaya çalıştı. Allahtan dalgalarda yerini sükûnete bırakmış, deniz dümdüz uzanan bir göl kıvamını almış gibiydi. Eşi, kendisini zaman, zaman eleştirmesine karşılık, aslında ona her zaman değer vermiş, her koşulda yanında kalmayı bilmiş, sıkıntılarına daima ortak olmuş ve asla olaylar karşısında yalnız bırakmamış hayat arkadaşıydı. Onun sevgisi ölünceye kadardı ve sonsuz bağlılığını her fırsatta dile getirirdi. Bey’i ne yaparsa, sonunda daima bir güzelliğin ortaya çıkacağı inancı tamdı onda.

14 Levent, Yelkeninin halatlarından asılarak yarım yamalak da olsa kapanması için gayret sarf ederken, öte yandan terden sırılsıklam üzerine yapışmış haliyle gömleğine söyleniyor, alnından inip kaşlarını aşan terinin de gözlerine kadar ulaşmasından ötürü gözlerinin yanmasına isyan ediyordu. Aslında bir denizci için çok önemli olmayan içinde bulunduğu bu durum, nedense Levent’i fazlasıyla etkilemişti. Yelkenin sarma işi bittikten sonra, bağlanması işini kızı ve eşine havale ettiğinde, kendisi de teknenin motorunu çalıştırmak için marşa basıyordu. Tabi her denizci kaptanın başına gelen, Levent’in de ilkinde başına geliyor ve yine ilk çaba, motorun olağan nazına kurban gidi yordu. -Gırrr pof… Evet, yine çalışmamıştı. -Allahım, üf yaa.. Dedi. Hırslanarak tekrar denedi, bir daha, bir daha.. Sinir olmak içten bile değildi ama belli etmemeye çalışıyordu.

15 Bu durumun, düşüncelerini hep mantık üzerine kuran eşine konuşmak için, büyük bir fırsat verdiğini biliyordu. Ben söylemedim mi der gibi bakan alaycı elâ gözlerini, nedense kendisinden kaçırmıyordu bile. Böyle bir yolculuğun sanıldığı kadar pratik ve eğlenceli olmayacağını, belki de on defa söylemiş, ama bir türlü ikna edememişti kocasını. Asla oyunbozan olmak istememiş, çocuklarının yoğun baskısı ve Levent’in o kendinden emin, ama yine de kendisine yakıştırdığı kasıntı havasına bir an yenik düşmüş olarak bu duruma geldiklerini ima etmeye çalışıyordu. Rüzgârın tamamen durduğu ve sıcaklığın iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başladığı sırada lütfen çalışan motorları, hepsinin neşesini bir anda yerine getirmeye yetmişti.. Her şeye rağmen gün hâlâ çok güzeldi…

16 Bulunduğu konumdan bir türlü ayrılmak bilmeyen Martı’yı seyretmeye gelmişti sıra. Ama o hâlâ garip bir durumda idi. Yeniden bir hamle ile havalanma çabası, bir kere daha yetersiz kalmış, kim bilir kaçıncı girişimini denerken son defa tam tepelerine düşer gibi olmuştu. Ön güverteye konmaya çabalarken hepside birer refleksle kenara çekilivermişlerdi. Biraz daha dikkat kesilip özenle baktıklarında, onun sol kanadının, gövdeyle birleştiği bölgeye üç başlı bir olta ucunun saplı kaldığını, kuşun her çırpınışında kancanın göğsüne, biraz daha batıyor olmasını fark ettiler. Zavallı hayvanın çektiği acıyı içlerinde hissetmişken, Levent beklenen tahminine başlamıştı bile.

17 -Zavallı Martı, sudaki bir balığı avlamak için dalışa geçtiğinde, muhtemelen yine denize atılmış bu oltaya tesadüfen takılmışa benziyor. İğneye bağlı misinanın kanada dolanması da, sanırım kurtulma işini iyice zora sokmuş. Yine de misinayı koparıp havalanabilmeyi başarmış olmalı. Biraz önce hep beraber gördüğümüz uçan bir gurup martının arasından gelip de direğimize konmasının sebebi bu olmalı. Düşünün kuşcağız denize de konabilirdi, ama acıyla uçamayacağını anladığı için, iri bir avcı balığa av olmamayı, hayvan aklıyla da olsa anlamış olmalı. Gerçekten küçük martının her hareketinde, çaresizliği rahatça görülüyordu. Şaşkınlığı yüzünde, bir anda uslanmışçasına ve hiç sesini çıkarmadan gelişmeleri kenardan izleyen yaramaz, -Baba, ne olur çıkar şunu… Dedi. -“Aslında onu kurtarabilirim, tabi beni gagalamazsa” diye cevapladı Levent.

18 Herkesin nefesini tuttuğu sırada ani bir hareketle kuşu yakalamayı başarmıştı. Martıdan çıkan o bildik ses, kulaklarını tırmalarken, koltuğunun altına sıkıştırdığı gövdesinin uzantısındaki kanadını da sıkıca kavramaya çalıştı. Kancanın iki ucu birden tüylerinin arasından tam gövdesine saplanmıştı. Üçüncü uç da kanat kısmına batıyordu. İyiden iyiye ısınmış havadan bunalmış olmasına rağmen, önce itina ile dolanmış misinayı kanatçıklarından kurtardı, sonrada acı verdiğini bile, bile kancayı önce kanattan, sonra göğsünden yavaşça çekip çıkarmayı başardı. Artık hayvan özgürdü ve onun hafif ritmik çırpınışları, oldukça ferahladığı hissini veriyordu.

19 -Kurtardın hayatım, müthişsin.. Dedi eşi. Herkeste belirgin bir gülümseyiş vardı şimdi. Oğuz bile hareketsiz kalabilmiş, yerine çakılmış gibi nefesini tutmuş seyrediyordu. Bu defa kuşun çıkardığı ses aileye, adeta bir şükran duygusu gibiydi. Belli ki her kanat çırpışıyla acı çekmiş ve konabilmek için yer arayan bu kuş, bekli de ilahi bir içgüdüyle teknelerine sığınmış, ya da buradan şifa bulabileceği duygusunu hissetmiş olabilirdi, kim bilir. Yarasından sızan kanının tertemiz tüylerini boyamış olması, çok da önemli değildi. Nasılsa yapacağı ilk pike girişiminde, deniz onu bir şekilde temizleyecekti. Martının yüksek hızda çarpan kalbinin atışlarını avuçlarında hissedebiliyordu artık Levent. Ürkek, titreyen bir genç kızın heyecanı vardı sanki kollarında.

20 -Seni artık bırakıyorum güzel kuş, bizi unutma..dedi. İşini başarıyla bitirmiş babacan bir tavırla, uçması için havaya doğru hafif bir hamleyle fırlattığı Martının havadaki süzülüşünü seyrederken ki duyduğu haz, anlatılabilir gibi değildi. Dünyanın en önemli işini başarmışçasına keyif aldığını hissetti belki de. Sürekli çıkarttığı yüksek desibelli sesiyle teşekkür etmiş olacağı kanaatine varan küçük Oğuz da, kendini toparladı sonunda. El sallıyordu durmadan.. Hepsi için bir ilk ve unutulmaz bir anı olacaktı bu ve yıllarca unutamayacakları belliydi. -Güle, güle küçük martı. Bundan sonra adın “Özgür” olsun… Dedi el sallayarak Yonca. Küçük martı üzerlerinde daireler çizerek uçmaya devam etti. Annesinin yanından ayrılmayan bir yavru gibiydi. Üzerlerinde uçtu, durdu. Bu olay, asla alışılmış bir durum olamazdı.

21 Hepsi keyifle bu mükemmel anın güzelliğini yaşarken, -Şekerim halâ Datça’ya gitmekte ısrarlı mısın, diye soruverdi Meltem. Alışılmış artistik bakışlarını bir kez daha yenileyen Levent, yolun henüz üçte birlik mesafesine bu kadar geç ulaşmakla, muhtemel başka aksiliklere gebe kalmak istemiyordu. İşin gerçeği belki de, bu gün daha ileriye gitmeyi hiç ama hiç göze alamıyordu. Hevesini, bu kadarla da olsa çoktan almıştı. -Bu kadarı yeter canım, geri dönmek en güzeli galiba diye cevapladı. Dümen kırıp, motora tam yol verdiğinde, diğerlerinin de ona belli etmek istemedikleri gerginlikleri, çoktan sona erivermişti. Meltem, bir oh çekti. Çocuklar da oldukça mutluydu. Bu sıcakta, bu kadar ilerleyiş yetmişti onlara. Kıyıya bir an evvel varmak, denize şöyle bir balıklama atlamak ve bir gölgeye yatabilmek tek istedikleriydi. Her gerçeğin bir sebebe dayandığını düşünen Levent, aksiliklerin geride kalması dileğiyle -“Bekle bizi Marmaris” diye haykırdı, -Yıppii, diye bağırdı küçük Oğuz.

22 Limana vardıklarında, küçük martının hâlâ onlara yakın uçmaya çalışması gözlerinin yaşlanmasına neden olmuş tu Meltem’in. Gözlüğünü çıkarttı, parmaklarının ucuyla hafifçe gözlerine dolan yaşları silerek, -“Yine unutulmazı yaşattın, sağ ol” Diyebildi... 4 Eylül 2008 – Ankara, Z. Levent TOPÇUOĞLU


"Müzik : Richard Clayderman Lütfen okudukça tıklayınız…" indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları