Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

İNSAN HAKLARI VE LİBERALİZM. Giriş: İnsan Hakları, Liberalizm ve Türkiye Teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "İNSAN HAKLARI VE LİBERALİZM. Giriş: İnsan Hakları, Liberalizm ve Türkiye Teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin."— Sunum transkripti:

1 İNSAN HAKLARI VE LİBERALİZM

2 Giriş: İnsan Hakları, Liberalizm ve Türkiye Teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin yaşandığı bu dönemde, enformasyon önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilgiyi aynı anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşıyan elektronik iletim ağının yeryüzünü sarması, bilgi ve fikir alış- verişinin hızlanmasına ve yaygınlaşmasına, bireyler, topluluklar ve ülkeler arası ilişkilerin yeni bir boyut kazanmasına katkıda bulunmaktadır. Bu gelişmelerle dünya küçülmekte, küçüldükçe globalleşme denen süreç daha da hızlanmakta, ortak çıkarlar ve idealler etrafında, ulusal sınırları aşan bütünleşmeler meydana gelmektedir. İşte bu bütünleşme sürecinde, “düşünce tarihinde adım adım bilincine varılan ve tökezleye tökezleye ortaya konan bir haklar silsilesi” niteliğindeki insan hakları ile kısaca “özgürlük taraftarlığı” olarak ifade edilebilecek liberalizm kavramları, bir yandan insanların büyük bir kısmının paylaştığı en büyük/en önemli idealler hâline gelirken, diğer yandan da üzerinde en çok tartışılan, kafa yorulan, uzlaşılması zor konular hâline gelmektedir.

3 İnsan Hakları İnsan hakları, doğal hukuk anlayışına dayanmaktadır. Buna göre insan, insan olmak sıfatıyla, yapısı gereği, vazgeçilmez, devredilmez, zaman aşımına uğramaz haklara sahiptir. Bir insanın bu haklara sahip olması, belirli bir işi yapmasına, belirli bir rolü icra etmesine veya belirli görevleri yerine getirmesine bağlı değildir; bu haklar sadece insan olmasından ötürü ona aittir. Filozof Jaques Martin‟in belirttiği gibi “İnsan bir kişi, bir bütün, kendisinin ve kendi eylemlerinin bir efendisi olması dolayısıyla haklara sahiptir ve sonuç olarak insan, basitçe, bir amaca yönelik bir araç değildir; fakat bir amaçtır. İnsan kişi saygı gösterilme hakkına sahiptir, hakların konusudur, haklara sahiptir. Bunlar insanın insan olması yüksek gerçeği dolayısıyla insana borçlu olunan şeylerdir.” İnsanın yalnızca insan olmasından ötürü hak sahibi olmasıyla insan hakları, insanın insanlığından başka hiçbir temele dayanmaz ve en sağlam temeli bulmuş olur.

4 İnsan hakları doktrinin, 20. yüzyıldaki en önemli kazanımı, uluslar-üstü bir nitelik kazanmış olmasıdır. İnsan haklarının uluslar-üstü bir konu haline gelmesi politika teorisindeki klasik egemenlik anlayışını değiştirmiş; 19. yüzyılın mutlak ve merkeziyetçi egemenlik kavramı yerini, sınırlı ve paylaşılan egemenlik anlayışına bırakmıştır. Egemenlik kavramındaki bu kırılma aynı zamanda “ulus-devlet” anlayışındaki aşınmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği gibi oluşumlar, klasik egemenlik kavramının anlamını kaybetmesine, egemenliğin yeniden (insan hakları çerçevesinde) tanımlanmasına sebep olmuştur.

5 Günümüzde insan hakları, toplumsal ve siyasal sistemlerin iyileştirilmesine yönelik ahlaki taleplerin asıl dayanağı, hatta siyasal rejimlerin meşruluğunun temeli olarak algılanmakta ve işlev görmektedir. Yönetimler ve onların uygulamaları, insan haklarına bağlı kaldıkları oranda meşru addedilmektedir. Zîra İHEB‟nde ifade edildiği gibi, insan hakları “bütün halklar ve uluslar için başarının ölçütü niteliğindedir.

6 Liberalizm Siyasal ve sosyal yaşamı açıklamaya ve onlara yön vermeye çaba sarf eden bütün siyaset felsefeleri, dünya görüşleri veya etik anlayışlar gibi liberalizm de çok farklı şekillerde tanımlanabilmekte ve algılanabilmektedir. Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan farklı konumlardaki insanlar kendilerine liberal diyebilmekte ya da bu insanlara liberal denilebilmekte; birbirinden tamamen farklı, hatta bazen taban tabana zıt görüşler de liberal olarak adlandırılabilmektedir.

7 Bu yaşam tarzının ilk nüvelerinin, Batı‟da 400 yıl önce ortaya çıkmasına karşın, isimlendirilmesi oldukça yeni zamanlara rastlamaktadır. Bir kavram olarak liberalizm, ortaya çıktığından iki yüz yıldan daha fazla bir süre sonra, ‟de İspanya‟da icat edilmiştir. Gerek doğumu, gerek isimlendirilmesi döneminde, kendisine karşıt siyasal anlayışların bütün eleştirilerine ve karalamalarına rağmen gücünü kanıtlayan liberal siyasal kültür, bütün zorlukları pahasına, şu üç temel ilkede ısrarlı olmuştur: Kuşkuculuk Hoşgörü Uzlaşma.

8 Liberal teori, iki temel değer üzerinde yükselir: Özgürlük ve eşitlik. Özgürlükçülük, liberalizmin özünü oluşturur. Cranston‟un dediği gibi “bir liberal, tanımı gereği özgürlüğe inanan insandır.” Liberallerin taraftar oldukları özgürlük elbette bireysel özgürlüktür. Çünkü, özgürlüğün öznesi, niteliği gereği, ancak, “birey olarak insan” olabilir. Bireysel özgürlüğün sağlanabilmesi için de, bireyden çok daha güçlü olan devletin siyasal ve ekonomik alanda sınırlamalara tabi tutulması gerekir. Bu nedenle liberalizm temelde, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin hukuki güvence altına alınarak devlet iktidarının sınırlandırılmasını ve ekonomik yaşamın piyasanın tabiî işleyişine bırakılarak ekonomide devlet müdahalesinin en aza indirilmesini amaçlayan bir doktrindir. Bu doktrinin temel ilkeleri ise; Bireycilik, Rasyonalite ve Ekonomik İnsan, Özgürlük, Doğal Düzen, Piyasa Ekonomisi, Sınırlı ve Sorumlu Devlettir.

9 Dworkin, siyasal bir ideal olarak eşitliğin iki farklı anlamının bulunduğunu belirtir: Birincisi, devletin, bütün vatandaşlarına eşit olarak –yani eşit ilgi ve saygı gösterilmesi gereken kişiler olarak- davranmasıyla, ikincisi, devletin bazı olanakların dağıtımında bütün yurttaşlarına eşit muamele etmesiyle ilgilidir. Eşitliğin birinci anlamı daha temel bir ilkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda eşitlik, “iyi hayatın ne olduğu konusunda devletin tarafsız olması gerektiğini varsaymaktadır. Buna göre, siyasal kararlar, mümkün olduğu ölçüde, iyi hayata veya hayatı değerli kılanın ne olduğuna ilişkin herhangi bir belirli (özel) anlayıştan bağımsız olmalıdır. Liberalizmin kurucu siyasal ahlakının temeli bu eşitlik anlayışıdır.

10 Türkiye’de İnsan Hakları ve Liberalizm İnsan hakları konusu, Türkiye‟de ciddi bir problem teşkil etmektedir. Türkiye‟de siyasal iktidarların “vatandaşlarına karşı insan haklarını koruma sorumluluğunu” yerine getirmede çok büyük eksiklikleri bulunmaktadır. Türkiye, bu alana ilişkin sözleşmelerin hemen hemen hepsini imzalayıp kendi iç hukukuna dâhil etmesine rağmen, bu sözleşmelerin gereklerini yerine getirmede mütereddit davranmakta, bunun sonucu olarak da hem siyasi hem hukuki birtakım açmazlarla karşı karşıya kalmaktadır.

11 Türkiye‟de insan haklarının bu denli önemli bir sorun olmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır: İlk neden, Osmanlı İmparatorluğu‟nun halefi olan Türkiye‟nin de, selefi gibi, “güçlü devlet” geleneğine sahip olmasıdır.25 Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu‟ndan güçlü, merkeziyetçi ve büyükçe bürokratik bir devleti miras aldı. Gerçekte, devletin sivil bürokrasi, silahlı kuvvetler ve mahkemeler gibi output (çıktı- verimli) yapılarının çok büyük oranda kurumsallaşması ve devlet makinesinin aşırı büyümesi, Türk siyasal kültüründe baskın olan “güçlü devlet” geleneğiyle birleşmiştir. Bu durum, devlet ile sivil toplum arasında dengeli ilişkilerin ortaya çıkmasını engellemiştir. Hatta denebilir ki, Osmanlı-Türk yönetiminin patrimonyal kökenleri güçlü devlete yönelik evrimleşmesini durdurmayarak, sivil toplumun yanında değil, gerçekte sivil toplumu boğarak gelişmiştir Böylece devlet, sivil toplumdan izole edilmiş ve otonom olmuştur. Bunun sonucu olarak da, bu yönetim anlayışı içerisinde gelişen devlet, Avrupa‟daki yönetim biçimlerinden daha fazla “egemen”, onlardan çok daha “güçlü” olagelmiştir. Bu güçlü devlet, kendine yönelik hak arayışlarını gücünü azaltacak talepler olarak algılayarak bastırmış ve insan haklarının ilerlemesini engellemiştir.

12 İlkiyle bağlantılı ikinci bir neden, devletin “kutsal” olduğuna dair inançtır. İnsan hakları, her şeyden önce bireyin kutsallığına dayanırken, Türkiye‟de hâkim olan anlayış devleti her şeyin üstünde tutan ve onu kutsallaştıran bir anlayıştır. Bu hâkim anlayış en iyi ifadesini, halen cari olan 82 Anayasası‟nda bulmaktadır. Bu anayasa, bireyi devlet iktidarına karşı korumayı amaçlayan liberal anayasacılık anlayışına karşı duyulan bir tepkinin ürünüdür ve devleti bireye karşı koruma güdüsüyle hareket etmektedir. Böylece bu anayasada özgürlük karşısında otorite, birey karşısında devlet ön plana çıkarılmıştır.

13 Üçüncü bir neden, Türkiye‟de hem devlet, hem de toplum katında farklılığa ve çoğulculuğa olan tahammülsüzlüktür. İnsan hakları gerçek bir çoğulculuğu ve farklılığı tanıyan ve koruyan siyasal toplumlarda bütünsel bir anlam ifade etmektedir. Zîra, her toplumda toplumun dokusundan kaynaklanan kaçınılmaz bölünmeler ve farklılaşmalar bulunmaktadır. Bu bölünmeler sosyal ve ekonomik nedenlerle ortaya çıkabileceği gibi, dinsel, etnik, kültürel, dilsel vb. nedenlerden de kaynaklanabilir. Bir anlamda her toplumun kaderinde olan bu farklılaşmalar ya da bölünmeler ister istemez uzlaşmazlıkları ve çatışmaları da peşi sıra gündeme getirebilir. Burada temel problem, sosyal dokudaki bu farklılaşmalardan kaynaklanan (veya kaynaklanması muhtemel) yırtılmaların nasıl onarılacağı; bir başka ifade ile farklılıkların birlikte yaşamalarının nasıl sağlanacağıdır. Bu noktada sivil barışın tesis edilebilmesi için tek çözüm, insan hakları hukukunu etkinleştirmektedir.30 Dahası, insan haklarının gerçek bir varlık gösterebilmesi, çoğulculuğun yalnız devlet tarafından tanınan ve korunan bir nesne olmakla kalmayıp, toplumsal hayatın bütün dokularına nüfuz etmesiyle mümkün olur. Bunun en somut ifadesi “farklı olma hakkı”dır. Çoğunluktan farklı oldukları, farklı düşündükleri ya da farklı davrandıkları için bazı insanların/insan gruplarının toplum tarafından dışlanması ya da toplum dışına atılması da, bunların özgürlüklerinin devlet tarafından kısıtlanması kadar vahim bir durumdur. Özlü bir deyişi tekrarlayacak olursak, “insan olma hakkı, başka olma hakkı, kendi türünde tek olma hakkıdır.”

14 Fakat Türkiye‟de, uniform bir toplum inşa etme arzusunun doğal bir sonucu olarak, her türden (dinsel, dilsel, kültürel, etnik,...) farklılaşmaya bir zenginlik değil, bir tehdit olarak bakılmakta, toplumun genel geçer kurallarıyla uyuşmayan ve farklı taleplerde bulunan insanlar/gruplar, hem devlet, hem de toplum tarafından baskı altına alınmaktadır. Bu da, insan haklarının bireysel ve toplumsal yaşamda yaşanır kılınmasını engellemektedir. Ve son olarak, “özgürlük” kavramının kendisinin olumsuz bir şey olarak algılanmasının, insan haklarını engelleyen bir unsur olduğu söylenebilir. Gelişmiş toplumlarda özgürlükler, toplumun değiştirici, dönüştürücü ve geliştirici bir dinamiği olarak kabul edilir ve saygı ile karşılanır. Türkiye‟de ise özgürlüklerin anarşiye yol açacağı, bunu önlemek için özgürlüklerin kısıtlanması ve hatta kaldırılması gerektiği anlayışı hâkimdir. Bu anlayış, özellikle II. Meşrutiyet‟ten sonra, devlet yönetimine egemen olmuştur.

15 Türkiye‟de kimi çevrelerin “mutlak bir kötülük sembolü” olarak gördükleri liberalizm kavramı da, çok kullanılmasına rağmen az bilinen ve önemi yeterince vurgulanmamış bir kavramdır. Türkiye‟de ne geçmişte ne şimdi, ne imparatorluk ne de Cumhuriyet döneminde liberalizmin fikir ve uygulama olarak özümsenmesini sağlayacak seviyede ve nitelikte bir kültür birikimi sağlanabilmiştir. Bunun sonucu olarak da Türkiye‟de gerek sağ, gerekse sol siyasal akımlar liberalizme karşı tavır takınmakta ve liberal ilkelerin savunulmasından rahatsız olmaktadırlar. Liberalizmin olumsuz bir imaja sahip olması nedeniyle, “idealleştirilmiş bir serbest piyasa ekonomisi”ni savunan siyasal partiler bile, “liberalliklerinin” ekonomik politikaya münhasır olduğunu, kültüre ve siyasete bakışlarında milliyetçi-muhafazakâr bir yaklaşımı benimsediklerini her zaman vurgulama ihtiyacı duymuşlardır.

16 İNSAN HAKLARININ DÜŞÜNSEL KAYNAKLARI

17 Giriş İnsan hakları, bütün insanların doğuştan ve yaşamları boyunca bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu, bu haklardan yararlandırılması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. İnsan haklarının en önemli vasfı, ‘insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları’ olmasıdır. Günümüzde insan hakları kavramı, hukukta ve siyaset teorisinde, sosyal bilimlerde ve felsefede tartışmaların merkezinde yer almakta, temel çalışma alanlarından birini oluşturmaktadır. Bugünün dünyasında insan haklarından hareket etmeyen veya referans noktası olarak insan haklarını almayan bir sos yo-politik öneri ciddiye alınma şansını kaybetmektedir.

18 Eskiçağda İnsan Hakları Düşüncesi İnsan hakları mücadelesi temelde siyasal erkin ya da daha kuşatıcı bir ifadeyle, devlet erkinin sınırlandırılması talebini gerçekleştirmeye çalışan bir mücadeledir. Bunun nedeni; devlet- birey ilişkisi ekseninde değerlendirildiğinde, bireyle devlet arasında "eşitsizlikçi güç ilişkisinin" bulunmasıdır. Bu sebeple insan hakları, özü itibariyle, siyasal erkin sınırlandırılmasına, yani kamusal erkin keyfi kullanımının frenlenmesine odaklanmaktadır. Bu bağlamda, insanların siyasal iktidarlara karşı mutlaka korunması gerektiğinin anlaşıldığı, insanların siyasal iktidarlar karşısında dokunulmaz ve devredilmez birtakım haklara sahip olduklarının belirtildiği andan itibaren insan hakları düşüncesinin ortaya çıktığı söylenebilir. Bu düşüncenin ilk nüvelerini, aynı zamanda felsefeye ve demokrasiye de beşiklik etmiş olan, Eski Yunan'da buımaktayız. Bir başka ifadeyle insan hakları,hukuku, tekniği, ilk kaynağını Antik Yunan'da bulan uzun bir dinsel gelişme ve sosyal değişmenin ürünüdür.

19 Felsefi Düşüncenin Doğuşu İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde insanların, kendilerini yaşadıkları çevreden "farklı" bir varlık olarak görmedikleri bilinmektedir. Bu dönemde insanlar kendilerini, çevrenin (doğanın) bir parçası olarak görmekte, çevreye (doğaya) dışarıdan bakabilecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadır. İnsan ile doğanın bilinç düzeyinde ayrışmadığı bu dönemde "özne-nesne, bilen-bilinen, gösteren- gösterilen" gibi ayrımlara gidilememektedir. İnsan-çevre birliği, gerilimli bir birlikteliktir. Çünkü çevrede, insanın kontrol edemediği, hayatı son derece rodaştıran birtakım olaylar yaşanmakta, insanlar bu olayları açıklama zorunluluğu duymaktadırlar. Mitoslar, insan ile çevre arasındaki bu gerilimli birlikteliği devam ettirmeyi amaçlayan kurgulardır. Düşünerek değil, yaşanarak yaratılan hayatın kendisinden türetilen, kimin tarafından yaratıldığı bilinmeyen ve nesilden nesile geçen mitoslar hem insan- çevre birlikteğindeki gerilimleri azaltmayı, hem de insanların bir arada yaşamasını sağlamayı amaçlamaktadırlar.

20 Aristoteles, insanların doğal olarak bilmek istediklerini belirtir. Bu bilme isteği, ilkin birtakım pratik ihtiyaçlardan kaynaklanır. İnsanlar, kendilerini çevreleyen evreni, içinde yaşadıkları toplumu ve kendilerini anlamak, değiştirmek ve bir süreklilik içinde yaşamlarını idame ettirmek için çeşitli bilgiler edinir ve üretirler. Sonrasında ise insan yaşamı sürdürmek için gerekli pratik ve teknik bilgiler edinmekle yetinmez, yalnızca ‘bilmek için bilmek ister. Böylece pratiğin üzerinde teoriğe yükselir, dolayısıyla bilime varır.

21 Doğa Felsefesi Felsefe, ilk dönemlerinde insan ve topluma ait sorunlara tamamıyla kayıtsız kalmış, bütün ilgisini "doğa" üzerinde yoğunlaştırmıştır. Antikçağda Yunan Yarımadasında, dinin ve mitolojinin toplumsal ve siyasal konularla ilgili açıklamalarının yaşananlara ters düştüğü görülünce, evren ve doğa ile ilgili mitolojik açıklamalara olan inanç da sarsılmış ve Yunan düşünürleri "mademki evrendeki olaylar tanrıların istekleriyle ve iradeleriyle oluşmuyor, o halde bu olayların temelindeki gerçek nedir, kendi kendine oluşan evrenin aslı, ana maddesi nedir?" sorusuna yanıt aramaya başlamışlardır." Böylece ilk dönem Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş oları bir doğa felsefesi niteligini kazanmıştır. i ThaIes'ten Demokritos'a gelinceye değin, felsefe başlıca iki sorun üzerinde durmuştur: – Ana madde (töz )sorunu: Varlığın özü, ilk maddesi nedir?

22 Oluş sorunu: Tek bir tözden değişen şeylerin çokluğu nasıl meydana gelir? Bu iki temel sorunsal üzerinde yoğunlaşan ve tamamıyla objeye, dış dünyaya yönelen doğa felsefesinin temel amacı, doğa bilgisinin ana kavramlarını kurmaya çalışmaktı. Bu felsefe insana, insanın sorunlarına ve haklarına ilgi göstermemiş, onlardan uzak durmuştur. Ama M.Ö. 5. yüzyıl ortalarında,Atina'da, doğadan çok insana yönelen, insanı siyasal ve sosyal ortamı içinde değerlendiren yeni bir düşünce akımı ortayı çıkmıştır. Bu düşün- ce akımına Sofızm adı verilir.

23 Felsefenin İnsana Yönelmesi: Sofizm Sofızm, Yunanca "bilgi" anlamına gelen "Sophos (Sophia)" sözcugunden türemiştir. Bu sözcüğün asıl anlamı "bilen, bilgili kişi" demektir. Sonraki dönemlerde bu kelime yeni anlamlar kazanmış' siyasette yararlı olmayı öğreten kimseler (ki Sofistlerin öncüsü Prota oras kendisinin Sofıst olduğunu söylerken bunu anlarmış) ile söz söyleme sanatı (retorik, hitabet) hakkında ders veren kişiler de Sofıst olarak adlandırılmıştır. Sofist sözcüğünün bir de Sokrates, Platon ve Aristoteles'in, Sofistlere karşı savaşımından kaynaklanan aşağılayıcı bir anlamı vardır: Özellikle Platon, Sofıst deyimini bilgeliği, bilginliği tanımlamak için değil, bilgi şarlatanIığı yapan kimseleri, hokkabazları anlatmak için kullanmıştır.

24 M.Ö. 5. yüzyılda, Pers Savaşları'nın ardından, Atina'da ticaret ve üretim alanlarında büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Pers ordularına karşı savaşa deniz güçleri ile katılan Atina, savaştan sonra savaş gemilerini ticaret fılosu olarak kullanmış ve denizlere açılmıştır. Bunun sonucunda Atinalılar ticaretten büyük bir gelir sağlamışlar, aynı zamanda yeni kavimlerle ve kültürlerle ranışmışlardır. Bu tanışma, eski inanç've düşünce geleneklerinin sarsılmasına yol açmış ve buna paralel olarak Atina sosyal, siyasal ve kültürel alan- larda gelişmelere, değişmeler; sahne olmuştur. Yunan toplumunda, bu yeni duruma ayak uydurabilmek ve daha etkin rol oynayabilmek için daha etkin rol oynayabilmek için daha çok bilmeye yönelik bu ihtiyacı karşılamaya Sofistler aday oldular.

25 Sofist Düşüncenin Önemli Özellikleri Sofist düşüncenin, konumuz kapsamında üzerinde durulması belli başlı özellikleri şunlardır: A. İnsan hakları ekseninde yapılan tartışmalarda Sofistleri önemli kılan özellik, bu düşünürlerin insanı felsefelerinin odak noktasına yerleştirmeleridir. ‘ İnsan her şeyin ölçüsüdür’. B. Sofist felsefesinin temel düşünüşünü yansıtan ‘ İnsan her şeyin ölçüsüdür’ aforizmasının doğal sonucu, devletin de insan yaratısı olmasıdır. C. Aristokratik değerler ve inançların yıkıldığı bir dönemde ortaya çıkan Sofizm, büyük ölçüde demokratik görüşleri dile getirmiştir.

26 Sofizmin Düşünce Dünyasına Katkıları Kültürü dar çevrelerin tekelinden kurtarark entelektüel hayatın bütün yönlerine dikkati çeken Sofistler, yerleşik inançlara savaş açtıklarından, tutucu çevrelerin, halkın tepkisiyle karşılaşmışlardır. Russel’a göre,sadece halkın değil, Platon ve daha sonraki filozofların da Sofistleri nefretle anmaları, Sofistlerin aydın kişiliklerinden kaynaklanmaktaydı. Gerçekten Sofistler, doğruyu amaç edinen düşünce üretiminde toplumun ahlaki ve siyasi yargılarından bağımsız bir şekilde davranmışlar, mevcut ahlaki ve siyasi abloyu sert bir dille eleştirmişlerdir. Sofistlerin bu eleştirilerinin insanlığın düşünce dünyası açısından çok önemli sonuçları olmuştur. Her şeyden önce Sofizm, politeizmin dayandığı zihinsel temelleri yıkmış ve Weber’in deyimiyle, Sokrates’in, Platon’un ve Stoalıların dinine yol açmıştır. İkinci olarak, Sofistler fantezist düşüncenin safdil dogmatizmini yıkmış, diyalektiği gereğinden fazla kullanarak düşünceyi

27

28 İNSAN HAKLARI VE LİBERALİZM

29

30 Giriş: İnsan Hakları, Liberalizm ve Türkiye Teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin yaşandığı bu dönemde, enformasyon önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilgiyi aynı anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşıyan elektronik iletim ağının yeryüzünü sarması, bilgi ve fikir alış- verişinin hızlanmasına ve yaygınlaşmasına, bireyler, topluluklar ve ülkeler arası ilişkilerin yeni bir boyut kazanmasına katkıda bulunmaktadır. Bu gelişmelerle dünya küçülmekte, küçüldükçe globalleşme denen süreç daha da hızlanmakta, ortak çıkarlar ve idealler etrafında, ulusal sınırları aşan bütünleşmeler meydana gelmektedir. İşte bu bütünleşme sürecinde, “düşünce tarihinde adım adım bilincine varılan ve tökezleye tökezleye ortaya konan bir haklar silsilesi” niteliğindeki insan hakları ile kısaca “özgürlük taraftarlığı” olarak ifade edilebilecek liberalizm kavramları, bir yandan insanların büyük bir kısmının paylaştığı en büyük/en önemli idealler hâline gelirken, diğer yandan da üzerinde en çok tartışılan, kafa yorulan, uzlaşılması zor konular hâline gelmektedir.

31

32 İnsan Hakları İnsan hakları, doğal hukuk anlayışına dayanmaktadır. Buna göre insan, insan olmak sıfatıyla, yapısı gereği, vazgeçilmez, devredilmez, zaman aşımına uğramaz haklara sahiptir. Bir insanın bu haklara sahip olması, belirli bir işi yapmasına, belirli bir rolü icra etmesine veya belirli görevleri yerine getirmesine bağlı değildir; bu haklar sadece insan olmasından ötürü ona aittir. Filozof Jaques Martin‟in belirttiği gibi “İnsan bir kişi, bir bütün, kendisinin ve kendi eylemlerinin bir efendisi olması dolayısıyla haklara sahiptir ve sonuç olarak insan, basitçe, bir amaca yönelik bir araç değildir; fakat bir amaçtır. İnsan kişi saygı gösterilme hakkına sahiptir, hakların konusudur, haklara sahiptir. Bunlar insanın insan olması yüksek gerçeği dolayısıyla insana borçlu olunan şeylerdir.” İnsanın yalnızca insan olmasından ötürü hak sahibi olmasıyla insan hakları, insanın insanlığından başka hiçbir temele dayanmaz ve en sağlam temeli bulmuş olur.

33 İnsan hakları doktrinin, 20. yüzyıldaki en önemli kazanımı, uluslar-üstü bir nitelik kazanmış olmasıdır. İnsan haklarının uluslar-üstü bir konu haline gelmesi politika teorisindeki klasik egemenlik anlayışını değiştirmiş; 19. yüzyılın mutlak ve merkeziyetçi egemenlik kavramı yerini, sınırlı ve paylaşılan egemenlik anlayışına bırakmıştır. Egemenlik kavramındaki bu kırılma aynı zamanda “ulus-devlet” anlayışındaki aşınmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği gibi oluşumlar, klasik egemenlik kavramının anlamını kaybetmesine, egemenliğin yeniden (insan hakları çerçevesinde) tanımlanmasına sebep olmuştur.

34 Günümüzde insan hakları, toplumsal ve siyasal sistemlerin iyileştirilmesine yönelik ahlaki taleplerin asıl dayanağı, hatta siyasal rejimlerin meşruluğunun temeli olarak algılanmakta ve işlev görmektedir. Yönetimler ve onların uygulamaları, insan haklarına bağlı kaldıkları oranda meşru addedilmektedir. Zîra İHEB‟nde ifade edildiği gibi, insan hakları “bütün halklar ve uluslar için başarının ölçütü niteliğindedir.

35 Liberalizm Siyasal ve sosyal yaşamı açıklamaya ve onlara yön vermeye çaba sarf eden bütün siyaset felsefeleri, dünya görüşleri veya etik anlayışlar gibi liberalizm de çok farklı şekillerde tanımlanabilmekte ve algılanabilmektedir. Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan farklı konumlardaki insanlar kendilerine liberal diyebilmekte ya da bu insanlara liberal denilebilmekte; birbirinden tamamen farklı, hatta bazen taban tabana zıt görüşler de liberal olarak adlandırılabilmektedir.

36 Bu yaşam tarzının ilk nüvelerinin, Batı‟da 400 yıl önce ortaya çıkmasına karşın, isimlendirilmesi oldukça yeni zamanlara rastlamaktadır. Bir kavram olarak liberalizm, ortaya çıktığından iki yüz yıldan daha fazla bir süre sonra, ‟de İspanya‟da icat edilmiştir. Gerek doğumu, gerek isimlendirilmesi döneminde, kendisine karşıt siyasal anlayışların bütün eleştirilerine ve karalamalarına rağmen gücünü kanıtlayan liberal siyasal kültür, bütün zorlukları pahasına, şu üç temel ilkede ısrarlı olmuştur: Kuşkuculuk Hoşgörü Uzlaşma.

37 Liberal teori, iki temel değer üzerinde yükselir: Özgürlük ve eşitlik. Özgürlükçülük, liberalizmin özünü oluşturur. Cranston‟un dediği gibi “bir liberal, tanımı gereği özgürlüğe inanan insandır.” Liberallerin taraftar oldukları özgürlük elbette bireysel özgürlüktür. Çünkü, özgürlüğün öznesi, niteliği gereği, ancak, “birey olarak insan” olabilir. Bireysel özgürlüğün sağlanabilmesi için de, bireyden çok daha güçlü olan devletin siyasal ve ekonomik alanda sınırlamalara tabi tutulması gerekir. Bu nedenle liberalizm temelde, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin hukuki güvence altına alınarak devlet iktidarının sınırlandırılmasını ve ekonomik yaşamın piyasanın tabiî işleyişine bırakılarak ekonomide devlet müdahalesinin en aza indirilmesini amaçlayan bir doktrindir. Bu doktrinin temel ilkeleri ise; Bireycilik, Rasyonalite ve Ekonomik İnsan, Özgürlük, Doğal Düzen, Piyasa Ekonomisi, Sınırlı ve Sorumlu Devlettir.

38 Dworkin, siyasal bir ideal olarak eşitliğin iki farklı anlamının bulunduğunu belirtir: Birincisi, devletin, bütün vatandaşlarına eşit olarak –yani eşit ilgi ve saygı gösterilmesi gereken kişiler olarak- davranmasıyla, ikincisi, devletin bazı olanakların dağıtımında bütün yurttaşlarına eşit muamele etmesiyle ilgilidir. Eşitliğin birinci anlamı daha temel bir ilkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda eşitlik, “iyi hayatın ne olduğu konusunda devletin tarafsız olması gerektiğini varsaymaktadır. Buna göre, siyasal kararlar, mümkün olduğu ölçüde, iyi hayata veya hayatı değerli kılanın ne olduğuna ilişkin herhangi bir belirli (özel) anlayıştan bağımsız olmalıdır. Liberalizmin kurucu siyasal ahlakının temeli bu eşitlik anlayışıdır.

39 Türkiye’de İnsan Hakları ve Liberalizm İnsan hakları konusu, Türkiye‟de ciddi bir problem teşkil etmektedir. Türkiye‟de siyasal iktidarların “vatandaşlarına karşı insan haklarını koruma sorumluluğunu” yerine getirmede çok büyük eksiklikleri bulunmaktadır. Türkiye, bu alana ilişkin sözleşmelerin hemen hemen hepsini imzalayıp kendi iç hukukuna dâhil etmesine rağmen, bu sözleşmelerin gereklerini yerine getirmede mütereddit davranmakta, bunun sonucu olarak da hem siyasi hem hukuki birtakım açmazlarla karşı karşıya kalmaktadır.

40 Türkiye‟de insan haklarının bu denli önemli bir sorun olmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır: İlk neden, Osmanlı İmparatorluğu‟nun halefi olan Türkiye‟nin de, selefi gibi, “güçlü devlet” geleneğine sahip olmasıdır.25 Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu‟ndan güçlü, merkeziyetçi ve büyükçe bürokratik bir devleti miras aldı. Gerçekte, devletin sivil bürokrasi, silahlı kuvvetler ve mahkemeler gibi output (çıktı- verimli) yapılarının çok büyük oranda kurumsallaşması ve devlet makinesinin aşırı büyümesi, Türk siyasal kültüründe baskın olan “güçlü devlet” geleneğiyle birleşmiştir. Bu durum, devlet ile sivil toplum arasında dengeli ilişkilerin ortaya çıkmasını engellemiştir. Hatta denebilir ki, Osmanlı-Türk yönetiminin patrimonyal kökenleri güçlü devlete yönelik evrimleşmesini durdurmayarak, sivil toplumun yanında değil, gerçekte sivil toplumu boğarak gelişmiştir Böylece devlet, sivil toplumdan izole edilmiş ve otonom olmuştur. Bunun sonucu olarak da, bu yönetim anlayışı içerisinde gelişen devlet, Avrupa‟daki yönetim biçimlerinden daha fazla “egemen”, onlardan çok daha “güçlü” olagelmiştir. Bu güçlü devlet, kendine yönelik hak arayışlarını gücünü azaltacak talepler olarak algılayarak bastırmış ve insan haklarının ilerlemesini engellemiştir.

41 İlkiyle bağlantılı ikinci bir neden, devletin “kutsal” olduğuna dair inançtır. İnsan hakları, her şeyden önce bireyin kutsallığına dayanırken, Türkiye‟de hâkim olan anlayış devleti her şeyin üstünde tutan ve onu kutsallaştıran bir anlayıştır. Bu hâkim anlayış en iyi ifadesini, halen cari olan 82 Anayasası‟nda bulmaktadır. Bu anayasa, bireyi devlet iktidarına karşı korumayı amaçlayan liberal anayasacılık anlayışına karşı duyulan bir tepkinin ürünüdür ve devleti bireye karşı koruma güdüsüyle hareket etmektedir. Böylece bu anayasada özgürlük karşısında otorite, birey karşısında devlet ön plana çıkarılmıştır.

42 Üçüncü bir neden, Türkiye‟de hem devlet, hem de toplum katında farklılığa ve çoğulculuğa olan tahammülsüzlüktür. İnsan hakları gerçek bir çoğulculuğu ve farklılığı tanıyan ve koruyan siyasal toplumlarda bütünsel bir anlam ifade etmektedir. Zîra, her toplumda toplumun dokusundan kaynaklanan kaçınılmaz bölünmeler ve farklılaşmalar bulunmaktadır. Bu bölünmeler sosyal ve ekonomik nedenlerle ortaya çıkabileceği gibi, dinsel, etnik, kültürel, dilsel vb. nedenlerden de kaynaklanabilir. Bir anlamda her toplumun kaderinde olan bu farklılaşmalar ya da bölünmeler ister istemez uzlaşmazlıkları ve çatışmaları da peşi sıra gündeme getirebilir. Burada temel problem, sosyal dokudaki bu farklılaşmalardan kaynaklanan (veya kaynaklanması muhtemel) yırtılmaların nasıl onarılacağı; bir başka ifade ile farklılıkların birlikte yaşamalarının nasıl sağlanacağıdır. Bu noktada sivil barışın tesis edilebilmesi için tek çözüm, insan hakları hukukunu etkinleştirmektedir.30 Dahası, insan haklarının gerçek bir varlık gösterebilmesi, çoğulculuğun yalnız devlet tarafından tanınan ve korunan bir nesne olmakla kalmayıp, toplumsal hayatın bütün dokularına nüfuz etmesiyle mümkün olur. Bunun en somut ifadesi “farklı olma hakkı”dır. Çoğunluktan farklı oldukları, farklı düşündükleri ya da farklı davrandıkları için bazı insanların/insan gruplarının toplum tarafından dışlanması ya da toplum dışına atılması da, bunların özgürlüklerinin devlet tarafından kısıtlanması kadar vahim bir durumdur. Özlü bir deyişi tekrarlayacak olursak, “insan olma hakkı, başka olma hakkı, kendi türünde tek olma hakkıdır.”

43 Fakat Türkiye‟de, uniform bir toplum inşa etme arzusunun doğal bir sonucu olarak, her türden (dinsel, dilsel, kültürel, etnik,...) farklılaşmaya bir zenginlik değil, bir tehdit olarak bakılmakta, toplumun genel geçer kurallarıyla uyuşmayan ve farklı taleplerde bulunan insanlar/gruplar, hem devlet, hem de toplum tarafından baskı altına alınmaktadır. Bu da, insan haklarının bireysel ve toplumsal yaşamda yaşanır kılınmasını engellemektedir. Ve son olarak, “özgürlük” kavramının kendisinin olumsuz bir şey olarak algılanmasının, insan haklarını engelleyen bir unsur olduğu söylenebilir. Gelişmiş toplumlarda özgürlükler, toplumun değiştirici, dönüştürücü ve geliştirici bir dinamiği olarak kabul edilir ve saygı ile karşılanır. Türkiye‟de ise özgürlüklerin anarşiye yol açacağı, bunu önlemek için özgürlüklerin kısıtlanması ve hatta kaldırılması gerektiği anlayışı hâkimdir. Bu anlayış, özellikle II. Meşrutiyet‟ten sonra, devlet yönetimine egemen olmuştur.

44 Türkiye‟de kimi çevrelerin “mutlak bir kötülük sembolü” olarak gördükleri liberalizm kavramı da, çok kullanılmasına rağmen az bilinen ve önemi yeterince vurgulanmamış bir kavramdır. Türkiye‟de ne geçmişte ne şimdi, ne imparatorluk ne de Cumhuriyet döneminde liberalizmin fikir ve uygulama olarak özümsenmesini sağlayacak seviyede ve nitelikte bir kültür birikimi sağlanabilmiştir. Bunun sonucu olarak da Türkiye‟de gerek sağ, gerekse sol siyasal akımlar liberalizme karşı tavır takınmakta ve liberal ilkelerin savunulmasından rahatsız olmaktadırlar. Liberalizmin olumsuz bir imaja sahip olması nedeniyle, “idealleştirilmiş bir serbest piyasa ekonomisi”ni savunan siyasal partiler bile, “liberalliklerinin” ekonomik politikaya münhasır olduğunu, kültüre ve siyasete bakışlarında milliyetçi-muhafazakâr bir yaklaşımı benimsediklerini her zaman vurgulama ihtiyacı duymuşlardır.

45 İNSAN HAKLARININ DÜŞÜNSEL KAYNAKLARI

46 Giriş İnsan hakları, bütün insanların doğuştan ve yaşamları boyunca bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu, bu haklardan yararlandırılması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. İnsan haklarının en önemli vasfı, ‘insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları’ olmasıdır. Günümüzde insan hakları kavramı, hukukta ve siyaset teorisinde, sosyal bilimlerde ve felsefede tartışmaların merkezinde yer almakta, temel çalışma alanlarından birini oluşturmaktadır. Bugünün dünyasında insan haklarından hareket etmeyen veya referans noktası olarak insan haklarını almayan bir sos yo-politik öneri ciddiye alınma şansını kaybetmektedir.

47 Eskiçağda İnsan Hakları Düşüncesi İnsan hakları mücadelesi temelde siyasal erkin ya da daha kuşatıcı bir ifadeyle, devlet erkinin sınırlandırılması talebini gerçekleştirmeye çalışan bir mücadeledir. Bunun nedeni; devlet- birey ilişkisi ekseninde değerlendirildiğinde, bireyle devlet arasında "eşitsizlikçi güç ilişkisinin" bulunmasıdır. Bu sebeple insan hakları, özü itibariyle, siyasal erkin sınırlandırılmasına, yani kamusal erkin keyfi kullanımının frenlenmesine odaklanmaktadır. Bu bağlamda, insanların siyasal iktidarlara karşı mutlaka korunması gerektiğinin anlaşıldığı, insanların siyasal iktidarlar karşısında dokunulmaz ve devredilmez birtakım haklara sahip olduklarının belirtildiği andan itibaren insan hakları düşüncesinin ortaya çıktığı söylenebilir. Bu düşüncenin ilk nüvelerini, aynı zamanda felsefeye ve demokrasiye de beşiklik etmiş olan, Eski Yunan'da buımaktayız. Bir başka ifadeyle insan hakları,hukuku, tekniği, ilk kaynağını Antik Yunan'da bulan uzun bir dinsel gelişme ve sosyal değişmenin ürünüdür.

48 Felsefi Düşüncenin Doğuşu İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde insanların, kendilerini yaşadıkları çevreden "farklı" bir varlık olarak görmedikleri bilinmektedir. Bu dönemde insanlar kendilerini, çevrenin (doğanın) bir parçası olarak görmekte, çevreye (doğaya) dışarıdan bakabilecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadır. İnsan ile doğanın bilinç düzeyinde ayrışmadığı bu dönemde "özne-nesne, bilen-bilinen, gösteren- gösterilen" gibi ayrımlara gidilememektedir. İnsan-çevre birliği, gerilimli bir birlikteliktir. Çünkü çevrede, insanın kontrol edemediği, hayatı son derece rodaştıran birtakım olaylar yaşanmakta, insanlar bu olayları açıklama zorunluluğu duymaktadırlar. Mitoslar, insan ile çevre arasındaki bu gerilimli birlikteliği devam ettirmeyi amaçlayan kurgulardır. Düşünerek değil, yaşanarak yaratılan hayatın kendisinden türetilen, kimin tarafından yaratıldığı bilinmeyen ve nesilden nesile geçen mitoslar hem insan- çevre birlikteğindeki gerilimleri azaltmayı, hem de insanların bir arada yaşamasını sağlamayı amaçlamaktadırlar.

49 Aristoteles, insanların doğal olarak bilmek istediklerini belirtir. Bu bilme isteği, ilkin birtakım pratik ihtiyaçlardan kaynaklanır. İnsanlar, kendilerini çevreleyen evreni, içinde yaşadıkları toplumu ve kendilerini anlamak, değiştirmek ve bir süreklilik içinde yaşamlarını idame ettirmek için çeşitli bilgiler edinir ve üretirler. Sonrasında ise insan yaşamı sürdürmek için gerekli pratik ve teknik bilgiler edinmekle yetinmez, yalnızca ‘bilmek için bilmek ister. Böylece pratiğin üzerinde teoriğe yükselir, dolayısıyla bilime varır.

50 Doğa Felsefesi Felsefe, ilk dönemlerinde insan ve topluma ait sorunlara tamamıyla kayıtsız kalmış, bütün ilgisini "doğa" üzerinde yoğunlaştırmıştır. Antikçağda Yunan Yarımadasında, dinin ve mitolojinin toplumsal ve siyasal konularla ilgili açıklamalarının yaşananlara ters düştüğü görülünce, evren ve doğa ile ilgili mitolojik açıklamalara olan inanç da sarsılmış ve Yunan düşünürleri "mademki evrendeki olaylar tanrıların istekleriyle ve iradeleriyle oluşmuyor, o halde bu olayların temelindeki gerçek nedir, kendi kendine oluşan evrenin aslı, ana maddesi nedir?" sorusuna yanıt aramaya başlamışlardır." Böylece ilk dönem Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş oları bir doğa felsefesi niteligini kazanmıştır. i ThaIes'ten Demokritos'a gelinceye değin, felsefe başlıca iki sorun üzerinde durmuştur: – Ana madde (töz )sorunu: Varlığın özü, ilk maddesi nedir?

51 Oluş sorunu: Tek bir tözden değişen şeylerin çokluğu nasıl meydana gelir? Bu iki temel sorunsal üzerinde yoğunlaşan ve tamamıyla objeye, dış dünyaya yönelen doğa felsefesinin temel amacı, doğa bilgisinin ana kavramlarını kurmaya çalışmaktı. Bu felsefe insana, insanın sorunlarına ve haklarına ilgi göstermemiş, onlardan uzak durmuştur. Ama M.Ö. 5. yüzyıl ortalarında,Atina'da, doğadan çok insana yönelen, insanı siyasal ve sosyal ortamı içinde değerlendiren yeni bir düşünce akımı ortayı çıkmıştır. Bu düşün- ce akımına Sofızm adı verilir.

52 Oluş sorunu: Tek bir tözden değişen şeylerin çokluğu nasıl meydana gelir? Bu iki temel sorunsal üzerinde yoğunlaşan ve tamamıyla objeye, dış dünyaya yönelen doğa felsefesinin temel amacı, doğa bilgisinin ana kavramlarını kurmaya çalışmaktı. Bu felsefe insana, insanın sorunlarına ve haklarına ilgi göstermemiş, onlardan uzak durmuştur. Ama M.Ö. 5. yüzyıl ortalarında,Atina'da, doğadan çok insana yönelen, insanı siyasal ve sosyal ortamı içinde değerlendiren yeni bir düşünce akımı ortayı çıkmıştır. Bu düşün- ce akımına Sofızm adı verilir.

53 M.Ö. 5. yüzyılda, Pers Savaşları'nın ardından, Atina'da ticaret ve üretim alanlarında büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Pers ordularına karşı savaşa deniz güçleri ile katılan Atina, savaştan sonra savaş gemilerini ticaret fılosu olarak kullanmış ve denizlere açılmıştır. Bunun sonucunda Atinalılar ticaretten büyük bir gelir sağlamışlar, aynı zamanda yeni kavimlerle ve kültürlerle ranışmışlardır. Bu tanışma, eski inanç've düşünce geleneklerinin sarsılmasına yol açmış ve buna paralel olarak Atina sosyal, siyasal ve kültürel alan- larda gelişmelere, değişmeler; sahne olmuştur. Yunan toplumunda, bu yeni duruma ayak uydurabilmek ve daha etkin rol oynayabilmek için daha etkin rol oynayabilmek için daha çok bilmeye yönelik bu ihtiyacı karşılamaya Sofistler aday oldular.

54 Sofist Düşüncenin Önemli Özellikleri Sofist düşüncenin, konumuz kapsamında üzerinde durulması belli başlı özellikleri şunlardır: A. İnsan hakları ekseninde yapılan tartışmalarda Sofistleri önemli kılan özellik, bu düşünürlerin insanı felsefelerinin odak noktasına yerleştirmeleridir. ‘ İnsan her şeyin ölçüsüdür’. B. Sofist felsefesinin temel düşünüşünü yansıtan ‘ İnsan her şeyin ölçüsüdür’ aforizmasının doğal sonucu, devletin de insan yaratısı olmasıdır. C. Aristokratik değerler ve inançların yıkıldığı bir dönemde ortaya çıkan Sofizm, büyük ölçüde demokratik görüşleri dile getirmiştir.

55 Sofizmin Düşünce Dünyasına Katkıları Kültürü dar çevrelerin tekelinden kurtarark entelektüel hayatın bütün yönlerine dikkati çeken Sofistler, yerleşik inançlara savaş açtıklarından, tutucu çevrelerin, halkın tepkisiyle karşılaşmışlardır. Russel’a göre,sadece halkın değil, Platon ve daha sonraki filozofların da Sofistleri nefretle anmaları, Sofistlerin aydın kişiliklerinden kaynaklanmaktaydı. Gerçekten Sofistler, doğruyu amaç edinen düşünce üretiminde toplumun ahlaki ve siyasi yargılarından bağımsız bir şekilde davranmışlar, mevcut ahlaki ve siyasi abloyu sert bir dille eleştirmişlerdir. Sofistlerin bu eleştirilerinin insanlığın düşünce dünyası açısından çok önemli sonuçları olmuştur. Her şeyden önce Sofizm, politeizmin dayandığı zihinsel temelleri yıkmış ve Weber’in deyimiyle, Sokrates’in, Platon’un ve Stoalıların dinine yol açmıştır. İkinci olarak, Sofistler fantezist düşüncenin safdil dogmatizmini yıkmış, diyalektiği gereğinden fazla kullanarak düşünceyi kendi kendini,metotlarını mekanizmasını ve kanunlarını açıklamaya zorlamışlardır.

56 SOFİZMİN İNSAN HAKLARI DÜŞÜNCESİ AÇISINDAN ÖNEMİ Sofizmin insan hakları alanındaki katkılarını iki noktada toplamak mümkündür; 1-)Sofist düşünce de en önemli amaç insandır.Devlet insan tarafından kurulmuşturve insanın mutluluğa ulaşmasını sağlayan bir araçtır.İnsanın amaçları doğrultusunda devlet sınırlandırılabilir.Bu çok önemlidir.İnsan hakları doktirinin temel amacı da devletin sınırlandırılmasıdır.

57 2-)Sofistler,bütün insanların eşit ve özgür olduklarını,insanlar arasında bir ayrım yapmanındoğru olmadığını belirterek demokrasi kavramını yüceltmişlerdir.

58 D-Devletin putlaştırılması:Sokrates,Platon ve Aristo Devletin,Sofistler tarafından sarsılan otoritesini yeniden restore etme amacını güden bu düşünce dalgasının en önemli ve yetkin temsilcileri Sokrates,Platon ve Aristo’dur.

59 1-)SOKRATES Soktares’in Sofistlerle çalıştığı başlıca noktalar: A-)Sofistlerin yaşama biçimlerine karşıdır.Sofistlerin para karşılığı ders vermesini yanlış bulmuş,bunu çok sert bir şekilde eleştirmiştir.Sokrates’e göre felsefe,para karşılığı yapılan bir meslek değil,bir hayat tarzı olmalıdır.Bu nedenle bütün hayatı tartışmak ve ders vermekle geçmiş olmasına rağmen asla talep etmemiştir.

60 B-)Sofistler,mutlak bir bilginin olmayacağını savunmuşlardır. Onlara göre bilgi,duyularla algılananlarda doğan sanıdır.Duyuların algıladığı nesneler sürekli bir değişim,dönüşüm geçirdikleri gibi,kişiler de belli bir dönüşüm geçirirler.

61 C-)Sofistler ahlaki açıdan utilitaristler; Yalnızca bireysel yararı gözetmiş ve maddi yaşamdaki başarıyı en büyük iyilik olarak görmüşlerdi.Sokrate ise,en yüksek derecede toplumsal ve insani olan bir ahlaka,genel iyiliği ve vatanı göz önünde bulunduran bir ahlak yaşayışına sahipti.

62 D-)Sokrates ve sofistler arasındaki en önemli fark Sokrates’in siyaset teorisinde insana ilişkin bir hassasiyetin bulunmaması ve devletin temel amaç olmasıdır.Sofistler,insanı başlı başına bir amaç,devleti ise insan tarafından yaratılan ve insana hizmet ekmekle yükümlü yapay bir araç olarak görmüşlerdir.

63 Sokrates toplumda iki tür yasanın geçerli olduğunu belirtmiştir: Toplumu yönetenlerin yaptıkları yazılı yasalar ile genel ahlak kurallarından oluşan yazısız yasalar.

64 2-) Platon Platon’un Siyasal Düşünceleri: Platon, toplumsal olarak iyi, doğru, adil bir yaşam biçimine ulaşabileceği inancındadır. Bunun için yapılacak iş, felsefi anlamda varlığı yani iyiyi, doğruyu kavramak ve yaşamı buna göre düzenlemektir.

65 Platon siyaset anlayışını iki temel kabul üzerine kurar: A-) İnsanlar farklı yeteneklerle doğarlar. B-) İnsanlar doğal olarak toplum halinde yaşarlar.

66 İnsan Hakları Düşüncesi Bağlamında Platon: Platon toplumu üç temel sınıfa ayırmaktadır: A-) Çalışanlar B-) Savaşanlar C-) Yöneticiler Her sınıfın hareket alanını, görev-yetki ve haklarıyla dikkatli bir şekilde tanzim etmektedir. Platon’un siyasal istemlerine insaniyetçilik alehtarı ve katıksız totaliter yapan en önemli unsur onun adalet kavramına bakışıdır. Platon adil sözünü ‘’en iyi devletin çıkarına uygun’’ anlamında kullanmıştır.

67 İnsan Hakları Düşüncesi Bağlamında Platon: Platon toplumu üç temel sınıfa ayırmaktadır: A-) Çalışanlar B-) Savaşanlar C-) Yöneticiler Her sınıfın hareket alanını, görev-yetki ve haklarıyla dikkatli bir şekilde tanzim etmektedir. Platon’un siyasal istemlerine insaniyetçilik alehtarı ve katıksız totaliter yapan en önemli unsur onun adalet kavramına bakışıdır. Platon adil sözünü ‘’en iyi devletin çıkarına uygun’’ anlamında kullanmıştır.

68 3-) Aristo Aristoteles’in Bilgi ve Siyaset Anlayışı: Aristoteles’e göre varoluş ancak bireysel varoluştur, idealar var olamazlar. Böylece bilgiyi bir başka evrende arayan Platon düşüncesini reddetmiş, bu dünyayı aşan bir bilgiler ve gerçeklikler evreni bulunmadığını savunmuş ve bilginin bu dünyada aranması gerektiğini belirtmiştir.

69 Aristoteles, siyasal bir hayvan olan insanın bir polis içinde yaşamak üzere yaratıldığını söyler ve insanın diğer canlılardan ayıran özelliğinin, bir polise bağlı bulunması olduğunu belirtir. İnsanlığın ulaşacağı son uygarlık aşaması olan Polis’in aileye de, aramızdaki herhangi bir bireye de önceliği vardır. Siyasal tutum bakımından Aristo’da en az Platon kadar demokrasiye mesafeli bir duruşa sahiptir ancak Platon’dan farklı olarak Aristo, her ne kadar demokrasi dostu olmasa da demokrasinin toplumda yerleşmesini, önüne geçilemez bir olgu olarak görmektedir.

70 Stoisizm Sitoisyenlere göre, devletin kanunlarının üzerinde evrensel bir doğal kanun bulunmaktadır. İnsanların akıl yoluyla kavradıkları ve hükmü altına girdikleri bu evrensel doğal kanun bütün insanların birbirini sevmelerini emretmektedir. Eşit ve kardeş olan insanlar, artık belirli bir Sitenin değil, tek bir dünya devletinin yurttaşlarıdır.

71 Ortaçağ’da İnsan Hakları Düşüncesi A-) Thomas Aquinas: Toplumun çözülmemesi ve varlığını devam ettirebilmesi için toplumda bir siyasal iktidarın varlığı zorunludur. Bu siyasal iktidar toplumsal huzuru, düzeni, iyiliği gözetmek ve ortak yararı sağlamakla yükümlü olan güçtür. Yönetim adalete uygun olarak ele geçirilmiş olmalıdır ve adalete uygun olarak ele geçirilen iktidar toplumsal çıkarlara uygun bir biçimde kullanılmalı, özel çıkarlara alet edilmemelidir. Bunlar gerçekleşmediği takdirde yönetim meşruluğunu yitirir ve kendisine karşı halkın direnme hakkı doğar.

72 B-) Padova’lı Marsilius: Marsilius, bir yönetimin iyi veya hastalıklı olarak nitelendirilmesinde başvurulacak 2 ölçütün bulunduğunu söyler. Birincisi, bir yönetimin yönetilenlerin rızasına dayanıp dayanmadığıdır. İkincisi ise, yönetimin ortak çıkarları için oluşturulmuş bulunan yasaya uygun davranıp davranmadığıdır. Buna göre rıza üzerinde yükselen ve yasayı ihlal etmeyen yönetim iyi uyumlu; buna karşılık, rızaya dayanmayan ve yasaya göre değil kendi yargılarına göre hareket eden bir yönetim ise hastalıklı, kötü ve uyumsuzdur.

73 Yeni Çağ’da İnsan Hakları Düşüncesi A-) Aydınlanma Düşüncesi: Aydınlanma, insanın üzerinde kendine geldiği bir yol olarak anlaşılmalıdır. Aydınlanma düşüncesinin temel parametleri; ‘’Akıl, birey ve özgürlüktür.’’ Aydınlanma ile insan onuru ve erdemlerinin temelinin yine insanda bulunduğu belirtilmiş ve bir bakıma hümanizma Protogaros’un ‘’insan her şeyin ölçüsüdür.’’ sözünü yeniden keşfetmiştir.

74 B-) Doğal Hukuk Anlayışı ve İnsan Hakları: Temellerini antik Yunan ve Roma siyasal düşüncesinde bulan doğal hukuk, ‘’akıl’’ ve ‘’insan tabiatı’’ kavramları üzerinde yükselmiştir. Aklında insan tabiatına dayandığı kabul edilmiştir. İnsan hakları tartışması bağlamında doğal hukuk özellikle üç noktada önem arz etmektedir. İlkin, doğal hukukun kaynağı insandır. İkincisi, doğal haklar evrenselci bir yaklaşıma sahiptir. Üçüncüsü doğal hukuk insanları yönetime karşı koruyabilmenin hala yegane yoludur.

75 C-) John Lucke: Siyasal felsefenin temelinde doğal haklarla donatılmış birey ve bu bireyin haklarını korumakla yükümlü devlet düşüncesi yatmaktadır. Lucke, insanların insan olmak bakımından aynı değere sahip olmalarından ötürü aynı haklara malik oldukları dolayısıyla bu değeri ve hakları gören insan haklarının da yardımıyla herkesin bu hakların teminini sağlayacak bir devleti ve bir siyasal yapıyı teşkil etmek üzere yine eşit olarak birbirleriyle bir sözleşme yaptıklarını savunur.

76 D-) Jean Jacques Rousseau: İnsan hakları alanına en büyük katkıyı yapan düşünürdür. Özgürlükçü düşünür olarak tabir edilir. Rousseau, her şeyden önce ‘’ Egemenliğinin kaynağının halkta olmasının’’ teorisini yapmıştır. Aynı şekilde Rousseau, ‘’yönetme erkinin meşruiyetinin sağlanmasını’’ savunmuştur. Rousseau’ a göre insanlar birleşip kendi iradeleri ile siyasal toplumu kurarlarken öyle bir birleşme şekli bulunmalıdır ki bu birliğin her üyesinin canını ve malını ortak güç vasıtasıyla savunup korusun ve herkes herkesle birleşmekle beraber yine kendi kendine itaat etsin; böylece eskiden olduğu kadar hür kalsın.

77 20. YY’da İnsan Hakları Düşüncesi A-) Uluslararası İnsan Hakları Belgelerinin Özellikleri: Uluslararası düzeyde insan hakları için üç yapılı bir dünya bağlamı gerekmektedir: ‘’Bireyler, devletler ve devlet toplulukları’’ Tore Lindholm’ a göre imzalanan uluslararası belgelerin modelleri incelendiğinde insan haklarının dört temel özelliğinin ağır bastığını belirtmektedir: 1-) Evrensellik: İnsan hakları, insana sırf insan olduğu için tanınan haklar olduğundan, günümüz dünyasındaki tüm insanlar bu haklara sahiptirler. Ama evrensellik sadece hak sahipliğini kapsamaz. Muhattaplık ve sorumluluk anlamında da insan haklarının evrensel olduğunu belirtmek gerekir. 2-) Geniş İçerik: Kısmen uluslararası konsensüs, kısmen de pazarlıklarla belirlenen ve her biri insanın doğal hakkı olan siyasal ekonomik, sosyal, kültürel ve sivil haklardan oluşan, sağlam zemine oturmuş, mantıken iyi dengelenmiş ve bunun yanında gelişmeye açık bir haklar paketi. 3-) İkili Sorumluluk: İnsan hakları alanında devletin iki türlü sorumluluğu bulunmaktadır. Devlet bir taraftan halka karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir. Diğer taraftan da devlet diğer devletlere karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir. 4-) Yasal ve ahlaki temeller: Devletlerin kendi anayasa ve yasaları ile uluslararası anlaşmaları, hem yasal hem de ahlaki geçerlilik temellerine sahip olmalıdır.

78 İNSAN HAKLARI KAPSAMI ÜZERİNE TARTIŞMALAR VE LİBERAL PERSPEKTİF A-) Hak Kavramı: Sözlükte ‘’Gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek, bir şeyi gerçekleştirmek’’ anlamları yanında ‘’buyurmak, bir kanunla sabit hale getirmek’’ manalarına da gelmektedir. İngilizce’deki hak kelimesinin ahlaki ve siyasi anlamı vardır: Doğruluk ve yetki. Birincisinde bir şeyin doğru olduğundan, doğru olan bir eylemden söz ederiz. İkincisinde ise bir kimsenin bir hakka sahip olduğundan bahsederiz. Hak sahibi olmaktan söz ettiğimiz zaman, hak sahibi olduğu varsayılan bir kişinin bir şeye yetkili olduğunu veya o kişinin bir şeyi meşru olarak talep edebileceğini belirtmek isteriz. Özetleyecek olursak, bir hakkın varlığından bahsedebilmek için şu unsurların bulunması gerekir: A-) Yetki B-) Talep C-) Tanınma, saygı gösterilme

79 İnsan Haklarının Özellikleri  İnsan hakları bireyin haklarıdır.  İnsan hakları evrensel haklarıdır.  İnsan hakları en üstün ahlaki haklardır.  İnsan hakları daha alt düzeydeki haklarla veya bu hakları yerleştirme mücadelesiyle yakından ilgilidir.  İnsan hakları siyasal meşruluğun ölçütüdür.

80


"İNSAN HAKLARI VE LİBERALİZM. Giriş: İnsan Hakları, Liberalizm ve Türkiye Teknolojinin büyük bir hızla geliştiği, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları