Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

İSTANBUL'U DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda,

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "İSTANBUL'U DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda,"— Sunum transkripti:

1

2

3 İSTANBUL'U DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık. Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. istanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Başımda eski alemlerin sarhoşluğu Loş kayıkhanelerıyle bir yalı; Dinmiş lodosların uğultusu içinde İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geciyor kaldırımdan; Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Birşey duşuyor elinden yere; Bir gül olmalı; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dİinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde; Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum; Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul'u dinliyorum. Orhan Veli KANIK

4 OTUZ BEŞ YAŞ Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan. Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız, Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız. Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış. Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar? Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında. Cahit Sıtkı TARANCI

5 SESSİZ GEMİ Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli. Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. Yahya Kemal BEYATLI

6 KALDIRIMLAR Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler. Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi... Necip Fazıl KISAKÜREK

7 EĞER Eğer bir gün peygamber efendimiz ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı... Biliyorum ama Böylesine şerefli bir konuğa açacağınız en güzel odanızı, Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını, Ve inandırmaya çalışacağınızı, Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı; Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı. Fakat söyleyin bana, Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, Onu kapıda mı karşılayacaksınız? Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle, Bazı dergileri,gazeteleri çarçabuk toplayıp Yerine kuranı mı koyacaksınız? Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz televizyonda? Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle, O size kızmadan önce? Kim bilir? Belki ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz, Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...

8 Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun yerine ortalığa, Kitaplığınızın raflarında tozlanmış, Hadis kitapları mı çıkaracaksınız? Hemen ce içeriye girmesine izin verecek misiniz? Yoksa telaşla ne yapayım diyerek, Sağa sola mı koşuşturacaksınız? Merak ediyorum: Eğer peygamber efendimiz, Birkaç günlüğüne sizinle beraber yaşasa, Yapmaya devam edecek misiniz, Her zaman yaptığınız şeyleri? Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı? Her yemekten sonra dua etmeyi, Yine zor mu bulacaksınız? Hiç yüzünüzü asmadan, Oflayıp puflamadan, Her vakit namazınızı kılacak mısınız? Ya sabah namazı için, Sıcacık yatağınızdan, Erkenden fırlayacak mısınız?

9 Peki ya yine mırıldanacak mısınız, Her zaman söylediğiniz şarkıları? Ve okuyacak mısınız, Her zaman okuduğunuz kitapları? Peki bilmesine izin verecek misiniz, Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri? Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz? Şöyle diyelim yada: Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz peygamberi de? Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız? Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla? Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız? Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle? Şimdi söyleyin açık yüreklilikle, Onun kalmasını ister misiniz sizinle? Sonsuza dek, hep birlikte... Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız, Ziyareti bitip gittiğinde?

10 Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi? Bilmek ve düşünmek, Eğer bir gün peygamber efendimiz ziyaretinize gelse Yapacağınız şeyleri... Eğer bir gün peygamber efendimiz ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı... İBAHİM SADRİ

11 Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi, -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya- Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehassüd ki ufuklar kapalı! Nerde _ gösterdiği vahşetle > Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısına da, Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ! Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl, Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla, sefil, Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârım hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tarîbe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. Öteden sâikalar parçalıyor âfâki; Beriden zelzeleler kaldırıyor a' mâki; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâgam, Atılan her lâgamin yaktığı: Yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer.. Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre. Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal' a mı göğsündeki kat kat îman? Hangi kuvvet onu, hâsâ, edecek kahrına râm? Çünkü te' sîs-i İlâhî o metîn istihkâm. Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler, Beserin azmini tevkif edemez sun-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi; « O benim sun-i bedi'im, onu çiğnetme» dedi Âsımın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek. ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

12 Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar... O, rukü olmasa, dünyada eğilmez başlar, Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor; Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi... Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın. Herc u merc ettiğin edvara da yetmez o kitab... Seni ancak ebediyyetler eder istiab. "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle, Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan ; Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan; Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına, Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına, Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran... Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın; Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber. Mehmed akif ERSOY

13 YAĞMUR Var edenin adıyla insanlığa inen NUR Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat En müstesna doğuşa hamiledir kâinat. Yıllardır boz bulanık suları yudumladım Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları Yağmur,seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Hasretin alev alev içime bir an düştü Değişti hayal köşküm,gözümde viran düştü Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebinin Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak Yeryüzü avaredir,yapayalnız ve kurak Zaman ayaklarımda tükendi adım adım Heyûla,bir ağ gibi ördu rüyalarımı Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Yağmur,gül şenimize sensiz,baldıran düştü Düşmanlık içimizde;dostluk yaban düştü Yenilgi,ilmek ilmek düğümlendi tarihe Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü Bir güzide mektuptur,çağların ötesinden Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına Yayılır o en büyük muştu,pazartesinden Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin Sükutu yar,sevinci dualar kadar derin Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım Bir cezir yaşadım ki,yaşanmamış,mazide Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım İlkin karardı yollar; sonra heyelân düştü Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

14 Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini Yağarsın; taslar bile yemyeşil filizlenir Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından Alsam ölümsüzlüğü dudaklarından Medeni arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali Hazindir ki dertleri asmaya umman düştü Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır Sesini duymayan, girdabında boğulur Ana rahminde olur sensizlikten cenin Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin Saatlerin ardında hep kendimi aradım Bir melal zincirine takildi parmaklarım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Sensiz,ufuklarıma yalancı bir tan düştü Sensiz, kitalar boyu uzanan vatan düştü Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül Yüzyillardir dorukta bekleyen sultan düştü Ay gibisin Güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor Güneş ve ay Her damla bir yildizi süslüyor göklerinde Sümeyra'yi arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin Mekânın firçasinda solmayan fırça senin Yağmur,bir gün elimi elinde bulsaydım Güzellik sahikasi gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

15 Melekler sagnak sagnak gülümser maveradan Gümüş ibrik tasiyan zümrüt gagalı kuşlar Mutluluk nağmeleri işitirler Hira'dan Bir devrim korkusuyla halkalanir yokuşlar Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri Paramparça, ateş sahibinin hayalleri Keşke bir gölge kadar yakininda dursaydım O mücella çehreni izleseydim ebedi Sana sirilsiklam bir bakis da ben olsaydım Sarardı yeşil yaprak; dal koptu, fidan düştü Baykuşa cifte yalı; bülbüle zindan düştü Katil sinekler deldi hicabın perdesini İstiklâl boslugunda arılar nadan düştü Dolasan ben olsaydım Save'nin damarında Tablosunu yapardım yikilan her kulenin Ebedi aşka giden esrarla yollarında Senden bir kivilcim, Süreyya bir şulenin Tarasaydım bengisu fiskiran kâkülünü On asirlik ocagin savururdum külünü Bazen kendine asık deli bir firtinaydim Firtinalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir bas da ben olsaydım Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü Sana meftun ve hayran,s ana râm olanlara Bir belâ tünelinde agir imtihan düştü Badiye yaylasında koklasaydım izini Kefenimi biçseydi Ebva'dan esen rüzgâr Seninle yikasaydim acılar dehlizini Ne kaderi suçlamak kalirdi, ne intihar Üstüne piril piril damladigin bir kaya Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu Bahira'dan süzülen bir yas da ben olsaydım

16 Haritanın en beyaz noktasına kan düştü Kirildi adaletin kilici, kalkan düştü Mahkûmlar yargiliyor, hakimler mahkûm simdi Hakların temeline sanki bir volkan düştü Firakınla kavrulur çölde kum taneleri Ahuların içinde sevdan akkor gibidir Erdemin,bereketin doldurur haneleri Sensiz hayat, topragin sirtinda ur gibidir Şemsiyesi altında yürürsün bulutların Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların Devlerin esrarini aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlanmis düşünceler Oksadigin bir parça kumaş da ben olsaydım Tavanı çöktü askin; duvarlar üryan düştü Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü İniltiler geliyor doğudan ve batıdan Sensizlik bozulan dengeye ziyan düştü Islakligi sanadır ahimin, efganimin İçimde hicranımla tutuşuyor nağmeler Sendendir eskimeyen cevheri efkârimin Nazarin ok misali karanliklari deler Bu değirmen seninle dönüyor; âhenk senin Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adim Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar Sana hicret eden bir Kureys de ben olsaydım Yağmur, sayriligima seninle derman düştü Beynimin merkezine olumsuz ferman düştü Silindi hayalimden butun efsunu ömrün Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü Nefesinle yeniden çizilecek desenler Çehreler yepyeni bir degisim geçirecek Aydinliga nurunla kavuşacak mahzenler Anneler çocuklara hep seni içirecek Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin Sana mümindir sema; sana muhtaçtır zemin

17 Damar damar hep seninle, hep seninle dolsaydım Batili yıkmak için kusandigin kilicin Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü Zedelendi sağduyu; körlesen iz'an düştü Sarkisiyla yasadik yıllar yili baharın Insanlik bahçemize sensizlik hazan düştü Yağmur, seni bekleyen bir tas da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kus da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakis da ben olsaydım Sana sirilsiklam bir bakis da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir bas da ben olsaydım Bahira'dan süzülen bir yas da ben olsaydım Oksadigin bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir gürmüş de ben olsaydım Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureys de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batili yıkmak için kusandigin kilicin Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım Nurullah GENÇ

18 SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

19 İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!.. N.Fazıl KISAKÜREK

20 -Kahraman Ordumuza- İSTİKLAL MARŞI Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak. Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal. Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım. Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar; Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, ''Medeniyet!'' dediğin tek dişi kalmış canavar? Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın. Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın... Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı: Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda! Canı, cananı, bütün varımı alsan da Huda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli: Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli; Bu ezanlar -- ki şehadetleri dinin temeli -- Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli. O zaman vecd ile bin secde eder -- varsa -- taşım; Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım, Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım! O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım. Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal. Mehmed Akif ERSOY

21 HÜSRAN Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, İslâmı uyandırmak için haykıracaktım. Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak, Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım? Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun? Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım; Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum, Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım. Seller gibi vâdîyi enînim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım. Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz; İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz! Mehmed Akif ERSOY

22 BÜLBÜL Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı, Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl... Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım; Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım! Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd, Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd, 0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi; Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi! -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ? 0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun, Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

23 Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda; Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda, Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda! Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın; Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! Mehmed Akif ERSOY

24 Yalan Hadi gidiyorsun Yürekten kan gidiyor,sen gidiyorsun Her şey gidiyor Gökte bulut,dağda kar,düzde kervan gidiyor Solgun bir gül oluyor insan Bir demet kar çiçeği ölüyor,sen gidiyorsun Ne ucuz yaşıyorsun,ne kolay Bir kristal gibi ellerimden düşüyorsun Bakma öyle Ben kanıyorum sen üşüyorsun Kolay değil bir yalan bu Yaralayan koca bir yalan Yalan işte Sevdiğim yalan Şarkılardan arta kalan ve sabah buğusu Ve tarla faresi ve ekmek derdindeki işçi kalbi gibi Yumuşacık sıcak bir yalan Islak gözlerimle geçiyorum Yaralı bir ceylanın kalbinden Ceplerimde kül var Bir yangından arta kalan

25 Sorduğum adreslerde kimse oturmuyor Ve kimse olmuyor ben sorduğum zaman Herşey bir yalan gibi yandığı zaman Yalnız olduğunu anlıyor insan Anladım ve geçtim Yaralı bir ceylanın kalbinden Aynamı kırdım,fotoğraflarımı yaktım Nasıl da acımasızdım tafralarıma karşı Nasıl da umarsız Su gördüm düşümde Karanlıktı ve gürültüyle çağlıyordu Ceplerimde kül vardı ve yanıyordu Sonra sabah oluyor Ve bir ceylan kalbinde alem ağlıyordu Hayır,diyordu bir dağ köylüsü Hiç bir şey için geç değil Ve geç değil Birşey için hiçbirşey Birşey vardı öyleyse,bir şey Beni çeken Güneşin dağdasından uzağa Kocaman çayırlara çeken birşey Gümrah ırmaklara Sonra sıcağa sonra acıya Sonra yaralarıma merhem olmaya kapıma dayanan bir şey

26 Tutsana beni bırakmasana Olsun,yaralasana Olsun,ağrısa da Yalan da olsa kalsana Dağ köylüsü aşkın olduğu yerde ben varım SEN OLMASAN DA ben varım Yağmur yağar,saçlarım filizlenir Bir yıldız düşer omuzlarıma Islık çalar,ıslanır,şarkılarımı söyler geçerim kapımdan Camların buğusundan ve yağmurun kokusundan Tanırlar beni En iyi YALANLARINI alırım onların Adresler sorarım kimseler oturmaz orada Ve kimseler olamz ben sordukça Dağköylüsü Şimdi gidersen Şimdi git Kalırsan şimdi İbrahim SADRİ

27 Müslümanlık Nerede! Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile... Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile! Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir; İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana... Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana! İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar, Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar. Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız: Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız? Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına? Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına, Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar? Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar? Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi? Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi? Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan... Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!... "His" denen devletliden olsaydı halkın behresi: Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!

28 Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi. Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi. Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek, Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek! Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı... Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!... Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok: Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok. Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız; Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız! Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın: Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın! Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz... Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz: Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme! Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme, Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam; Yerde kalmış, na'şa benzer kavm için durmak haram!... Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur? Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur. Mehmed Akif 1913

29 HASAN'A MEKTUP Çok oku, çok düsün, çok seyler anla, Aha bu mektubu alinca Hasan. Manalar iplikten incedir amma, Kelimeler biraz kalinca Hasan. Gene agzimizi açmiyor biçak, Huzur size ömür..... Dert salkim saçak. Oyuna kalkiyor yüzlerce köçek, Batidan bir hava çalinca Hasan. Kök saldi bahçede ayrik otlari, Yemler pay edildi, sattik atlari. Biz kovalim derken bastan bitleri, Sülükler yapisti, kulunca Hasan. Süt dolu gügümü çalariz tasa, Kutsal görevimiz "Sagol çok yasa !" Mülkte hakikati aramak bosa, Tüm suçlular güçlü olunca Hasan. Derisini yüzdük demokrasinin, Isi istir imtiyazli asinin. Hakikatte vahsi, sözde "vasinin" Dörtnala gidilir yolunca Hasan. Canim Hürriyeti koydunsa ara, Ekmek yalinayak kaçti daglara. Çevremize küsmüs kardeslik var ya, Haber ver, izini bulunca Hasan. Soysuzlar tas atar mukaddesata Karsi duramazsak bizdedir hata. Tahammül tesviktir, böyle hayata, Öl..Insan küçülmez ölünce Hasan. Abdurrahim KARAKOÇ

30 MEHTER MARŞI Gafil ne bilir neşe-i pür şevk-i vegay-ı Meydan-ı celâdetteki enver-i sefayı Meydan-i gazâ aşk ile tekbirler alınca Titrettiğinde rûy-i zemin arş-i semâyı Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân Farz eyledi Halak-u cihan harb-i cihâdı Hep cenk ile yükselmede ecdadımın adı Dünyaları feht eyleyen ecdadımız elhak Âdil idi hıfz eyler idi hakkı ıbâdı Allah yolunda cenk edelim, şan alalım şan Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân

31 FETİH MARŞI Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.! Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden.... Senin de destanını okuyalım ezberden... Haberin yok gibidir taşıdığın değerden... Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın... Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.! Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini... Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.! Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır. Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır.! Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.! Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan ! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan.... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.! Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin ! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın... Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın ? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.! Arif Nihat ASYA

32 Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim, Ne hüviyette şu karşında duran eş-arım: Bir yığın söz ki, samîmiyeti ancak hüneri; Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne sanatkârım. Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız, Aczimin gir ye sidir bence bütün âsârım! Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım! Oku, şayet sana hisli bir yürek lazımsa; Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa. Mehmed Akif ERSOY

33 Buyur Usta Oğlum, onüç-ondört anahtarı ver Al usta Oğlum, yat motorun altına Nesi var bir bakıver Olur usta Oğlum, iyi sık civatayı Sonra sahibi neder? Sıkıyorum usta Bileğim yettiğince Yüreğim yettiğince Sıkıyorum işte Oğlum, terlemişsin Akmasın terin motora Motor pas yapar sonra Olur mu be usta Ter pas yapar mı Gözyaşı pas yapar mı? Oğlum ne diyorsun bak işine Bakıyorum usta Yalnız ellerim Ellerim çatlamış be usta Ellerim acı içinde Yüreğim var ellerimde Yüreğim yanıyor usta Kan ter içinde Hem usta Sen hiç okula gittin mi Okul nasıl bir şey be usta Öğretmen nasıl biri Usta sahi Orda da motor baktırırlar mı ki Orda da söverler mi çocuklara be usta Orda da döverler mi? Oğlum bak işine kızdırma beni Olur usta ha usta Senin anan da saçlarını okşar mıydı Sana ağlar mıydı gecenin al yalazında Sahi usta sen hiç ağladın mı bir sabah Cansız düşende anan Yavaşca gözlerinin önünde Oğlum bak işine ! Attırma tepemi gir motorun altına Usta dur kızma! Bak giriyorum motorun altına Dünyanın altına Giriyorum usta giriyorum Desteğe gerek yok usta Desteğe gerek yok Ben oraya yüreğimi koyuyorum İnan taşır be usta İbrahim Sadri

34 UYAN Baksana kim boynu bükük ağlayan. Hakkı hayatındır senin ey müslüman, Kurtar artık o biçareyi Allah için. Artık ölüm uykularından uyan. Bunca zamandır uyudun kanmadın, Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın. Çiğnediler yurdunu baştan başa. Sen yine bir kerre kımıldanmadın. Ninni değil dinlediğin velvele, Kükreyerek akmada müstakbele. Bir ebedi sel ki zamandır adı, Haydi katıl sen de o coşkun sele. Karşı durulmaz cereyan sine-çak... Varsa duranlar olur elbet helak. Dalgaların anmadan seyrini, Göz göre girdâba nedir inhimak? Dehşeti maziyi getir yadına; Kimse yetişmez yarın imdadına. Merhametin yok diyelim nefsine; Merhamet etmez misin evladına? Ben onu dünyaya getirdim diye Kalkışacaksın demek öldürmeye! Sevk ediyormuş meğer insanları, Hakkı-ı übüvvet de bu caniliğe! Doğru mudur ye’s ile olmak tebah? Yok mu gelip gayrete bir intibah? Beklediğin subh-i kıyamet midir? Gün batıyor sen arıyorsun tebah.! Gözleri maziye bakan milletin, Ömrü temadisi olur nakbetin. Karşına müstakbeli dikmiş Hüdâ, Görmeye lakin daha yok niyyetin. Ey koca şark! Ey ebedi meskenet! Sen de kımıldanmaya bir niyet et. Korkuyorum, Garbın elinden yarın, Kalmayacak çekmediğin mel’anet. Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden, Kan dökerek almalısın merd isen. Çünkü bugün ortada hak sahibi, Bir kişidir: "Hakkımı vermem" diyen. Mehmed Akif ERSOY

35 ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!.. - Boğamazsın ki! - Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle! Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu... Mehmed Akif ERSOY

36 Büyükler Bilir Yalan dolan ile devran sürmeyi Biz ne bilek beyim büyükler bilir Milletin başına çorap örmeyi Biz ne bilek beyim büyükler bilir Rüşvet vermek rüşvet almak nasıl şey Hazineden para çalmak nasıl şey Terlemeden zengin olmak nasıl şey Biz ne bilek beyim büyükler bilir Erken palazlanıp erken ötmeyi Değirmenler kurup baş öğütmeyi Hele... meydan meydan adam gütmeyi Biz ne bilek beyim büyükler bilir Anlamayız kopya nedir, asıl ne Perde, sahne, solo, koro, fasıl ne Üçkağıtta erkan nedir usul ne Biz ne bilek beyim büyükler bilir Viski, votka çekip keyif çatmayı Dansöz kucağında stres atmayı Milleti bölmeyi, vatan satmayı Biz ne bilek beyim büyükler bilir Seyrettikçe ana-baba filmini Hissederiz baskısını zulmünü Lisans üstü maskaralık ilmini Biz ne bilek beyim büyükler bilir Adettir gerekmez malumu ilam Taklide günaydın, asıla selam Ne hınzırlık varsa hasıl-ı kelam Biz ne bilek beyim büyükler bilir Abdurrahim Karakoç

37 ... Ve Mona Roza Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü Ve boğazımı sıktı parmaklar ince uzun Günahkar toprağımın saçından bir tel düştü Sana ne olmuş Roza, bir derde tutulmuşsun Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa Her şeyim sizin olsun, hep sizin, kesik başlar Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa Gibi ölüm önünde özbenliğim yavaşlar Öyleyse bu şapkayı atıyorum ırmağa Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır Ve kediler de her gece sürünür yastıklara Denizleri bahtiyar eden günler kısalır Satılmayan çiçekler zehirli ve kapkara Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır Bir geyiğin eriyen gözleri düşer kara Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi Sana da Mona Roza, taşbebeği bıraktık Ellerinde kılıçlı balıkların bir dişi Senin hatıran kadar büyük, yeni, karanlık Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim İtimat edeceğim şu belalı yağmura Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim Asılmış bir adamın iki eli yağmura Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim

38 Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni Ve bir şehir yaratmak ruhundan Geyve diye Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni Katıvermek sessizce söylenen bir türküye Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni Ve son vermek bu bitmeyen şarkıya Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni Sana tavus kuşunun içine girdiğini En son söz olarak söylemek istiyorum İçimde tavusların kaybolduğunu Bana da bir çift ak kanat kaldığını Son, en son söz olarak söylemek istiyorum İçime girdiğini, tüyünü yolduğumu Son, en son söz olarak söylemek istiyorum Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara... Sezai Karakoç

39 İSYANLI SÜKUT Gitmişti makama arzuhal için Beyy dedi yutkundu eğdi başını Bir azar yedi ki oldu o biçim Şeyy dedi yutkundu eğdi başını Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı Gözler çakmak çakmak benzi sapsarı Bir konağa baktı alttan yukarı Vayy dedi yutkundu eğdi başını Çekti ayakları kahveye vardı Açtı tabakasını sigara sardı, daldı... Neden sonra garsonu gördü Çayy dedi yutkundu eğdi başını İçmedi masada unuttu çayı Kalktı ki garsona vere parayı Uzattı çakmağı ve sigarayı Sayy dedi, yutkundu eğdi başını Döndü gözlerinde bulgur bulgur yaş Sandım can evine döktüler ataş Sordum memleketin nere gardaş Köyy dedi yutkundu eğdi başını Yürüdü kör topal çıktı şehirden Ağzına küfürler doldu zehirden Salladı dilini vazgeçti birden Oyy dedi yutkundu eğdi başını Abdurrahim Karakoç

40 MİHRİBAN Sarı saçlarına deli gönlümü, Bağlamışım çözülmüyor Mihriban. Ayrılıktan zor belleme ölümü, Görmeyince sezilmiyor Mihriban. Yar deyince kalem elden düşüyor, Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor. Lambada titreyen alev üşüyor, Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban. Önce naz sonra söz ve sonra hile Sevilen seveni düşürür dile Seneler asırlar değişse bile Eski töre bozulmuyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama, Aşk deyince ötesini arama. Her nesnenin bir bitimi var ama. Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Boşa bağlanmamış bülbül gülüne Kar koysan köz olur aşkın külüne Saştım kara bahtım tahammülüme Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban Tarife sığmıyor aşkın anlamı Ancak çeken bilir bu derdi gamı Bir kör düğüm baştan sona tamamı Çözemedim çözülmüyor Mihriban Abdurrahim Karakoç

41 Bir Yerden Her Yere Mektup Sormayınız, görmeyiniz canlarım Hakkınızı yiyip yutan burada Dinlisini, dinsizini dinlerim Besmeleye yalan katan burada. Sofralara viski havyar dizilir Fiatınız peçeteye yazılır Sırtınızdan günde dört pos yüzülür Sizi soyup, sizi satan burada Simsar siyasetçi, doktor, avukat İnsan avlıyorlar her gün her saat Hızlı köşe dönmek en üstün sanat Kan gölünde balık tutan burada. Ortada kol gezerken kıtlıklar, yoklar Burda betonlarla delinir gökler Kontlar, şansölyeler, baronlar, dükler Kirli yağan, eğri biten burada. Yürekler acısı bir garip alem Rüşvetsiz imzaya yanaşmaz kalem Pop müzik, şampanya, marlboro, salem Gece gündüz keyif çatan burada Kız, kadın pazarı sokağı, yurdu Homoseksüeller çığlaşan ordu Ne ahlak kaygusu ne namus derdi Hızlı doğan erken öten burada. Yazık... siz beğenir, siz seçersiniz En çürük köprüden siz geçersiniz Bilirim her zaman çar naçarsınız Kör-kütük, zil-zurna yatan burada. Hal gidiş bu minval bu vaziyette Sabun işkencede, su eziyette Rağbet ne ilimde ne meziyette Aydınlığa çamur atan burada Doğan bebek dost yemeye zorlanır Düşündükçe içim dışım korlanır Evlat seyiplenir ana horlanır Ana vatan yavru vatan burada. Abdurrahim Karakoç

42 UYUMAK İSTİYORUM İki yıldız arası göğe asılı hamak... Uyku, uyku... Zamansız ve mekansız, uyumak. Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı; Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı. İlgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik; Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik. Usandım boş yere hep gitmelerden, gelmelerden; Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden! Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık; Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık. Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri; Raflarda toza batmış peygamberlerden bildiri. Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım; Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım! Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla! Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla... Necip Fazıl Kısakürek 1973

43 YOLCULUK Yolculuk, her zaman düşündüm onu; İçimde bu azgın davet ne demek? Oraya, nerdeyse güneşin sonu, Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek. Altımdan kaydırdı bir el minderi; Herkes yatağında, ben ayaktayım. Bir gece, rüyada gördüğüm yeri, Gözlerim yumulu, aramaktayım. Beni çağırmakta yabancı dostlar; Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız. Eski evde, şimdi bir başka ev var: Avlusu karanlık, suları tadsız. Her akşam, aynı yer, aynı saatta, Güneşten eşyama düşen bir çubuk; Yangın varmış gibi yukarı katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk! Başım, artık onu taşımak ne zor! Başım, günden güne kayıtsız bana. Dalında bir yaprak gibi dönüyor, Acı rüzgarların çektiği yana... Necip Fazıl Kısakürek

44 Ben Yürürüm Yana Yana Ben yürürüm yane yane aşk boyadı beni kana Ne akilem ne divane gel gör beni aşk neyledi Gah eserim yeller gibi gah tozarım yollar gibi Gah akarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım Şeyhim anıben ağlarım gel gör beni aşk neyledi Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni Çok ağladım güldür beni gel gör beni aşk neyledi Ben yürürüm ilden ile şeyh anarım dilden dile Gurbette halim kim bile gel gör beni aşk neyledi Mecnun oluban yürürüm ol yari düşte görürüm Uyanıp melul olurum gel gör beni aşk neyledi Miskin Yunus biçareyim baştan ayağa yareyim Dost elinden avareyim gel gör beni aşk neyledi Yunus EMRE

45 EY YOLCU Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım: Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki? Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!.. Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan Yatıyor şimdi...Nasıl yerlere geçmez insan? Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu, Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu! Mehmed Akif EERSOY

46 ANADOLU DOLUYUM Bem çöller fırtınası Ben anaların yası Ben tarihlerin yoluyum Vurulmuş saldırmışım Düşeni kaldırmışım Gariplerin sağ koluyum Türkü söyler dillerim Nasırlıdır ellerim Ben söğütlerin dalıyım Ben gönüller bekçisi Dertlerin emekçisi Ben Anadolu doluyum Ben dünlerin yarını Köroğlu'nun torunu Ben Çamlıbel, ben Bolu'yum Yüreğim Çatalca'dır Bakışım kartalcadır Ufuklara sevdalıyım Türkü söyler dillerim Nasırlıdır ellerim Ben söğütlerin dalıyım Ben gönüller bekçisi Dertlerin emekçisi Ben Anadolu doluyum Uğur Işılak

47 KISSADAN HİSSE Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi Mehmed Akif ERSOY

48 LACİVERT GECE Gülüşün kovamaz lâcivert geceyi Bir hilâl belirir gecede, sâdece... Kederle de kararmaz gözlerinin lâciverdi Yıldızlar belirir, kayan yıldızlar Yeryüzündeki bütün yalnızlar Ürperir, derler ki “çocuk kederli” Sert çocuk, sarp çocuk, lâcivert Çocuk, Biraz neşelensen bu ne dert Çocuk? Ürkme baykuşlardan, baykuşlar güzel Keşki bu kadar azalmasalardı... Hele kirpiler, yarasalar Hepsinin başımın üstünde yeri var. Ölü değil senin gecen, canlılarla dolu çocuk Sisli çocuk, puslu çocuk, buğu çocuk. Hüsrev HATEMİ

49 Rüzgar esince aptallar duvar örer,akıllılar yel değirmeni yapar (Çin Atasözü) Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar Spordan maksat yükseltmektir terbiyeyi edebi bizde oldu spor küfür mektebi. Başkalarından üstün olmak değil önemli olan Dünkü halinden üstün olmandır. Sahibi olduğunuz tek araç çekiç ise her şeyi çivi olarak görmeye başlarsınız. Bulduğun şeyin kıymeti ona sarf ettiğin emek kadardır. Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. Boş kafalı insanla mütevazi insanı birbirinden ayırmak kolaydır;birinciler hep kendilerinden bahsederler. Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, ellerinden büyük iş iş gelmeyenlerdir. Hayatta yapılacak o kadar çok hata vardır ki; sürekli aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin hiçbir anlamı yoktur.

50 Dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere. Ne başkasını büyük görecek kadar büyük ol;nede küçük görecek kadar büyü. Ağlamadan gülmenin zevkine varamazsın. Söz ağızda iken sahibinin; ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esiridir. Cesareti olmayan kimse keskin kenarı olmayan bıçağa benzer. İlk fırsatın değerini bil yoksa son fırsatın olabilir. Sizi üzen duygularınızı önce yargılayın,sonra asın. Sıcak herkese aittir, soğuk insanın elbisesine göre değişir. Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir, Onurunu kaybeden bir çok şey kaybetmiştir,cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.

51


"İSTANBUL'U DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda," indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları