Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI İHLÂS SÛRESİNİN TEFSİRİ İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI İHLÂS SÛRESİNİN TEFSİRİ İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını."— Sunum transkripti:

1

2 GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI İHLÂS SÛRESİNİN TEFSİRİ İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak anlamınadır. İslâm'ın tevhid akîdesinin en özlü ve anlamlı ifadesidir.

3 SÛRENİN GENEL TANITIMI İnsanı şirkten arındırmayı ve uzak tutmayı amaçladığı için adına İhlâs denen ve daha pek çok isimle anılan bu sûre, resmi sıralamada 112, iniş sırasına göre ise 22.Sûredir. Mekke döneminin ilk yıllarında indirilmiştir. Ve 4 âyettir.

4 İhlâs Sûresi, önceki Mesed ve daha önceki Kâfirûn Sûresiyle anlam ilişkisine sahiptir. Kâfirûn Sûresindeki tevhid ilanı bu sûrede açıklığa kavuşturulmaktadır. Mesed Sûresinde ele alınan, dünyaya tapıp hakkın karşısına dikilme anlayışının karşıtı olarak İhlâs Sûresi getirilmektedir. İnkârcılar için yaşanacak azap tehlikesinin zıddına, kurtuluşun iman reçetesi işte bu sûrede verilmekte ve Müslümanlar inşa edilmektedir. Kayıpta olmak bir kader ve zorunluluk değildir, kurtuluşa kavuşmak esastır. Kurtuluşun yol haritası İhlâs Sûresinde çizilmektedir.

5 بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ. اَللهُ الصَّمَدُ. لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ.وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواًاَحَدٌ. 1. De ki: “O, Allah’tır; tektir. 2. Allah Samed’dir. ( her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır.) 3. Doğurtmamıştır ve doğurulmamıştır. 4. O’nun dengi de yoktur.” Hiçbir şey O'na denk değildir.

6 BU SÛREDE BULUNAN KELİMELER قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ : De ki: “O, Allah’tır; tektir. الصَّمَدُ : Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır. لَمْ يَلِدْ : Doğurtmamış; وَلَمْ يُولَدْ : Doğurulmamış; كُفُواً : Denk, eşittir.

7 SÛRENİN FAZİLETİ Birinci Fasıl: Ubeyy (r.a) Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: مَنْ قَرَأَ سُورَةَ قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ فَكَأَنَّماَ قَرَأَ ثُلُثَ الْقُرْاَنِ وَاُعْطِىَ مِنَ الْاَجْرِ عَشْرَ حَسَنَاتٍ بِعَدَدِ مَنْ اَشْرَكَ بِاللهِ وَاَمَنَ بِاللهِ "Kim, "Kulhüvallahu" sûresini okursa, Kur'ân'ın üçte birini okumuş gibi olur ve onu, Allah'a şirk koşan ve Allah'a iman edenlerin sayısı kadar, on misli ecir verilir." Yine Hz. Peygamber (s.a.v) مَنْ قَرَأَ قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ مَرَّةً اُعْطِىَ مِنَ الْاَجْرِ كَمَنْ اَمَنَ بِاللهِ وَمَلاَئِكَةِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَاُعْطِىَ مِنَ الْاَجْرِ مِثْلَ مِائَةِ شَهِيدٍ "Kim "Kulhüvallahu ehad" sûresini bir kere okursa, Allah'a meleklere, kitablara ve peygamberlere inanan kimseye verilen mükafaat gibi bir mükafaat verilir ve yine ona yüz şehid ecri verilir."

8 Rivayet edildiğine göre, Cebrail (a.s) Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte iken, Ebu Zerri'l- Gifâri (r.a) geldi. Cebrail (a.s), "Ebû Zerr geldi" dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v), "Onu tanıyor musun?" diye sordu. Cebrail (a.s) da, "O, bizim yanımızda, sizin yanınızdakinden daha meşhur" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), "Bu fazilete ne sayede ulaştı?" diye sordu. Cebrail (a.s), "Kendisini küçük gördüğü ve kulhüvallahu ehad süresini çok okuduğu için" cevabını verdi.

9 Enes (r.a) şöyle rivayet ediyor: "Tebük'te idik. Derken güneş doğdu. Fakat onun ne ışığı ne ziyası vardı. Onu daha önce hiç bu şekilde görmemiştik. Dolayısıyla hepimiz hayret ettik.” Bunun üzerine Cebrail (a.s) indi ve "Allah Teâlâ, yetmiş bin meleğin inip, Muaviye b. Muaviye'ye (cenaze) namazını kılmalarını emretti. Sen de (ey Muhammed) onun namazını kılmıyor musun?" dedi. Sonra kanadını yeryüzüne vurdu ve dağları yerinden etti. Hz. Peygamber (s.a.v), sanki o kendisine yukardan bakıyor gibi oldu. Derken ashabıyla birlikte onun cenaze namazını kıldı sonra da, "O, bu ulaştığı dereceye ne sayesinde ulaştı?" diye sordu. Cebrail (a.s), "O, İhlâs Sûresi'ni (okumayı) severdi" cevabını verdi.

10 Yine rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v) mescide girdi ve bir adamın, "Ey Ehad (tek), ey Samed, ey doğurmamış, doğrulmamış ve ey dengi olmayan Allah’ım Senden istiyorum" diyerek dua ettiğini duydu. Bunun üzerine o adama, üç defa, "Bağışlandın, bağışlandın, bağışlandın (yani duan kabul edildi" demiştir.

11 Sehl b. Sa'd'den şu rivayet edilmiştir: "Bir adam, Hz. Peygamber (s.a.v)'e geldi ve ona fakirlikten şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) اِذَا دَخَلْتَ بَيْتَكَ فَسَلَّمْ اِنْ كَانَ فِيهِ اَحَدٌ وَ اِنْ يَكُنْ فِيهِ اَحَدٌ فَسَلَّمْ عَلَى نَفْسِكَ وَاقْرَأْ قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ مَرَّةً وَاحِدَةً "Evine girdiğin zaman, eğer orada bir kimse varsa ona selam ver. Eğer hiç kimse yoksa kendine selam ver ve bir defa "Kulhüvallahu ehad" sûresini oku" dedi. Adam bunu yaptı ve Allah Teâlâ, onun rızkını, komşularına bile bol bol verecek kadar çoğalttı."

12 Enes (r.a)'den de şu rivayet edilmiştir: Bir adam, bütün namazlarında, "Kulhüvallahu ehad" sûresini okuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v), bunun sebebini sordu. O da, "Ey Allah'ın Resulü, ben bu sûreyi seviyorum" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) bunun üzerine, حُبُّكَ اِيَّاهَا يُدْخِلُكَ الْجَنَّةَ "Senin onu sevmen, seni cennete sokar” buyurdu. (Tirmizi, “Fezâilü’l-Kur’an”,11, “Tefsi”,93) Denilmiştir ki: "Kim bu sûreyi uykusunda okursa, ona tevhid, az geçim sıkıntısı ve fakirlik, çok zikrullah verilir ve duaları kabul olunur.".... قَالَ: قُلْ هُوَاللهُ اَحَدٌ تَعْدِلُ ثُلُثَ الْقُرْاَنِ Resûlüllah (s.a.v): “İhlâs sûresi Kur’an’ın üçte birine denkdir.” buyurmuştur. (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davutoğlu: c.4, s.384)

13 NÜZUL SEBEBİ İkinci Fasıl: Sûrenin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç husus söz konusudur: 1) Bu sûre, Müşriklerin sorusu üzerine nazil olmuştur: Dahhâk bu hususta şöyle demiştir: "Müşrikler, Âmir b. et- Tufeyl ile Hz. Peygamber (s.a.v)'e "Birliğimizi bozdun, ilahlarımıza hakaret ettin ve babalarımızın-atalarımızın dinine muhalefet ettin. Eğer fakir isen (yani bunların, fakirliğinden dolayı yapıyorsan), seni zengin edelim; deli isen, seni tedavi ettirelim; eğer bir kadını arzu ettiysen (birisine âşık olduysan), seni onunla evlendirelim" diye haber gönderdiler. Hz. Peygamber (s.a.v) de, "Ben ne fakirim, ne deliyim, ne de bir kadına aşığım. Ben, sizi putlara tapmaktan, Allah'a tapmaya çağıran bir peygamberim" dedi.

14 Bunun üzerine ikinci olarak, "Ma'budunun cinsini bize bildir: O, altından mı, gümüşten mi?" diye haber saldılar. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ bu sûreyi indirdi. Müşrikler de, "Üçyüz altmış putumuz bile, bizim ihtiyaçlarımızı tam yerine getiremiyor. Peki, tek bir ilah, bütün mahlûkatın ihtiyacını nasıl yerine getirebilir?" dediler. Bunun üzerine, وَالصَّافَّاتِ صَفًّا (1) فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا (2) فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا (3) اِنَّ اِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ (4) "Andolsun o saf bağlayıp duranlara. O haykırıp da sürenlere. Ve o yolda zikir okuyanlara. Ki sizin ilâhınız birdir. " (Saffat, 1-4) ayetleri nazil oldu.

15 Müşrikler, "O ilahın fiillerini bize anlat?" diye bir başka haber daha gönderdiler. Bunun üzerine de, اِنَّ رَبَّكُمُ اللهُ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (54) "Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Yüce'dir." (A'râf, 54) ayeti nazil oldu.

16 2) Bu sûre, yahudilerin sorusu üzerine nazil olmuştur. Bu hususta İkrime, İbn Abbas (r.a)'dan şu haberi rivayet etmiştir: "Yahudiler, yanlarında Ka'b b. Eşref olduğu halde, Hz. Peygambere geldiler ve "Ey Muhammed, Allah, mahlûkatı yaratmıştır. Peki, Allah'ı kim yaratmıştır? Dediler. Hz. Peygamber (s.a.v)'e gazablandı, bunun üzerine Cebrail (a.s) inerek, onu teskin etti ve "Ey Muhammed kanatlarını indir, yani şefkatli ol" dedi.

17 İşte bunun üzerine, "Kulhüvallahu ehad" sûresi indi, Hz. Peygamber (s.a.v) o Yahudilere bunu okuyunca, "Bize Rabbini anlat: (mesela) pazusu nasıl, eli-kolu nasıl?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v) de, birincisinden daha şiddetli bir şekilde gazablandı. Bunun üzerine, Cebrail (a.s) ona,

18 وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِه اِذْ قَالُوا مَا اَنْزَلَ اللهُ عَلى بَشَرٍ مِنْ شَىْءٍ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذِى جَاءَ بِه مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثيرًا وَعُلِّمْتُمْ مَالَمْ تَعْلَمُوا اَنْتُمْ وَلَا ابَاؤُكُمْ قُلِ اللهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ "(Yahudiler) Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur'an'da) size öğretilmiştir. (Resûlüm) sen "Allah" de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar! " (En'am,91) ayetini getirdi.

19 3) İhlâs Sûresi, Hıristiyanların sorusu üzerine nazil olmuştur. Bu hususta Atâ, İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Necran (Hıristiyanları) heyeti geldi ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e, "Bize Rabbini anlat: O, zebercedden midir, yoksa yakuttan mıdır veya altından yahut gümüşten midir?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v) de "Benim Rabbim, hiçbir şeyden değil. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır" dedi. Bunun üzerine İhlâs Sûresi nazil oldu.

20 Hıristiyanlar dediler ki: "O da tek, sen de teksin." Hz. Peygamber (s.a.v) de, "Onun gibi hiçbir şey yok" dedi. Onlar, "Daha başka sıfatlarından bahset" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v), اَللهُ الصَّمَدُ "Allah sameddir?" dedi. Onlar, "Samed ne demektir?" diye sordular. Hz. Peygamber, " Mahlûkatın, ihtiyaçları için kendisine yöneldiği zattır" cevabını verdi. Onlar, "Daha da anlat" dediler. Bunun üzerine, لَمْ يَلِدْ yani, Allah Meryem gibi doğurmamış, وَلَمْ يُولَدْ yani İsâ gibi, doğurulmamıştır. وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًااَحَدٌ “ Yani, mahlûkatından, O'nun eşi ve bir benzeri yoktur" ayetleri nazil oldu.

21 İHLÂS SÛRESİNİN ÖTEKİ İSİMLERİ Bu, sûrenin isimlerinin çokluğu, faziletin fazlalığına delalet eder. Örf de söylediğimiz bu hususa şahiddir. 1-Tefrîd; 2- Tecrid; 3- Sûretu't-tevhid; 4- İhlâs Sûresi'dir. Çünkü bu sûrede, Allah Teâlâ'nın celal sıfatları demek olan, selbî sıfatlarından başkası zikredilmemiştir. Bir de, kim bu sûredeki şeylere İnanırsa, Allah'ın dini hususunda muhlis olmuş olur. Kim de bu iman üzere ölürse, bu onun cehennemden halâsı (kurtuluş vesilesi) olur. Yine bu sûrenin öncesi, yani Tebbet Sûresi, hâlis (sırf) Ebû Leheb'in kınanması ile ilgilidir. Fakat bu sûreyi okuyup (inananın) mükafaatı, (ahirette) Ebû Leheb'le birlikte ve aynı yerde olmamaktır.

22 5- Necat suresidir. Çünkü bu sûre, seni dünyada teşbih'den ve küfürden (Allah'ı bir şeylere benzetmekten ve inkârdan); Ahirette de cehennemden kurtarır. 6- Velâyet sûresidir. Çünkü kim bunu okursa, Allah'ın velilerinden olur ve bir de, kim, Allah'ı sûrede anlatıldığı şekilde bilirse, Allah'ı sever ve böylece bağışı, ni'met saydığı gibi, mihneti de rahmet sayar. 7- Nisbet sûresidir. Çünkü bize rivayet edildiğine göre bu sûre, اَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ "Rabbini bize anlat" diyenlere cevaben nazil olmuştur. Bir de Hz. Peygamber (s.a.v), Benî Süleyman kabilesinden bir adama يَا اَخَابَنِى سُلَيْمٍ اِسْتَوْصِ بِتِسْبَةِ اللهِ خَيْراً ''Ey Benî Süleym'li, Rabbini güzel tavsif et." Çünkü onlar, "Rabbini bize anlat" deyince, Allah da, "Allah'ın nesebi (vasfı) işte budur" dedi. Fakat Allah'ın bu sûredeki vasfı, daha çok gözetilmelidir.

23 8- Marifet Sûresidir. Çünkü marifetullah, ancak bu sûreyi bilmekle tam ve mükemmel olur. Cabir (r.a) şunu rivayet etmiştir: "Bir adam namaz kıldı ve İhlâs Sûresi'ni okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) اِنَّ هَذَا عَبْدٌ عَرَفَ رَبَّهُ "Şüphesiz bu, Rabbini bilen bir kuldur" buyurdu. İşte bundan dolayı bu sûre, "sûretu'l-marifet" diye isimlendirildi." 9- Cemâl Sûresidir. Hz. Peygamber (s.a.v) اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْجَمَالَ "Allah cemildir, yani güzeldir, cemâli (güzelliği sever) " buyurdu.

24 Bunun üzerine ona, bu "cemâl"in ne olduğu soruldu, Hz. Peygamber (s.a.v) اَحَدٌ صَمَدٌ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ لِاَنَّهُ اِذاَ لَمْ يَكُنْ وَاحِداً عَدِيمَ النَّظِيرِ جَازَ اَنْ يَنُوبَ ذَلِكَ الْمِثْلُ مَنَابَهُ "O, tekdir, sameddir, doğurmamış, doğurulmamıştır. Çünkü eğer o tek ve benzersiz olmasaydı, o benzerinin onun yerini tutması caiz (mümkün) olurdu" dedi. 10- Mukaşkışa (tedavi eden) Sûresidir. "Hastayı iyi etmek" manasında, "takşîşu'l-mariz" denilir. Kim de bu sûreyi bilirse, onun için şirk ve nifak hastalığından iyileşme gerçekleşir. Çünkü nifak da, "Kalblerinde bir hastalık var" (Bakara, 10) ayetinde ifade edildiği gibi, bir hastalıktır.

25 11- el-Muavvize Sûresidir. Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v) Osman b. Maz'un (r.a)'un yanına girdi, bu sûreyi ve bundan sonraki iki sûreyi okuyarak, onu Allah'ın korumasına havale etti. Sonra da, تَعَوَّذْ بِهِنَّ فَمَا تَعَوَّذْتَ بِخَيْرٍ مِنْهَا "Bu sûrelerle, Allah'a sığın. Çünkü bunlardan daha hayırlısı ile sığınamazsın" buyurmuştur. 12- Samed Sûresidir. Çünkü bu, sadece Allah'dan bahsetmektedir.

26 . 13- el-Esâs (temel) Sûresidir. Hz. Peygamber (s.a.v), اُسِّسِتِ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالاَرْضُونَ السَّبْعُ عَلَى قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ "Yedi gök ve yedi yer, "Kulhüvallâhu ehad" temeli üzerine kurulmuştur. Buyurmuştur. Buna delalet eden şeylerden biri şudur: تَكَادُ السَّموَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّا "Nerdeyse ondan ötürü, gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktır" (Meryem, 90) ayetinin delaletiyle, teslis inancı, göklerin ve yerin harab olmasının sebebidir.

27 Fakat tevhidin de, bu şeylerin imar olmasının sebebi olması gerekir. Denilmiştir ki: Âlemin harab olmasının sebebi, لَوْ كَانَ فِيهِمَا اَلِهَةٌ اِلَّا اللهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ "Eğer göklerde ve yerde, Allah'dan başka ilahlar olsaydı, oralar fesada uğrar (düzeni bozulurdu)" (Enbiya, 22) ayetinin anlattığı husustur.

28 14- Mâni'a (engel) Süresidir. İbn Abbas (r.a), Allah Teâlâ'nın, Peygamberine, onu miraca çıkardığı zaman اَعْطَيْتُكَ سُورَةَ اْلاِخْلاَصِ وَهِىَ مِنْ ذَخَائِرِ كُنُوزِ عَوْشِى وَهِىَ الْمَانِعَةُ تَمْنَعُ عَذَابَ الْقَبْرِ وَ لَفَحَاتِ التِّيرَانِ "Sonra İhlâs Sûresi'ni veriyorum. O, Arş'ımın hazinelerinin saklandığı şeylerdendir. O, mâniadır - engeldir; kabir azabına ve cehennem ateşinin yalamalarına engel olur" dediğini rivayet etmiştir. 15- Muhdar Sûresidır. Çünkü o okunduğu zaman, onu dinlemek için melekler hazır olur, gelir. 16- Müneffire (kaçıran) Sûresidır. Çünkü şeytan, o okunduğu zaman kaçar.

29 17- Berâet Sûresidir. Çünkü rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v) bu sûreyi okuyan bir adamı gördü ve هَذَا قَدْ بَرِيءَ مِنْ الشِّرْكِ اَمَا "Bakın, şu adam şirkten beri (uzak) olmuştur" dedi. Yine Hz. Peygamber (s.a.s), مَنْ قَرَأَ سُورَةَ قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ مِائَةَ مَرَّةً فِى صَلاَةٍ اَوْ فِى تَمْرِهَا كُتِبَتْ لَهُ بَرَائَةٌ مِنَ النَّارِ "Kim Kulhüvallahu Sûresi'ni, bir namazda veya namaz dışında yüz defa okursa, onun cehennemden beratı yazılır" buyurmuştur.

30 18- Müzekkire (hatırlatan) Sûresidır. Çünkü o, kulu tevhidin özünü-safını anlatır, hatırlatır. Fakat bu sûreyi okumak, sana muhtaç olduğun şeylerden unuttuklarını hatırlatan bir damga, bir işaret gibidir. 19- Sûretu'n-Nûrdur. Hak Teâlâ şöyle buyurur: اَللهُ نُورُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليِمٌ.

31 "Allah göklerin ve yerin Nur'udur. O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. O, her şeyi bilir." (Nur, 35) buyurmuştur.

32 Fakat o, gökleri ve yeri münevvir olan, yani aydınlatandır. Bu sûre de, senin kalbini aydınlatır. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: اِنَّ لِكُلِّ شَيْءٍ نُورٌ وَنُورُ الْقُرْأَنِ قُلْ هُوَاللهُ اَحَدٌ "Her şeyin bir nûru vardır. Kur'ân'ın nuru ise, kulhüvallahu ehad sûresidir." Bunun bir benzeri de şu durumdur: İnsanın nuru en küçük bir uzvu olan, göz bebeğindedir. İşte İhlâs Sûresi de, Kur'ân için, aynen insanın gözbebeği mesabesindedir. 20- el-Emân sûresidir. Cenâb-ı Hak bir hadis-i kudside اِذَا قَالَ الْعَبْدُ لاَ اِلَهَ اَلاَّ اللهُ دَخَلَ حِصْنِى وَمَنْ دَخَلَ حِصْنِ اَمِنَ مِنْ عَدَابِى “Kul, "Lâilâhe illallah" dediği zaman, Benim kaleme (korumama) girmiş olur. Kim de Benim kaleme (korumama) girerse, azabımdan emin (güvenlik içinde) olur” buyurmuştur.

33 İHLÂS SÛRESİ'Nİ OKUMADAKİ MÜKÂFATIN HİKMETİ Bu, İhlâs Sûresi'nin faziletleri hakkındadır. Bu faziletler şöyle çeşitli açılardandır: 1) Hadislerde de meşhur olmuştur ki bu sûreyi okumaktan, kastedilen şudur: Bütün şeriatların ve ibadetlerin en önemli ve şerefli hedefi, Allah'ın zatını, sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Bu sûre de, Allah'ın zatını bilme konusunu ihtiva etmektedir. Fakat İhlâs Sûresi, Kur'ân'ın üçte birine denk olmuş olur.

34 "Kul yâ eyyühe'l-Kâfirûn" Sûresine gelince, o, Kur'ân'ın dörtte birine denktir. Çünkü Kur'ân'ın ulaşmak istediği maksad, ya bir şeyin yapılmasıdır, ya bir şeyin terk edilmesidir. Bu hususlardan her biri, ya kalbin fiilleriyle ilgilidir, ya organlarının fiilleriyle ilgilidir. Bunların hepsi dört kısımdır. "Kâfirûn Sûresi" ise, kalbin fiillerinden, terk edilmesi gerekenleri anlatmaktadır. Dolayısıyla gerçekte, Kur'ân'ın dörtte birine şamil olmuş olur.

35 Bu sebepten dolayı bu iki sûre, yani Kâfirûn ve İhlâs Sûreleri, bazı isimlerde müşterek (ortak)tırlar. Bunları her ikisi de, "mukaşkışa" (tedavi eden) ve "mübrie" (iyileştiren)dir. Çünkü bunlardan her biri, kalbin, Allah'ın dışındaki varlıklardan beraetini, uzaklaşmasını ifade eder. Ancak şu kadar var ki, Kâfirûn Sûresi lafzı ile Allah'dan başkasından beraeti ve Allah ile (yani Allah'a ibadetle) meşgul olmaya devamı ifade eder; İhlâs Sûresi de, lafzı ile, Allah ile, Allah ile meşgul olması ve Allah'dan başkasından yüz çevirmeye devam etmeyi ifade eder. Yahut "Kâfirûn Sûresi", kalbin, Allah'dan başka ma’bud edinilen şeylerden beraetini; İhlâs Sûresi ise, ma’budun (Allah'ın), kendisine layık olmayan şeylerden beraetini (uzak tutulmasını) ifade eder.

36 2) Kadr gecesi, Kur'ân'ı ihtiva eden sedef olduğu için bin aydan daha hayırlı olmuştur. Kur'ân'ın hepsi de, adeta "Kulhüvallahu Ehad" isminin, sedefi (kabı)dır. İşte bundan dolayı, İhlâs Sûresi için bu fazilet söz konusu olmuştur.

37 3) Akli delil, kulun en yüce ve büyük derecesinin, kalbinin, Allah'ın celâl ve kibriya nurları ile aydınlanması olduğuna delalet eder. Bu ise, ancak bu sûreden elde edilir. Dolayısıyla bu sûre, sûrelerin en büyüğü olmuştur. Eğer, "Allah'ın sıfatları, başka sûrelerde de zikredilmektedir?.." denilirse, biz deriz ki: Fakat bu sûrenin, bir özelliği var, o da şu: İhlas Sûresi, şeklen küçük olduğu için, kalblerde hep ezbere kalır, akıllarda hep bilinir. Onun sayesinde, Allah'ın celalinden zikri ebediyyen hazır olur. Dolayısıyla, yerinde olarak, bu faziletleri ile diğer sûrelerden ayrılmış ve temeyyüz (Kendini gösterme, sivrilme) etmiştir.

38 ŞİMDİ SÛRENİN TEFSİRİNE DÖNELİM. قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ Hak Teâlâ'nın "De ki: "O, Allah’tır; tekdir" Bu cümleyi “De ki: O Allah, tektir.” Şeklinde tercüme edenler de vardır. Bu durumda, âyetin tek cümleden oluştuğu kabul edilmiş olur. Bizim tercih ettiğimiz anlama göre ise, âyet iki cümledir ve anlam da buna uygun olarak “De ki: O Allah’tır; tektir” şeklindedir. Âyetiyle ilgili bir kaç mesele var:

39 AKLIN YÜKSEK ÖZLEMİ Bil ki marifetullah, (adeta) hazır olan (elde olan) bir cennettir. Çünkü cennet, aklına ve arzularının özlemlerine nail olmandır. İşte bundan dolayı cennet, aklı ile arzusu anlaşamadığı zaman, Hz. Âdem (a.s) için cennet olmadı. Kabir de mü'min için bir hapishane değildir. Çünkü mü'min için orada, aklı ile hevâ-u hevesini birleştiren şey hâsıl olur. Hem sonra marifetullah, hevâ-u hevesin ve aklın istediği şeylerdendir. Bundan dolayı marifetullah, mutlak manada bir cennet olur.

40 Söylediğimiz bu şeylerin izahı şöyledir: Akıl, iyiliklerin emanet edileceği bir emin (güvenilir) zat ister. Şehvet (heva-u heves) de, kendisinden, tad alacağı şeyleri taleb edebileceği bir zengin zat ister. Hatta akıl, yüksek himmeti (gayreti) olan insan gibi, ancak Mevlasına boyun eğer. Heva da, bir zenginin geldiğini duyunca, iyilikte bulunmasını isteyen kimse gibi, Mevlasının iyiliğini istemek için gayrete gelir. Hatta akıl, geçmiş nimetlerine şükretmek için, Mevlasını yakından tanımak (marifetullah) ister; heva ise, gözlediği nimetlerini elde etme arzusuyla, Mevlasının marifetini elde etmek ister.

41 Bu ikisi, o Mevlanın istediği gibi, onu âlim ve zengin olarak bildikleri (öğrendikleri) zaman, hiç kimseye şükretmem" der, şehvet de, "Senden başka hiç kimseden bir şey istemem" der. Sonra şüphe gelir ve "Ey akıl nasıl sadece ona şükredersin, belki O'nun bir benzeri (dengi) vardır? Sen ey şehvet, sadece O'nunla yetinirsin, belki orada başka bir kapı vardır?" der. Böylece akıl şaşkın bir halde kalır ve bu rahatı kaçar.

42 Dolayısıyla yakîn cevherine (madenine) ulaşmak-kavuşmak için istidlal (bir konuda delillere dayanarak sonuç çıkarma) âlemine gitmek ister. Hak Teâlâ sanki "Bana hizmet ve şükür ile meşgul olma lezzeti, nasıl kuluma gizli kalır" demiş ve Resulünü göndermiş ve ona, "bunu, kendinden söyleme, aksine de ki: "Doğru olarak bildiğim (Allah) bana şöyle diyor: "De ki: O Allah’tır tekdir." Öyleyse sana, vahdaniyetini naklî delil ile öğretti. Akıl yürütme ve tefekkür etme zahmetinden seni kurtardı."

43 Bunun izahı şudur, istekler üç kısımdır: Birinci kısım, kendisine naklî delil ile ulaşılması mümkün olmayanlardır. Bunlar, Allah'ın zatını, ilmini, kudretini ve mucizelerin doğruluğunu bilmek gibi, semiyyatın (naklî delillerin) geçerli oluşunun kendilerinden geçerli olmasına bağlı olduğu şeylerdir. İkinci kısım, kendisine ancak semiyyat (naklî delil ile) ulaşabilen şeylerdir. Bunlar da, vukuunun mümkün olduğu akıl ile bilinen her şeyin vaki olmasıdır. Üçüncü kısım da, kendisine akıl ve semiyyatın birlikte ulaşabileceği şeylerdir. Bu da, Allah'ın bir olduğunu ve onun, görülmesinin mümkün olduğunu bilmek gibi şeylerdir. Vahdaniyyetin, yani Allah'ın birliğinden delillerini, "Eğer bu ikisinde, (göklerde ve yerde), Allah'dan başka ilahlar olsaydı, bunlar fesada uğrardı" (Enbiyâ, 22)

44 AYETİN İRABI Bu ayetin i'râbı ile ilgili çeşitli ihtimaller var: 1 ) هُوَ zamiri, Allah isminden kinayedir. Buna göre "Allah" lafzı, mübtedanın haberi olarak merfudur ve "ehad" kelimesi hakkında, "O, Allah’tır, tektir." şeklindeki cümlende caiz olandır. 2 ) هُوَ zamir-i şândır. Bu durumda, "Allah" lafzı, mübteda olarak merfu olur, "ehad" kelimesi de onun haberi olur ve bütün cümle, هُوَ zamir-i şânının haberi olur. Buna göre ayetin takdiri: "Durum, gerçek ve söylenecek söz şudur: “O Allah birdir” şeklinde olur. 3) Zeccâc, "Bu ayetin takdiri, "(Ey müşrikler) sizin sorduğunuz zat, “Allah'dır, birdir” şeklindedir" der.

45 EHAD KELİMESİ Bu, "ehad" kelimesiyle ilgilidir. Bu hususta üç izah var: 1) Bu, "Vâhid" manasınadır. Halîl, "Ehad, isnân (bir-iki) denilmesi, caizdir." "Ehad"ın aslı "vâhid"dir. Fakat vâv'ı, hafiflik-kolaylık olsun diye hemzeye kalbolunmuştur. Araplar, vucûh - ucûh; (yüzler), visâde - isâde (yastık) gibi, ötüreli ve kesreli varlıklarda çokça yaparlar. 2) Vahidî ve ehad, müteradif iki isim değildir. Ezheri, "Allah'dan başka hiçbir varlık, "ehad" olarak tavsif edilip de mesela رَجُلٌ اَحَدٌ veya دِرْهَمٌ اَحَدٌ denilemez. Ama "raculün vâhidun", yani "bir adam" denir.

46 Ehad, Allah'ın, kendi zatı için seçmiş olduğu sıfatlarındandır. Bundan dolayı bu sıfatta, hiç bir şey O'na ortak olamaz demiştir. "Ahad" kelimesi, "birlik" anlamına gelen vahd veya vahdet kökünden türetilmiş bir isimdir. Sıfat olarak Allah'a nispet edildiğinde O'nun birliğini, tekliğini ve eşsizliğini ifade eder; bu sûrede doğrudan doğruya, Beled sûresinde dolaylı olarak Allah'a nispet edilmiştir; bu anlamıyla tenzihi veya selbî (Allah'ın ne olmadığını belirten) sıfatları da içerir. Nitekim devamındaki âyetler de bu mânada ki birliği vurgular. Bu sebeble "ahad" sıfatının bazı istisnalar dışında Allah'tan başkasına nisbet edilemeyeceği düşünülmüştür.

47 Aynı kökten gelen "vâhid" ise "bölünmesi ve sayısının artması mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık" anlamında Allah'ın sıfatı olmakla birlikte Allah'tan başka varlıkların sayısal anlamda birliğini ifâde etmek için de kullanılmaktadır. Türkçe'de de "bir" (vâhid) ile "tek" (ahad) arasında fark vardır. "Bir", genellikle "Aynı türden bir çok varlığın biri" anlamında da kullanılır. "Tek" ise "türdeşi olmayan, zâtında ve sıfatlarında eşi, benzeri olmayan tek varlık" mânasına gelir.

48 İşte, Allah, bu anlamda birdir, tektir. Ehad ile vâhid sıfatları arasındaki diğer farklar ise şöyle açıklanmıştır: Ehad, Allah'ın zâtı bakımından, vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Ehad ile vahidin her biri "ezeliyet ve ebediyet" mânalarını da ihtiva etmekle birlikte, bazı âlimler ehadı "ezeliyet", vahidi de "ebediyet" mânasına tahsis etmişlerdir. Her ikisi de Allah'ın sıfatları olarak hadislerde geçmektedir.

49 3- Âyetteki اَحَدٌ ehad kelimesi, “teklik sadece kendisine ait olan” anlamında, sadece Yüce Allah’ı nitelendirir. “Bölünüp parçalara ayrılmayan” veya “parçalardan meydana gelmeyen varlık” anlamında Yüce Allah için kullanılan ehad kelimesi, vâhıdden farklıdır. Bu durumda ehad, maddî ve manevî, aklî ve hissî tüm açılardan biricikliği, eşsizliği ve benzersizliği ifade eder. Bu nedenle de başına el “belirteç takısı” almamıştır. Çünkü bu takı, bir şeyi benzerlerinden ayırt etmek için kullanılır. Oysa Yüce Allah, eşsiz ve benzersiz tek varlıktır. Ehad sıfatının burada gelmesinin nedeni, müşriklerin şirk inancını reddetmeye yönelik olsa gerektir.

50 AYETİN İŞARET ETTİĞİ ÜÇ MAKAM Bu هُوَ اللهُ اَحَدٌ ayeti, üç kelimedir ve bunlardan her biri, talihlerin (kulların) makamlarından bir makama işarettir: Birinci Makam: Mukarreblerin makamıdır ve bu, Allah'a seyr-u sülük edenlerin ve şu, her eşyaya ve her hakikate, eşya ve hakikat olduğu için bakanların mertebelerinin en yücesidir. Bundan dolayı hiç şüphesiz bunlar, Allah'dan başka bir mevcud (varlık) görmezler.

51 Çünkü Hak, zâtı gereği vacibü'l-vücûd olandır. Onun dışındakiler ise zâtı gereği mümkin olan varlıklardır. Zatı gereği mümkin olana, o, o olması açısından bakıldığında, "yok" hükmünde olur. İşte bu makamda olanlar, Hak Sübhanehü ve Teâlâ'dan başka, gerçek "varlık" göremezler. Bu ayetteki هُوَ (O) lafzı da, mutlak bir işarettir. Bu işaret, her ne kadar mutlak ise de, işaret edilen varlık muayyen olunca, bu mutlak o muayyene ait olur.

52 Dolayısıyla هُوَ kelimesi mukarreb olan o kimselerin, Hak Teâlâ'ya yaptıkları bir işaret olur ve bunlar, bu işarette herhangi bir temyize ihtiyaç duymazlar. Çünkü bir mümeyyeze (belirlenen varlığa) ihtiyaç duymak, ancak ortada iki mevcud (varlık) bulunduğu zaman söz konusu olur. Hâlbuki yukarıda beyan ettiğimiz gibi, bu kimseler akıl gözleri ile sadece bir tek zorluk görmekte ve tanımaktadırlar. İşte bu sebepten dolayı, هُوَ (O) lafzı, bu kimseler için tam irfanın (bilginin- tanımanın) hâsıl olması için kâfi gelmiştir.

53 İkinci Makam: Ashab-ı yemînin makamıdır. Bu, birinci makamın aşağısındadır. Çünkü bu ikinci makamda olanlar, Hak Teâlâ'yı bir mevcud (varlık) olarak bilip tanıdıkları gibi, halkı da bir varlık olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla bunlar için, varlıklarda birçokluk, birden fazlalık söz konusudur. Şüphesiz bu durumda, هُوَ (O) kelimesi, Hâlık Teâlâ'ya işaret etmek için yeterli olmaz, aksine burada, Hakk'ın halktan ayrılmasını, halk ile karıştırılmamasını sağlayacak bir mümeyyize (belirleyici kelimeye) ihtiyaç vardır.

54 Dolayısıyla bu makamda olan kimseler هُوَ lafzına, اللهُ lafzını ilave etme ihtiyacını duymuşlardır. Çünkü Allah, diğer varlıkların muhtaç olduğu ve bütün diğer varlıklardan müstağni olan varlıktır. Üçüncü Makam: Ashab-ı Şimalin makamıdır ve bu, en değersiz ve en aşağı makamdır.

55 Bu makamda olanlar, vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) varlıkların, birden fazla olabileceği ve tanrının, birden fazla olabileceği görüşündedirler. Dolayısıyla bunlara red olarak ve sözlerinin batıl olduğunu ortaya koymak için, geçen lafızlara bir de "ehad" (bir) lafzı ifade edilmiş ve قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ "De ki: O Allah’tır, birdir" denilmiştir.

56 SAMED VASFI اَللهُ الصَّمَدُ "Allah, sameddir" “Yüce Allah yaratıklara muhtaç değildir. Her şey ona muhtaçtır.” (İhlâs, 2). Âlimler, "samed" kelimesinin izahı konusunda iki şey söylemişlerdir: 1) Bu,"fa'al" vezninde olup, mef’ûl (ism-i mef’ûl) manasındadır ve "Ona yöneldi, ona niyetlendi" manasındaki, fiilindendir. Demek ki samed, "bütün ihtiyaçlar konusunda, kendisine yönelinilen, başvurulan efendi, büyük" manasınadır.

57 İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği şu hadistir: Bu ayet nazil olduğu zaman, sahabe, "Samed nedir?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) de هُوَ السِّيِّدُ الَّذِى يُصْمَدُ اِلَيْهِ فِى الْحَوَائِجِ "O, ihtiyaçlar hususunda kendisine başvurulan efendidir" dedi. 2) Samed, içinde boşluk olmayan demektir. Şişenin tıpasına "simad" denilmesi de bu köktendir. Sert olan, yumuşaklığı-gevşekliği olmayan şeye de, "musammed" denilir.

58 Katâde şöyle demiştir: "Bu tefsire göre, musammed kelimesindeki "dal", aslında "te" harfinden çevrilmedir ve aslı "musammet” tir." Dilcilerden bazı müteahhir (sonraki) âlimler, "Samed, toz tutmayan kendisine hiç bir şeyin giremediği ve kendisinden hiç bir şeyin çıkamadığı, düz ve pürüzsüz taş manasınadır" demişlerdir.

59 3) "Samed" kelimesinin birinci manasına göre, yani "Allah'ın, bütün ihtiyaçları yerine getirme hususunda, kendisine başvurulan bir efendi" oluşuna göredir. O zaman Samed, Hak Teâlâ'nın zatı ve sıfatları açısından vâcibü'l-vücûd olup, bu ikisinde değişmenin imkânsız olmasına göredir. Bu durumda da, "samed", Hak Teâlâ'nın selbi sıfatlarına bir işarettir. Müfessirler bazen de, “samed” i, bu iki manayı da içine alacak şekilde tefsir ederler.

60 4) Samed, “ihtiyaçlar konusunda kendisine yönelinen, başvurulan efendi, büyük” anlamına gelmektedir. Bu anlam, “Allah zengindir; sizler O’na muhtaçsınız” (Muhammed:38) ve “Ey insanlar, hepiniz Allah’a muhtaçsınız..”(Fâtır:15) âyetleriyle de desteklenmektedir.

61 Kur’ân’da sadece burada kullanılan samed kelimesi için şu anlamlar zikredilmektedir: “Önecesiz, sonrasız, bütün kâinatın sahibi, evrenin yaratıcısı, her şeyi bilen, kerem sahibi, şan ve şerefi zirvede olan, kendisine yalvarılan, kendisinden yardım istenen, dilediğini yapan, istediği hükmü veren, kararından sorguya çekilemeyen, hükmüne karşı konulamayan, büyük, yüce, efendi, zengin, en yukarıda olan, doyuran, doyurulmayan, koruyan, korunmaya muhtaç olmayan, evvel olan, bâkî kalan, sonsuz, ölümsüz olduğu için kendisine vâris olunmayan, uyumayan, uyandırılmayan, başkalarıyla mukayese

62 edilemeyen, ayıbı, kusuru bulunmayan, mutlak galip olup hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, hiç kimseye ihtiyacı olmayan, gözlerin idrak edemediği, doğurtmamış ve doğurulmamış, değişmeyen ve farklılaşmayan.” Bütün bu ifadeler, aslında samed kelimesinin Yüce Allah’ın mükemmelliğini ifade eden en önemli kelimelerden biri olduğunu göstermektedir. Belli ki, samed kelimesini birkaç kelimeyle izah etmek mümkün değildir. Mükemmellikler, akla gelebilecek ve gelemeyecek unsurları içerdiği için, Yüce Allah’ı herhangi bir şekilde sınırlayıcı ifadelerden kaçınmak durumundayız.

63 SAMED İSMİNİ, İZAFİ SIFATLARLA İLGİLİ GÖRENLER Birinci görüşte olanlar, şöyle çeşitli izahlar yapmışlardır: 1) Samed, bütün her şeyi bilendir. Çünkü Allah'ın, bütün ihtiyaçları karşılaması için başvurulan bir efendi olması, ancak bu özellikle tam olur. 2) Samed, halîm manasınadır. Çünkü O'nun bir efendi (rab-sahib) olması, hilm ve keremli olmasını gerektirir. 3) İbn-i Mes'ûd (r.a) ve Dahhâk'ın görüşüne göre "samed", şan ve şerefi zirvede olan efendi demektir.

64 4) Esamm ise, "Samed, her şeyi yaratan" demektir. Çünkü seyyid (efendi) oluşu, bunu gerektirir demiştir. 5) Süddînin, görüşüne göre "Samed, arzu edilen işler hususunda kendisine yönelinilen-yalvarılan; musibetlerde de kendisinden yardım istenilendir" demiştir. 6) Huseyn b. el-Fadl el-Becelî şöyle demiştir: "Samed, dilediğini yapan, istediği hükmü veren, verdiği hüküm hususunda kendisine hesab soracak hiç kimse ve hükmünü reddedecek hiç kimse bulunmayandır." 7) Samed, büyük ve yüce efendidir. 8) "Samed, hiçbir işte ondan başkası hükmedemez, yegâne şerefli zat" demektir.

65 SAMED İSMİNİ SELBÎ SIFATLARLA İLGİLİ GÖRENLER İkinci görüşte olanlar yani "samed" kelimesini, Allah Teâlâ'nın selbî sıfatlarına mecalî bir işaret sayanlar da bununla ilgili şu şekilde bazı izahlar zikretmişlerdir: 1) Samed, "O (Allah), ganidir hamiddir" (Hadid.24) ayetinde Cenâb-ı Hakk'ın da ifade buyurduğu gibi, ganî (zengin) manasınadır. 2) Samed, "O (Allah), kulları üzerinde kahirdir, hâkimdir" (En'âm, 18); ayetinin de ifade ettiği gibi, ondan yukarıda hiç kimse bulunmayan; üzerinden korkmayan, aşağısındakine saygı gösterme durumunda olmayan, bütün ihtiyaçlar kendisine arz edilen demektir.

66 3) Katâde buna, "O yemez içmez, "O doyurur, doyurulmaz" (En'âm, 14) manasını vermiştir. 4) Yine Katâde, "O, halkının fani oluşundan sonra da baki kalandır. O hariç yeryüzündeki her şey yok olacaktır" (Rahman, 26) demiştir. 5) Hasan el-Basrî, "O, ebedî ve ezelî olandır; yok olması imkânsızdır. Hiçbir mekân yok iken O vardı. Keza ne zaman, ne Arş, ne Kürsî, ne bir insan, ne bir cin yok iken O vardı. O şu anda, daha önce nasıl ise öyledir" demiştir.

67 6) Ubeyy b. Ka'b (r.a), "Samed, ölmez, kendisine varis olunmaz olandır. Göklerin ve yerin mirası O'na aittir" demiştir. 7) Yeman ve Ebû Malik, "O, uyumaz, uyanılmaz" demişler. 8) İbn Kayşan, "O, hiç kimsenin sıfatı ile nitelenemez" der. 9) Mukâtil b. Hibbân, "O, aybı-kusuru-noksanlığı olmayandır" demiştir. 10) Rebî' b. Enes, "O, başına belaların gelemediği zattır" der. 11) Sa'îd b. Cübeyr, "O, bütün sıfatlarında ve bütün fiillerinde kâmil olandır" der.

68 12) Ca'fer Sâdık, "O, galib gelen, ama mağlub edilemeyendir" der. 13) Ebû Hureyre (r.a), "O, herkesten müstağni olan, hiç kimseye ihtiyacı olmayandır" der. 14) Ebû Bekir el-Verrâk, "O, mahlûkatın, keyfiyetine muttali olmaktan ümidini kesmiş olduğu zattır" der. 15) O, gözlerin idrak edemeyeceği zattır. 16) Ebu'l-Âliye ve Muhammed el-Kurazî, "O, doğurmamış ve doğrulmamış olandır. Çünkü doğuran herkese, varis olunur; doğurulan her şey de mutlaka ölür" demişlerdir.

69 17) İbn Abbas (r.a), der. “O, üzerinde- yukarısında hiç kimse bulunmayan büyüktür, en büyüktür.” 18) O, eksiklikleri ve fazlalıkları bulunmaktan, değişikliklere ve farklılaşmalara mahal olmaktan ve zamanların, mekânların, anların, yönlerin kendisini kuşatmasından (içine almasından) münezzehtir.

70 DOĞURTMAMIŞTIR, DOĞURULMAMIŞTIR لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ "O, doğurtmamıştır ve doğurulmamıştır" (İhlâs, 3) Aslında önce “doğmak” tan, daha sonra “doğurmamak” tan söz edilmesi gerekirken, burada öncelikle “Yüce Allah’ın hiç kimseyi “doğurtmaması” ifade edilmektedir.” Bunun nedeni, Yüce Allah’a çocuk isnad edenlerin susturmaktır. a)Âyetin ilk cümlesi olan لَمْ يَلِدْ ifadesine “doğurmadı” anlamını değil de “doğurtmadı” anlamını vermekteyiz. Çünkü doğurmak “dişi” varlığın sıfatıdır; bu nedenle âyette لَمْ تَلِدْ kalıbı kullanılmadığı için burada kast edilen anlamın Yüce Allah’ın hâşâ anne olmadığı

71 değil, hiç kimseyi doğurtmayan varlık anlamında “baba” olmadığını ortaya koymaktır. Elbette Yüce Allah “anne de değildir, baba da değildir.” Kur’ân’ın indirildiği dönemde Yüce Allah’a çocuk nispetinde bulunanların maksadı O’nu “baba” motifiyle buluşturmaktır. İşte âyet bu algıyı kökünden reddetmektedir. Eşi de yoktur, çocuğu da yoktur. Dolayısıyla hiç kimsenin doğmasına fiziksel olarak neden olmadığı için “baba” da değildir. O sadece yaratandır; bütün babaları, anneleri ve çocukları O yaratmıştır; annelik, babalık ve çocukluk sıfatlarından münezzehtir.

72 b)Mekkeliler, Yüce Allah’a çocuk nispet ediyorlar veya melekleri O’nun kızları sayarak O’na kız çocuklar isnat ediyorlardı.Nisa: 171 ayette şöyle buyurdu يَا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِى دِينِكُمْ وَلَاتَقُولُوا عَلَى اللهِ اِلَّا الْحَقَّ اِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَىابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللهِ وَكَلِمَتُهُ اَلْقَيهَا اِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ فَاَمِنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ وَلَا تَقُولُوا ثَلَثَةٌ اِنْتَهُوا خَيْرًا لَكُمْ اِنَّمَا اللهُ اِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلًا.

73 “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün: Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş yahut teyit edilmiş yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.” Bu âyetin öncelikle hedef aldığı kişiler, bu tür şirk içerisinde bulunanlardır. Öte yandan cinlerle de Allah arasında bir nesep ilişkisinin olduğunu sanarak, Allah’ın kız ve erkek çocukları olduğunu iddia edenler de vardı.

74 وَجَعَلُوا لِلّهِ شُرَكَاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ “Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysaki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.” En’am:100 ve Sâffât:158 gibi âyetlerde bunlar hakkında bilgiler yer almaktadır. Dahası bazı Hıristiyanlar Hz. İsa’nın, لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا اِنَّ اللهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللهِ شَيْءً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا وَلِلّهِ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh'dir" diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır.

75 De ki: Öyleyse Allah, Meryem oğlu Mesîh'i, anasını ve yeryüzündekilerin hepsini imha etmek isterse Allah'a kim bir şey yapabilecektir (O'na kim bir şeyle engel olabilecektir)! Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye tam manasıyla kadirdir.” Maide:17

76 bazı Yahudiler Hz. Üzeyir’in, وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُنَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللهُ اَنَّى يُؤْفَكُونَ “ Yahudiler, Uzeyr Allah'ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah'ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (Tevbe:30) hatta Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerinin Yüce Allah’ın oğlu olduklarını iddia ediyorlardı. İşte, İhlâs 3. Âyette bütün bu iddiaların asılsız olduğu açıkça ortaya konulmaktadır.

77 c) Yüce Allah, hiç kimseyi doğurmadığı gibi, hiç kimse tarafından da doğurulmamıştır. Hiç kimseyi doğurmamış, yani ana veya baba olmamıştır; hiç kimse tarafından doğurulmadığı için de başkasının çocuğu olmamıştır. Ehad ve Samed olmak zaten bunu gerektirir. Başka bir varlığa aynısıyla ait olabilen sıfatlar, tek olan varlığa ait olamazlar. Çünkü başka varlıklarda bulunan sıfatlar bir başkası tarafından verilmiş demektir.

78 Doğurulan fani olduğu gibi, doğuran veya doğurtan da fanidir. Doğurulan varlık, sonradan var edilmiş demektir. Sonradan var edilmek veya fani olmak, Yüce Allah’ın hiçbir şekilde sıfatı olamaz. İhlâs Sûresinin bu âyeti, Yüce Allah’ın zatına aykırı kabulleri reddetmeyi bize öğretmektedir.

79 وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواًاَحَدٌ " O'nun hiçbir dengi de yoktur." (İhlâs, 4) Âyetteki كُفُواً kelimesi “denk” demektir. Burada üzerinde durulan nokta, Taberî ve Râzî’nin de belirttiği gibi Yüce Allah’a denk veya benzer hiçbir şeyin olamayacağı gerçeğini vurgulamaktır. Ayrıca âyetin “Allah’ın eşi olmadığı” anlamına da gelebileceği ifade edilmektedir. Bu son anlam bir önceki âyetle ilişkilidir. Çünkü doğurmak da doğurulmak da, sonuçta bir eşe ihtiyaç gösterir.

80 بَدِيعُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اَنَّى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur.” (En’âm:101) Oysa hiçbir varlık, hiçbir şekilde Yüce Allah’ın eşi olmamıştır; olamaz da. İşte Yüce Allah, kendisinin eşi olmadığı gerçeğini hatırlatarak, çocuk sahibi olmak ya da başkası tarafından doğurulmak işleminden uzak olduğunu bu şekilde beyan etmektedir.

81 Bu durumda, Yüce Allah’ın varlığında, kâinatı idare edişinde, varlıkları yok edişinde, yeniden diriltişinde, hâsılı O’na ait sıfatlarında hiçbir dengi ve benzeri olmadığı gibi, yardımcısı da yoktur. Çünkü bir dengi, benzeri veya yardımcısı olmak, şu veya bu şekilde bir eksiklik ifadesidir. Oysa Cenâb-ı Hakk sübhândır, yani bütün eksikliklerden uzaktır. Sübhânlık, Yüce Allah’a nispeti caiz olmayan bütün sıfatları reddeder ki bu sûrenin son iki âyeti O’nun sübhâlığının bir ifadesidir. Sûrenin ilk iki âyeti ise O’nun takdîsinin, yani mukaddesliğinin veya bütün kemal sıfatlarla donanımlı oluşunun bir ifadesidir.

82 KÜFÜVEN 1) Kâ'b ve Ata buna, "Allah'ın misli ve dengi yoktur" manasını vermişler ve Cezadaki mükafe'e (denklik), bu kelimedendir. Çünkü bu "kişinin yaptığına denk olan karşılığı vermektir" demişlerdir. 2) Mücâhid şöyle demiştir: "Bu, "Allah'ın, bir eşi-hanımı demek istemiştir: "O'na denk hiç kimse yoktur ki O'nunla evlensin." Bu, Allah Teâlâ’nın," (Allah) ile cinler arasında bir neseb (akrabalık) uydurdular” (Sâffât,158) ayetiyle anlattığı kimselere bir reddir.

83 3) En sağlam izaha göre, Allah Teâlâ, kendisinin, bütün ihtiyaçlarda başvurulan, (samed) olduğunu beyan edip, "O, doğmamıştır, doğurulmamıştır" ayetiyle izah ettiğimiz şekilde, bütün aracıları nefyedince, yani arada vasıflar olmadığını ifade edince, bu sûreyi, varlıklardan hiç bir şeyin, celal ve azamet sıfatlarının herhangi birinde Allah'a denk olmasının imkânsızlığını ifade ederek bitirdi. Var olma açısından bir denklik yoktur. Çünkü bir şeyin "var oluşu" hakikatinin neticelerinden biridir.

84 Onun hakikati ise, "o o olduğu" için, "âdem”i (yokluğu) kabul etmez. Diğer hakikatleri ise, "yokluğu" kabul eder. İlim, yani (bilinme) açısından da bir denklik söz konusu değildir. Çünkü o şeyin bilinmesi zaruri değildir, istidlali de. Aynı zamanda bu bilgi, duyular vasıtasıyla, görme vasıtasıyla elde edilmiş de değildir ve hata-zelle arız olacak bir şekilde olmaz. Hadisler (mahlûklar) ile ilgili ilimler (bilgiler), işte böyledir. Keza, kudret, rahmet, cömertlik, adalet, fazl, ihsan açılarından da bir müsavat (denklik) söz konusu değildir.

85 İHLÂS SÛRESİNİN GENEL MESAJLARI 1- İhlâs sûresi bir arınma sûresidir. İnsanların şirk ve küfür batağına batması engellenmek istenmektedir. 2- İnananların halis ve arı duru hale gelmelerini sağlamak amaçlanmaktadır. 3-Yüce Allah’ı tanıtan, ne olduğunu ve ne olmadığını ana hatlarıyla bildiren, tevhidin ana çizgisini belirleyen bir içerik vardır. 4- Fıtratı harekete geçiren, haniflik vurgusunu içten içe hissettiren, kalbe yazılıp orada süslü gösterilen ve imanı pekiştiren mesajlar da bu sûrenin kapsamında yer almaktadır.

86 5-Yaratılış gayesini Yüce Allah’ı tanımaktan başlatan, tek olan ve tekliğini hiç kimseyle paylaşmayan, insanların müracaat edeceği tek adres olarak ilâhî kapıyı işaret eden sıfatlar yine bu sûrededir. 6-Yüce Allah’ı bir insan veya başka varlıklar gibi algılamaya çalışanlara “O’nun dengi yoktur” fermanını, Yüce Allah işte bu sûrede insanlığa açıkça ilan etmektedir.

87 7- Yüce Allah inanılan, güvenilen, yardımına sığınılan ve yardımını esirgemeyen bir varlık olarak tanıtılmakta ve böyle bir ilâha kul oldukları bilinci insanlara verilmeye çalışılmaktadır. 8- Ele aldığı işte bu tevhid konusu nedeniyle de İhlâs sûresi, Kur’ân’ın üçte birine denk olacak kadar anlam derinliğine sahip bir sûredir ve onu anlayarak, düşünerek ve hissederek kıraat edenler Kur’ân’ın çok önemli bir konusunu, yani tevhidi anlamış olurlar.

88 KAYNAKLAR 1.Fahreddin Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtihu’l-Gayb) 2.Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’ân. 3.Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir. 4.Mehmet OKUYAN, Kısa Sûrelerin Tefsiri.

89 HAZIRLIYAN MUSTAFA GÜLEÇ GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ MESLEK DERSLERİ ÖĞRETMEMİ


"GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI İHLÂS SÛRESİNİN TEFSİRİ İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları