Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Ö Ğ REN İ N İ N ADI-SOYADI: Merve Nur TÜRKSEVER BÖLÜMÜ: YAYGIN D İ N Ö Ğ RET İ M İ 1. SINIF NUMARA: 12070366 ÖDEV KONUSU: MÜ Ş AVERE.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Ö Ğ REN İ N İ N ADI-SOYADI: Merve Nur TÜRKSEVER BÖLÜMÜ: YAYGIN D İ N Ö Ğ RET İ M İ 1. SINIF NUMARA: 12070366 ÖDEV KONUSU: MÜ Ş AVERE."— Sunum transkripti:

1 Ö Ğ REN İ N İ N ADI-SOYADI: Merve Nur TÜRKSEVER BÖLÜMÜ: YAYGIN D İ N Ö Ğ RET İ M İ 1. SINIF NUMARA: ÖDEV KONUSU: MÜ Ş AVERE

2 Yaratılış itibariyle (fizikî ve ruhî açıdan) birbirlerine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Hz. Âdem (as)'den itibaren her cemiyette mutlaka bir otorite (iktidar) ve o otoriteye bağlı kitleler vardır. İnsanlığın ilerlemesini veya düşüşünü belirleyen faktörlerin başında; siyasî iktidarların, kendilerine itaat eden insanları yönlendirmeleri gelir. Bir misâl verelim: Tren; sürücüsünün istediği yönde hareket eder. Raylar döşenmiştir. Yolcular ona tâbidir. Eğer başka bir yöne gitmek istiyorlarsa ya treni, ya sürücüyü değiştirmek mecburiyetindedirler. Bu misalden de anlaşılacağı üzere insan medeniyetinin yönünü, siyasî iktidar ve kudret sahipleri belirler. Elbette bütün toplumlarda hem iktidar, hem muhalefet cephesi vardır. Ancak iktidar sahipleri; bütün kaynakları kontrol ettikleri için, insanların düşüncelerini ve davranışlarını bile şekillendirebilirler.

3 Sosyal mücadele içerisinde insanların birbirleriyle müşaveresi ve ortak hareketleri daima gündemdedir. Dolayısıyla şûra veya müşavere İslâmî birer kavram değil, sosyal mücadelelerde daima müracat edilen bir usûldür. Sadece müslümanlar değil, kâfirler de birbirleriyle müşavere etmek ihtiyacını hissederler. Bazı çevreler "Efendim!.. Şûra gibi bir İslâmî kavramı harcamayalım. Bizim şûra üyesi olacak ehliyetimiz yoktur" derken, meseleye vâkıf olmadıklarını ortaya koymaktadırlar. Şimdi önce "şûra nedir?" sualine cevap arayalım. Daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'de kıssalar yoluyla verilen müşavere örneklerini gözden geçirelim.

4 Arap lisanında işaret masdarı "ilâ" ile kullanıldığı zaman "el veya göz yahud da kaş ile imâ etmek" anlamına gelir. Aynı kelime "alâ" ile kullanıldığında ise "emretmek ve re'y vermek" mânâsını ifade eder. Bu anlamda müşavere işaret almak demektir. Müşavere, şivar, meşveret, meşûra, meşvûra; aynı kökten türemiş kelimeler olup "danışıp işaret almak, rey almak ve bir mesele hakkındaki görüşünü sormak" mânâsınadır. Toplanıp meşveret eden cemaate şûra denilir. Arap lisanında işaret masdarı "ilâ" ile kullanıldığı zaman "el veya göz yahud da kaş ile imâ etmek" anlamına gelir. Aynı kelime "alâ" ile kullanıldığında ise "emretmek ve re'y vermek" mânâsını ifade eder. Bu anlamda müşavere işaret almak demektir. Müşavere, şivar, meşveret, meşûra, meşvûra; aynı kökten türemiş kelimeler olup "danışıp işaret almak, rey almak ve bir mesele hakkındaki görüşünü sormak" mânâsınadır. Toplanıp meşveret eden cemaate şûra denilir.

5 MÜ Ş AVERE Danışma, bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için uygun görülen kimselerle görüşüp fikirlerini almak demektir. Karşıtı dediğim dediklik ve kendini beğenmişlik. Müşavere bir sünnettir. İnsan danışma sonunda aydınlanır, bilmediği ve hatırına gelmeyen şeyleri öğrenir, tedbirli olarak hareket etmiş olur. Yalnız kendi fikri ile hareket eden, çok kez pişmanlık çeker. Bir hadis-i şerifin anlamı şöyledir: “Müşavere eden (danışan) zarar görmemiştir.” Ancak kendisine danışılacak kimse, doğru sözlü, tecrübeli, danışılan iş üzerinde bilgili, hiddet ve gurur gibi hallerden beri olmalı, düşüncesini olduğu gibi söylemekten çekinmemeli dir.

6

7 Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e, mü’minlere merhametli olması, onlara yumuşak davranması, onları bağışlaması ve bağışlanmaları için dua etmesi emredildikten sonra, yukarıdaki tâlimat verilerek “iş hakkında onlarla müşâvere et!” buyurulmaktadır. فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ Âl-i İmrân (3), 159 Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e, mü’minlere merhametli olması, onlara yumuşak davranması, onları bağışlaması ve bağışlanmaları için dua etmesi emredildikten sonra, yukarıdaki tâlimat verilerek “iş hakkında onlarla müşâvere et!” buyurulmaktadır.

8 وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ [38] “Onlar işlerini aralarında müşâvere ile yürütürler.” Şûrâ sûresi (42), 38 Âyet-i kerîmenin baş ve son taraflarında mü’minlerin belli başlı özellikleri sayılmaktadır. Bu özelliklerden biri de, işlerini kendi aralarında istişâre yoluyla halletmeleridir. Müşâvere ve istişâre, danışmak ve birbirinin görüşünü almak demektir. Dünyanın en medenî insanı olan müslümanlar, hiçbir işlerini zorbalıkla yapmazlar. İçlerinde görüş ve fikir sahibi olanlar, bir problemi çözmek için bir araya gelirler, birbirine danışır ve görüşlerini alırlar

9 almak, İslâmiyet’in başlıca prensiplerinden biridir İstişârenin en güzel misâlini Allah’ın Resûlü ortaya koymuştur. Dinle ilgili konularda vahyi beklediği ve Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna göre hareket ettiği halde, savaş ve barış gibi toplumun tamamını ilgilendiren, hele savaş gibi ölüm kalım meselesi olup vahiyle ilgisi bulunmayan, görüş ve ictihad ile halledilen konularda ashâbına danışır, onların görüşlerine başvururdu. Bedir’de düşman kervanına saldırıp saldırmamak, Uhud Gazvesi’nde şehri içeriden mi savunmak, yoksa şehir dışına çıkıp düşmanla savaşmak mı daha uygun olur diye ashâbının görüşlerini almıştı. Resûlullah’ın vefatından sonra ashâb-ı kirâm da aynı şekilde hareket ettiler. Halife seçimi, dinden dönenlerle savaş, fethedilen arâzilerin kullanım şekli gibi hakkında âyet veya hadis bulunmayan hususlarda hep karşılıklı görüşerek, birbirine danışarak çözüm aradılar. İşte bu sebeple savaş, devlet yönetimi, ekonomi ve benzeri konuların her birinde, o sahalarda yetişmiş olan kimselerle istişâre ederek sağlıklı kararlar almak, İslâmiyet’in başlıca prensiplerinden biridir.

10 Burada unutulmaması gereken bir husus vardır. Bir müslüman ihtiyaç duydu ğ u bir konuda bir iki ki ş inin görü ş üne ba ş vurup onların kanaatlerini ö ğ renebilir; bu bir isti ş âredir ve ba ğ layıcı de ğ ildir. Bu fikirlerden kendisine uygun geleni alıp uygulayabilir. Ama bir devlet i ş inde, o konuda söz sahibi olanları bir araya getirip onların görü ş lerine müracaat edilmi ş se, me ş veret veya ş ûra denen bu nevi toplantılarda alınan kararlar ba ğ layıcıdır ve uygulanması zorunludur. “Onlar i ş lerini aralarında mü ş âvere ile yürütürler” âyetinin mânası da budur.

11

12 - عن جابِرٍ رضيَ اللَّه عنه قال : كانَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُعَلِّمُنَا الاسْتِخَارَةَ في الأُمُور كُلِّهَا كالسُّورَةِ منَ القُرْآنِ ، يَقُولُ إِذا هَمَّ أَحَدُكُمْ بالأمر ، فَليَركعْ رَكعتَيْنِ مِنْ غَيْرِ الفرِيضَةِ ثم ليقُلْ : اللَّهُم إِني أَسْتَخِيرُكَ بعِلْمِكَ ، وأستقدِرُكَ بقُدْرِتك ، وأَسْأَلُكَ مِنْ فضْلِكَ العَظِيم ، فإِنَّكَ تَقْدِرُ ولا أَقْدِرُ ، وتعْلَمُ ولا أَعْلَمُ ، وَأَنتَ علاَّمُ الغُيُوبِ. اللَّهُمَّ إِنْ كنْتَ تعْلَمُ أَنَّ هذا الأمرَ خَيْرٌ لي في دِيني وَمَعَاشي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي » أَوْ قالَ : « عَاجِلِ أَمْرِي وَآجِله ، فاقْدُرْهُ لي وَيَسِّرْهُ لي، ثمَّ بَارِكْ لي فِيهِ ، وَإِن كُنْتَ تعْلمُ أَنَّ هذَا الأَمْرَ شرٌّ لي في دِيني وَمَعاشي وَعَاقبةِ أَمَرِي » أَو قال : « عَاجِل أَمري وآجِلهِ ، فاصْرِفهُ عَني ، وَاصْرفني عَنهُ، وَاقدُرْ لي الخَيْرَ حَيْثُ كانَ ، ثُمَّ رَضِّني بِهِ » قال : ويسمِّي حاجته. رواه البخاري.

13 Câbir radıyallahu anh ş öyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tıpkı bir Kur’an sûresini öğretir gibi, bize her iş için istihâre yapmayı öğretirdi. Şöyle buyururdu: “Herhangi biriniz bir iş yapmak istediğinde, farz namazlardan ayrı olarak iki rekât namaz kılsın, sonra da şöyle desin: Allahım! Sen her şeyi bildiğin için, hakkımda hayırlı olanı bana da bildirmeni, senin gücün her şeye yettiği için, beni başarılı kılmanı ve hayırlı olanı nasip etmeni, senin o büyük kereminden niyaz ederim. Çünkü senin gücün her şeye yeter, benimki yetmez; sen her şeyi bilirsin, ben bilemem. Şüphesiz sen görülüp bilinmeyenleri de bilirsin. Allahım! Eğer bu işin benim dinim, dünyam ve âhiretim için hayırlı olduğunu biliyorsan (râvi, sözün burasında Hz. Peygamber’in hangi ifadeyi kullandığında tereddüt etti. Onun şöyle demiş olabileceğini söyledi: “şimdi veya daha sonrası için hayırlı olduğunu biliyorsan”) onu yapmayı nasip et, kolaylık ver ve onu bana mübarek kıl. Şayet bu işin benim dinim, dünyam ve âhiretim için kötü olduğunu biliyorsan (yine râvi, sözün burasında Hz. Peygamber’in hangi ifadeyi kullandığında tereddüt etti. Onun şöyle demiş olabileceğini söyledi: “şimdi veya daha sonrası için kötü olduğunu biliyorsan”) onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır nerede ise onu bana nasip et, sonra da gönlümü bu sonuca râzı kıl!” der ve isteyeceği şeyi söylerdi. Buhârî, Teheccüd 28, Daavât 48, Tevhîd 10. Ayrıca bk. Tirmizî, Vitr 18; İ bni Mâce, İ kâme 188.

14 İstihâre, yapılması düşünülen bir işin hayırlı olması halinde, onu kolaylaştırması için Allah Teâlâ’dan yardım dilemektir. Bazan bir işi yapmak, bazan da yapmamak hayırlı olur. İnsan o işin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu kestiremediği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın yardımını niyaz eder. Onun kendisine yol göstermesini, dini, dünyası ve âhireti için hayırlı olanı bildirmesini, onu yapmayı kolaylaştırmasını ve gönlünü o işe yatırmasını diler. Şayet o işi yapmak dini, dünyası ve âhireti için hayırlı değilse, o işi kendisinden uzaklaştırmasını ve gönlünü o işten soğutmasını Mevlâ’sından ister. Eskiden beri insanlar, bir işin iyi mi, yoksa kötü mü olacağını bilemedikleri zaman, gelecekten haber verdiğini iddia eden sahtekârlara başvurmuşlar, tâkip edecekleri hareket tarzı hakkında onlardan yardım istemişlerdir. Onlar da insanların bu zaafından yararlanmak ve onları sömürmek için, geleceği asla bilemeyecekleri halde, cinlerin veya hayalî başka güçlerin yardımıyla gaybı, yani ileride olacakları bildiklerini iddia etmişlerdir. Büyücü, kâhin, falcı, medyum gibi isimlerle insanları kandıran, üstelik onların inançlarını sarsan bu çıkarcılara gidilmesini şiddetle yasaklayan dinimiz (bk hadisler), falcılara ve büyücülere gitmeyi içki içmek, kumar oynamak, hatta puta tapmakla bir tutmuştur [Mâide sûresi (5), 90]. İnsanlar, başlarına gelecek olayları bilemeyeceğine göre, yüce dinimiz bu konuda yapılabilecek yegâne işin Allah’ın yardımını ve yol göstericiliğini istemek olduğunu belirtmiş, böylece insanların imanlarını sarsılmaktan, şahsiyetlerini de zedelenmekten korumuştur. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz küçük, büyük, önemli, önemsiz her işi yaparken, onların iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği yegâne güce, yani Allah Teâlâ’ya istihâre yaparak başvurulmasını tavsiye etmiş, ashâbına da Kur’an’dan bir sûreyi öğretircesine istihâre duasını öğretmiştir.

15 İnsanın üstesinden gelemediği karışık ve çapraşık işler, tereddüde düştüğü haller, yapacağı iş konusunda kimin sözüne veya görüşüne değer vereceğini bilemediği durumlar karşısında, meseleyi Allah’a havâle etmesi, onun yol göstericiliğine başvurması ve kendisine bir çıkış yolu göstermesini dilemesi gönlünü ferahlatır, içini rahatlatır. İyi, faydalı ve meşrû olduğu bilinen işler için istihâre yapılmaz. İstihâreden beklenen sonucu alabilmek için güçlü ve samimi bir imana sahip olmak gerekir. Allah’a gönülden bağlı kimseler, istihâre edilen işin müsbet olması halinde gönüllerinde bir huzur, sevinç, neşe ve rahatlık duyarlar. Böyle bir hâl duyulmadığı zaman, istihare üç defa -bir rivayete göre yedi defa- tekrar edilebilir. Buna rağmen gönülde iyi duygular uyanmazsa, o işten vazgeçilmesi uygun olur. Allah katında değerli olduğu sanılan insanlara başvurularak, onlardan kendileri için istihâre etmesi istenebilir.

16 Hadisten Öğrendiklerimiz 1. İyi ve hayırlı olduğu bilinmeyen bir iş konusunda Cenâb-ı Hakk’ın yol göstermesini dilemek maksadıyla, Allah rızası için iki rek’at namaz kılınır; sonra da istihâre duası okunur. 2. Namaz kılınması mekrûh olan üç vakit dışında, her zaman istihâre namazı kılınabilir. 3. İyi veya kötü, helâl veya haram olduğu bilinen konularda istihâre yapılmaz. İstihâre mübah olan işlerde yapılır. 4. İyi veya kötü diye nitelediğimiz her işi yapan Allah’tır. Ondan işlerimizi hayırla sonuçlandırmasını niyâz etmeli ve takdir buyurduğu sonuca da razı olmalıyız. 5. Peygamber Efendimiz ümmetini çok sever, işlerinin iyi bir şekilde sonuçlanmasını gönülden ister, onlara hem dinleri hem de dünyaları için faydalı olacak şeyleri öğretirdi.

17

18 Meşûra kelimesi ise teknik istişare mânâsınadır. Gelişi güzel herhangi bir kimsenin fikrine müracaat etmeyip bizzat istişareye ehil olan kimseleri seçmek ve ihtisasa hürmet etmek önemlidir. Herhangi bir problemle karşılaşan kimse; o problemini çözecek eğitim düzeyine sahip ve tecrübeli şahıslara öncelik verir. Herhangi bir suç isnadıyla mahkemeye verilen kimse, o sahada mâhir bir avukat bulmaya gayret sarfeder. Meselesini onunla istişare eder. İşte bu füle meşûra (teknik istişare) denilir. Herhangi bir hastalığa tutulan kimse için de aynı usûl geçerlidir. Mutlaka hastalığı konusunda ihtisas yapmış bir doktoru tercih eder. Sosyal mücadelelerde de durum farklı değildir. Allahû Teâla (cc) ihtisas sahibi kimselerden faydalanmanın şeklini anlatmak üzere; Sebe Kraliçesi Belkıs'ın, çevresindeki ileri gelenlerle (mele topluluğu) nasıl müşavere ettiğini haber vermiştir. Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'den. bu olayı birlikte okuyalım: "(Süleyman, Hüdhüd kuşuna hitaben) Dedi ki; `Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? Şu mektubu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan ayrıl ve onların verecekleri cevabı bekle. (Sebe Kraliçesi) Dedi ki; `Ey Mele (ileri gelenler topluluğu), bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. O muhakkak Süleyman'dandır ve şöyle (demekte)dir: Rahman ve rahim olanın (Allah'ın) adıyle.. Bana karşı baş kaldırmayın.

19 Allah'a teslimiyet göstererek bana gelin! (Kraliçe) şöyle devam etti: `Ey Mele!.. bana bu meselede akıl (rey) veriniz. Sizin şâhid olmadığınız hiçbir emirde (umumla ilgili meselelerde tek başıma) karar vermem. (Onlar-mele topluğu- düşünüp, şöyle) Dediler: `Biz güç ve kuvvet sahipleri, çetin savaş erbabıyız. Emir sana aittir. Bize ne emredeceksen emret! (Kraliçe) Dedi ki: `Şüphesiz ki hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde orasını perişan ederler. Halkından şerefli olanları hor ve hakir kılarlar. Bunlar da böyle yapacaklardır. Ben onlara bir hediye göndereyim de, (elçiler) ne ile dönecekler bakayım. Bunun üzerine vaktâki (o gönderilen heyet) Süleyman'a geldi. (Süleyman) Dedi ki: `Siz bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? İşte Allah'ın bana verdiği (ni'metler ki onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır. Belki siz hediyenizle böbürlenirsiniz. Dön onlara!.. Andolsun önüne geçemiyecekleri ordularla gelir, onları hor ve hakir oldukları halde, oradan (memleketlerinden) çıkarırım. (Sonra Süleyman) Dedi ki: `Ey Mele!.. (İleri gelenler topluluğu) onun tahtını kendileri (Allah'a) teslimiyet göstererek gelmelerinden evvel, hanginiz bana getirir? Cinnilerden bir ifrit: `Sen makamından kalkmadan ben onu (tahtını) sana getiririm. Buna da muktedir ve eminim dedi. Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan (zât, Asaf b. Berhiya): `Onu sana gözün kendine dönmeden (gözünü yumup açmadan) evvel getiririm. Vaktaki (Süleyman) tahtı yanında durur bir halde gördü: `Bu, dedi, Rabbimizin fazl-u lûtfûndandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir. Kim şükrederse kendi faidesinedir. Kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbim (onun şükründen) tamamen müstağnidir. (Hem o) Hakkı ile kerem sahibidir."2

20 Dikkat edilirse Sebe Kraliçesi'nin çevresinde bir müşavere heyeti (mele topluluğu) vardır. Güneşe secde eden bu topluluk, siyasî ve sosyal problemlerini "şura yoluyla" çözme gayretindedirler. Ayette geçen "mele", toplumun seçkin ve mümtaz kesimini ifade içindir. Hz. Süleyman (as)'ın çevresinde de bir "müşavere heyeti" vardır. Dolayısıyla herhangi bir toplumu ilgilendiren meselelerin müşavere yoluyla çözülmesi faydalı bir usûldür. İman veya küfürle bir ilgisi yoktur. Nitekim Fir'avn'un; Hz. Musa (sa)'ya karşı mücadele verirken, çevresindekilerle sık sık müşavere ettiği sabittir. Fir'avn'un çevresindeki ileri gelenler (mele topluluğu), Hz. Musa (as)'m öldürülmesini, değişik sosyal sebeplerle kabul etmezler. Fir'avn onları ikna etmek için şunları söyler: "Fir'avn: `Bırakın beni (izin verin), dedi, Musa'yı öldüreyim. (Varsın o) Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum."3 Cahiliyye döneminde mekke müşrikleri, karşılaştıkları bütün problemleri, müşavere yoluyla çözüyorlardı. Dar'un Nedve'de şura meclisini yöneten şahıs Yezid b. Zema b. Esved idi. Kureyş'in yönetiminde ona verilen görev, şurayı faal hale getirmektir. Nitekim Allame Zemahşerî, "İş hususunda onlarla müşavere et"(Âl-i İmrân sûresi:l59) meâlindeki âyeti tefsir ederken, bu hususa geniş yer vermiştir. Kelime-i şehadet getirerek"tevhid mücadelesine" katılan Kureyş'lilerin, daha önceden müşavere usûlünü bildikleri üzerinde özellikle durmuştur.4

21

22 Şurası muhakkaktır ki; gerek aileyi, gerek toplumu ilgilendiren konularda müşavere etmek nassla sabittir. İslâm dini, müşaverenin alanını tayin ve tesbit etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. (Bu) emmeyi tam yaptırmak isteyenler içindir. O (annelerin) ma'ruf şekilde yiyeceği ve giyeceği (nafakası), çocuk kendisinden olan babaya aittir. Kimse güç yetiremeyeceği bir şeyle mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibisidir. Eğer (anne ve baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de günah yoktur."5 hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu âyetin, talak âyetinden sonra gelmesini dikkate alarak, meseleyi izah etmişlerdir. Boşanan erkek ve kadının; çocuklarıyla ilgili hususlarda müşavere etmeleri ve birbirlerini zarara sokmamaları esastır. Fahrüddin-i Razi, bu âyetin tefsirinde; "Bu en doğru olan görüştür. Buna göre, bu sınırlama (tam iki yıl) dan maksat, karı-koca emzirme müddetinde anlaşmazlığa düştüklerinde, onların bu anlaşmazlıklarını sona erdirmektir (...) Buna göre şayet baba, iki yıl dolmadan çocuğunu sütten kesmeyi ister, annesi de razı olmazsa, babanın isteğine itibar edilmez. Aksi durumda da böyledir. Ancak müşavere eder ve anlaşırlârsa, mesele yoktur" demiştir. Dikkat edilirse; aile içerisindeki bir meselede, tarafların müşavere etmeleri teşvik edilmiştir.

23 Bilindiği gibi; Kur'ân-ı Kerîm'deki sûrelerden birisinin ismi, Şûra sûresi'dir. Mü'minler arasındaki velâyetin tabiî sonucu olarak müşavere daima gündemde kalmıştır. Hatta işlerini müşavere yoluyla çözmek, mü'minlerın vasfı olarak zikredilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede: "Size verilen şey, hep bu dünya hayatının geçici birer faidesidir. Allah'ın katında olan ise daha hayırlıdr, daha süreklidir. (Bunlar) iman edip de, ancak Allah'a güvenip dayanmakta, büyük günahlardan ve fâhiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman derhal (kusurları) örtmekte olanlara, Rabblerinin (tevhide ve ibadete dair) dâvetine icabet edenlere, namazlarını dosdoğru kılanlara; ki bunların işleri aralarında müşavere iledir, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (İslâm için) harcamakta bulunanlara, kendilerine tegallüp ve zulüm vâki olduğu zaman, hep birlikte mazlûma yardım edenlere mahsustur."6 hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirlerin cumhuru, bu âyet-i kerimenin Mekke'de inzal buyurulduğunu belirtmişlerdir. Dolayısıyla İslâmî bir devletin; henüz gündemde olmadığı bir zaman, ki bunların işleri aralarında müşavere iledir denilerek, mü'minler övülmüştür. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (sav): "Biliniz ki Allah ve Rasûlü müşavereden muhakkak mustağnîdirler. Fakat Allahû Teâla (cc) müşavereyi benim ümmetime bir rahmet kıldı.Mü'minlerden her kim istişare ederse doğrudan mahrum olmaz. Her kim müşavereyi terkederse hatadan kurtulamaz."(7) buyurmuştur.

24 Şurası unutulmamalıdır ki; mü'minler birbirinin velileridir ve meselerini istişare ederler. Gerek devlet, gerek cemaat planında; mü'minlerin işlerini üzerine alan kimse (emîr), kaba ve katı yürekli olmamak durumundadır. Ayrıca müşavere usûlüne riayet etmek mecburiyetindedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben "(O vakit) Sen Allah'tan bir esirgeme sayesindedir ki, onlara mülâyemetle (yumuşak, merhametli) davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi bile!.. Artık onları bağışla (Allah'dan da) günahlarının affolmasını iste. İş hususunda onlarla istişare et!.. Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah kendine güvenip, dayananları sever."(8) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse; Resûl-i Ekrem (sav)'e iş hususunda onlarla istişare etmesi emir sigasıyla bildirilmiştir. Tefsir-i Taberi'de: "Buradaki istişareden maksadı Resûl-i Ekrem (sav)'in sahabesinin reyine kıymet verdiğinin anlaşılması ve İslâmî mücadelede onlardan yardım istediğinin bilinmesidir" hükmü yer almaktadır. İbn-i Murdeveyh'in Hz. Ali (rha)'dan rivayet ettiğine göre; Peygamberimize (sav) bu âyette geçen azm'in mânâsı sorulmuş, bunun üzerine şu şekilde izah etmiştir: Azm'den maksad; rey sahipleriyle istişare etmek ve onların görüşlerine uymaktır."9 Dolayısıyla "Müşavere heyetinin vardığı sonuç, mü'minlerin emirini bağlayıcıdır" diyen fûkaha, bu hadise dayanmıştır. İmam-ı Kurtubî; istişare hususundaki nassları izah ettikten sonra; "istişareyi terkederek zorbalığa meyleden imamın azledilmesi gerektiğini" beyan etmektedir. Müftabih kavil budur(10).

25

26 Mü'minler herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; önce o mesele ile ilgili kat'i nass bulunup bulunmadığını araştırmak mecburiyetindedirler. Eğer kat'i nass mevcut ise, işittik ve itaat ettik demeleri farzdır. Eğer kat'i nass mevcut değil ise, ilim ve takva sahibi kardeşleriyle müşavere etmeleri gerekir. Zira Hz. Said b. Müseyyeb (ra)'dan rivayet edildiğine göre; Hz. Ali (ra)'nın "Kat'i nass bulunnıayan meselelerde nasıl hareket edeceklerine" dair suali üzerine Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Mü'minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp istişare ediniz. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyiniz."11 buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hakkında kat'i nass bulunmayan meselelerde; ilim, ihtisas ve takva sahibi mü'minlerle mütavere etmek ve şura yoluyla meseleleri çözmek bir vecibedir.

27 SÖZLER İŞLERİNDE ALLAH’TAN KORKANLA İSTİŞÂRE ET; SELÂMET BULURSUN. HZ.EBÜBEKR (R.A.) * DÜNYAYA DALMIŞ, ÂHİRETİ UNUTMUŞ ZENGİNLERLE İSTİŞARE ETMEYİNİZ.ZİRA, DÜNYAYA OLAN HIRSLARINDAN NÂŞİ, GÖNÜLLERİ KARARMIŞ OLDUĞUNDAN HAYIR VE ŞERRİ SEÇEMEZLER. İMAM ŞAFİİ (RAH.A.) * İNCE TEDBİR VE HASSAS ÇARELERİ DÜŞÜNMEYİ GEREKTİREN İŞLERİNİZ HUSUSUNDA, SAKIN YALANCI KİŞİLERDEN YARDIM İSTEĞİNDE BULUNMAYIN. ZİRA YALANCI KİŞİYE İTAAT EDERSENİZ, HELÂK OLURSUNUZ ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (RAH.A.) * ŞÜPHELENDİĞİNİZ İŞLERDE, YAKINLARINIZDAN TECRÜBE SAHİBİ OLANLARIN, KARARLI KİŞİLERİN VE ŞEREFLİ İHTİYARLARIN GÖRÜŞLERİNE MÜRACAAT EDİNİZ. HALİFE ME’MUN (RAH.A.)

28 * ÖNEMLİ OLAN İŞLERİNİZDE YALANCININ VE KENDİNİ BEĞENMİŞİN GÖRÜŞÜNE İLTİFAT ETMEYİN, BÖYLELERİNE ALDANMAYIN. ABDÜLMELİK BİN MERVAN (RAH.A.) * YAPACAĞIN İŞTE, NEFSİNE MEŞVERET ETMEK VE NE DERSE AKSİNİ YAPMAK LÂZIMDIR. MEVLANA CELÂLEDDİN RÛMİ (KS.) * HERHANGİ BİR İŞTE ŞÜPHEYE DÜŞERSEN MEŞVERET ET! YANİ AKLI BAŞINDA OLAN DEĞERLİ KİŞİLERE DANIŞ, KENDİ AKLINLA HAREKET ETME. YEMEN MELİKİ * ULULARLA MEŞVERET KILSA KİŞİ, ÇIKARIR ELBETTE BAŞA OL İŞİ. ZARİFİ ÖMER EFENDİ *

29 * DANIŞMAYAN DÜZDE YOLUN ŞAŞIRIR, DANIŞAN DAĞLARI AŞAR DEMİŞLER. FİGANİ * MEŞVERETSİZ KİM BİR İŞ EYLEYE, ŞOL NEDÂMET PARMAĞIN ÇOK DİŞLEYE. ZÂRİFİ ÖMER EFENDİ * BİLSEN DE BİR İŞİ BİLENE DANIŞ, DANIŞAN DAĞLARI AŞAR DEMİŞLER. MECVİ * SADECE KENDİNE GÜVENEREK KİMSEYE DANIŞMAYAN İNSAN, DÜNYANIN EN BÜYÜK FİLOZOFU DA OLSA, HATADAN KURTULAMAZ. J.STUART MİLL

30 H İ K M E T L E R : * CİMRİ OLAN KİMSEYİ ASLA MEŞVERET MECLİSİNE KOYMAMALIDIR. SENİ KASTINDAN MAKSADINDAN UZAKLAŞTIRIR, FAKRA DÂVET EDER. * KORKAK OLAN KİMSEYİ, GÖRÜŞÜNE ASLA ORTAK ETME, İŞİN HÜKMÜ VE KUVVETİNİ ZAYIFLATIR. VE BÜYÜK OLMAYAN ŞEYİ BÜYÜTÜR.

31 A T A S Ö Z L E R İ : * KENDİNDEN BÜYÜĞÜNE DANIŞMAYINCA İŞ GÖRME. * MEŞVERETSİZ YAPILAN İŞTEN HAYIR GELMEZ. * BİR SENDEN BÜYÜĞÜ, BİR SENDEN KÜÇÜĞÜ DİNLE. * DANIŞAN DAĞ AŞMIŞ DANIŞMAYAN YOL ŞAŞMIŞ. * AKILLIYA DANIŞIRSAN AKLI SENİN OLUR. * SORUCU OL Kİ, BİLİCİ OLASIN.

32 KAYNAKLAR: (1) Geni ş bilgi için bkz. Dr. Âbidin Sönmez, Ş ûra ve Rasûlullah'ın Mü ş averesi, İ st. 1984, İ nkılâb Yay., sh (2) Neml sûresi: (3) Mü'min sûresi: 26. (4) Geni ş bilgi için bkz. Dr. Âbidin Sönmez, a.g.e., sh. 26. (5) Bakara sûresi: 233. (6) Ş ûra sûresi: (7) Ş ihadübdin Ebû's-Senâ Mahmud b. Abdullah el Alûsi, Rûhu'l- Meâni fi Tefsiri'l-Kur'ân, Kahire 1301, c. I, sh. 706 (8) Âl-i İ mrân sûresi:159. (9) İ bn-i Kesir, Tefsirû'l-Kur'ân'il-Azim, Beyrut 1969, c. I, sh (10) Imam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire 1967, c. IV, sh. 249 vd. (11) İ bn-i Abdi'Iber, Camiû'I-Beyani'l- İ lm, Kahire 1349, c. II, sh. 59. Aynca el-Alûsî, a.g.e., c. VII, sh Sîret Ansiklopedisi, İ st. 1988, İ nkılâb Yay., c. I, sh. 384.


"Ö Ğ REN İ N İ N ADI-SOYADI: Merve Nur TÜRKSEVER BÖLÜMÜ: YAYGIN D İ N Ö Ğ RET İ M İ 1. SINIF NUMARA: 12070366 ÖDEV KONUSU: MÜ Ş AVERE." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları