Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI KÂFİRÛN SÛRESİNİN TEFSİRİ.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI KÂFİRÛN SÛRESİNİN TEFSİRİ."— Sunum transkripti:

1

2 GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI KÂFİRÛN SÛRESİNİN TEFSİRİ

3 قُلْ يَا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ ( 1 ) لَا اَعْبُدُ مَاتَعْبُدُونَ ( 2 ) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ ( 3 ) وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَاعَبَدْتُمْ ( 4 ) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ ( 5 ) لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ ( 6) “1. De ki: Ey kâfirler! 2. Ben sizin tapmakta olduğunuz (varlıklara) tapmıyorum. 3. Sizde benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a) kulluk yapıcı değilsiniz. 4. Zaten ben, sizin tapmış olduğunuz (varlıklara) asla tapıcı değilim. 5. Siz de benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a) kulluk yapıcı değildiniz. 6. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.

4 SÛREDE GEÇEN KELİMELER قُلْ : De ki; الْكَافِرُونَ : İnkarcılar, Nankörler ; لَا اَعْبُدُ : Tapmıyorum,Tapmam ; مَاتَعْبُدُونَ : Tapmakta olduğunuza; لَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ : Sizde kulluk yapıcı değilsiniz ; مَا اَعْبُدُ : Benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a); لَا اَنَا عَابِدٌ : Zaten ben, asla tapıcı değilim; مَاعَبَدْتُمْ : Sizin tapmış olduğunuz (varlıklara); لَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ : Siz de kulluk yapıcı değildiniz ; مَا اَعْبُدُ : Benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a); لَكُمْ دِينُكُمْ : Sizin dininiz size ; وَلِىَ دِينِ : Benim dinim de banadır.

5 SÛRENİN GENEL TANITIMI Sûre adını ilk âyetinde geçen ve "İnkârcılar" anlamına gelen "kâfirûn" kelimesinden almıştır. "Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn, Mukaşkışe, İhlâs, İbadet, Dîn" adlarıyla da anılmaktadır. Mekke’de risâletin ilk yıllarında, Mâ’ûn Sûresinin peşinden indirilen ve 6 âyetten oluşan Kâfirûn Sûresi, resmî, sıralamada 109, iniş sırasına göre ise 18. Sûredir.

6 Kâfirûn ve Kevser Sûrelerinde Hz. Peygamber övgünün konusu edilmekte, ona hakaret edenler yerilmektedir. Ayrıca, Kevser’de Hz. Peygamber’den istenen, Allah için kulluk yapması emri, Kâfirûn Sûresinde Allah’tan başkasına tapmadığı ifadeleriyle ispatlanmaktadır. Sûrede mutlak anlamda inkârcılara seslenilmekte, Hz. Peygamber’in onların tapındıkları gibi tapınmadığı ve eskiden de böyle bir durumun yaşanmadığı özellikle vurgulanmaktadır. Kâfirûn Sûresi, din özgürlüğü alanında ufuk denebilecek esaslara sahip bir Sûredir.

7 SÛRENİN KONUSU Sûrede Hz. Peygamber'in inkârcılarla şirk ve sapkınlıkta birleşemeyeceği ifade edilmekte ve İslâm dininin şirkten uzak tutulması hedeflenmektedir.

8 NÜZUL SEBEBİ Bu sûrenin nüzul sebebi olarak, şu rivayet edilmektedir: Velid ibn Muğîre, As ibn Vâil, Esved ibn Abdilmuttalib ve Ümeyye ibn Halef, Allah'ın Resulü'ne, "Bir müddet biz senin ilahına bir müddet de sen bizim ilahlarımıza ibadet et. Böylece aramızda bir sulh çizgisi oluşur, aramızdaki düşmanlık da kalkmış olur... Eğer senin işin daha olgun ve göz alıcı olursa, biz, bize düşen, payımızı alırız.

9 Yok eğer, bizim işimiz daha olgun olursa, sen bundan kendine düşen payı, dersi alırsın..." dediler de, bunun üzerine işte bu sûre ile, قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Siz, ey cahiller, bana Allah'dan başkasına mı tapmamı emrediyorsunuz?.." (Zümer, 64) ayeti nazil oldu da, böylece onları, bazen cehalet, bazen de küfürle tavsif (nitelendirdi) etti. Bil ki, cehalet, tıpkı bir ağaç; küfür de, o ağacın meyvesi gibidir. Bunun için, bu sûre nazil olup da, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de, bunu, onların ileri gelenlerine okuyunca, onlar buna kızdılar ve ondan ümitlerini kestiler.

10 Başka bazı rivayetlerde de, Hz. Peygamber’e çeşitli tekliflerin sunulduğu, istediği kadar malın kendisine verilebileceği, istediği kadınla evlendirileceği, Mekke’nin en zengini haline getirileceği gibi çeşitli vaatlerde bulunulması üzerine bu sûre indirilmiştir. Hz. Peygamber’in tevhid ilanında bulunması için indirildiğini ortaya koyabilir.

11 SÛRENİN FAZİLETİ Rivayet olunduğuna göre, kim bu sûreyi okursa, o kimse sanki Kur'ân'ın dörtte birini okumuş gibi olur. Bunun izahı şudur: Kur'ân, emredilen şeyleri ve haram kılınan yasakları ihtiva (İçine alma, içinde bulundurma, içerme) etmektedir. Bunların her biri, kalblerle ve uzuvlarla ilgili olmak üzere ikişer kısımdırlar. Bu sûre de, kalblerle ilgili olan yasaklardan nehyi ihtiva etmektedir.

12 Bunun için bu sûre, Kur'ân'ın dörtte biridir. Allah en iyi bilendir. قُلْ يَا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ “De ki: Ey kâfirler!” Bu âyetle ilgili bazı hususları açıklamak gerekmektedir. Âyetteki قُلْ emri “de ki” الْكَافِرُونَ kelimesi ise “inkârcılar, nankörler” demektir.

13 قُلْ EMRİNDEKİ KIRK İNCELİK Bu sûrenin başında قُلْ "(De ki)" demesinin şu incelikleri vardır: 1) Hz. Peygamber (s.a.v), bütün işleri hususunda, rıfk ve yumuşaklıkla hareket etmekle emr olunmuştu. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, onlar senin etrafından dağılırlardı" (Al-i İmran, 169), Allah'dan olan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak oldun, mü'minlere karşı son derece şefkatli ve merhametli oldun. Çünkü "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 107) buyurmuştur.

14 Hz. Peygamber (s.a.v), insanları Allah'a en güzel şekil ve yol ile çağırmakla memurdu. Çünkü Allah Teâlâ, اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir." (Nahl, 125) buyurmuştur.

15 Durum böyle olunca ve Hz. Peygamber (s.a.v) onlara, "Ey kâfirler" diye hitap edince, onlar, "bu kabalık sana nasıl uygun düşer" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v) de, "Ben böyle söylemekle emrolundum. Bunu kendiliğimden söylemiş değilim” diye cevap verdi. O halde, ayetin başındaki "De ki" sözüyle murad edilen, işte bu hususun ortaya konmasıdır.

16 O halde, ayetin başındaki "De ki" sözüyle murad edilen, işte bu hususun ortaya konmasıdır. 2) Hz. Peygamber (s.a.v)'e, وَاَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْاَقْرَبينَۙ "En yakın akrabalarını uyar." (Şuara, 214) denilip, o da, ذٰلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْناًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ "İşte Allah'ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir." (Şura, 23)

17 . ayetinden anlaşıldığı üzere akrabalarını sevip, dolayısıyla akrabalık ve neseb birliği, sert bir tavrın ortaya konulmasına mani gibi olunca, Hak Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v)'e sert ve kaba davranmasını açıkça emr etmiştir. İşte bu yüzden ona قُل "De ki:" denilmiştir.

18 3) Hz. Peygamber (s.a.v), "Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan, görevini yapmamış olursun" (Mâide, 67) denilip, kendisine indirilen şeylerin hepsini tebliğ etmesi emr olunup, Hak, Teâlâ ona, "(Ey Habibim) De ki: Ey kâfirler..." buyurunca, Hz. Peygamber, sanki "Allah Teâlâ bana, vahyettiklerinin tümünü aynen tebliğ etmemi emretti. Bana indirilen şey ise, "De ki: Ey kâfirler..." ifadesinin hepsidir. Bunun için ben de bunu insanlara, aynen indirildiği gibi tebliğ ediyorum" demek istemiştir.

19 4) O kâfirler, bir yaratıcının varlığını, kendilerini yaratan ve rızık verenin o olduğunu kabul ediyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ, "Şayet "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, onlar, "Allah" derler" (Lokman,25) buyurmuştur. Kul, başkalarından kendine gelince tahammül edemeyeceği şeylere, efendisinden gelince katlanır. Hz. Peygamber (s.a.v) de eğer "Ey kâfirler" demiş olsaydı, onlar bunu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir sözü olabileceğini düşünüp, belki de buna tahammül edemeyerek, Hz. Muhammed (s.a.v)'e eziyet edebilirlerdi. Ama bu ifadenin başında, "De ki" emrini duyunca, onun, bu sert ifadeyi, gökleri ve yeri yaratandan naklettiğini anlamış olurlar da buna katlanabilir ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e olan eziyetleri artmaz.

20 5) Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki" ifadesi, Hz. Muhammed (s.a.v)'in, Allah katından bir elçi (peygamber) imasını gerektirir. Bunun için her ne zaman ona, "De ki" denilse, bu ifade, onun peygamberliğinin kesin olduğu hususunda, yeni yayınlanmış (ilan edilmiş) bir belge gibi olur. Bu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in alabildiğine yüceltildiğini gösterir. Çünkü bir padişah, memleketin idaresini, adamlarından birine havale edip, o adamı için, her ay ve her yıl yeni belgeler yazıp gönderince, bu, padişahın o adamına çok önem verdiğine ve her gün onun şeref ve saygınlığını artırma niyeti içerisinde olduğunu gösterir.

21 6) Kâfirler, "bir yıl senin ilahına biz ibadet edelim; bir yıl da sen bizim ilahlarımıza ibadet et" deyince, Hz. Peygamber (s.a.v) sanki "Bu hususta Rabbimin emrini sorayım" demiş de, Allah Teâlâ da, "Ey Resulüm "De ki: Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam" demiştir.

22 7) Kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında kötü şeyler söylüyorlardı. Allah Teâlâ da kâfirleri bundan menediyor ve bu hususta onlara cevap veriyor, mesela, "Sana buğzeden (birine karşı içten içe düşmanlık besleyen)(yok mu), işte asıl zürriyetsiz olan odur" (Kevser, 3) buyurmuştur. Buna göre Hak Teâlâ burada da şöyle demiştir: "Onlar senin hakkında kötü şeyler söyleyince, bizzat Ben onların cevabını veriyorum. Bunun için onlar Benim hakkımda kötü şeyler söyleyip, ortaklarım olduğuna inanınca, buna da bizzat sen cevap ver ve "Ey kâfirler, sizin taptıklarınıza ben tapmam" de."

23 8) "Onlar sana "ebter" (zürriyetsiz) dediler. Şimdi eğer sen onlardan, kısas yoluyla hakkını almak istersen, onları söylediğin şey hususunda sadık olmak şartıyla, kötü sıfatları ile zemmet ve (mesela), "Ey kâfirler..." de." Şimdi bu iki şey arasındaki fark şudur: Onlar, seni, senin fiilin olmayan ve senden kaynaklanan bir şeyle ayıpladılar. Sen ise onları, onların fiili olan şeyle ayıplıyorsun.

24 9) Senin, "Ey kâfirler, sizin taptıklarınıza, ben tapmam" demen halinde, onlar, "Bu senin mi, yoksa Rabbinin mi sözü? Eğer Rabbinin sözü ise, Rabbin, "Ben bu putlara ibadet etmem" demiş olur. Hâlbuki biz bu ibadeti, Rabbinden değil, senden istiyoruz. Yok, eğer bu, senin sözün ise, kendiliğinden, "Ben bu putlara ibadet etmem" demiş olursun. O halde daha niçin, sana bunu söylemeyi Rabbinin emrettiğini söylüyorsun" derler. Ama Hak Teâlâ, ayetin başında, "De ki;" deyince, böyle bir itiraza ihtiyaç kalmaz. Çünkü "De" ifadesi, Hz. Muhammed (s.a.v)'in, putlara tapmaması ve onlardan uzak kalmasının, Allah tarafından ona emredildiğini gösterir.

25 10) Eğer, ayet "Ey kâfirler..." şeklinde indirilmiş olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v), hiç şüphesiz o zaman bunu aynen okuyacaktı. Çünkü onun, vahiy hususunda hainlik yapması mümkün değildir. Fakat Hak Teâlâ "De ki..." buyurunca, bu, bu vahyin onlara tebliğ edilmesi gerektiği hususunda bir te'kid gibi olmuş olur. Te'kid ise, bu işin çok önemli olduğunu gösterir. İşte böylece bu ifade, onların söyleyip, Hz. Muhammed (s.a.v)'den yapmasını teklif ettikleri şeyin, son derece yanlış ve çirkin bir şey olduğunu gösterir.

26 11) Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Korkunca, takiyye yapmak caizdir.” Fakat şu anda, senin kalbini Biz, "Hiç şüphesiz Biz sana kevseri verdik" ve "Sana buğzeden (birine karşı içten içe düşmanlık besleyen) (yok mu), şüphesiz zürriyetsiz olan odur" ayetlerimizle takviye ettiğimize göre, artık onlara aldırmaman, dönüp bakmaman ve "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam" demen gerekir.

27 12) Allah Teâlâ'nın kuluna doğrudan doğruya hitab etmesi, o kulun yüceliğini gösterir. Baksana Allah Teâlâ, Kıyamet günü kâfirlere konuşmayacağı hususunu, kâfirlerin hor ve hakirliğini gösteren şeyler cümlesinden saymıştır. Bunun için Hak Teâlâ, şimdi, "Ey kâfirler" demiş olsaydı, bu şifahi bir hitab olması açısından, ta'zimi; onları küfürle tavsif etmesi açısından da bir eziyeti gerektirirdi.

28 Eziyet de ikram ve ta'zim ile onarılmış olurdu. Ama Hak Teâlâ, "De ki: Ey kâfirler.." buyurunca, bu hitab edilme şerefi Hz. Muhammed (s.a.v)'e; küfürle tavsif (nitelendirme) etme olan hor ve hakir kılma da o kâfirlere yönelik olmuş olur. Dolayısıyla burada, evliyaullahın (Allah dostlarının), tazimi; Allah düşmanlarının ise hor ve hakir kılınmaları hususu yatmış olur ki bu son derece güzel bir şeydir.

29 13) Hz. Muhammed (s.a.v) de onların kavmindendi ve onlara karşı alabildiğine şefkat ve re'fet içindeydi. Onlar da, Hz. Muhammed (s.a.v)'in yalan söylemediğini kesinlikle biliyorlardı. Şimdi çocuğuna çok şefkat duyan, son derece doğru ve yalandan uzak olan bir baba, kalkar da çocuğunu büyük bir ayıpla tavsif (nitelendirme) ederse, eğer o çocuğun aklı varsa, kendisine son derece şefkatli bu babasının, kendisini ancak, söylediği bu hususta doğru olduğu ve gizleyemeyecek bir durumda olduğu için böyle söylediğini bilir.

30 İşte bu sebeple Hak Teâlâ, "Sen onlara son derece şefkatli ve yalandan alabildiğine uzak olduğun halde, onları bu şekilde tavsif (nitelendirdiğini) ettiğini, dolayısıyla da kendisinin bu kötü sıfatı (kâfirlik sıfatını) taşıdıklarını bilebilmeleri için, onlara "(Ey Resulüm), "Ey kâfirler" de" buyurmuştur. Çünkü bu, bazen onları, böylesi kötü sıfatlardan uzaklaşmaya ve sakınmaya sevk edebilir.

31 14) Akrabanın niyet etmesi ve vahşice davranması, başkalarının eziyetinden daha ağır ve çetin gelir. Bunun için “Ey Resulüm, sen de, onların kabilesindensin, onlar arasında büyüdün. Haydi, onlara, "Ey kâfirler" de.” Belki böylece bu söz onlara daha ağır ve çetin gelir de, onları küfürden uzaklaşmaya ve bu hususta düşünüp araştırmaya sevk edici olur.

32 15) Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: Biz Asr Sûresi'nde "İman edip, salih ameller işleyen ve de biri birlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimseler harıç, bütün insanlar zarardadır" buyurduk. Kevser Sûresi'nde de, "Hiç şüphesiz Biz sana kevseri verdik..." diye beyanda bulunduk. Sen de, "O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (Kevser, 2) emrimizin gereği, iman edip salih amelde bulundun. Geriye üzerinde, karşılıklı hakkı ve sabrı tavsiye etme hususu kalmıştır. Bu iş ise, senin onları lisanen ve aklî delillerle, Allah'dan başkasına ibadetten alıkoymandır. O halde, "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza’da, tapmam" de."

33 16) Hak Teâlâ sanki şöyle demektedir: "Ey Muhammed, hani ben kısa bir zaman için, sana vahiy göndermeyince, kâfirlerin, "Allah Muhammed'i terk etti ve ona öfkelendi" dediklerini unuttun mu? Hani bu, sana çok güç gelmişti de Ben sana Duhâ Sûresi'ni indirmiş ve kuşluk vakti ile karanlığını iyice döktüğünde geceye yemin ederek, Rabbinin seni terk etmediğini ve sana öfkelenmediğini bildirmiştim.

34 Bunun için sen, benim seni bir ay kadar bir müddet için yalnız (vahiysiz) bırakmamamı kabullenemeyip, kalbin bundan hoşnut olmayıp, âleme, "Rabbin seni terk etmedi ve sana kızmadı" diye ilan ettiğine göre, şimdi beni bir aylığına terk etmene ve onların ilahlarına tapmakla meşgul olmana kalbin razı olur mu? Şu halde, ben o töhmeti (suçlamayı, çamur sürmeyi) reddettiğime göre, sen de, bütün âleme karşı, bu töhmeti reddederek, "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam" diyerek ilan et.

35 17) Müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v)'den bir yıl kendi ilahlarınıza, kendilerinin de bir yıl onun ilahına tapmayı teklif edince, Hz. Peygamber (s.a.v) sustu ve bu konuda bir şey söylemedi. Bu sükût, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, onların dediklerinin hak olduğunu kalben onayladığı için değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), onların bu tekliflerinin batıl olduğunu kesinkes biliyordu. Fakat o, onlara ne şekilde cevap vereceğini, yani bu işin imkânsızlığına dair aklî deliller getirmek ile mi, yoksa onları bundan kılıçla (savaşla) menetmekle mi yahut da Allah'ın onlara azab indireceğini söylemekle mi cevap vereceğini düşündüğü için durmuştu.

36 Ama o kâfirler, bu duruşu ganimet (fırsat) bilerek, "Muhammed, bizim dinimize meyletti" demişlerdi. İşte bu sebeple Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Ey Muhammed, senin bu hususta duraklayıp cevap vermemen, aslında doğrudur. Fakat bu, bir bâtılı doğurmuştur. Bunun için o bâtıl-asılsız düşünceyi bertaraf etmek için, onarımda bulun ve hakkı açıkça ilan ederek, "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam" de.

37 18) Hz. Peygamber (s.a.v), Rabbi ona Miraç gecesinde, "Beni öv, medhü sena et" deyince, uluhiyyetin heybeti, ona hükümran olarak, "Ben sana layık övgülerde bulunamam" dercesine susmuştu ve bu susma son derece güzel olmuştu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v) adeta, "Hz. Allah'ın heybetini nazar-ı dikkate aldığın için, O'nu övüp sena etme hususunda durakladın, sustun.

38 Bunun için, düşmanlarını zemmetme (Yerme, kınama, kötüleme, çekiştirme) hususunda lisanını söz ve salıver de, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!" de.. “Böylece, susman da, Allah için, konuşmanda Allah için olsun.." denilmek istenmiştir. Şöyle bir izah da yapılabilir: "İlahî huzurda bulunmanın azamet ve heybeti, senden konuşma gücünü aldı. Bundan dolayı sen, burada söyle ki, senin sözünün heybeti de, o kafirlerden, konuşma gücünü alsın, celb etsin.."

39 19) Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, "Sen onların taptıklarına tapma" demiş olsaydı, bu sözden, Hz. Peygamber (s.a.v)'in lisanen, "Sizin taptıklarınıza tapmam.." demesi gerekmezdi. Ama, O, Hz. Muharnmed'e, bizzat lisanı ile, "Sizin taptıklarınıza tapmam.." demesini emredince, Hz. Peygamber (s.a.v)'e, onların taptıklarına asla tapmaması gerekmiştir. Eğer böyle yapmış olsaydı, onun sözü yalan olmuş olurdu. Böylece, Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, "De ki, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." buyurunca, bu sözden, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bunu, bu hususu, kalbi, lisanı ve uzuvlarıyla kabullenmediği neticesi çıkar.

40 Ama Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, "Onların taptıklarına tapma" demiş olsaydı, bu sözden, Hz. Muhammed (s.a.v)'in, onların taptıklarına tapmadığı neticesi çıkardı, ama Hz. Peygamber (s.a.v)'in, bu hususu kabullenmediğini lisanen ortaya koyması neticesi ortaya çıkmazdı. Hâlbuki alabildiğine kabullenmemenin ise, ancak hem o işi bizatihi terk etmek, hem de o işi lisanen yadırgama, yapmamayı bildirme ile olacağı malumdur. İşte bu yüzden, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, "De ki..." buyurması inkârdaki ileri bir derece ve şiddeti ifade eder. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "De ki: Ben, sizin taptıklarınıza tapmam..." buyurmuştur.

41 20) Tevhidin, yani Allah’ın bir olduğunun ifade edilmesi ve ortakların bulunmadığının dile getirilmesi, arifler için bir cennet; müşrikler için de ateştir, cehennemdir. Bunun için, sen, sözünü, muvahhidler (Allah'ın birliğine inanan, Allah'tan başka hiçbir ilah ve kanun koyucu tanımayan, yalnız Allah'tan gelen emirleri kabul eden) için bir cennet; müşrikler için de bir cehennem yap da, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!.." de.

42 21) Kâfirler, "Siz, bir yıl senin ilahına; sen de bir yıl, bizim ilahımıza ibadet et" deyince, Hz. Muhammed (s.a.v) sustu ve "Eğer ben bunlara şifahen reddiyede bulunursam, gücenirler ve kalblerinde, İslâm'a karşı bir nefret meydana gelir..." düşüncesine kapıldı. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak, adeta, Hz. Muhammed (s.a.v)'e, "Ey Muhammed, niye reddetmedin de sustun?..

43 Onların sana va'd ettikleri, dinini kabul etmeleri hususunda da bir arzu içine girmene gelince, bu hususta senin onlara ihtiyacın yoktur. Çünkü biz sana, "Kevser"i verdik. Onlardan korkmana gelince de, biz senden bu korkuyu "Sana buğzeden (yok mu)? Asıl zürriyetsiz olan işte odur..." buyurmak suretiyle izale (yok ettik, giderdik) ettik. Öyleyse, onlara bakma ve onların sözlerine aldırma da, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam" de..." demek istemiştir.

44 22) "Ey Muhammed, ben, senin hakkını, kendi hakkıma üstün tutup da, "Kitaplılardan ve müşriklerden küfredenler...” (Beyyine, 1) dediğini, böylece küfür meselesinde, ehl-i kitabı, müşriklerden önce getirdiğini unuttun mu? Çünkü ehl-i kitabın tenkitleri, senin, müşriklerin tenkitleri ise, benim hakkımda idi. Böylece ben, senin hakkını Benim hakkımdan üstün gördüm de, kınama hususunda, (Beyyine Sûresi'nde), senin hakkını benim hakkımdan önce getirdim... Sen de, böyle yapmıştın.

45 Çünkü onlar, (Uhud'da) senin dişini kırınca, sen, "Allah’ım, kavmime hidayet nasib et... Zira onlar bilmiyorlar" demiştin. Ama Hendek Savaşı'nda, onlar seni, kılacağın namazdan alıkoyduğunda ise, "Allah’ım, bunların karınlarını ateşle doldur..." demiştin. Bunun için, burada da, sen onlardan ister kork, ister korkma, benim hakkımı kendi hakkına üstün tut da, onların sözlerini kabullenmediğini ortaya koy ve "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam... de."

46 23) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Zeyd'in karısı (Zeyneb) hadisesi, bu hadiseye nisbetle önemsizdir. Ama ben orada, o hususta, senin, kalbinde bir şey saklayıp da onu lisanen izhar etmemene rıza göstermedim. Tam aksine sana, itap (azarlama) yolu, "Allah'ın ortaya koyacağı şeyi içinde tutuyor, insanları sayıyor, dedikodularından korkuyorsun... Hâlbuki sayılmaya daha layık olan ise Allah'tır" dedim. Şimdi ben, o önemsiz hadisede, senin, meseleyi ortaya koymana ve ancak insanların dedikodularına aldırmamana razı olurken, şimdi bu meselede ki bu, en büyük meseledir, senin susmana nasıl razı olabilirim? O halde, açık seçik olarak, "Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de.."

47 24) Ey Muhammed, Ben sana, وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيراًۘ "(Resulüm!) Şayet dileseydik, elbet her ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik." (Furkan, 51) dememiş miydim? Sonra ben, bunca gücüme rağmen, senin tarafını gözettim; senin kalbini hoşnut etmeyi yeğledim ve âleme, "Ben bu risalet görevini, Hz. Muhammed (s.a.v)'le başkaları arasında müşterek yapmayacağım. Tam aksine, bu risalet görevi başkasının değil, onundur" diye haykırdım.

48 Çünkü ben, مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً۟ "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (Ahzab,40) dedim. O halde sen, senin tapınılma hususunda, başkalarının benim ortağım olmalarının aklen imkânsız olduğunu bildiğin için, senin böyle bir ortaklığın olamayacağını, âleme haydi haydi haykırman ye "Ey o kâfirler, sizin taptıklarınıza tapmam" demen gerekir.

49 25) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demiştir: اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِهِۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْتِيهِ اَجْراً عَظِيماً۟ "O topluluk sana geldiler. Onların sana; senin de, onların dinine uyman hususunda seni arzulandırdılar da, sen de, bu hususu kabullenmeme ve reddetme hususunda sustun. Hâlbuki ben, sana yapılan biati, Bana yapılmış biat addetmemiş miydim? Çünkü Ben, "Sana biat edenler yok mu? Onlar aslında Allah'a biat etmişlerdir" (Fetih, 10)

50 demiş, böylece sana yapılan bağlılığı, Kendime olan tabi oluş addetmiştim. Çünkü Ben ayrıca, قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ "(Resulüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân,31) dedim. O halde, sen de bunu, açıkça ifade et ve "Ey o kâfirler, sizin taptıklarınıza tapmam..." de.

51 26) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "ben sana karşı, bir babanın çocuğuna karşı duyacağı şefkatten daha fazla şefkat duymadım mı? Hem sonra, kişinin babasının yanında aç ve çıplak kalması, yabancıların yanında tok kalmasından daha güzeldir. Nasıl böyle olmasın ki? Açlık, onlar içindir. Zira onların putları hayattan uzak ve aç, bütün sıfatlardan ise soyutlanmışlardır. Ve üstelik onlar, ilimden nasibsiz, takvadan uzakdırlar. Sense Beni denedin. Ben seni yetim, kaybolmuş ve fakir bulmadım mı? Senin kalbini genişletmedim mi? Ebû Bekir es- Sıddîk'ı, sana bir hazine; Ömer el-Faruk'u heybet;

52 Osman'ı (mali yönden) bir destek; Ali'yi de, ilmin kalesi olarak vermedim mi? Senin beldeni harap etmeye çalışırlarken o fil ordusunun hakkından gelmedim mi? Kış ve yaz yolculukları hususunda, atalarına kafi gelmedim mi? Sana, Kevser’i vermedim mi? Senin hasmının zürriyetsiz olduğunu söylemeyi üstlenmedim mi? Senin deden (Hz. İbrahim), putları kırıp geçirdikten sonra bu putlar hakkında, "Niçin, duymayan görmeyen ve sana hiç faydası olmayan şeylere tapıyorsun?..” (Meryem,42) demedi mi? O halde, sen de bu putlardan uzak ve beri olduğunu açıkça ifade et de, "Ey o kafirler ben sizin taptıklarınıza tapmam" de."

53 27) Allah Teâlâ adeta şöyle demek istemiştir: "Ben sana, "Gerekli ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah'ı anın. Tıpkı atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla. İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!" Böylesi için âhirette bir nasip yoktur. " (Bakara, 200) ayetini indirmedim mi? Hem sonra, birisi, senin iki baban olduğunu söylese, öfkelenir, bunu kesinlikle kabul etmez ve bu husustaki tavrını alabildiğine ortaya kor ve hatta "Ben evlilik den doğmuş bir çocuğum... Zinadan doğmuş bir çocuk değil" dersin.

54 Bunun için, sen, doğum hususunda bir ortaklığın bulunduğunun söylenmesi durumunda susmadığına göre, ibadetteki ortaklığın bulunması halinde nasıl susarsın? Tam aksine, bunu kabul edemeyeceğini ortaya koy ve bu hususu, çok net bir biçimde red ederek, "Ey o kâfirler, sizin taptıklarınıza tapmam..." de.”

55 28) Cenâb-ı Hak adeta şöyle der: "Ben sana, اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ "O halde, yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hala düşünmüyor musunuz?" (Nahl, 17) ayetini indirmedim mi? Ve ben, yaratan ilah (Allah) ile cansız putları, mabudiyette bir sayan, müsavi addeden kimselerin aklı olmadığına; tam aksine, mecnun ve deli olduklarına hükmettim.

56 Sonra ben, yemin ederek, ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ. مَا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۚ "Nûn. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin." (Kalem, 1-2) dedim. Halbuki kafiler, senin mecnun olduğunu söylerler!.. Bunun için sen, onların sözlerini, açıkça reddet. Çünkü böyle demen, benim, şirk ayıbından beri ve uzak olduğunu; senin de, delilik ve cürüm kusurundan uzak olduğunu ifade eder. O halde sen, "Ey o kâfirler, ben, sizin taptıklarınıza tapmam..." de..."

57 29) O kâfirler, putlarına, "ilah" adını verdiler. Hâlbuki isimde müştereklik, mana ve özde de müşterekliği gerektirmez. Baksana, erkek ve kadın, insan olma hususunda hakikat bakımından müşterektirler. Ama daha bilgili ve iktidarlı oldukları için, yöneticilik kocaların payıdır. Yani kim daha bilgili ve daha iktidarlı ise, hüküm vermede, haklarının tümü onundur. Bunun için, kesinlikle, kudret ve ilim namına bir şeyi bulunmayan kimsenin değer verip hüküm biçmede nasıl hakkı olabilir?

58 Burada şu da denebilir: İki erkek ve kadının kendi hanımları olduğunu iddia etseler de, bu hususta anlaşsalar, bu caiz olmaz. Hatta bunlardan her biri, o kadının kendi eşi olduğuna dair beyine getirse bile, bu kadının onlardan birinin hanımı olduğuna hükmedilmez. İki kimse arasında müşterek olarak alınmış olan cariye de, bunlardan biri için helal olmaz. Bunun için, iki koca için bir eşin olması ve cinsi münasebetin helal olması hususunda, iki efendi arasında bir cariyenin, bu manada kullanılması caiz olmadığına göre, iki mabûd arasında bir abid nasıl düşünülebilir?

59 Bunu da geçelim, kim, iki kocanın bir ay biri için, bir ay da diğeri için olmak üzere, bir kadının helal olduğu hususunda anlaşabileceklerini caiz addederse, kâfir olur... Şimdi, ilah ile put arasında bir anlaşmanın olabileceğini caiz gören, kâfir olmaz mı? Buna göre Cenâb-ı Hak, Resulüne sanki "Bu söz ve bu teklif, son derece çirkin bir söz ve tekliftir. Bunun için, sen, bunu alamayacağını açıkça ifade et ve "Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam..." de.."

60 30) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Hani ben sana, "Ey Resulüm, eşlerine söyle; eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorlarsa..." (Ahzab, 28-29) ayetlerini indirdiğimi, sonra da sen, Aişe'nin dünyayı tercih edeceğinden endişelenip de ona, "Ebeveynine danışmadan, bu konuda sakın bir şey söyleme..." demiştin de, o da, “Bu hususta mı ana-babama danışacağım? Tam aksine ben, Allah'ı, Resûlüllah'ı ve ahiret gününü tercih ediyorum" demişti. Unuttun mu? Demek ki, nâkısâtu'l-akl olan kadın bile, Benim rızama ters olan şeyler hususunda duraklamazken göklerin ve yerin Cebbârı ben olduğum halde, sen, benim rızam ve emrime ters olan şey hususunda duraklar mısın? O halde, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de.

61 31) Allah Teâlâ adeta şöyle demek ister: "Ey Muhammed, sen,"Kim, Allah'a ve Ahiret gününe iman ederse, töhmet mahallesinde durmaz..." dememiş miydin? Hatta bazı meşayih efendiler, kendisinden ayrılmayı isteyen müridlerine, "Hükümdardan korkma..." derler. Mürid,"niçin?" deyince de, şeyh, "Çünkü hükümdar, insanları, şu iki hatadan birine düşürür: İnsanlar, sultanın, onun, âlim ve zahid kimselerle içli dışlı olduğu için, dindar olduğuna yahut da, senin de hükümdar gibi fasık olduğuna inanırlar ki, bu ikisi de hatadır, yanlıştır.

62 Bunun için, töhmet getiren yerlerden uzak durmanın gerektiği sabit olduğuna göre, ey Muhammed, senin bu söz ve teklif karşısında susman, sana, buna razı olduğun şeklinde bir töhmeti yöneltir. Özellikle,daha önce şeytan, senin okuman arasına, "Bunlar işte yüce kuğulardır. Şefaatleri umulur" diye de bir söz sokmuşken... Öyleyse, sen kendinden işte bu töhmeti (suçlamayı, itham etmeyi) sil de, "Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de.."

63 32) Görünür âlem olan bu âlemde haklar, ikiye ayrılır: a) Senin himayesi altında bulunduğun kimselerin hakkı ki, bu, senin mevlandır. b) Senin himayen altında bulunan kimselerin hakkı ki, bu da, çocuktur. Ama gel gör ki, biz, mevlaya yapılan hizmetin, çocuğun eğitilmesinden önce geldiği hususunda ittifak etmişizdir. Bunun için, mecazi manadaki mevlanın hakkı önce olduğuna göre, hakiki manadaki Mevla'nın hakkı, haydi haydi önce olur.

64 Öte yandan, rivayet olunduğuna göre, Hz. Ali (r.a), Ebû Cehil'in kızı ile evlenmesi hususunda Hz. Peygamber (s.a.v)'den müsaade istedi de, Hz. Peygamber (s.a.v)'in buna canı sıkılarak, "İzin vermem, izin vermem, izin vermem." Çünkü “Fatıma, benim bir parçamdır.

65 Onu üzecek olan şey, beni üzer; onu sevindiren şey, beni sevindirir. Allah da, kendi düşmanının kızıyla kendisinin habibinin kızını bir araya getirmez..." demişti. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Sen orada, çocuğunun hakkını nazar-ı dikkate alarak, bu işin olamayacağını açıkça ifade ettin ve bunu, birkaç kez tekrarladın. Şu halde senin burada, Mevlâ'nın hakkını nazar-ı dikkate alarak, bunu kabul etmeyeceğini açıkça, tekrar tekrar söylemen daha evladır. O halde, "Ey o kâfirler, sizin taptıklarınıza tapmam. Ve, kalbimde, habibe olan taat ile düşmanın taatını birleştirmem..." de.."

66 33) Ey Muhammed, sen, Ömer'e, "cennette bir köşk gördüm. Bunun üzerine, "Bu kimindir?" dedin de, sana, "Kureyş'ten bir gencin..." diye cevap verildi de, bunun üzerine sen de, "Kimdir o genç?" demiştin de, onlar da, "Ömer..." demişlerdi. Sen, "Ömer'in kıskançlığından korktum da, oraya girmedim..." dedin... Öyle ki, Ömer, "Ey Allah'ın Resulü, seni de kıskanır mıyım?" demişti.

67 Şimdi buna göre, Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek ister: "Sen, Ömer'in kıskançlığını nazar-ı dikkate alarak, onun köşküne girmedin... Şimdi sen, senin kalbine, Ben'den başkasının taatinin girmesi hususunda, Benim kıskançlığımdan çekinmez misin? Orada sen, bunun olamayacağını açıkça ifade et ve "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam... de..."

68 34) "Benim sana olan nimetimin, annenizin nimetlerinden aşağı olduğunu zanneder misin?" Seni, terbiye etmedim mi? Seni, yaratmadım mı? Sana rızık vermedim mi? Sana, hayat, kudret ve akıl verip, hidayet ve tevfikimi sana nasib etmedim mi? Sonra sen, bir zamanlar, aklı henüz gelişmemiş olan bir çocuktun. Sadece, annenin terbiyesini biliyordun. Çünkü sen, annenden daha güzel, daha iyi ve daha cömert bir kadın, meme vermek için kucağına alsaydı, sen nefretini açıklar ve ağlardın.

69 Eğer o kadın, sana meme verecek olsaydı, "Ben, annemden başkasını istemem. Zira bana ilk nimet veren odur" dercesine, ağzını yumardın. Şu halde, senin bu hususta nefretini ortaya koyman ve "Ben, Rabbimden başkasına ibadet etmem, zira O, bana en ilk nimet verendir" demen, daha evla ve uygundur. O halde, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de...

70 35) Yedirip içirme nimeti, akıl ve nübüvvet nimetinden daha aşağıdadır. Sonra sen biliyorsun ki, koyun ve köpek, yedirip içirme nimetini unutmazlar, kendisini doyurandan başkasına dönüp bakmazlar. Peki, insanın, kendisinin yokdan var edilmesi ve kendisine çeşitli nimetler lütfedilmesini unutması nasıl uygun düşer? Hele bu husus, mahlûkatın en efdali hakkında nasıl düşünülebilir? O halde de ki, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..."

71 36) Şafiî'ye göre, nafakayı temin edemeyen kocanın karısından ayrılma hakkı vardır. Dolayısıyla sen, dost ve akrabalarından herhangi fayda ve destek bulamadığına göre, onlarla içiçe olsan bile, senin de onlardan ayrılma hakkın doğar. Çünkü senin atan Hz. İbrahim, "Duymayan, görmeyen ve sana herhangi bir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun..." (Meryem,42) demiştir. Senin onlarla içiçe olduğun farz edilse bile, onlardan ayrılman ve onları terk etmen gerekir, hâlbuki, sen onlarla içiçe de değilsin. Şimdi, senin, onlarla içiçe olmaya yaklaşmayı düşünmen, sana uygun düşer mi? O halde, "De ki, ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..."

72 37) Bu kâfirler, aşırı ahmak oldukları için, ilahların çok oluşunu, tıpkı kendisi sebebiyle zenginliğin arttığı maldaki çokluk gibi zannetmişlerdir. Hâlbuki durum, hiç de böyle değildir. Tam aksine bu durum, kendisi sebebiyle ihtiyaçların arttığı, ailedeki çokluk gibidir. O halde, ey Muhammed, de ki, benim tek bir ilahım var. Geceleyin, O'nun için namaz kılar, gündüz de onun için oruç tutarım. Ama henüz ben, O'nun verdiği nimetlerin zerrelerinden birinin hakkını bile ödeyemedim. O halde, daha nasıl, ben, birçok ilahlar uydurup onlara ibadet edebilirim? Bunun için, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!" de.

73 38) Cebrail (a.s), Hz. Meryem için, insan şekline girince, Hz. Meryem, "Doğrusu ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer sen fenalıktan bihakkın çekinen isen (çekil yanımdan)" (Meryem, 18) dedi ve Allah'ı bırakıp da Cebrail (a.s)'e meyletmekten, Allah'a sığındı. Şimdi sen, mükemmel bir insan, bir erkek olmana rağmen, görülen putlara meyletmeye razı olur mu? O halde, "De ki, ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..."

74 39) Ebû Hanife'ye göre, kocanın, nafakayı temin edememesi veya arız olan bir cinsî iktidarsızlık sebebiyle eşlerin birbirlerinden ayrılma hakları doğmaz. Zira koca, ailenin işlerini üstlenen birisidir. Bunun için, kusurlu olması sebebiyle, kocanın bu işleri deruhte etmesinden kaçınması doğru olmaz. Şimdi, Cenâb-ı Hak da, "Herhangi bir kusuru olmadığı halde, senin işlerini üstlenen benim. Bunun için, benden yüz çevirmen nasıl düşünülebilir.” O halde, de ki, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam.." denilmek istenmiştir.

75 40) Bu kâfirler, kendilerini yaratanın Allah olduğunu kabul etmektedirler. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Şayet sen onlara, gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olursan, "Allah" derler" (Lokman, 25) buyurmuştur. Yine bir başka ayetinde de, "Bana söyleyin bakalım, onlardan arzın herhangi bir kısmını yaratan var mıdır?" (Ahkaf, 4) buyurmuştur. Buna göre, Cenâb-ı Hak adeta, "Bu ortaklık, eğer, "Müzara'a“ (mahsulü belli oranda paylaşmak ) ortaklığı ise, bu batıldır. Çünkü tohum, emek, sulama ve koruma... hepsi benden. Putların yaptığı ne?. Veyahut da bu ortaklık, "vücûh-şöhret" ortaklığı otur. Hâlbuki bu da olamaz. Baksana putlar, benden daha çok meşhur ve benden daha çok tanınmışlardır.

76 Veya bu ortakçılık beden ortaklığıdır. Hâlbuki bu da olamaz; çünkü böyle bir ortaklık cins birliğini gerektirir... Veyahut da bu ortaklık, "inân ortaklığı" (eşit derecede ortaklık)dır. Bu da olamaz; çünkü burada bir nisab-oran olması gerekir?. Ama putların nisabı nedir? Yahut da Cenâb-ı Hak şöyle demek istemiştir: Bu, bir ortaklık değildir. Ne var ki putlar, cebren ve zorla, mülkten paylarını almaktadırlar.

77 Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Siz, ne biçim cahil kimselersiniz? Yaptığınız bu putlar, sinekten daha acizdir. Allah "Allah'ı bırakıp da taptığınız o putlar, kesinlikle, bir sineği dahi yaratamazlar" (Hac, 73) buyurmuştur. Bunun için, tohumu yaratan da, onu toprağa atan da, emeği veren de, sulayan da, koruyan da benim. Ama gel gör ki, sinekten daha aciz olan kimseler zorla ve cebren, benden pay alıyorlar. Bu, akıllı kimseye yakışan bir hüküm değildir. O halde, "Ey o kâfirler, ben, sizin taptıklarınıza tapmam" de.

78 41)Varlık âlemindeki her zerre, akılları, Cenâb-ı Hakk'ın zatını ve sıfatlarını tanımaya davet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın kanunlarını bilmeye davet edenler ise, salatü selam onlara olsun, peygamberlerdir. Her sinek, karasinek ve sivrisinek, Cenâb-ı Hakk'ın zat ve sıfatlarının bilinip tanınmasına davet edince, Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah, sineği, hatta küçüklükte ondan daha ileri olan bir mahlûku mesel olarak getirmekten çekinmez..." (Bakara,26) buyurmuştur.

79 Bu böyledir, zira bu sinekler, zat ve sıfatlarınızın sonradan yaratılmış olmaları sebebiyle, Allah'ın kudretinin tanınmasına; o ilginç yapılarıyla, Allah'ın ilminin ne denli yüce olduğuna ve zat ve sıfatlarının belli bir ölçüde tutulmuş olmaları sebebiyle de, Allah'ın irade sıfatının mevcudiyetine sevk ederler. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki "Bu gibi şeylerden niçin sakınırsın?" demek istemiştir.

80 Rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer (r.a), halife olduğu günlerde, pazara girdi ve bir işkembe alarak, geri döndü. Bunu, uzaktan, Hz. Ali (r.a) gördü ve onu karşılar ve ona, "Niçin yolunu değiştirdin?" der. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), "Utanmayasın, çekinmeyesin diye..." deyince, Hz. Ömer (r.a), "Benim olan şeyi taşımaktan niye çekineyim..." dedi. Şimdi, Cenâb-ı Hak da adeta şöyle demek istemiştir: "Ömer, dünyevi gıdası olan o işkembeyi taşımaktan çekinmeyince, sana dini bir gıda (ders) veren o sinekten bahsetmekten niçin çekineyim?"

81 Öte yandan Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek ister: Nemrud, Allah'lık iddiasına girişince, o sinek, onun ilah olamayacağını haykırmaya başladı. Bunun için, bu kâfirler, seni şirke davet edince, sen onlara bunun olamayacağını haykırmak ve açıkça bunu reddetmez misin? O halde de ki, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." Firavun, uluhiyyet iddiasında bulununca, Cebrail (a.s) onun ağzını çamurla tıkadı. Şimdi, eğer sen, güçsüz ve acizsen, herhalde, Nemrud'a musallat olan sinekten daha aciz değilsin. Eğer güçlü isen, Cebrail (a.s)'den daha kuvvetli değilsin. Bunun için, bu teklifin kabul edilemez bir şey olduğunu açıkça ifade et de, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de.

82 42) Cenâb-ı Hak adeta, şöyle demek ister: "Ey Muhammed, sen, bizatihi lisanen, "Ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de. Ve bunu bana borç olarak bırak. Çünkü ben, senin bu borcunu en güzel bir biçimde öderim. Baksana, o Hıristiyan, "Muhammed'in, Allah'ın Resulü olduğuna şehadet ederim" deyince, ben, "Hıristiyanlıktan uzaklaştığını açıkça ifade etmediğin sürece bununla yetinmem..." dedim. Bunun için, Ben, her mükellefe, senin dinine muhalif her dinden ayrıldığını lisanıyla, açıkça ifade etmesini farz kıldığıma göre, sen de, Benden başka her mabudu açıkça reddedeceğini kendine vacib kıl da, "Ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." de.

83 43) Hz. Musa (a.s)'nın fıtratında sertlik vardı. Bunun için, Cenâb-ı Hak onu Firavun'a gönderince, ona “Ve ona yumuşak söz söyleyiniz..." (Tahâ, 44) denildi. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.v)'i de insanlara peygamber olarak gönderince, aşırı derece merhametli olduğuna dikkat çekmek için, ona, sertlik göstermesi emredildi de, ona, "De ki, ey o kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..." denildi.

84 EY KÂFİRLER Cenâb-ı Hakk'ın, قُلْ يَا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ "De ki: Ey o kâfirler..." ifâdesine gelince, bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: BİRİNCİ MESELE يَا اَيُّهَا ifadesi hususundaki görüşümüz, daha önce birkaç yerde geçti. Biz burada buna, şöyle bir ilavede bulunmak istiyoruz. Hz. Ali (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: يَا ile nefse, اَيُّ ile, kalbe; هَا ile de, ruha nida edilmiştir." Şu izah da yapılmıştır: يَا ile gâibe اَيُّ ile mevcut olana nida edilmiş هَا ile de dikkat çekilmiştir.

85 Buna göre, Cenâb-ı Hak adeta sanki "Ben sana üç kez seslendim. Sen bana bir kez bile cevap vermedin. Bu ancak, sendeki o gizli cehaletten dolayı böyle olmuştur" demiştir. Şöyle tefsir yapanlar da vardır: Allah Teâlâ, bu ifadede, uzak için kullanılan يَا ile yakın için kullanılan اَيُّ yi beraber zikretmiştir. Buna göre, Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Senin, benimle yaptığın muamele ve benden kaçışın, uzak olanın (Allah) uzaklaşmasını gerektirir.

86 Ne var ki, benim sana olan ihsanım ve sana gelip ulaşan nimetlerim ise yakın olanın (Allah) yakınlaşmasını gerektirir.” Çünkü Cenâb-ı Hak, "Biz ona, şah damarından daha yakınız..." (Kaf, 16) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, uzaklaşmayı ifade eden يَا 'yı, yakınlaşmayı ifâde eden اَيُّ 'den önce getirerek, adeta, "Kusur senden, muvaffakiyet benden..." demek istemiştir.

87 Daha sonra da, يَا yı zikretmiştir. Çünkü uzaklaşmayı gerektiren, يَا tıpkı bir ölüm gibi, yakınlaşmayı ifâde eden اَيُّ ise, tıpkı bir hayat gibidir. Bunun için, bu ikisi mevcut olup tahakkuk edince, ölümle hayat arasında yer alan bir hal de tahakkuk eder ki, bu hal, uykudur. Uyuyanın, mutlaka uyandırılması gerekir, هَا ise, tenbih (uyandırma) edatıdır. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak, bu nidayı, bu harf İle bitirmiştir.

88 لَا اَعْبُدُ مَاتَعْبُدُونَ ( 2 ) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ (3 ) وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَاعَبَدْتُمْ ( 4 ) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ ( 5) 2. Ben sizin tapmakta olduğunuz (varlıklara) tapmıyorum. 3. Sizde benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a) kulluk yapıcı değilsiniz. 4. Zaten ben, sizin tapmış olduğunuz (varlıklara) asla tapıcı değilim. 5. Siz de benim kulluk yaptığım (güce, Allah’a) kulluk yapıcı değildiniz.

89 BURADA TEKRAR VAR MI? BU AYETLER HAKKINDA ŞÖYLE İKİ GÖRÜŞ VARDIR: a) Bunlarda biri tekrar yoktur. b) Bunlarda biri tekrar vardır. "Tekrar yoktur" görüşünü, şu şekillerde izah edebiliriz: a) Birinci ayet, gelecek, ikinci ayet ise şimdiki zaman içindir. Birincisinin, "gelecek zaman" için oluşunun delili şudur: "Lâ", ancak gelecek zamanı ifade eden, muzari fiilin başına gelir. Baksana لَنْ (len) edatı da, لاَ (lâ)'nın nefyettiğini (olumsuz, kıldığını) te'kidle nefyeden bir edattır.

90 Nitekim Halil şöyle der: لَنْ 'in aslı, لاَ اَنْ dir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, لَا اَعْبُدُ مَاتَعْبُدُونَ ayeti, "Ben gelecekte sizin putlarınıza tapmama dair taleb ettiğiniz şeyi yapmayacağım. Siz de, sizden İlahıma tapmanız talebimi gelecekte de yapıcı değilsiniz" manasınadır. Daha sonra وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَاعَبَدْتُمْ denilmiştir ki bu da, "Ben şu anda (şimdi) sizin mabudlarınıza ibadet edici değilim. Siz de, şu anda benim mabuduma ibadet ediciler değilsiniz" demektir.

91 b) Durum tersine çevrilerek bu ifadelerden birincisi "şimdiki zaman" (hal), ikincisi gelecek zaman (istikbal) için kullanılabilir: وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَاعَبَدْتُمْ ayetinin gelecek zaman için olabileceğinin delili ise, bu ifadenin, "Ben sizin taptıklarınıza taparım" şeklindeki bir anlayışı bertaraf etmiş olmasıdır. O halde bunun gelecek için olduğunda şüphe yoktur.

92 c) Bazıları da şöyle demişlerdir: "Bu ayetlerden her biri hem şimdiki zaman, hem gelecek zaman için olabilir. Fakat biz, tekrarı önlemek İçin, birini şimdiki zaman, diğerini de gelecek zaman için alırız. Eğer bu ayetlerin önce şimdiki zamandan, sonra da gelecek zamandan haber verdiklerini söylersek, bu burada bir tertib olduğuna delalet eder. Yok, eğer birinci ayetin gelecek zamandan haber verdiğini söylersek, bu, onların Hz. Muhammed (s.a.v)'i kendisine çağırdıkları şey olduğu için, daha mühim olduğundan dolayı, Allah Teâlâ, öncelikle onu zikretmiştir.

93 Buna göre eğer, "Her şey ortada iken, Hz. Peygamber (s.a.v)'in putlara tapmadığı, kâfirlerin ise bazen (zor durumlarda), Allah'a yöneldikleri malum iken, mevcut durumu haber vermenin faydası ve gereği nedir" denilince. Biz deriz ki, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendi durumunu anlatmasına gelince, bu, cahiller, onun gizliden gizliye, ya putlardan korktuğu veya onlara arzu duyduğu için, putlara ibadet edeceğini sanmasınlar diyedir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, onların Allah'a ibadet etmeyeceklerini söylemesi ise, kâfirin yaptığı şeylerin, kesinlikle gerçek ibadet olmayacağından ötürüdür."

94 d) Ebû Müslim'in görüşüne göre, ayetlerdeki birinci ifadelerden kastedilen,"ma'bûd"dur. Buna göre bunlardaki مَا ism-i mevsûlu, اَلَّذِى manasına olup, buna göre Hz. Peygamber (s.a.v), "Ben putlara tapmam, siz de Allah'a tapmazsınız" demiş olur. Sonrakilerde ise مَا edatı, fiiliyle beraber, masdar hükmünde olup, buna göre mana, "Ben, şirke ve tefekkürsüzlüğe bina edilmiş ibadetiniz gibi bir ibadeti yapmam. Siz de yakine ve hakka binaenaleyh ibadetim gibi bir ibadeti yapmazsınız. Şimdi siz benim ilahıma ibadet ettiğinizi ileri sürerseniz, bu batıl-yanlış olur. Çünkü ibadet, emredilen, emre göre yapılan bir iştir. Sizin yaptığınız ise, yasaklanan emredilmeyen bir iştir" şeklindedir.

95 TEKRAR OLDUĞU GÖRÜŞÜ "Bir tekrar vardır" görüşünü şu üç şekilde izah ederiz: 1) Tekrar, te'kid ifade eder. Te'kide ileri derecede ihtiyaç duyulduğu zaman, orada tekrar da o nisbette güzel olur. Hiçbir yerde de, buradaki kadar ihtiyaç duyulamaz. Çünkü o kâfirler, bu hususta, Hz. Peygamber (s.a.v)'e tekrar tekrar müracaat ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v) de hep sustu, cevap vermedi. Böylece kalblerinde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, kendi dinlerine az da olsa bir meyil duyduğu hissi uyandı. İşte bu durum, onların bu hislerini ve tekliflerini nefyetme ve geçersiz kılma hususunda, bir te'kide ihtiyaç hissettirmiştir.

96 2) Kur'ân-ı Kerim, onların sordukları ve istedikleri şeylere bir cevap olmak üzere, parça-parça, ayet-ayet inmiştir. Şimdi o müşrikler, "Bizim, senin ilahını kabullenmemiz için, senin de bizim putlarımızı selamlaman gerekir" dediler. Allah Teâlâ, لَا اَعْبُدُ مَاتَعْبُدُونَ ( 2 ) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ (3) ayetlerini indirdi; daha sonra yine bunlar, "Bir ay sen bizim ilahlarımıza ibadet et, bir ay da biz senin ilahına ibadet edelim" dediler de, yine Hak Teâlâ, وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَاعَبَدْتُمْ (4) وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ (5) ayetlerini indirdi. Bahsettiğimiz bu husus, ihtimal dâhilinde olunca, işte bu şekildeki bir tekrar, kesinlikle zarar verici değildir, lüzumsuz bir tekrar sayılmaz.

97 3) Kâfirler, aynı sözü yani, "Bir ay sen bizim ilahlarımıza, bir ay da biz senin ilahına; bir sene sen bizim ilahlarımıza, bir sene de biz senin ilahına ibadet edelim" sözünü tekrar edince, cevap da, bu tekrara uygun olarak tekrarlanmıştır. Ki bu bir çeşit tehekküm (istihza) (Şiddetle azarlama) dır. Çünkü aynı kelimeyi bozuk bir gaye için tekrar edene, onu ve sözünü hafife alıp, hakaret etmek için, onun kelimeleri tekrar edilerek karşılık verilir.

98 ŞİDDETLE HOŞGÖRÜNÜN UZLAŞMASI Bu sûrenin başı şiddet ve hakareti, yani "Ey kâfirler" diye hitab ile tekrarı ihtiva ederken, sonu da bir müsamaha ve önemsememeyi ihtiva etmektedir. Bu müsamaha ve önemsememe de, "Sizin dininiz size, benim dinim bana" ayetinin ifade ettiği husustur. Şu halde, bu iki husus nasıl telif edilebilir? Hz. Peygamber (s.a.v) adeta "Ben sizi böylesi kötü bir işten (tekliften) alabildiğine sakındırdım ve bu hususta kusur etmedim. Şimdi mademki benim bu husustaki sözümü kabul etmediniz, o halde, ben sizi, siz beni bırakın" demek istemiştir.

99 SİZİN DİNİNİZ SİZE, BENİMKİ BANA لَكُمْ دينُكُمْ وَلِىَ دِينِ "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kâfirûn, 6) Küfre Rıza Olur Mu? a) İbn Abbas (r.a) buna, "Sizin Allah'ı inkâr edişiniz size, benim Allah’ı birlemem ve ihlâslı oluşum da bana" manasını vermiştir. Buna göre eğer, "Şimdi yani Hz. Peygamber (s.a.v)'in onlara küfürlerinde, müsaade ettiği söylenebilir mi?" denilirse, biz deriz ki: Hayır, asla. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), küfürden insanları vazgeçirmek için görevlendirilmişti. Bunun için buna daha nasıl müsaade edebilir. Ama Hz. Peygamber (s.a.v)'e böyle söylemesinin emir olunmasının maksadı, şunlardan biridir.

100 1) Bundan maksad, tevhid dir. Bu tıpkı bu yönüyle, "Haydi dilediğinizi yapın, ama o, yaptıklarınızı görüyor" (Fussilet, 40) ayeti gibidir. 2) Hz. Peygamber (s.a.v) sanki şöyle demek istemiştir: "Ben, sizleri hakka ve kurtuluşa çağırmak için gönderilmiş bir peygamberim. Bunun için eğer dediklerimi kabul etmez ve bana uymazsanız, hiç olmazsa beni bırakın ve şirke davet etmeyin." 3) Bu, "Sizin dininiz size. O halde, eğer helakinizi tercih ediyor iseniz, o din üzere devam edin. Benim dinim de bana. Çünkü ben, bu dinimi terk edecek değilim" demektir.

101 b) Buradaki "din", hesab manasına olup, ayet, "Sizin hesabınız size, benim hesabım bana. Bunun için hiçbirine, başkasının işlerinin hesabı sorulmayacak" demektir. c) Burada bir mahzuf muzafın olduğu düşünülerek mana şöyle olabilir: "Sizin dininizin cezası (karşılığı) size, benim dinimin cezası (karşılığı) bana..." "Ey Muhammed, senin dininin karşılığı bir saygı ve bir mükafaat olarak sana yettiği gibi; onların dinlerinin karşılığı da bir vebal ve ceza olarak onlara yeter."

102 d) Buradaki "din", ceza (karşılık) manasınadır. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah'ın dini, yani had cezasını uygulama hususunda sizi bir acıma hissi sarmasın" (Nur,2) buyurmuştur. Bunun için bu, "Rabbimden gelecek ceza size, putlarınızdan gelecek ceza bana olsun. Fakat sizin putlarınız cansızdır. Dolayısıyla onların cezasından korkmuyorum. Ama göklerin ve yerin Cebbar’ı Allah’ın çetin cezasından korkup-çekinmeniz aklen size gerekir" demektir.

103 e) Din, "duâ" manasınadır. Nitekim Hak Teâlâ, "Dini sırf Allah'a has kılarak, Allah'a dua edin" (Mü'min, 14) buyurmuştur. Buna göre mana, "Sizin duanız sizedir" buyurmuştur. Buna göre mana, "Sizin duanız sizedir. Hâlbuki kâfirlerin duası, tamamen boşa gider. Eğer siz o putlara dua ederseniz, dualarınızı duymazlar. Duysalar da duanıza icabet edemezler. Sonra onlar bu hal üzere kaldıkları sürece, size zararları dokunmaz. Ama kıyamet günü, onlar dile gelirler ve onları Allah'a ortak koşuşunuzu kabullenmezler.” Ama benim Rabbime gelince: O, iman edenlerin dualarına icabet eder. (Şura,26) ve "Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü dua eden bana dua ettiğinde duasına icabet ederim" (Bakara 186) der.

104 f) Din, adet-örf demektir. "Atalarınızdan ve şeytanlardan aldığınız örfleriniz, size; benim meleklerden ve vahiyden aldığım örfüm bana.” “Sonra sizler şeytanla ve cehennemle, ben de meleklerle ve cennetle yüz yüze kalıncaya değin, her birimiz kendi âdeti ve örfü üzere devam etsin gitsin" demektir.

105 g) Din kelimesi, dünyada yaşanan değerler sistemi olarak “din” manasına gelebilir. Bu durumda âyetin anlamı: “Sizin değerleriniz size, benimki de banadır” şeklinde olur. Ayetteki, لَكُمْ دِينُكُمْ ifadesi, hasr (ancak) manasınadır ve "Sizin dininiz başkasına değil ancak size; benim dinim de başkasına değil ancak banadır" demektir. Bu, “İnsan için, ancak kendi sayıcı gayreti vardır" (Necm, 39) ve "Hiç kimse, hiç kimsenin günahını üstlenmez" (İsra, 15) ayetlerinin ifade ettiği hususa işaret olup, "Ben vahiy ve tebliğ ile memurum; sizlerse, emirlere uymak ve kabul etmekle memursunuz. Ben mükellef olduğum işi yapınca, sorumluluktan kurtulmuş oldum. Ama sizin küfürde ısrar edişiniz, kendisinden ötürü bana kesinlikle bir zarar gelmeyecek şeylerden bir şeydir" demektir.

106 KUR’AN VE DİN ÖZGÜRLÜĞÜ Kafirun Sûresinin son âyeti İslâm dininin inanç özgürlüğüne bakışını simgelemektedir. a)- Kur’an’a göre insanlar, inanma veya inanmamada serbest bırakılmışlardır. “Sizi yaratan O’dur; kiminiz kâfir, kiminiz mü’minsiniz.” (Teğâbün:2) “Biz, insana doğru yolu gösterdik; ya şâkir (mümin) olur, ya da kâfir (nankör) olur.” (İnsan:3) “De ki Hak, Rabbinizden (gelen) dir. Dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin” (Kehf:29) Yüce Allah inanç konusunu insan iradesine bıraktığını ifade etmekte, İbrahim:4’te de dileyenleri hidayete erdireceğini, dileyenleri ise sapıklıkta bırakacağını beyan etmektedir.

107 b)- İnanç, ancak irade hürriyetiyle bir anlam ifade eder. İnanabilme ve inanmama özelliğinde yaratılan insanın akıl ve iradesini kullanarak karar vermesi, kararının değerlendirmeye alınmasının ön şartıdır. Din, gönül eylemidir ve gönülde başlar; davranışlar da gönül desteğiyle, iman ve ahlak birlikteliğiyle değer kazanırlar. c)- “Sen ey Peygamber, Rabbinden sana indirilmiş olanın tamamını tebliğ et. Eğer bunu yapmadıysan Allah’ın (sana yüklediği) peygamberlik görevini tebliğ etmemiş (insanlara ulaştırmamış) olursun..” (Maide:67) “Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik. Senin görevin sadece tebliğ etmektir…” (Şûrâ:48)

108 d)- İnanç bir akıl eylemidir ve iradeyle ortaya konulması gerekir. İman veya küfür de bunların sonucunda istenip tercih edilir. Peygamberler ilâhî gerçekleri duyurur, vahiy eseri kitaplar da birer yol haritasıdır. Bu durumda insanların inanç ve davranış serbestîsine sahip olduğunu, hiç kimsenin hiç kimseyi zorlayamayacağını, karar verilen doğrultuda yaşanan hayatın hesabının ahrette verileceğini ve herkesin hak ettiği sonuçla buluşturulacağını bilmekte yarar vardır. Hürriyet, inanmamayı da içerir. Bu nedenledir ki Bakara:256’da “dinde zorlamanın olmadığı” açıkça belirtilmektedir.

109 e)- Din, öncelikle gönül eylemidir; “İslâm” inancı, ilk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberlerin iman ettiği, yaşadığı, davranışlarıyla veya sözleriyle insanlara örnek olmaya çalıştıkları, Allah katındaki tek makbul dindir. Bu dinin özü “tevhid” dir; yani “tek Allah’a kulluk yapmak, başka varlıklara tapmamak ve Allah’a ibadette de başkalarını devreye sokmamaktır.” “Andolsun ki, biz her ümmete mutlaka bir peygamber göndermişizdir: Allah’a ibadet edin; şeytandan kaçının diye…” (Nahl:36) “Tek Allah’a iman ve sadece O’na kulluk yapmak” tevhid inancının olmazsa olmazıdır.

110 Bu önemi nedeniyledir ki, Mekkeli müşrikler, kendi yanlışlarını terk etmek istemedikleri için, Hz. Peygamber’den, onlara “Sizin dininiz size, benimki de banadır” şeklinde hitap etmesi istenmektedir. f)- Herhangi bir müşrik değil, sadece Müslümanlara savaş açan müşrikler bulundukları yerde öldürüleceklerdir. Çünkü onlar fiilen savaş içerisindedirler ve düşmanlıklarına devam etmektedirler. Bakara 2/190’da da hatırlatılan mesaj bundan ibarettir. Burada yadırganacak bir durum yoktur; çünkü saldırganlık söz konusu değildir.

111 g)- İnsanların en kutsal değerlerinden birisi hayat hakkıdır. Bir insanın hayatına kast etmek, sebepsiz yere insan öldürmek Kur’ân’a, hatta Tevrat’a göre bütün insanları öldürmekle eşdeğer tutulmuştur. Maide 5/32. İlâhi irade hayat hakkı noktasında son derece nettir ve temel duruş insan hayatına saygıdan yanadır.

112 h)- Müslümanların diğer inançlardan olan kişilere karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini kavramak için şu âyetleri çok iyi bilmek gerekir. “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” (Müntehine: 8-9)

113 Saldırganlık yapmayana saldırmak bir tarafa onlara iyilik yapılması ve adaletle davranılması gereği üzerinde durulmaktadır. Çünkü Yüce Allah âyetin sonunda iyilik yapanları ve adalet sahiplerini sevdiğini beyan etmektedir. Cihâd kavramı önüne gelen her inançsız veya farklı inançlardan olan kişileri öldürmeye değil, onları kazanmaya dayalı bir faaliyettir. Bu nedenledir ki Furkan Sûresi 52. Âyet de en büyük cihad Kur’ân’ı anlamak şeklinde belirlenmiştir. Sadece bu âyet bile İslâm’ın savaş anlayışını kavramamıza yeter niteliktedir.

114 KÂFİRÛN SÛRESİNİN GENEL MESAJLARI 1-Kâfirûn sûresi, bir adı da “İhlâs” olması nedeniyle, inançta arı-duru olmayı öne çıkartan bir sûredir. 2-Hz. Peygamber’in risâlet öncesi ve sonrasında puta tapmadığı mesajı sûreye hâkimdir. 3-Bu haliyle sûre, asıl nankörlüğün, şirke bulaşmış bir inanç bozukluğunda olduğunu ortaya koymaktadır. 4-Bu sûrede tevhîd ilanı esastır. Gönüllerdeki ihlâs dile getirilmeli, gerekiyorsa ilân edilmeli ve kişinin kendi duruşu ortaya konulmalıdır. Böylece karşıdakinin de kendisini kontrol etme fırsatı ona tanınmalıdır.

115 5-İnsanlara yanıldıklarını, yanlış yolda olduklarını söylemek de bir görevdir. Ancak bu görev, kırıp dökerek, sövüp sayarak veya paylayıp hakaret ederek gerçekleştirilmemeli, durumun gereği ne ise, ona göre bir metot takip edilmelidir. 6-Herkes, hesabını kendisinin vereceğini bilerek dünyadaki hayatını yaşamalı, âhirette yaşanacaklara kendisini hazırlamalıdır.

116 7-Hiç kimse kimseyi bir şeye zorlamamalıdır; aksine, durumu uygun olan herkes, irade ortaya koyup ihtiyaç hissedenleri bilgilendirmeye, aklını kullandırmaya ve sorumluluk sahibi olunduğunu hatırlatmaya çalışmalıdır. 8-“Ey kâfirler” diye başlayan bu sûrenin son âyetinde, aslında yine öyle inananlara seslenilmekte ve sonuçta kaybedecekleri kendilerine hatırlatılmaktadır. Kaybedenlerden değil, kazananlardan olmak niyazındayız.

117 KAYNAKLAR 1.Fahreddin Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtihu’l- Gayb) 2.Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’ân. 3.Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir. 4.Mehmet OKUYAN, Kısa Sûrelerin Tefsiri. 5.Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an-ı Kerim Meâli.

118 HAZIRLAYAN MUSTAFA GÜLEÇ BURSA MERKEZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ MESLEK DERSLERİ ÖĞRETMENİ


"GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI KÂFİRÛN SÛRESİNİN TEFSİRİ." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları