Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

BİREYLERLE SOSYAL HİZMET Doç. Dr. M. Zafer DANIŞ.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "BİREYLERLE SOSYAL HİZMET Doç. Dr. M. Zafer DANIŞ."— Sunum transkripti:

1 BİREYLERLE SOSYAL HİZMET Doç. Dr. M. Zafer DANIŞ

2 Bireyle sosyal hizmet tarihçesi ve kapsamı; Bireylerle çalışma açısından, sosyal hizmetin bilgi temeli; Genelci Yaklaşım, Genel Sistemler Perspektifi, Ekosistemler Perspektifi; Güçler Perspektifi, Güçlendirme Yaklaşımı; Feminist Perspektif; Psikodinamik Teoriye Dayalı Uygulama (Psiko- sosyal ve Psiko-seksüel gelişim dönemleri);

3 Davranışçı Teoriye Dayalı Uygulama, Bilişsel Teori, Birey Merkezli Teoriye Dayalı Yaklaşım; Kendine Yardım Modelleri, Örgüt Değiştirme Modelleri, Toplum Değiştirme Modelleri;

4 Etkileşimsel Model, Yapısal Model, Görev Merkezli Model, Çözüm Odaklı Model, Aile Terapilerine Dayalı Uygulama, Aile Koruma Modeli, Küçük Grup Teorilerine Dayalı Uygulama; Sosyal Adalet Yaklaşımı, İnsan Hakları Yaklaşımı, Postmodern Yaklaşımlar, Sosyal Adalet Yaklaşımı,

5 İnsan Hakları Yaklaşımı, Postmodern Yaklaşımlar; Bireyle sosyal hizmet müdahalesinde, yararlanılan araçlar; bireyle tanışma; bireyi ve sorunu inceleme ve öndeğerlendirme; Sorunun çözümüne ilişkin plan yapma; Bireyle sosyal hizmet müdahalesi ve sorun çözme süreci

6 Bireyle sosyal hizmet müdahalesini değerlendirme ve sonlandırma ve izleme

7 1915 yılında, Mary Richmond’ın yaptığı tanıma göre “bireyle çalışma”; “değişik kişilerle işbirliğinde bulunarak, bireysel ve toplumsal gelişmeyi sağlamak için, değişik birşeyler yapma sanatıdır.”

8 Bireyle çalışmanın “sanat” yönü açısından; bilimsel bilgiden yararlanma ve bilimsel teknikleri kullanma söz konusudur. SHU, insanın; biyolojik, psikolojik, zihinsel, ruhsal ve sosyal özelliklerine ilişkin, bilimsel bilgi temeline sahiptir.

9 Diğer taraftan; sanat’ta, duygu, bilgi, beceriler kullanılarak, ele alınan malzemeye, “değişik bir biçim vermek”, olduğundan daha farklı şekilde yeniden ortaya koymak, kısacası “yaratmak” söz konusudur.

10 Bireyle çalışma uygulamalarında da, başvuranın uyumsuz, duygu, düşünce ve davranışlarını, çevresine uyum yapmasını engelleyen koşulları, insanlarla işlevsiz ilişkilerini ve etkileşimlerini değiştirmek ya da düzeltmek amacı vardır.

11 SHU, mesleki bilgi, teknik ve deneyimlerini yaratıcı biçimde kullanarak, başvuranın sorunlarına, ona özgü diğer insanlarınkinden farklı çözümler getirir.

12 Bireyle çalışmanın DİSİPLİN olarak tanımlanmasında, bilimsel teori ve tekniklerin kullanılması ve yöntem olarak görülmesinin payı vardır.

13 G. Hamilton (1940), bireyle çalışma tanımlarındaki “ortak noktaları” şu şekilde belirlemiştir 1.Birey ve toplum, birbirine bağımlıdır. Davranış ve tutumlarımız, toplumsal faktörlerden etkilenir. Bunlar, bireyin kendini geliştirmesini ve çevresine katkıda bulunmasını sağlayacak güçtedir,

14 2.Bireyin sorunları psikososyal’dir. Bireyle çalışma uygulamasında, ele alınan sorunlar, çoğunlukla insanlararası ilişkilerle ilgilidir. Bu bakımdan, sorunların çözümü sırasında, bireyin ailesi ve ilişkide olduğu diğer kimselerle de çalışmalıdır,

15 3.Başvuruda bulunan kimse, sorunlarının çözümü sürecine, “her aşamada” katılmalıdır, 4.Bireyle çalışma içinde, sorunların çözülebilmesi için uzman-müracaatçı ilişkisi, bilinçli ve kontrollü biçimde kullanılmalıdır.

16 Mesleğin önde gelenlerinden H. Perlman’ın formüle ettiği tanıma göre de “bireyle çalışma”; kişinin, sosyal işlevlerine ilişkin sorunların üstesinden başarıyla gelmesine yardımcı olmak amacıyla, belirli sosyal refah kurumlarında kullanılan bir süreç’tir.

17 F. Hollis’in tanımına göre bireyle çalışma yöntemi; kişinin sosyal sorumluluklarındaki aksaklıkların, psikolojik ve çevresel nedenleri üzerinde odaklaşır, ihtiyaçlarının karşılanması ve sosyal ilişkilerini, başarıyla sürdürebilmesine destek sağlar.

18 Sorunu olan birey, içinde yaşadığı sosyal çevreyle birlikte ele alınır; çevredeki gerçeklere uyum yapabilmesi için, duygu, düşünce ve davranışlarının, sağlıklı yönde değişmesine çalışılır. Çünkü “değişme” ancak, kişinin bunun gereğini kavraması ve benimsemesiyle gerçekleşebilmektedir.

19 ABD Sosyal Hizmet Konseyi (1957)’nin tanımına göre ‘bireyle çalışma’; sosyal işlevlerini yerine getirmede yetersiz kalan ya da başarısızlığa uğrayan kimselere, günlük yaşamdaki sorumluluklarını yerine getirmek üzere güçlenmeleri veya kendilerini geliştirmeleri için, yardımda bulunma yöntemidir.

20 1980’li yıllardan itibaren, “bireyle çalışma”, “klinik sosyal hizmet uygulaması” EŞ ANLAMLI olarak kullanılmaya başlanmış; “içsel veya çevresel nedenler yüzünden, sosyal fonksiyonlarıyla ilgili problemlerini çözümlemede, birey, aile ve gruplara yardım etme amacı taşıyan faaliyetler” şeklinde tanımlanmıştır.

21 Bütün tanımlarda, “bireyle çalışma”nın “ortak özellikleri” şunlardır; 1.Odak noktası, çevresiyle çeşitli ilişkiler içerisinde olan birey’dir. Birey ve aile, kendine özgü ihtiyaç ve güçlükleriyle nedeniyle, sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getiremedikleri için, sorunlarla karşılaşırlar. Bunların bir bölümü, birey ve ailelerin “iç yapısından”, diğer kısmı

22 toplumsal yapıdan kaynaklanırlar, 2.Sorunların çözümlenmesi, bireyin kendi becerileri yanında, çevresindeki olanak ve kaynakların kullanılmasını gerektirir, 3.SHU, mesleki bilgi ve deneyimini kullanarak, sorunlarını çözebilecek düzeye gelmesi için, birey ve aileye yardım eder ve sorun çözme sorumluluğunu, “onlarla birlikte” paylaşır.

23 Freud’a göre, “normal bir ego, normallik kavramı gibi hayal ürünü bir beklentidir.” Sosyal hizmetin temel amacı olan “bireyin iyilik haline ulaşabilmesi” bakımından, sağlıklı ve normal olmayı sosyal uyum gösterebilmeyle eşdeğer gören birçok yaklaşım bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar uyumu, stresle baş edebilme ve gerilimlerini yönetebilme olarak açıklarken; bazıları da benlik bütünlüğünü korumak koşuluyla, çevreye uygun davranma olarak betimlemektedirler.

24 1960’lı yıllarda Amerika’da bazı araştırmacılar, “ruh sağlığı ve bireyin iyilik hali”ne ilişkin kriterleri değişik türden beceri ve yetilerle betimlemeyi denemişlerdir: 1.Kendi kimlik duygusu ile barışık olmak ve duygularını tanıma yeteneği, 2.Geleceğe yönelik birtakım yararlı ve verimli yatırımlar yapabilme yetisi, 3.Ruhsal bütünlük ve gerilimlere, baskılara, yoksunluklara yeterli direnç gösterme gücü,

25 4. Özerklik duygusu ve nelerin kişisel gereksinimlerine uygun olduğunu fark edebilme kapasitesi, 5. Toplumsal çevreyi özgürce oluşturma, genişletme ve yaşatma becerisi, 6. Sevmek, çalışmak, onaylanmak, affetmek ve problemlerini kendi başına çözebilme gücü.

26 “ Sağlık”, yaşayan bir organizmanın sosyokültürel ve biyolojik çevre ile uyumlu olarak, gösterdiği etkinlikler toplamıdır (Güleç, 2009: 17).

27 Psikolojide 1970’li yıllardan sonra büyük bir ivme kazanan bilişsel psikoloji, ruh sağlığının korunması ve sürdürülmesine büyük katkılar sağlamış ve sadece bireylerin günlük streslerine dayanmalarına yardım sağlamakla kalmamış, bireylerin nasıl daha işlevsel hale gelebileceklerine ilişkin çok yararlı bir kavrayış geliştirmiştir.

28 Seligman (2000)’a göre pozitif bireysel özellikler şunları kapsamaktadır: “sevme ve çalışabilme kapasitesi, insan ilişkilerinde gelişmiş sosyal beceriler, cesaret, estetik ve sanatsal duyarlılık, kendisini ve diğer insanları bağışlayabilme becerisi, kararlılık ve sabır, özgün bir insan olabilme, geleceği düşünerek planlayabilme, maneviyat, bilgiye ve öğrenmeye düşkünlük”

29 “Bilişsel” kavramı, “kavrayışla öğrenme” olarak adlandırabilecek; olay ve olgular arasında neden-sonuç bağları kurarak belli bir hazırlık çalışması yaparak, birden (ansızın) zihinde gerçekleşen öğrenmedir.

30 “ ÖĞRENME” ise, eğitim, yaşam deneyimleri, tecrübe ve tekrarlar sonrasında oluşan kalıcı davranış değişiklikleridir. Edimsel koşullanmada, ödüle götüren ya da cezadan kurtaran davranışlardır.

31 Örneğin, depresyondaki insanlarda baskın bilişsel durum “kötümserlik” ve çaresizlik iken, ruhsal açıdan sağlıklı bireylerde baskın olan bilişsel otomatik durum “pozitif iyimserliktir”.

32 Pozitif bakış açısı ve iyimserliğin, ruh sağlığı açısından en büyük önemi, insanın başına gelen “iyi şeylerin” sonsuza dek süreceğini ve yaygınlaştığını iddia eden bilişsel şema’dır. Bilişsel açıdan bu “olumlanmış otomatik düşüncelere” sahip bireylere göre, bir “insanın başına gelen kötü şeyler sınırlıdır” ve bir daha tekrar etmesi oldukça uzak bir olasılıktır.

33 Bunun tersine kötümser duyguların hakim olduğu, depresyondaki insanlar için, “olumsuz otomatik düşünceleri” olarak, insanın bazı durumlarda sorumlu olabileceği, “kötü yaşam olaylarının sonsuza dek sürüp gideceği” ve giderek de yaygınlaşacağı şeklindedir.

34 Depresif hastalarla yapılan uzun süreli izleme çalışmalarında, “geleceği dikkate almanın” pozitif ruh sağlığı açısından önemli olduğu kanıtlanmıştır. Geçen yüzyılın en etkili depresif filozofu Nietzsche’nin ileri sürdüğü “iyimserlik, sadece insanın acı çekmesini uzatmaya yarar” görüşü çürütülmüştür. İyimserlik, bireyin geleceği düşünmesi ve buna göre daha gerçekçi planlar yapmasını sağlar.

35 İyimserlik ve ümit etmek üzerine yapılan araştırmalar göstermiştir ki; “temkinli iyimserlik”, olumlu bir duygu durum (mizaç), sıkı bir moral, azimli ve etkili sorun çözme, uzun yaşam ve başka bir dizi yaşamsal etkinlikte başarılı olma gibi özelliklerle doğrudan bağlantılıdır.

36 Hümanist psikologların üzerinde önemle durdukları bilgelik, iyilik, sevme ve sevebilme kapasitesi, içgörü yeteneği, cesaret, şaka, estetik duyarlılık, oyun geliştirme gibi faktörler, pozitif ruh sağlığını desteklemektedir.

37 Sosyal hizmetin “bireyle çalışma yöntemi” açısından baktığımızda; insanlar, yaşamları boyunca zaman zaman çeşitli sorunlarla karşı karşıya gelirler. Bunların çoğunu, kendi çabalarıyla ya da yakınlarının, arkadaş ve tanıdıklarının desteğiyle çözerler.

38 Bazen insanların sahip oldukları kaynaklar, sorunlarının halledilmesi için yeterli olmaz. Bu durumda, profesyonel meslek elemanlarına danışma ihtiyacı ortaya çıkar. SHU, psikolog vb. görevliler; bireylerin sorunlarıyla, toplumun sahip olduğu kaynaklar arasında “bağlantı” kurarak çözümler bulmaya çalışırlar.

39 Sosyal hizmet mesleği, her zaman insanların sorunlarına çözüm getirmeyi, ihtiyaçlarını karşılamayı, sıkıntılarını azaltmayı ve işlevsel bireyler olmalarını amaçlayan bir disiplin ve bilim dalı olagelmiştir.

40 Yaşamı boyunca bireyin karşısına çıkan sorunlar, onun aile içindeki ve toplumdaki konumunu, sosyal rollerini ve statüsünü belirlemektedir. İşte bu noktada “sosyal hizmet”, bireylerin sosyal işlevlerini yerine getirebilmeleri, duygu ve davranışlarını kontrol etmeleri ve uyumlu bir yaşam sürmelerine destek sağlamaktadır.

41 Bireylerin karşısına çıkan sorunlar, başlıca iki nedenden kaynaklanır: Birincisi, insanların kişiliği sürekli bir değişme ve gelişme gösterir. Yaşamdaki değişikliklere, yüklere, zorluklara uyum sağlayabilmek ve bunlarla başaçıkabilmek için “oturmuş ve dengeli bir kişiliğe” ihtiyaç vardır.

42 Bireylerin sorunlar yaşamlarına neden olan ikinci neden, toplumda meydana gelen değişmelerdir. Nüfus, medeni durum değişiklikleri, teknolojik değişmeler, işsizlik, gecekondulaşma, gelir yetersizliği, alkol vb. kötü alışkanlıklar gibi “sosyal sorunlar”; hem bireylerin yaşam kalitesini bozmakta hem de toplum için ciddi tehlikeler taşımakta, insanların sağlığını riske atmaktadır.

43 Sosyal hizmet mesleği, “sosyal refah” kurumunun işlevsellik kazanmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve ülkelerin gelişmesini yönetebilecek denli etkili bir hale gelmiştir. Ülkemizde halen, hayırseverlik yaklaşımı egemen olup, sosyal refah, “modern anlamda” kurumsallaşma sürecini tamamlayamamıştır, sos. hiz.’de, etkisiz ve yetersiz bırakılmıştır.

44 Sosyal refah anlayışı; her bir vatandaşın ihtiyaçlarının karşılanması ve yaratılacak optimum sosyal çevre, uygun kaynaklar yoluyla bireyin potansiyellerini gerçekleştirmeleri, işlevselliklerini artırmaları ve arzu edilen bireysel-toplumsal esenliğin nasıl oluşturulabileceğine odaklanan bir modern bir anlayıştır.

45 Gelişmiş ülkelerin modern sosyal hizmet kurumları; çeşitli hizmetlere ihtiyaç duyan bireylerin var olan toplumsal kaynaklara ulaşmasını sağlamak üzere, kamu tarafından her türlü toplumsal olanağı, kaynağı ve mesleki yöntemi kullanma yetkisi verilmiş, etkili organizasyonlardır.

46 Sosyal sorunlar ve bunların çözümü, genellikle birey ve sosyal çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimlerin bir ürünü olarak ortaya çıkarlar. Gelişmiş ülkelerde yaşayan bireylere, devlet tarafından sağlanan olanaklarla, bireyler güçlü kılınmakta, birçok sorun erken dönemde çözümlenerek, kronik hale gelmesi önlenebilmektedir.

47 Sosyal hizmette sıkça kullanılan BİREYLE ÇALIŞMA yönteminde; bireyin kendini tanımasıyla ilgili, sosyal destek yardımı, düşünme süreçlerinin geliştirmesi, bilgi edinmesi, geleceği planlaması, istikrarlı ve toplumla uyum içinde yaşaması ve kaynakların kullanımıyla ilgili yardımlar organize edilmektedir.

48 Gelişme sürecindeki “geçiş” toplumlarında, yaşanan sosyal ve ekonomik çalkantılar birey ve aileyi “baskı altına almakta” ve onları, çeşitli sorunlarla başbaşa bırakmaktadır. Bu durum, özellikle ülkemiz gibi hızlı değişme ve gelişmelerin yaşandığı ülkelerde daha yoğun ve zorlu biçimde yaşanmaktadır.

49 --- Gelişmekte olan toplumlarda, insanlarda giderek güçlenen mutlu ve huzurlu yaşama bilinci, insanlarımızı, sorunlarını daha etkili çözebilme konusunda yeni arayışlara yöneltmektedir. İşte bu beklenti; sosyal hizmet mesleğine duyulan ilgi ve ihtiyacı, her geçen gün artıran bir gelişme olarak dikkat çekmektedir.

50 Sosyal hizmetin bir “yöntemi” olarak, “bireyle çalışma konusunda” ileri ülkelerdeki yenilikleri, Türkiye’deki alan uygulamalarına aktararak hem toplumumuza uygun modeller geliştirmek hem de birey ve ailelerin sorunlarına, daha etkin ve kalıcı çözüm yolları bulmak gerekmektedir.

51 Sosyal hizmetler akademisi, ülkemizde 1962 yılında eğitime açılmış olup, mesleğin bu yöntemini kendi ülkemizdeki birey ve aile sorunlarına çözüm sağlayacak biçimde geliştirmeye ve yapılandırmaya çaba göstermektedir.

52 Sosyal hizmetin bireyle çalışma yönteminde, bireylerin sorunlarıyla toplum kaynakları arasında bağlantı kurularak, bireyler ve ailelerin sorunları çözülmeye çalışılır. Çünkü bazen bireyler öyle sorunlarla karşılaşırlar ki, profesyonel bir yardım elemanı ve toplum kaynaklarıyla bağlantı kurulmadan, bunların çözümlenmesi olanaksızdır.

53 Genellikle insanlar, başkalarından “yardım istemekten” pek hoşlanmazlar ve buna direnç gösterirler. Bunu, “özgürlüklerinin sınırlandırılması ya da küçük düşme endişesi” olarak yorumlarlar (uyumsuz davranışları olan bir gencin, çevresini suçlaması, hastaneye yatan birinin ağlaması gibi tepkiler BU DİRENCİN eyleme vurulması davranışlarıdır.

54 Sosyal hizmet mesleği, başlangıcından itibaren, “insanların sorunlarına çözüm getirmeyi, ihtiyaçlarını karşılamayı, sıkıntılarını ve acılarını azaltmayı amaçlamıştır. “Bireyle çalışma yönteminde”, birey ve ailelerin, toplumdaki hizmet ve olanaklardan yararlandırılması, ekonomik ve sosyal destek verilerek endişelerinin azaltılması,

55 sağlıklı sorun çözme becerileri kazandırılmasına yönelik mesleki uygulamalar gerçekleştirilmektedir. İlk başta “yoksul ve muhtaç insanlara yardım etme” amacıyla kullanılmış, ancak toplumsal değişmenin gündeme getirdiği yeni sorunlar ve ihtiyaçlar karşısında, bu yöntemin “uygulama çerçevesi” giderek genişlemiştir.

56 Günümüzde; sosyal yardım, aile refahı, çocuk refahı, sağlık, eğitim, ıslah, endüstri vb. “alanlarda”, bireylere ve ailelere yönelik uygulamalarla yürütülen “işlevsel bir mesleki yöntem” özelliğine kavuşmuştur.

57 Yaşamı boyunca, bireylerin karşısına çıkan sorunlar, “onun aile içindeki ve toplumdaki konumunu” etkiler ve “sosyal statüsüne ilişkin rollerini ve üzerine düşen sorumlulukları, yerine getirmesini sınırlayarak, hatta bazen engelleyebilir. Örneğin “aile yaşamıyla” ilgili; işsizlik, alkolizm, eşler arası anlaşmazlıklar gibi durumlar, aile üyeleri arasındaki iletişim ve etkileşimleri bozarak,

58 “gerginlik ve huzursuzluk” kaynağı olurlar. Bu durumlarda BÇ’nın amacı; birbirleriyle, yaşadıkları çevredeki kurumlarla ilişkilerinde “sıkıntı ve problemleri olan” bireylerin, sorunlarının çözülmesine yardım ve destek sağlayıp, “sosyal fonksiyonlarını”, yani kendilerinden beklenen görev ve sorumlulukları, gereken biçimde yerine getirmelerini sağlamaktır.

59 Çünkü insanlar; toplumsal rol ve davranışlarını, sorumluluklarını, sosyal çevreyle anlaşmazlığa düşmeden yerine getirebildikleri ve duygu, davranışlarını kontrol edebildikleri ölçüde, “toplumsal yaşama uyum gösterebilirler” ve huzurlu, doyum sağlayıcı biçimde yaşayabilen bireyler haline gelebilirler.

60 Bireylerin karşısına çıkan problemler, “başlıca iki nedenden” kaynaklanırlar. Bunlardan birincisi; “insan kişiliği, yaşamı boyunca sürekli değişme ve gelişme” gösterir. Nitekim, bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik ve yaşlılık dönemleri üzerine yapılan araştırmalar, bu gerçeği ortaya koymaktadır.

61 Aile bireylerinin kişiliklerinde meydana gelen olumsuz değişmeler, üyelerin iletişim biçimi ve etkileşimleri üzerinde, olumsuz etkiler yaratarak, ailenin huzur ve mutluluğu, iyilik halini gölgeleyebilir. Öğrenci olmak, evlenmek, boşanmak, işten atılmak gibi “sosyal statüyle” ilgili değişikliklere uyum sağlayabilmek için, “oturmuş ve dengeli bir kişiliğe” ihtiyaç vardır.

62 Bireyin kişilik yapısıyla ilgili sorunlar, il başta hemen anlaşılamaz ve olumsuz yaşam deneyimlerinin tetiklediği, “bir birikimin sonucu” olarak; “aile yaşantısında eşler arasındaki ciddi anlaşmazlıklar, bireylerde ruh hastalığı, suç işleme” biçiminde ortaya çıkarlar.

63 Bireysel düzeydeki sorunlara yol açan “ikinci neden”; içinde yaşadığımız, “toplumda meydana gelen değişmelerdir.” Bu değişmeler; nüfus artışı, teknolojik gelişmeler, işsizlik, gelir yetersizliği, yoksulluk, gecekondulaşma, evsizlik, uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, suç, şiddet gibi sorunları da “beraberinde getirmektedir.”

64 Bazen de, birden bire ortaya çıkan hastalık, sakatlık, ölüm, terk, davranış bozukluğu, ruh hastalığı, işini kaybetme, emekli olmak, anne- baba olma gibi sorunlar ve “statü değişiklikleri” de çözülmesi gereken önemli sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

65 Birey ve ailelere yönelik “sosyal hizmetler”; meslek elemanlarının çalıştığı kurumun amaç ve fonksiyonlarına göre değişiklik gösterir. KURUM; belli bir hizmeti ya da hizmetler dizisini, ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak ve varolan kaynaklardan yararlanmalarını sağlamak üzere, toplum tarafından, mesleki yöntemleri kullanma yetkisi verilmiş, bir organizasyon ya da örgüt’tür.

66 Toplum adına faaliyet gösteren bu kurumlar, “toplum refahını sağlanın yanında, toplumsal rahatsızlıkları ve sorunları da önleme” sorumluluğunu üstlenmişlerdir. İhtiyaç sahibi bireylere parasal yardım, bakım sağlama, rehabilitasyon, tedavi gibi hizmetler, “bu konularla ilgili kurumlarca”, ayırım yapılmaksızın tüm kişilere sunulmalıdır.

67 Sosyal hizmetin “birincil-primer kurumları”; SHU’larının, mesleki uygulamalardan esas sorumlu olduğu, “çocuk yuvası, huzurevi, sosyal yardım kurumu, aile hizmetleri merkezleri’nde, uzmanlar tarafından yoğun olarak “bireyle çalışma yöntemi” mesleki çalışmaları sürdürülür.

68 İkincil-sekonder kurumlar; daha çok “tıp, hukuk, fizyoterapi vb.” mesleklerle ilgili olan; hastane, rehabilitasyon merkezleri, ruh sağlığı hastaneleri, mahkemeler, cezaevleri gibi kurumlardır. Bu kurumlar, bünyelerindeki SHU’lar kanalıyla, sosyal hizmet yöntemlerinden, “kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere” yararlanırlar.

69 Kişilerin sorunları; ailesi ve sosyal çevresindeki diğer insanlarla ilişkilerini etkilediği gibi, çoğu zaman “sıkıntılara ve yetersizliklere” neden olur. Kişi, istemeden ve iradesi dışında böyle durumlarla karşı karşıya geldiğinde, yaşamındaki değişiklikleri “farketmekle birlikte”, bunlardan kurtulma gücünü kendinde bulamaz ve çözüm yolları aramaktan kaçınabilir.

70 Bazen de “başına, bundan daha kötü şeyler” gelebileceğinden endişe duyarak, içinde yaşadığı koşulların değişmesini istemez ve gerçeği görmezlikten gelebilir. Yahut, yardıma ihtiyaç duyduğu halde, bunu “nereden ve nasıl sağlayacağını” bilemez. Yakınları, arkadaşları ve çevresindeki diğer insanlarla ilişkileri, giderek daha dayanılmazhale gelir.

71

72 Sonuçta, kendi kararıyla ya da durumu farkeden başka kişilerin aracılığıyla, sosyal hizmet kurumuna başvuruda bulunur (Bir öğretmen, öğrencisinin sorunuyla ilgili olarak çocuk hizmetleri bürosuna, bir doktor hastanede terkedilmiş bir kadın için aile hizmetleri bürosuna “başkaları adına” müracaatta bulunabilir).

73 Yardım talebiyle sosyal hizmet kurumlarına başvuran kişi ve aile, SHU ile beraber, sorunun çözümü amacıyla yürütülecek olan mesleki çalışmaların koşullarını kabul eden “taraf durumunda”dır. Başvuranın kuruma geliş amacı, motivasyonu ve beklentileri; SHU ile ilişkisini, mesleki çalışmalardan elde edilecek sonuçları etkileyecektir.

74 Bireyle çalışma yönteminin uygulanması sırasında, meslek elemanı işlevini, “çok yönlü olarak” yerine getirmek durumundadır. Bunlar arasında, birey ve ailelerin sorun çözme becerilerini güçlendirmek, yaşantılarında gerekli değişiklikleri yapmalarına yardımcı olmak, huzur bulmalarını sağlamak ve çevresel engelleri ortadan kaldırmak önde gelir.

75 ihtiyaçlarının karşılanması için başvuran kişi ve ailelerin; sosyal destek sistemleri, “akrabalarının sahip olduğu olanaklar, arkadaş, komşu” gibi kimseler, ve “toplumsal kurumların sahip olduğu olanakların”, mesleki çalışmaya ve “çözüm sürecine” etkili bir biçimde katılmaları gerekir.

76 Yaş, cinsiyet, fiziksel özellikler, duygular, düşünce ve davranışlar gibi bireysel özelliklerle, çevresel faktörlerin, “sorunların ortaya çıkmasındaki rolü dikkate alınarak” yapılacak, çok yönlü bir değerlendirme, sorun çözme sürecinin başarıyla sonlandırılması bakımından büyük önem taşır. SHU’nın, başvuranı “destekleyici ve geliştirici” rolü vardır.

77 Bireysel çalışma yönteminin; günlük yaşamdaki sıkıntıların, sorun boyutuna ulaşmasını ÖNLEYİCİ; birey ve ailenin yetersizliklerini giderici ONARICI ve sağlıklı ilişkiler kurup, topluma uyum sağlamalarını kolaylaştıracak TEDAVİ EDİCİ “işlevleri” bulunmaktadır.

78 Bireysel çalışma yöntemiyle, başvuran kişilere yapılacak yardımın anahatları şunlardan oluşmaktadır; 1.“Kendini tanımasıyla” ilgili yardımlar, 2.“Desteklenme ihtiyacıyla” ilgili yardımlar, 3.“Düşünme süreçleriyle” ilgili yardımlar, 4.“Bilgi edinme ihtiyacıyla” ilgili yardımlar,

79 5. “Geleceğini planlamayla” ilgili yardımlar, 6. “İstikrarlı yaşama ve toplumla uyum içinde yaşamayla” ilgili yardımlar, 7. “Kaynak kullanmayla” ilgili yardımlar.

80 Bireysel çalışma yönteminin TARİHÇESİ: Başlangıcından itibaren bu yöntemin “temel düşüncesi”; sıkıntı içindeki insanlara yardım etmek ve yoksul, muhtaç kimselere yardım ve destek sağlama olmuştur. Bunlar, 19. yy’dan itibaren ABD ve İngiltere’de, Avrupa’dan gelen göçmenlerin etkisiyle, “yerel yönetimlerin” bir sorumluluğu olarak düşünülmüştür.

81 Ancak nüfusun hızla artması sonucu fakir, hasta ve işsiz olan insanların sayısı giderek çoğaldığından, yerel yönetimlerin “toplum adına” yaptığı temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik, bireysel düzeydeki barınak, para ve yiyecek yardımları, zamanla yetersiz kalmaya başlamıştır.

82 İnsanlar, çok eski tarihlerden beri, sakatlar, yoksullar, güçsüzler, kimsesizler gibi toplumdaki olanaklar ve hizmetlerden yeteri kadar yararlanamayan mağdur, diğerlerinin ilgi ve bakımına muhtaç kişilere yardım edegelmişlerdir. Nitekim, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinler bu düşünceye hizmet eden görüşleri, bünyelerinde taşımışlar ve güçsüz insanların, toplum tarafından korunmasını kutsamışlardır.

83 Dinlerde yer alan bu insancıl düşünce ve inançların yanında, sosyoekonomik yapının desteğiyle, ihtiyaç sahibi bireylere yardımın çapı ve içeriği, tarihsel perspektifte giderek daha yüksek ve etkili bir nitelik kazanmıştır. Önce bu “insancıl düşünceler” ortaya çıkmış, daha sonra gerekli üretimin sağlanması için tedbirlerin alınmış ve son olarak da ortaya çıkan birey ve toplumsal rahatsızlıkları gidermek için hizmetler oluşturulmuştur (Kongar, 1975: 147).

84 İnsancıl düşünceler, çok eski zamanlardan buyana, tarihin hemen bütün devirlerinde vardır. Fakat, tek başına bu düşünceler hiçbir anlam ifade etmezler ve sadece, sosyal refah hizmetlerini asıl ön plana çıkaran “üretim biçimleri” olarak değerlendirilebilir. Feodal düzende, en asgari seviyede bir sosyal güvenlik, senyör-köylü-tımar sahibi ilişkilerinde, lonca ve vakıf sistemlerinde, toplumsal yapının bütünleşmiş parçaları biçiminde ortaya çıkmışlardır.

85 Yani esasında feodalite, kendi varlığını ve gücünü sürdürebilmek amacıyla, üreticilerin ve hizmet edenlerin, asgari düzeyde olsa sosyal güvenlik olanaklarını düzenlemek zorunda kalmıştır. Bu durumda, yoksulluk, işsizlik, sakatlık vb. toplumsal sorunlar, halkın ve kamuoyunun gündemine gelen, dikkatini çeken bir sorun durumuna ulaşamamışlardır.

86 Çünkü Kongar (1975: 148)’ın vurguladığı gibi, bir sorunun “toplumsal bir nitelik kazanabilmesi için”, her şeyden önce halkın bilinçlenmesine bağlıdır ve kapitalizm öncesi toplumsal yapılarda, bu bilinçlenmeye olanak sağlayacak nesnel koşullar, genellikle bulunmamaktadır. Bunun nedenleri ise; (1) Tarıma dayalı toplumsal örgütlenme içindeki aile ve geniş aile yapısıyla, muhtaç durumdaki kişilere gerekli yardımlar yapılabilmektedir

87 (sorun hakkındaki bilinçlenmeyi engelleyici tarzda nesnel durum), (2) Feodal düzende, köylülerin ve zanaatçıların ihtiyaçlarının karşılanması, senyör tarafından, üretimin amacına ulaşabilmesi ve işletmeyi yaşatabilmek için, bir araç olarak kabul edilmekteydi. Bu nedenle de, köylü sınıfının ihtiyaç- hizmet dengesi,” derebeyi tarafından” saptanmaktaydı. Bu nedenle köylülerin, mevcut statü değişmeden, yeni bir ihtiyaç konusunda bilinçlenebilmeleri olanaklı değildi (Kongar, 1975: 148).

88 Tarihsel süreçte; yoksullar, sakatlar ve güçsüzler sorunu, “feodal düzenin çözülmesi” ve kapitalist ilişki biçimlerini egemen olmaya başlamasıyla, “bir toplumsal sorun” olarak ön plana çıkmaya başlamıştır. Çünkü; (1) Feodal düzenin çözülmesiyle geleneksel güvenlik mekanizmaları düzeni de bozulmuş, (2) Hareketli ve ücretli emek, kapitalist birikimin sağlanabilmesi için, yüksek bir sömürüyü ortaya çıkarmaya başlamış, (3) Makineleşme ve benzeri süreçler sonunda, iş bulma olanakları sınırlanmış ve (4) Sınıf bilinci meydana çıkarak, toplumsal mücadeleler baş göstermiştir (Kongar, 1975: 148).

89 Sosyal hizmet mesleği, toplumu oluşturan tüm bireylere yönelik olanaklar ve eşit fırsatlar yaratılması, herkesin kendisini geliştirerek, toplumun işlevsel bir üyesi olabilmesine yardımcı olma düşüncesine dayanmaktadır. Bu düşüncenin temelinde, toplumu ve bireyleri geliştirerek, daha işlevsel bir toplumsal yapı yaratarak, kendisini oluşturan bireylerin de iyi olma halini gözetilmesi inancı yatmaktadır.

90 Sosyal hizmet mesleği, toplumu oluşturan tüm bireylere yönelik olanaklar ve eşit fırsatlar yaratılması, herkesin kendisini geliştirerek, toplumun işlevsel bir üyesi olabilmesine yardımcı olma düşüncesine dayanmaktadır. Bu düşüncenin temelinde, toplumu ve bireyleri geliştirerek, daha işlevsel bir toplumsal yapı yaratarak, kendisini oluşturan bireylerin de iyi olma halini gözetilmesi inancı yatmaktadır.

91 Bu inancın ürünü olarak, sosyal hizmet mesleğinin yanında, sosyal güvenlik, sosyal sigortalar, sosyal refah hizmetleri, sağlık, eğitim sistemleri ve diğer tüm sosyal hizmetler biçiminde ortaya çıkmıştır. Birbirleriyle son derece ilişkili olan bu kavramlar, her ülkenin sosyokültürel ve soyoekonomik yapısı ve gelişmişlik düzeyi oranında, birbiriyle karşılıklı etkileşim halinde, zayıf ya da çok güçlü işlev görürler.

92 Sanayi devrimi sonrasında, çalışma yaşamındaki zorlukların iyileştirilmesi ve düzenlenmesi, üretim ilişkilerinin doğurduğu rahatsızlıkların giderilmesi, büyük mücadeleler yapılmış ve bunların sonucunda da devlet anlayışında önemli paradigma değişimleri yaşanmıştır. Bunun yankısı, sendikacılık, gelişmiş sosyal refah, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri olarak yaşanmıştır.

93 Esasında bütün bu toplumsal sistemler ve organizasyonların amacı; sosyal sorunları önlemek, bireyler arası sosyal, ekonomik, kültürel eşitsizlik ve adaletsizlikleri önleyebilmek, hiç değilse azaltmaktır. Bu yolla, toplumun tüm olanaklarını, bireylere seferber ederek sosyal refaha ve insani gelişmeye, sosyal adalete ulaşma hedefine yönelme düşüncesi egemendir.

94 Sosyal hizmet, tarihsel perspektifte, bu düşünce ve inançlarla ortaya çıkmış ve belirtilen hedeflere ulaşabilmek için, birey, aile ve toplum sorunlarını çözmeye yönelik etkinliklere odaklanan bir çalışma alanı ve disiplin haline gelmiştir.

95 Sosyal hizmet mesleğini yaratan sosyal koşullar, öncelikle toplumun ekonomik olanaklarının, adaletli bir biçimde dağılımını sağlayıcı tedbirler ve programları yaratmışlardır. “Sosyal güvenlik”, bu düşünceyle geliştirilen bir ana çatı ve “sosyal sigortalar” da bu anlayışına uygun plan ve programlara karşılık gelmektedir. “Sosyal hizmet”, bütün bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkmış olan bir meslek ve disiplindir. Bütün bu gelişmelerin hepsinin temelinde, sosyal refah hizmetlerini doğuran bir anlayış vardır (Kongar, 1975: ).

96 Kapitalist bir sosyoekonomik yapının gereği olarak ortaya çıkan düzen ve bunun sonucu olan “sosyal hizmetler”; sendikacılık ve demokrasi düşüncesinin gelişmesiyle beraber ve bunlara paralel biçimde hız kazanmıştır. Hepsinin temelinde yatan düşünce ise, toplumu oluşturan bireylerin varolan zenginlikten ve toplumun olanaklarından, salt bir insan olması hasebiyle ve vatandaş olarak hak ettiği adaletli biçimde “pay alma” idealine varabilmektir.

97 Sosyal hizmetin bir meslek ve disiplin olarak tarih sahnesinde gelişimini açmak için İngiltere örneğine bakıldığında, sosyal hizmet mesleğinin bu ülke tarihinde önemli bir yer tuttuğu ve feodal yapının dağılması, ticari ilişkilerin artık başlaması ve ondan sonra makineleşme sürecine geçilmesiyle, endüstri toplumunun oluşmasına bağlı bir sürecin izlendiği görülmektedir. Demokrasinin beşiği olarak adlandırılan İngiltere, aynı zamanda, sosyal refah hizmetleri, sendikacılık, sosyal hizmet gibi kavramların aynı kaynak olan endüstrileşmeden doğmuş olduklarından dolayı, sosyal refah hizmetlerinin de beşiği olagelmiştir.

98 İngiltere’de, toplumun “yoksullarla ilgilenmesi” ondördüncü yüzyılın ortalarında başlamış ve on beş yaşına gelmeden tahta çıkma şansı elde eden ve tarihleri arasında 50 yılı aşkın bir dönemde tahtta kalan Kral III. Edward’ın, bazı zorlayıcı tedbirleri şeklinde kendini göstermiştir. Örneğin, bütün sağlam işçilerin kendilerine verilen işleri kabul etmeleri, çalıştıkları bölgeden ayrılmamaları ve sağlam kişilerin sadaka almalarının engellenmesi bu zorlayıcı tedbirlerden bazılarıydı.

99 İngiltere tarihine baktığımızda bu yılların sadece feodalitenin biraz çözülmeye başlamasından ziyade, “kara ölüm” denilen veba salgınına, kıtlığa, ülkedeki büyük toplumsal-ekonomik karışıklıklara ve kıta Avrupa’sıyla sürdürülen savaşlara karşılık geldiğini görmekteyiz. Ekonomik sıkıntıları çözmek için, fiyatlar ve ücretleri dondurmaya yönelik çeşitli önlemler alındıysa da pek başarılı olunamamış ve kral, o dönemlere göre çok radikal olan bir kararla, papalığın İngiltere'ye ilişkin olarak sürdürdüğü feodal üstünlük iddiasını kabul etmediğini resmen açıklamıştır.

100 Ayrıca, III. Edward yeni mali kaynak yaratmak için kilisenin mülklerine ve ayrıcalıklarına karşı saldırıya girişmiştir. Diğer taraftan da 1330’larda, İngiltere ve Fransa arasındaki ilişkiler, giderek bozulmaktaydı. 1940’ta, III. Edward’ın kendisini Fransa kralı ilan etmesiyle, ünlü “Yüz Yıl Savaşları” başlamıştır.

101 Olağanüstü enerjik bir yaradılışa sahip olan III. Edward, aynı zamanda iyi bir taktisyen, yönetici ve büyük bir şövalye olarak, başlıca tutkusu askeri şan ve şerefe sahip olmaktı. Fransa ile savaşı sürdürmek için donanım, araç ve gerece gereksinim duyması, Edward'ın halkın isteklerine kulak vermesini ve Parlamento'nun gücünün artmasını sağlamıştır. Bu açıdan, onun döneminde kralın yoksullara yardım düşüncesinin temelinde, insancıl ve ideal sosyal refah düşüncelerinin çok uzağında, o zamanki toplumsal yapının gerektirdiği “üretimin devamını sağlayabilmenin” yattığını görmek olanaklıdır.

102 İngiltere’de dokuma tezgahlarının gelişmesi sonucunda, tarlaların mera haline çevrilmesini öngören yasaların çıkmasından sonra, tarımla uğraşarak geçimini sağlayan çiftçilerin açıkta kalması, çok dindar ve merhametli bir kral olan III. Henry’i, “yoksulluğa karşı ilk ciddi tedbirleri” almaya yöneltmiştir. Babasının ölümüyle henüz 9 yaşında tahta çıkan ve yılları arasında 56 yıl tahtta kalan III. Henry, 1264'de ilk İngiltere parlamentosunu kurup toplantıya davet etmeye zorlanmıştır.

103 Saltanatı döneminde İngiltere ekonomik olarak gelişmiş ve refahlı olarak yaşamış ve o, elli yıldan daha uzun tahtta kalan 5 İngiltere hükümdarından ilki olmuştur. Onun emriyle, yargıçlar ve belediye başkanları, yaşlı ve yoksulları, sadaka ile yaşamak zorunda kalan düşkünleri saptayacak ve herkesin dilenmesi yasaklanacak, belli alanlarda sınırlandırılarak bir kontrol sağlanacaktı. Bedeni sağlam olduğu halde, çalışmayıp dilenenlerin ve onlara sadaka vererek, dilenciliği teşvik edenlerin cezalandırılması öngörülüyordu.

104 1536 yılına gelindiğinde yeni tedbirlerle, yoksul, hasta ve sakatlara, kilise tarafından para toplanarak fonların oluşturulması, 5-15 yaş arasındaki dilencilik yapan çocukların eğitilmesi gibi tedbirler, mevcut yasalara maddeler halinde eklenmiştir. Fakat diğer taraftan da kral yılları arasında 38 yıl hükümran olan VIII. Henry, manastırları ortadan kaldırmış, kiliselerin bakmakta olduğu kişi ve aileleri açıkta bırakarak, toplumdaki yoksulların sayısının artmasına neden olmuştur.

105 Geçen yıllar içerisinde yoksul, mağdur, sakat ve kimsesiz insanlar için, onların ihtiyaçlarına asgari biçimde de olsa yanıt verebilecek yeni düzenlemelere olan ihtiyaç had safhaya ulaşmıştı. Bu durum, yeni önemli tedbirlerin alınmasını gerektiriyordu yılında henüz 5 yaşında iken tahta çıkan ve 1603 yılındaki ölümüne kadar tahtta kalan kraliçe I. Elizabeth; annesi o henüz 3 yaşında iken idamla öldürülmüş bir çocuktu. Bu travmatik yaşam deneyiminin, onu her zaman yoksullara ve güçsüzlere karşı sevgi dolu ve şefkatli bir insan yaptığı anlaşılmaktadır.

106 I. Elizabeth, ülkeyi yeniden Protestan döneme döndürmüş, yaşamı boyunca hiç evlenmeyerek, kendisini ülkesine adayan bir insan ve tarihte, İngiliz kral ve kraliçeleri arasında, en önemli rol oynayanlardan birisi olarak görülmektedir. I. Elizabeth’in 1601 yılında çıkardığı “Yoksullar Yasası”, İngiltere’de yoksulluğu ve dilenciliği kanunlar zoruyla dahi yok edemeyeceğinin anlaşılması sonucu çıkartılmıştır. Bu yasa, o zamana kadar yoksuz ve güçsüz, yardıma muhtaç kimseler için alınmış olan tüm tedbirleri birleştiren bir içerik taşıyordu.

107 Yasaya göre “yardıma muhtaç olanlar” üçe ayrılıyordu: (1) Bedeni sağlam olmasına karşın yoksul olanlar: Tedbir olarak, bunlara iş bulunacak ve çalışmayı kabul etmeyenler cezalandırılacaktı, (2) Bedeni sakat olan ve çalışma yeteneği bulunmayan yoksullar: Bunların, bakımevlerine yollanması kararlaştırılmıştı. (3) Korunmaya muhtaç çocuklar: Anne-babaları ya da büyükanne- büyükbabaları tarafından bakılmayan ya da aile büyüklerinden bir bölümünü/hepsini kaybettiği için ihmale uğrayan çocuklardan; erkeklerin 24, kızların da 21 yaşına/ya da evlenene kadar, zanaatçıların yanına çırak olarak verilmeleri kararlaştırılmıştır.

108 Ayrıca, çalıştırılan yoksullara yeterli ücret ödenmediği zaman, devletin bu ücrete ilave yapması sağlanmış ancak bu durum, patronların ücretleri iyice düşürmesine ve sömürünün artmasına neden olmuştur (De Schweinitz, 1943: 29; akt, Kongar, 1975; 150).

109 Bu durum, sosyal hizmetin ruhuna uygun bir toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı içeriyordu. Her kilise, kendi mıntıkasında topladığı vergilerle, yoksul kişileri çalıştırma gücüne, bir yoksullar evi bulundurmak, öksüz ve bakıma muhtaç çocukların çıraklık eğitimini ve yaşlılarla sakatların bakımını üstlenme, muhtaçların cenazelerini kaldırma olanaklarına sahipti. Yasa, akrabaları tarafından bakılmayan yoksulların mahalle veya toplum idaresince bakılmasını da gerektiriyordu.

110 Bu yönüyle Yoksul Yasaları, ihtiyaç sahibi insanlara yönelik kamu tarafından profesyonel yardım düşüncesinin başlangıcı olarak betimlenebilir. Elizabeth Devri Yoksullar Yasası, 1843’te yürürlükten kaldırılmadan önce, yardıma gereksinim duyan kişiler için, yoksullar evleri açılmasını öngörülmüş, yardım almak için buralarda kalma koşulu getirmiştir. Eleştirel yönleri olsa da bu yasa, organize sosyal refah hizmetlerinin Batı’daki önemli bir kilometre taşı olarak kabul edilmektedir.

111 18. Yüzyıl, “Akıl çağı” olarak da adlandırılan “Aydınlanma” dönemiyle ortaya çıkan en önemli yeni anlayış “dünyanın bütün insanlığa ait olduğu ve varolan nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği düşüncesi”dir. İşte “bu insancıl düşünce”, modern anlamda, “sosyal politika”, sosyal refah ve sosyal hizmet sistemlerinin temelini oluşturmuştur. Sosyal politika, “kaynakların yeniden dağıtımı” işleviyle, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi ve toplumun iyilik haline ulaşılması açısından, yaşamsal bir öneme sahiptir.

112 İngiltere’de 1782 “Gilbert Yasa”sı ile sakat olmayanlar dâhil tüm yoksullara para yardımı yapmayı yasal hale getirmiştir. Gilbert Act ile çalışabilir durumda olan yoksulu yoksul evine göndermeyip iş bulana kadar çalışma evleri sınırları içinde çalışması sağlanmıştır. Yoksul yardımlarının yönü ve yapısını kökten değiştiren gelişme, 1795 yılında çıkartılan “Speenhamland yasası”yla olmuştur.

113 Bugün modern anlamdaki sosyal güvenliğin bir hak olarak toplumdaki herkesi kapsama mantığının ilk nüvesi Speenhamland yasasında görülebilir. Speenhamland yasası, 6 Mayıs 1795’te büyük bir bunalım döneminde, Newsbury yakınındaki Speenhamland’de Pelikhan Hanı’nda toplanan Berkshire yargıçları; yoksullara, kazançlarından bağımsız olarak belirli bir asgari gelir sağlaması için ekmek fiyatlarına göre düzenlenen bir ölçüte göre ücretlerin desteklenmesine karar vermişlerdir. Yardımların veya ücret desteklenmesinin buğday temel alınarak yapılmıştır.

114 Speenhamland yasası ile yoksulluk yardımları sadece yaşlılık, sakatlık ve hastalık gibi nedenlerden dolayı değil, çalışanlara ve kırsal alanın dışında yasayanlara da verilmeye başlanmış ve ücretlere doğrudan müdahale yapılmıştır. Kıta Avrupa’sında özellikle Fransa’daki 1789 Devriminin İngiltere’ye de sıçrayacağı korkusu ile acilen alınmış önlem niteliğinde olduğu dikkat çekmektedir.

115 Speenhamland yasası deneyimi; yoksulluk yardımları, yoksulları yaralamadığı ve rencide etmediği için, insanların yaşamlarını kazanmayı çok zorlaştırmış olan ekonomideki yapısal değişmelerden korumaya yardımcı olmuştur. Bu yasalardaki “yaşama hakkı” denen sosyal ve ekonomik buluş, bugünkü anlamda var olan “sosyal ücrete” denk gelmekte ve bir anlamda da, sosyal güvenlik fonuna benzemektedir.

116 Söz konusu sistemde, çocuk sayısına bağlı olarak kişinin alacağı ücretteki/yardımdaki artışı, çocukların artık sadece anne ve babaların sorumluluğunda değil aynı zamanda devletin ve kamunun da sorumluluğu olduğu gündeme gelmiştir. Bu bakış açısında göre, Speenhemland’ın çağdaş anlamdaki sosyal devlet uygulamasına denk düştüğü söylenebilir ‘te, yoksul yasallarını ıslah etme yasası çıkarılmıştır.

117 İngiltere’de, yoksul yardımlarından refah devletine dönüşüm yoksul yasalarının, parlamenter anlamda reddi ve popüler evrimi ile gerçekleşmiştir. İngiltere refah ideolojisine bakıldığında, ortaya çıkan ileri sosyal refah devleti uygulamalarının nedeninin, 19’yy’daki aşırı derecedeki kötü yoksul yasalarının yarattığı toplumsal etki olduğu görülmektedir.

118 Bu dönemlerden sonra İngiltere’de, feodalite tamamen çözülmeye ve kapitalizm bütün unsurlarıyla egemen olmaya başlamıştır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesinin egemenliğindeki kapitalizme geçiş döneminde, işçi ve yoksullara yönelik “sömürü düzeni”, akılalmaz vahşilikte bir niteliğe bürünmüş ve buna yönelik karşı tepkilerin doğması da gecikmemiştir.

119 Bu dönemlerde halkın yoğun talepleri ve zorlamasıyla, parlamentonun kurduğu “Araştırma Komisyonu”, konuya ciddiyetle eğilmiş ve yeni tedbirlerin uygulanmasını kararlaştırmıştır. Kapitalizmin acımasız kuralları, müdahaleci bir anlayışla yumuşatılmaya çalışılması, temel düşünce olarak seslendirilmekteydi.

120 Parlamentonun bir bölümü, yaşanan soruna müdahale olarak sadece “Yoksul Yasaları”nın genişletilmesini yeterli bulmaktaydı. Uzun tartışmalar ve değerlendirmeler sonucunda çok geçmeden, Yoksul Yasaları’nın kaldırılarak, “Asgari Ulusal Sosyal Hizmetlerin” geliştirilmesi kararlaştırılmış, 1911 yılında da hastalık ve işsizliğe karşı, ulusal sigortanın kabulüne yönelik yasa, uygulanmaya başlanmıştır.

121 Bunları, 1925 yılındaki “Dulları, yetimleri ve emeklileri” sosyal güvenlik kapsamına alan, sosyal sigortala yasası izlemiştir. Nitekim sonuçta çok radikal bir düzenlemeyle 1934 yılında, çıkartılan “İşsizlik Kanunu”yla, herkesin işsizlik ödeneği alabilmesi sağlanmıştır. Bu önemli tarihsel gelişmeleri ve sosyal iyileştirmeleri, 1942 yılında meşhur “Beveridge Raporu” izlemiştir.

122 Büyük İngiliz iktisatçı Keynes’in ekonomik katkılarından etkilenen Beveridge, II. Dünya Savaşı sırasında, hem ekonominin tam çalışması hem de, işçi ve toplum refahını sağlayacak tedbirler önermiştir.

123 Bu tedbirler, 4 ana ilke etrafında toplanmaktadır; (1) Her vatandaş, sosyal sigorta sisteminin kapsamına alınmalıdır, (2) Gelir kazanma gücünün kaybolmasına yol açan ana riskler olan hastalık, işsizlik, kaza, yaşlılık, dulluk, gebelik tek bir sigorta içinde kapsanmalıdır, (3) Gelire bağlı olmaksızın, belli bir miktar sigorta primi ödenmesi gerekir ve (4) Yardıma hak kazananlara, gene gelirden bağımsız olarak, belli bir miktarda tazminatın ödenmesi gerekir.

124 1945 yılında İşçi Partisi iktidara gelince, Beveridge Raporu’nu, yasal yönden destekleyici tedbirler alınmış ve 1948 yılından itibaren de “Ulusal Sigorta Programı” olarak uygulanmaya başlanmıştır. Bu yeni dönemde, dört sosyal hizmet alanı “esas” alınmıştır (Forder, 1969; akt. Kongar, 1975: 151): (1) “Eğitim” açısından, toplumun bütün sınıflarından ailelerin çocuklarına yönelik eşit ve zengin eğitim olanakları sağlanmıştır;

125 (2) “Ulusal Sağlık hizmetleri” alanında, ailelere yönelik “çocuk başına” verilen belli bir miktar para desteğiyle “aile yardım”ları yapılmakta ve ulusal sigorta sistemiyle de, işçi, memurlar, serbest meslek sahipleri ve işsizler kapsama alınmaktadır. Bütün bu grupların sigorta primleri, gelir durumlarına uygun biçimde düzenlenmiş ve örenin işini kaybedenlere bir yıl süreyle işsizlik ödemesi yapılmaya başlanmıştır. Hastalık durumu devam ettiği sürece,

126 böyle ihtiyaç sahibi kişilere ödemeler emeklilik yaşın kadar sürmüştür. Diğer taraftan, ihtiyaç sahibi dul kadınlara, eşleri tarafından ödenmiş primlere dayalı olarak sosyal yardım ödemesi ve doğum yapan kadınlara, doğum yardımı verilmeye başlanmıştır. Aile reisini ölümü sonrasında, geride kalan kişilere aile yardımı ödenmiştir. En önemlisi de, “Ulusal Yardım Sistemi”, 16 yaşından büyük olup, tam zamanlı işi olmayan, ihtiyaç sahibi tüm bireylere yönelik, sosyal yardımlarla çok önemli bir işlev görmeye başlamıştır;

127 (3) Şehir ve köy planlaması” bakımından hükümet, insanların içinde yaşadıkları fiziki çevreyi kontrol ederek daha nitelikli bir sosyal çevre hedefine yönelik çalışmalar yapmaya başlamıştır; (4) “Konut” alanında ise, evsizlere ve düşük yaşam koşullarında yaşayan aile ve bireylere yönelik daha yaşanabilir evler sağlanmaya çalışılmıştır.

128 Bütün bu önemli girişimler, uğraşılar ve düzenlemeler sonucunda “İngiltere”, “refah devleti” denilen modern ve tüm bireyleri geliştirici niteliği bulunan sisteme erişebilmiştir. Yani, demokrasinin beşiği olarak adlandırılan bu ülke, aynı zamanda sosyal refah hizmetlerinin de beşiği olagelmiştir. Kongar (1975: 153)’a göre, bu bir tesadüf değildir ve demokrasi, sosyal refah hizmetleri, sendikacılık, sosyal hizmet gibi kavramlar, aynı kaynaktan yani

129 “Sanayi Devrimi”nden ve sanayileşme olgusundan doğmuş, karşılıklı etkileşim yoluyla gelişmişlerdir. İngiltere, bütün bu modern kavramların beşiğidir, çünkü İngiltere, sanayi devriminin de öncüsü ve beşiğidir.

130 On dokuzuncu yüzyıl sonunda, sosyal hizmet mesleğinin önderlerinden Jane Addams ( ), bir sosyal hizmet uzmanı, toplum organizatörü ve barış aktivisti olarak, “Settlement House” movement (Yerleşim Merkezleri Hareketi) liderlerinden birisi olarak büyük yeniliklere imza atmıştır. Settlement House, 1884’de Londra’da “Toynbee Hall” isimli, üniversite öğrencilerinin kaldığı ve birbirlerinin ihtiyaçlarına yardımcı olarak, bilgi, beceri ve

131 değerlerini paylaşarak farklı sosyoekonomik kesimlerden bireylerin, komşuluk-temelli etkili işbirliği- yardımlaşma ve dayanışmayı başlattıkları ortak hareketin adı olarak tarihe geçmiştir. “Yerleşim Merkezleri Hareketi”nde zengin üniversite öğrencileri, Londra’nın yoksul kenar mahallelerine yerleşerek, orada yoksullarla birlikte yaşamaya başlamışlardır. Karşılıklı etkileşim yoluyla, eğlence, sosyal ve kültürel olanaklar sağlayan bu zengin gençler, yerel topluluğun gelişimlerinin sağlanmasına çalışmışlardır.

132 Onları örgütleyen kilise papazı Samuel Barnett, üniversitede okuyan zengin gençlerin, dünya ve toplum gerçeklerinden kopuk olduğunu ve toplum için yararlı çalışmalar yapmalarının, karşılıklı olarak çeşitli yararlar sağlayacağı düşüncesini seslendirerek, bu yenilikçi girişimi başlatmıştır. Bu merkezlerde verilen yetişkin eğitimi programları, gönüllüler tarafından finanse edilmiştir.

133 Sosyal hizmetin “grup çalışma” yöntemi de bu süreçte gerçekleşmiş ve kurumlarda, sosyal hizmet uzmanları, eğitimsel ve geliştirici grup etkinliklerinde, grup çalışmasını başarıyla uygulamışlardır. Toynbee Hall’ün zengin ve yoksul üniversite öğrencileri arasındaki uçurumun kapatılmasında bir köprü olabileceği, her iki grubun karşılıklı etkileşim yoluyla, birbirlerinden bir şeyler öğrenebileceği, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın, bu yolla sağlanabileceği öngörülmüştür.

134 Nitekim zaman içerisinde “Yerleşim Merkezleri”, toplumun farklı kesimlerinden insanların toplanıp iletişime girdiği, bir eğitim ve reform merkezi haline gelmiştir. Öyle ki 1910 yılında, sadece İngiltere’de 46 yerleşim evi kurulmuştur (Barker, 2003).

135 ABD, yine İngiltere gibi, sosyal hizmetin bir meslek ve disiplin olarak gelişmesinde çok önemli tarihsel geçmişi olan bir diğer ülkedir yılında Londra’da, “Toynbee Hall”ü ziyaret eden J. Addams burada yaptığı inceleme ve gözlemler sonucunda, 1889’da Ellen Starr’la birlikte Chicago’da “Hull-House”u kurmuş ve bu tür kuruluşların yaygınlaşmasında öncü bir rol oynamıştır.

136 ABD’deki yerleşim evleri, daha çok sosyal araştırma ve sosyal reform konularıyla ilgilenmiş ve kısa zamanda bu toplum merkezlerinin sayısı, 100’lere ulaşmış ve politik aktivistlik öne çıkartılmıştır. Her yerleşim evinde, etnik nüfus gruplarının yer alması dikkat çekmiştir. Zaten yerleşim evleri hareketinin felsefesi, büyük sanayi kentlerinin kalabalık nüfusun bulunduğu bölgelerinde, komşuluk ve yardımlaşma ruhunun gelişmesi idi.

137 J. Addams, dürüst ve şeffaf kamu yönetimi, dünya barışı ve mağdur kitlelerin savunuculuğuna yaşamını adamış ve 1931 yılında Nobel barış Ödülü’nü alarak başarılarını taçlandırmış bir sosyal hizmet uzmanıdır.

138 4 KASIM 2013

139 1877’de Newyork’da “Yardım İşlerini Düzenleme Derneği”, adında, savurganlığı önlemek ve daha çok mağdur insana ulaşabilmek amacıyla açılan kurum, kısa sürede “toplum desteğini” kazanmış ve hızla, diğer kentlerde de benzer kurumlar hizmete girmiştir. Böylece, yardım işleri, “ilk kez bir sisteme bağlanmış” ve “gerçekten yoksul kişilere” ulaşılmıştır.

140 Bu derneğin amaçları; (1) Gönüllü ve resmi yardım kuruluşları temsilcilerinden oluşan “bir kurul oluşturularak” aralarındaki işbirliğinin artırılması, (2) Başvurularla ilgili, “gizlilik” ilkesine uygun merkezi bir kayıt sistemine geçilmesi, (3) Başvuru sahibinin sosyoekonomik durumunun, gönüllüler aracılığıyla incelenip, nicelik ve nitelik açısından “ihtiyaçların belirlendikten sonra” yardımların yapılması.

141 Yardım başvurularını yerinde inceledikten sonra, “karar organlarına rapor veren gönüllülere” DOST ZİYARETÇİ (friendly visitor) adı verilmekteydi. Ancak daha sonra, artan talep karşısında, insan davranışları hakkında eğitimi ve bilgisi olmayan olmayan gönüllülerin sayısı yetmediğinden ve muhtaç kişileri, sadece, tutumlu davranmaya özendirmekle sınırlı hizmetlerin niteliği yetersiz kaldığından, bu işler ücret

142 karşılığı, bazı kişilere yaptırılmaya başlanmıştır. Ev ziyaretleri yoluyla bilgiler toplayan ve gönüllü kuruluşlara durumu rapor eden bu görevliler, sosyal hizmet mesleğinin ilk resmi temsilcileridir. Bu görevliler; çalışmaları sırasında, sadece maddi yardımda bulunmanın “yeterli olmadığını” ve bireyin kendisini ve ailesini ayakta tutabilmesi için, sahip olduğu “beceri ve olanakları” en yararlı biçimde kullanabilecek düzeye getirilmesi

143 gerektiğinde “rehabilite edilmesi” ve psikososyal açıdan “onarımı” ve güçlendirilmesi ihtiyacını görmüşlerdir. Bu gerçekler ışığında, başvuru sahiplerine yapılan yardımlar; “barınak bulma, para yardımı, eğitim verme, mesleki eğitim, araç-gereç temini, yiyecek ve giyecek yardımında bulunma” biçiminde, giderek “çeşitlilik” kazanmıştır.

144 Bundan daha da önemlisi bu çalışmalar sonucunda, birey ve ailelerin “yoksul duruma düşmesinde”; (bireysel özellikler olarak); girişimci olmama, ahlâk bozukluğu, kötü alışkanlıklara düşmenin yanında; (toplum yaşamına ilişkin risk faktörleri olarak da), işsizlik, eğitim olanaklarından yoksun bulunma, düşük ücretle çalışma, yetersiz koşullara sahip çevrede yaşamanın da “önemli bir rol oynadığı” tespit edilmiştir.

145 ABD’de sosyal hizmet organizasyonları ve gönüllü kuruluşların yardımları finanse edebilmek için, para toplamalarında çeşitli sorunların yaşanması üzerine, yardımların tek elden toplanması ve finansmanın tek elden yürütülmesi için ilk modern “toplum sandığı”, 1913 yılında Cleveland’da kurulmuştur (Koşar, 1986: ).

146 Bu dönemin temel özelliği ise, sosyal hizmet kuruluşlarının yoksullukla, giderek artan biçimde savaşmaları olarak öne çıkmıştır. Bunların birikiminde, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, oluşan tepkisel ortamda, sosyal hizmette reform yaklaşımı ve sosyal aksiyon modeliyle, “Radikal sosyal Hizmet” yaklaşımı, ileri bir noktaya ulaştırılmıştır.

147 Bu yaklaşım, 1930’ların Amerika’sında yaşanan “büyük ekonomik bunalım” sonucunda gelişmiş ve bu çerçevede, özellikle ideolojik egemenlik siyasi güç, toplumsal sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımcığı kavramları önem kazanmıştır (Payne, 1991: 229). Yaşanan büyük ekonomik kriz sonucunda, varolan sosyal refah kurumlarının, işsiz ve aç kalan bireylerin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığı, Federal hükümetin mağdur kitlelerin sorunlarına yeterince duyarlı davranmadığı konusundaki rahatsızlıklar, daha yüksek sesle dile getirilmiştir (akt. Acar, 1999: 95).

148 Esasında radikal sosyal hizmet yaklaşımı, insanların sosyal işlevselliğinin sağlanmasında, birey odaklı müdahalelerinin yeterli olmadığını bir meydan okuma biçiminde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımın birinci yöntemi olan “sosyal aksiyon”da, sosyal hizmet uzmanları çalışan sınıfın kurumlarıyla, özellikle sendikalarla birlikte hareket ederek politik ve toplumsal hareketlere katılırlar.

149 İkinci yöntem olan “bireyle çalışma” da, uzmanlar, müracaatçıların sorunlarını bireyselleştirmezler ve sosyal sorunlar için kişileri değil, sosyal sistemi sorumlu tutarlar (Acar, 1999: 95). Bu durum, sosyal hizmet mesleğinde, “sosyal reform”a yönelik yaklaşımların ağırlık kazanmasına yol açmıştır.

150 Sosyal hizmet mesleği, iki temel kaynaktan doğmuştur. Birincisi, kapitalist kalkınma yöntemini kullanarak, hızla kalkınan ve sanayileşen ülkelerde ortaya çıkan birey ve toplum sorunlarının çözülmesi, sosyal yaraların sarılması çabasıdır. İkincisi ise, daha soyut ve felsefi planda kalan insancıl amaçlardır ki derinliğine bir çözümlemeyle, esasında bunun da birinci noktaya denk geldiği görülmektedir. Sosyal hizmetin amacı, bir veri olarak ele alınan sosyoekonomik yapı içerisinde, bireylerin sorunlarını çözmektir (Kongar, 1972: 11).

151 Sosyal hizmet mesleğinin gelişimi açısından 19. Yüzyılın sonu çok önemli olmuş ve 1890’ların başında, ABD’de yaşanan ekonomik krize çare bulabilmek için girişilen çözüm arayışları mesleğin ortaya çıkışına önayak olmuştur. Yaşanan ekonomik krize karşı, hayırseverlik teşkilatları ve diğer gönüllü sosyal refah örgütleri, çaresizlik içerisinde yaşama savaşı veren ailelerin desteklenmesi için, hizmetlerin daha etkin hale getirilmesini sağlamışlardır.

152 Bu yıllarda, sosyal bilimciler ve gönüllü sosyal refah kurumlarının liderleri, hayırseverlik ve yardım faaliyetlerinin, nasıl daha etkin hale getirilebileceğine yönelik “genel ilkeleri” belirleme açısından, sürekli fikir alışverişinde bulundukları göze çarpmaktadır. Öyle ki hayırseverlik teşkilatlarında ve gönüllü kuruluşlarda çalışanlar için sistematik eğitim çalışmaları başlatılmış ve yardım hizmetlerinde gönüllü çalışanlar,

153 kendilerinden daha eski ve daha gelişmiş tıp alanıyla bağlantılı ekiplerde yaptıkları çalışmalarda, kendilerini sosyal hizmet uzmanı (social worker) olarak tanımlamaya başlamışlardır (Austin, 1997: 396).

154 1899 yılında, Chicago’da ilk Çocuk Mahkemesi kurulmuş ve sosyal hizmetin “bireyle çalışma uygulamaları”, bu alanda yaygınlaştırılmıştır. O yıllarda, yaygın bir şekilde yoksul aileler, geçinebilmek için çocuklarına hırsızlık yaptırıyorlardı. Hırsızlık suçundan yakalanan çocukların, yetişkin suçlularla aynı ortamda kalmalarının yaratacağı olumsuzluklar göz önüne alınarak, ayrı ıslahevlerinde ve istismara uğramadan cezalarını çekmeleri görüşü

155 ağırlık kazanmıştır. İlk kez ABD’de kurulan “çocuk mahkemeleri” ve “ıslahevleri” daha sonra, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde hızlı bir gelişme sağlanarak kurulmuştur.

156 Diğer taraftan sosyal hizmetin “bireyle çalışma yöntemi”nin, hastanelerde ilk kez uygulanabilmesi, Dr. Cabot’un girişimleriyle olanaklı hale gelmiş ve hastalar taburcu olduktan sonra, sosyal hizmet uzmanları tarafından evinde izlemek, ailesinin sosyoekonomik durumunu araştırmak, hastalığın tekrarını önlemek ve aileye rehberlik, bilgilendirme çalışmaları başlatılmıştır. “Teşhis ve tedavi” kavramlarının, bireyle çalışma uygulamalarına girmesi de bu dönemde gerçekleşmiştir (Turan, 1999: 5-10).

157 Eğitim açısından, “New York Hayırseverlik Organizasyon Topluluğu”, ülkedeki sosyal hizmet uzmanları için “altı haftalık” bir yaz kursuna öncülük etmiş ve Boston, Chicago, Philadelphia’daki diğer organizasyonlar bunu takip etmiş ve sonuçta, tam zamanlı sosyal hizmet okullarının açılması sağlanmıştır. ABD’de 1919 yılına gelindiğinde, fazla teorik temeli olmaksızın teknik eğitime dayalı tekniklerin kazanılmasını hedefleyen, 17

158 sosyal hizmet okulunun kurulmuş olduğu ve bu okulların, Amerikan Sosyal Hizmet Okulları Birliği (AASSW)’ni ortaya çıkardığı dikkat çekmektedir yılında, ABD’deki “sosyal hizmet” okullarının sayısının 346’ya ulaştığı bilinmektedir (Bugün ABD nüfusu 306 milyon’dur).

159 1915 Ulusal Konferansında Abraham Flexner, “Sosyal hizmet bir melek midir?” sorusuna yanıt aramış ve bu çalışma alanında eksik bulduğu şu noktalara işaret ederek, sosyal hizmetin bir meslek olarak ortaya çıkmasında, büyük bir rol oynamıştır (akt. Cohen, 1958: ); Sosyal hizmette, sosyal bilimlere temel hazırlık eksikliği, Dahil edici ve ayırt edici bilgi gövdesi eksikliği,

160 Süpervizyon altında test edilmiş eğitimsel ve mesleki niteliklerin tanımlanması eksikliği, Mesleki organizasyonların eksikliği, Mesleki uygulamanın ilkelerin konulması zorunluluğu.

161 Mary E. Richmond ( ), sosyal hizmetin önde gelen kurucularındandır. 1899’da “Yoksul İnsanların Evine Dostça Ziyaret” kitabıyla, sosyal hizmet uzmanlarının eğitimine büyük katkılarda bulunmuştur yılında, sosyal hizmetin “bireyle çalışma uygulama”sının öncüsü sayılan Mary Richmond’ın “Sosyal Teşhis” kitabı en büyük gelişme olarak ortaya çıkmıştır.

162 Bu kitap, sosyal hizmetin mesleki uygulamalarına teorik ve metodolojik bir nitelik kazandırmış, yardım başvurularının incelenmesinde gözlem ve incelemeye yer vermiş, gerçeklere dayanan, kanıtlanmış bilgilerden yararlanılmasını ve bireylerin ihtiyaçlarını değerlendirme sürecini sistematik inceleme temeline dayandırılmasını sağlamıştır. Richmond, bu önemli çalışmasında, sosyal sorunların ancak nedenlerine inilip,

163 olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisi kurularak çözümlenebileceğine ve insana, salt insan olduğu için değer verilmesi gerektiğine dikkat çekmiş ve bireyle çalışma uygulamasında, inceleme, değerlendirme, sorunu çözme ve izleme aşamalarına yer vermiştir (Barker, 2005).

164 Bu önemli düşünür, sosyal hizmet mesleğinin mesleki eğitim yoluyla kazanılabilen bilimsel bilgileri kullanarak, yardım çalışmalarının etkililiğini sağlama yoluyla, mesleğin bireylerin sorunlarını çözebilen bir meslek olarak, toplumdaki kabul düzeyini artırma açısından da büyük katkıları olmuştur. Öyle ki günümüzdeki başarılı sosyal hizmet eğitim kurumlarından birisi olan Colombia Üniversitesi Sosyal hizmet okulunun,

165 1897 tarihinde kurulmasını sağlamıştır (Cowley, 1993: 529) yılında da, “Sosyal Hizmette Bireyle Çalışma Nedir?” isimli kitabıyla da, mesleğin bireyle çalışma altyapısına önemli katkılar yapmıştır.

166 Yine bu dönemlerde bir diğer sosyal hizmet düşünürü Marry C. Jarret ( ); teşhis ve tedavide psikiyatrik faktörler üzerine vurgu yaparak, ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde güçlü bir teşhis aracı olarak kullanılabilmesi için, betimsel ve somut bir sınıflandırma şemasının benimsenmesi için çalışmalar yapmıştır. Sosyal hizmet mesleğinin, bilgi gövdesinin psikoloji açısından zenginleştirilmesine çalışmış ve 1923 yılında, Amerikan Psikiyatrik

167 Sosyal Hizmet Derneği’nin kurulmasını sağlamıştır. Tıbbi mesleklerin hızlı yükselişiyle ortaya çıkan “Ruh Sağlığı Hareketi” (Mental Hygiene Movement), sosyal hizmet uzmanları, psikiyatristler tarafından uygulanan kişilik gelişimi ve psikopatoloji kuramlarının kullanılması için, mesleki bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

168 Sosyal hizmet eğitiminde ve bu mesleğin klinik uygulamalarında, bir yenilikçi olarak kabul edilen Bertha C. Reynolds ( ), sosyal hizmet uzmanlarının rolünün psikiyatristlere yardım eden kişiye indirgendiği eleştirisini getirerek, diğer mesleklerle açık ve iyi tanımlanmış sınırlar kurulabilirse, mesleki özerkliğin gerçekten olanaklı hale gelebileceğini vurgulamıştır.

169 O, bir akdemiysen, yazar ve mağdur kitlelerin ve sosyal hizmetin savunuculuk rolünü, başarıyla yerine getirmiş ve “işçi birliği” teşkilatını kurarak, geniş kitlelere ulaşmıştır (Barker, 2003).

170 Birinci Dünya Savaşında yaşanan olumsuzluklar ve savaşın büyük yıkımları, ruh sağlığı alanında eğitimli sosyal hizmet uzmanlarına ihtiyacı artırmıştır. Ücretli çalışan SHU’larının sayısı kat kat artmış, sosyal hizmet için yeni açılımlar ve çalışma alanları ortaya çıkarmış, orduya katılan erkeklerin geride kalan ailelerine yardım programları yürütülmüştür.

171 Öyle ki 1917 yılında, o zamana kadar gönüllü organizasyonlar çatısı altında yapılan toplantılar, “Ulusal sosyal hizmet Konferansı” adını almış ve bu gelişme, sosyal hizmet adına önemli bir kilometre taşı olarak kabul edilmektedir (Cohen, 1958: 129).

172 Savaşın yarattığı psikolojik sorunları azaltmaya yönelik, tüm bireylere yönelik sosyal hizmet yardım ve destek çalışmaları yapılmış ve psikiyatrik sosyal hizmetin temeli atılarak, yardım programlarına başvuran ailelerin çoğunda, psikiyatrik sorunların bulunduğu farkedilmiştir. Bu çalışmaların birikiminde, psikoloji ve psikiyatriyle ilgili çeşitli kuramların, sosyal hizmetin bireyle çalışma uygulamalarında, giderek daha sıklıkla kullanılmaya başlanması söz konusu olmuştur.

173 Editt Aboot ( ), yine sosyal hizmet eğitiminin öncülerinden biri olarak, yılları arasında 18 yıl süreyle, Chicago Sosyal Hizmet Fakültesi’nin dekanlığını yapmış ve 1935 tarihli ABD Sosyal Güvenlik Kanunu’nun hazırlayanlar arasında yer almış, bir sosyal hizmet uzmanıdır.

174 Yirminci yüzyılın başlarından itibaren sosyal hizmette vurgu, bireyin yaşadığı koşullar yani sosyal çevre üzerinde odaklanmıştır. “Hayırseverlik” ve yardımlaşma kavramlarıyla, sosyal düzensizliğin önlenmesi ve sosyal refahın gerçekleştirilmesi yoluyla sosyal kontrolün sağlanması düşüncesi gelişmiştir. Sosyal hizmetin mesleki uygulamaları, ağırlıklı olarak birey ve ailelerin içinde bulunduğu sosyal koşulları değerlendirmek ve ihtiyaçları

175 çerçevesinde özellikle maddi yardım ve destek sağlamak, gerekirse kurum bakımı olanağı sunma biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulamaların temelinde, yardıma muhtaç kişilere sağlanan bu yardımlar yoluyla, bireylerin problem çözme ve zorluklarla sağlıklı baş etme becerisi geliştirebilmeleri ve yaşam standartlarının yükseltilmesi amaçlanmıştır.

176

177 Bütün bu önemli gelişmelerle, bireylere ve ailelere yardım etme işinin zorluğunu ve bunu yapabilmek için, insan davranışı, topum yaşamı, sosyal sorunlar, sağlık gibi konularda, daha güvenilir ve faydalı olabilecek bilgilerin, etkili bir biçimde kullanılmasının gerekliliği açık biçimde ortaya konulmuştur. Yoksul ve ihtiyaç sahibi mağdur bireylerin ve ailelerin tespit edilmesi, sorunlarına göre sınıflandırılması ve sorunların toplumda

178 yol açabileceği olumsuz sonuçları “kontrol altına alabilmek” ve hatta “önleyebilmek” için, bilimsel ve akılcı bilgilerin, yöntemlerin kullanılması gerektiği ve bunların, “sosyal hizmet eğitimiyle” kazandırılabileceği kabul görmüştür.

179 1932’li yıllarda “toplum organizasyonu” öne çıkartılmış ve Sosyal Hizmet Okulları Birliği’nin ortaya koyduğu ortak müfredata girmiştir. 1939’da ise, “Ulusal Sosyal Hizmet Konferansı’nda sunulan “Toplum Örgütlenmesi Alanı” başlıklı “Lane Raporu”nda, şu noktalara işaret edilmiştir (Schwartz, 1968: ):

180 “Toplum Organizasyonu” terimi, bir sürece ve bir çalışma alanına karşılık gelmektedir, Bu terim, toplumun veya toplumun bir parçasının organize edilmesi, düzenlenmesi süreci biçimindeki sosyal hizmet uygulamalarının genel adıdır, Sosyal hizmet alanı içinde, toplum organizasyonu yöntemi, bazı organizasyonlarda birincil işleve bazılarındaysa ikinci işleve sahip olabilmektedir,

181 Sosyal hizmet alanı içinde, toplum örgütlenmesi yöntemi, yerel, eyalet ve ulusal düzeylerde ve bu düzeyler arasında uygulanır, Toplum organizasyonu içinde yer alan etkinlikler, bir kural olarak müracaatçılara doğrudan yardım etmez.

182 Sosyal hizmet alanı içinde, toplum örgütlenmesi yöntemi, yerel, eyalet ve ulusal düzeylerde ve bu düzeyler arasında uygulanır, Toplum organizasyonu içinde yer alan etkinlikler, bir kural olarak müracaatçılara doğrudan yardım etmez.

183 Lane Raporu’nun yayınlanmasından sonra, sosyal hizmet mesleği içinde toplum organizasyonunun teorik çerçevesi sağlamlaştırılmış ve toplumun ilgisinin artması sağlanmış ve 1946 yılında da, ABD Toplum Organizasyonu Çalışmaları Derneği kurulmuştur (Cohen, 1958: 195).

184 Aynı dönemlerde, sosyal hizmette araştırma alanında da önemli gelişmelerin yaşandığı dikkat çekmektedir. 1929’da yayımlanan “Sosyal hizmetin Yıllık Raporu”nda, Harry L. Lurie’nin Sosyal bilim araştırmalarıyla, sosyal hizmet araştırmalarının farklığını vurgulayan yazısıyla, bu alandaki araştırmalarda değişen bir bilince işaret edilmekteydi. Fedaral hükümetin sosyal refah alanına daha etkili katılımıyla, sosyal koşullar ve

185 sosyal sorunlar hakkında bilgi toplamak, ihtiyaç sahibi kitleleri belirlemek ve gereken programları planlamak daha önemli bir hale gelmiş ve bu durum da, sosyal hizmette araştırmanın önemini artırmıştır (Cohen, 1958: ).

186 Hızlı sanayileşme ve beraberinde getirdiği hızlı kentleşme, göç ve işsizlik gibi olgular, sosyal hizmet mesleğinin karşılaması gereken çeşitli ihtiyaçları ve sorunları da beraberinde getirmiş ve sosyal hizmet uzmanları, mesleki çalışmalarını şekillendirecek yeni arayışlara yönelmişlerdir.

187 Tüm bu uğraşılara ve gerçekleştirilen sosyal reformlara rağmen, zaman içerisinde, “insanların sorunlarını çözmenin zannedildiği kadar kolay olmadığı”, açık seçik anlaşılmıştır. Gerçekten de, birey ve ailelere, kısa sürede, etkin bir biçimde yardım edebilmek, gereksinim duydukları hizmetlere bir an önce kavuşmalarını sağlamak, insan davranışları, toplum yaşamı, sağlık vb. konularda, daha güvenilir ve faydalı olabilecek

188 bilgilerin kullanılması gerekiyordu. Yoksul ve muhtaç olan insanları belirlemek, sorunlarına göre sınıflandırmak ve bu sorunların toplumda yol açtığı olumsuz sonuçları kontrol altına alabilmek, bilimsel ve akılcı yolların kullanılmasıyla, yani “eğitimle” mümkün olabilmektedir.

189 Hızlı sanayileşme ve beraberinde getirdiği hızlı kentleşme, göç ve işsizlik gibi olgular, sosyal hizmet mesleğinin karşılaması gereken çeşitli ihtiyaçları ve sorunları da beraberinde getirmiş ve sosyal hizmet uzmanları, mesleki çalışmalarını şekillendirecek yeni arayışlara yönelmişlerdir.

190 Freud’un geliştirdiği psikoanalitik teori, 1930’lu yıllarda insanların sosyal olaylara karşı tepkisini anlamaya ve açıklamaya çalışan bir teori olarak gelişmeye başlamış ve bu durum, sosyal hizmet uzmanlarının da ilgisini çekmiştir. Özellikle suçluluk ve zekâ geriliği gibi alanlardaki mevcut bilgi eksikliği, uzmanların çalışmalarını zorlaştırmaktaydı. Bu teoriyle, bilinçaltı, zihinsel süreçler, ego, iç çatışmalar, güdüler, psikoseksüel gelişme,

191 anksiyete gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Sosyal hizmet uzmanları, çalıştıkları kuruluşlarda müracaatçıların kişilik gelişimlerini, iç çatışmalarını ve benlik yapılarını anlama ihtiyacı duymaya başlamıştır. Bununla birlikte, birey ve ailelerin ihtiyaç ve sorunlarına yönelik hizmetler geliştirmeye yönelik ihtiyacın ortaya çıktığı anlaşılmış ve bu yönde düzenlemeler olgunlaşmaya başlamıştır.

192 Özellikle bireysel çalışma ile bireyin gelişim süreci incelenmiş ve ego işlevlerini güçlendirici yönde psikososyal destek ve yardım sağlanmaya çalışılmıştır (Turan, 1999: 13).

193 Psikodinamik modeller Freud’un ve onu izleyen kuramcıların geliştirdiği psikoanalitik kuramları temel almış, bu kuramı anlama, diğer kuramları anlama açısından ön koşul olarak sayılmaya başlanmıştır. Psikodinamik kuramın içindeki modeller olan, “fonksiyonel yaklaşım, sorun çözme yaklaşımı, ego psikolojisi, etkileşim çözümlenmesi ve terapötik çerçeve uygulamalarının”, sosyal hizmet mesleğinin üzerindeki etkileri, oldukça yoğun ve kapsamlı olmuştur (Payne, 1991: 90).

194 1930’lu yıllar boyunca sosyal hizmet uzmanları psikoanalitik kuramın etkisiyle, sosyal durumlara odaklaşmak yerine, birey ve bireyin davranışı- tutumları üzerine yoğunlaşmış ve erken çocukluk dönemlerinde yaşanan deneyimlerin, insanın yaşamının nasıl ve ne yönde etkilediğinin anlaşılması düşüncesi öne çıkartılmıştır (Johnson, 1998: 22).

195 Psikanalitik teorinin “bireyle çalışma uygulamalarına kazandırdığı” temel ilkeler şöyle sıralanabilir (Turan, 2009); 1.Her davranışın bir anlamı ve her davranışı belirleyen nedenler vardır, 2.Kişi, bilinçaltındaki bu etkenlerin farkında değildir. Bunlar anlaşıldığı zaman, davranışı düzeltmek zor olmayacaktır, 3.Davranışları, bireyin yaşadığı sosyal yapı belirlemez; davranış, bireyin

196 sosyal yapıya gösterdiği duygusal tepkiyi ifade eder, 4.Davranışların bir bölümü, bireyin geçmişteki yaşam deneyimlerinin etkisi altındadır, 5.Bireyle çalışma yönteminin amacı, kişinin olumsuz duygusal tepkilerini düzeltmektir; bu nedenle, bireyin yaşadığı sosyal çevreyi incelemek yeterli olamaz; başvuranın iç dünyası daincelenmelidir,

197 6.SHU, başvuranın davranışlarının nedenleri, çocukluk dönemine ilişkin duyguları, yani psişik özgeçmişi üzerinde durmalıdır.

198 Bireyle çalışmanın, “psikososyal niteliğe kavuştuğu”, döneminin belli başlı özellikleri şunlardır (Turan, 2009); 1.Bireyle çalışma uygulamalarına, davranış bilimleri ve sosyal bilimlerden yoğun bilgi aktarımı olmuştur, 2.Psikanalitik teorinin, uygulamalar için geçerli olup olmadığı tartışılmaya başlanmıştır (çünkü bu teori, problemlerin “sosyal” nedenlerini açıklamak için yeterli değildi),

199 3. Bireyle çalışma yöntemiyle ilgili deneysel çalışmalara bu dönemde başlanmış ve uygulamalardan elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir, 4.Sosyal hizmet eğitiminde, meslek elemanlarının; bireyle çalışma, grup çalışması ve toplumla çalışma yöntemlerini uygulayabilecek şekilde, eğitilmelerini öngören “genelci” eğitim modeli benimsenmiştir.

200 I. Dünya savaşı yıllarına kadar, “sosyolojik görüşlerin etkisiyle”, sosyal hizmet mesleğinin bireyle çalışma yöntemi uygulamalarının dayandığı belli başlı ilkeler şunlardır; 1.Bireyin, toplumsal çevreye uyum sorunu, sosyal ve ekonomik yapıdaki çeşitli nedenlerle ilgilidir, 2.İnsanlar, birbirlerinden farklıdır; her birey, sosyal yaşamı sırasında karşılaştığı sosyal güçlüklerle, fiziksel ve zihinsel kapasitesi ölçüsünde mücadele eder,

201 3.Birey, yaşadığı sosyal koşullar ne olursa olsun, onurlu yaşamaya ve saygı görmeye layıktır, 4.Bireyi rahatsız eden bir sorunun çözümlenmesi, sorun hakkında ayrıntılı bir inceleme yapılmasına ve doğru bilgi toplanmasına bağlıdır. Bu bilgiler, bireyin sosyal, ekonomik, ailevi, kişisel ve zihinsel özgeçmişiyle ilgili olmalıdır, 5.Başvuran hakkında en doğru bilgi, ancak onunla mesleki ilişki kurularak elde edilebilir,

202 6.Sorunlar belirlendikten sonra, SHU bir tedavi planı hazırlayıp, başvurana (kişi ya da aileye) yararlı olacak biçimde uygulamalıdır. Tedavi planının başarıyla uygulanması, başvuranla SHU arasındaki, yakın mesleki ilişki sayesinde kolaylaşacaktır.

203 Daha sonra Gordon Hamilton ( ), bir akademisyen ve yazar, sosyal hizmetin ileri mesleki uygulamalarında “bireyle çalışma yöntemi” üzerine 1940 yılında kitap yazmış, “problemin kendisini anlamak kadar, problemli insanı da anlamak” ve “vakayı değerlendirme” biçiminde bir hipotez ortaya koymuştur. Değerlendirme, müracaatçı için elde edilebilir kaynakları dikkate almak ve problemlerin bireysel olduğu kadar sosyal açıdan

204 kaynaklandığının kabul edilmesini sağlamıştır. O, sosyal hizmette “doktora” eğitiminin başlatılmasına önderlik etmiş ve ayrıca sosyal hizmette teşhis yaklaşımı konusunda, önemli bir kuramcı olarak öne çıkmıştır.

205 Aynı dönemlerde, psikanalist Otto Rank’in çalışmalarından temellenen “fonksiyonel yaklaşım” gelişmeye başlamış ve bu perspektif, müracaatçıyı ve sorun sahibi bireyleri, “hasta ya da sapma davranışı gösteren” bir kişi olarak değil, spesifik bir hizmete ihtiyaç duyan bir kişi olarak ele almaktadır.

206 İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar, psikiyatrik ve tıbbi sosyal hizmet ve toplum örgütlenmesi gibi alanlarda önemli çalışmalar yürütülmüş ve mesleğin perspektifi bu çerçevede belirlenmiştir (Johnson, 1998: 25). Bu tarihlerde, özel ve kamu alanındaki kurumların sayısı arttığı ve oldukça karmaşık bir sosyal hizmetler ağının meydana geldiği görülmektedir. Savaş sırasında, savunma harcamalarına çok büyük bir pay ayrıldığı için, bazı yardım

207 programları sonlandırılmıştı. Savaş süresince de “sosyal hizmet”, insan kurtarma, gönüllü çalışmalar, para toplama etkinliklerine ağırlık vermiş ve kendi kaynaklarını harekete geçirmeye çaba harcayan, gönüllü çalışmalara ağırlık veren büyük bir kitle ortaya çıkmıştır. Bu zorlu yıllarda sürdürülen yoğun çalışmalarla, uluslarüstü alanda ordu, hükümet ve diğer kurumlar tarafından sosyal hizmet mesleğinin ve sosyal sorunları çözebilme gücünün, daha fazla tanınması sağlanmıştır (Cohen, 1958: 249).

208 1947 yılında ABD’de, “Ulusal Ruh Sağlığı Yasası” kabul edilmiş ve savaşın tüm dünyada yaratmış olduğu stres ve gerilimleri en aza indirmek konusunda çalışmalara ağırlık verilmiştir. Ruh hastalıklarının ortaya çıkmadan önlenmesi ve tedavisi için, toplum örgütlenmesi üzerinde saha sık şekilde durulmaya başlanmıştır. Yine aynı dönemlerde, sosyal hizmet açısından çok önemli örgütsel gelişmeler ortaya çıkmıştır.

209 Bunlardan ilki, 1946 yılında kurulan ve içerisinde hem ulusal düzeyde gönüllü örgütleri hem de hükümet kurumlarını barındıran “Ulusal Sosyal Refah Paktı” (NSWA)’dır. İkinci önemli gelişme, 1952’de, “Sosyal Hizmet Eğitim Konseyi” (CSWE)’nin kurulması ve üçüncüsü ise, 1955 yılında “Ulusal Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği”nin (NASW) kurulmasıdır (Cohen, 1958: 281).

210 1950’lerden sonra, sosyal hizmetin “toplum örgütlenmesi” uygulamalarında sosyoloji ve sosyal psikolojideki yeni kavramlar kullanılmaya başlanmış, yardım edici mesleklerin ortak bilgi temeline sahip olduğu ve SHU, psikiyatrist gibi meslek elemanlarının “değişme ajanı” (change agent) işlevi kabul görmüştür. Ayrıca, planlı değişme, değiştirme kurumu, müracaatçı sistemi, kişi-grup-toplum, değişme güçleri, direnme güçleri gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır (Koşar, 1986: ).

211 Savaştan sonra kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü, özellikle geri kalmış ülkelerde, ekonomik kalkınmaya yönelik programlar uygulamaya başlamıştır. Bunun bir uzantısı olarak, birçok gelişmekte olan ülkelerde sosyal hizmet eğitimi başlamış ve bu meslek, dünya ölçeğinde çok daha fazla yaygınlık kazanmaya başlamıştır.

212 1960’lı yıllara gelindiğinde, teşhis yani “psikososyal yaklaşım” ve fonksiyonel yaklaşım daha da gelişmiş ve “1. Değerlendirme, 2. Durum içerinde birey, 3. Süreç, 4. İlişki ve 5. Mesleki müdahale” kavramları öne çıkartılmıştır (Acar ve Ç. Duyan, 2002: 13). Bu yıllar, önemli sosyal problemlerin büyük kitleleri olumsuz etkilediği yıllar olarak göze çarpmaktadır.

213 Bu ihtiyaçlara karşılık da sayıları oldukça artmış olan sosyal hizmet uzmanları, birey-aile ve toplum sorunlarını çözebilmek için, sosyal hizmetin müdahale yöntemlerini kullanarak profesyonel yardımlar sağlamışlardır.

214 Diğer taraftan, sosyal bilimler alanında yaşanan kuramsal yeniliklerle, sosyal hizmetin bilgi ve uygulama gövdesi birleştirilmiş ve “psikanaliz”, “sosyal öğrenme kuramı”, “bireyle çalışma”, “sosyal grup çalışması” ve “toplum örgütlenmesi” açısından, önemli etkiler yaratmıştır (Johnson, 1998: 27-30).

215 Sosyal hizmette “davranışsal yaklaşımlar”, 1960’lardan itibaren geleneksel uygulamalara ve psikoanalitik yaklaşıma bir tepki olarak gelişmeye başlamıştır. Bu yaklaşımda, teşhis kavramından farklı olarak “değerlendirme” kavramı ön plana çıkmıştır. Davranışsal kurama göre, “davranışların” öğrenme yoluyla kazanıldığını ve uyumlu-uyumsuz davranışlar arasında bir farkın bulunmadığı kabul edilmektedir.

216 Sosyal bilim kuramlarının uygulanmasıyla, durum içindeki birey ve müracaatçı-uzman bakış açısı tekrar genişlemeye başlamıştır. Ve 1970’lere gelindiğinde ise, bütün sosyal hizmet alanları için destekleyici bir bilgi olarak, “sosyal sistem” kuramının kullanımı ivme kazanmıştır. Bu dönemde, “ilişki” kavramı ağırlıklı olarak, bireyle-grupla ve toplumla sürdürülen mesleki çalışmalarda, yer almaya başlamıştır.

217 Bu dönemlerde etkili olan sosyal hizmet uzmanı Harriet M. Barlett ( ), tıbbi sosyal hizmet alanındaki uzmanlığını ve çalışmalarını, mesleğin tüm alanlarına yaygınlaştırarak “Sosyal hizmet Uygulamalarının Genel Temeli” kitabıyla, “sosyal işlevsellik”, “değerlendirme”, “profesyonel muhakeme” konularını tartışmıştır.

218

219 1970’lerde yaklaşımların bütünleştirilmesini sağlayacak kavramsallaştırmaların ortaya çıkartıldığı kitaplar yazılmıştır. Allen Pincus ve Anne Minahan, en geniş çapta kabul gören bilim insanları olup, “sosyal hizmet”i, planlı değişim süreci olarak görmektedirler. Yine bu dönemlerde sosyal hizmet uzmanları, krize müdahale yaklaşımı, transaksiyonel analiz, davranış değiştirme ve gerçeklik terapisi gibi yaklaşımları, uygulamalarında sıklıkla kullanmaya başlamışlardır.

220 1970’lerden sonra, “radikal sosyal hizmet yaklaşımı” sosyal hizmette yeniden önem kazanmış, ancak esas önemli gelişme, sosyal hizmet uygulamalarında hızla kendini gösteren ve kullanışlı içeriğiyle öne çıkan, “sistem yaklaşımı”nın ortaya çıkması olmuştur. Bu yeni yaklaşım, sosyal hizmet uzmanlarının patoloji ve değişmenin hedefi olan insan ve toplum üzerinde ayrı ayrı odaklaşmasını önlemektedir.

221 Sistem yaklaşımı, çevreyi ve bireyi ayrı ayrı ele alan analitik yaklaşımdan farklı olarak, bireyle sosyal ve fiziksel çevrenin oluşturduğu karmaşık düzeni, bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır (Kut, 1988: 93). Bu yaklaşım, müracaatçının içinde bulunduğu durumu, bütüncül bir perspektifle değerlendirmeye olanak sağlayarak, sosyal hizmet uzmanına, bireyle formal ve informal kaynak sistemleri arasındaki bağlarda odaklanmasına olanak verir.

222 Bu çerçeve, sosyal hizmet uzmanına çok düzeyli birey, aile, toplum ve sistemlerle çalışmayı vurgulamaktadır (Johnson, 1998: 30).

223 Zaten 1950’li yıllardan itibaren, sosyal hizmet mesleği hümanist ve varoluşçu görüşlerden fazlasıyla etkilenmiş ve özellikle hümanist görüşler çerçevesinde sosyal hizmet uzmanları, müracaatçının bireysel gelişimini ve onun “kendi” olabilmesi, “kendini gerçekleştirebilmesi” ve “bireysel gücüne” ulaşabilmesine önem vermişlerdir. Diğer taraftan, insan davranışının kişilerin görüş açısından anlaşılabileceğini ileri süren

224 fenomonolojik görüşler de bu yaklaşımı güçlendirmiştir. Ayrıca, “ego psikolojisi”nde önemli kavramlar olan “başaçıkma” ile “anlamlandırma” kavramlarına dikkat çekilmiştir (Uluğtekin, 1994: 100). Varoluşçu yaklaşım, müracaatçıların sorunlarını, varoluşçu kavramlarla açıklamaya çalışırken; temelindeki felsefe, “gerçekle nasıl uğraşılsın ki, varlık birçok yetersizliğine rağmen, yaşamı insan için, yaşanabilir kılsın” düşüncesi yatmaktadır (Payne, 1991: 176).

225 Tarihsel süreçte, davranış bilimlerinin bakış açısında meydana gelen değişimlerde, 1929 Dünya Ekonomik Krizi ve bunu izleyen yıllarda başlayan II. Dünya Savaşı’nın beraberinde getirdiği yoksulluk, işsizlik, suçluluk, toplumsal stres vb. sosyal sorunların birey ve toplum yaşamı üzerinde çevresel etkilerin öneminin anlaşılması, büyük rol oynamıştır (Toikko, 1999: 355). Yaşanan bu gelişmeler ise, insan davranışının çevre içerisinde

226 şekillendiği ve bu yönüyle değerlendirilmesi gerektiğini savunan, ekolojik sistem yaklaşımını ortaya çıkarmıştır. 1960’lardan sonra, sosyal hizmet uygulamalarında ortaya çıkan ‘ekolojik sistem yaklaşımı’na göre, sosyal sorunlar, müracaatçıların psikolojik özelliklerinden çok, müracaatçı ile çevresi arasındaki biyopsikososyal etkileşime bağlanmıştır (Hartman, 1983; Leighninger, 1980).

227 Çünkü insan davranışı, birey ile sosyal çevre arasında süregelen karşılıklı etkileşimin bir ürünü olup, sosyal ağ içerisinde ev, aile, kültür, alt kültür, toplum, okul gibi sistemler yer almakta ve bir sistemde yaşanan bir değişim, diğer sistemleri de etkilemektedir. Ekosistem yaklaşımına göre, insan organizması ile çevrenin özellikleri karşılıklı uyum içinde olmalıdır (Turan, 1999: 311).

228 1980’li yıllardan sonra tüm dünyada egemen olan neoliberal politikalar, sosyal refah sistemi açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu dönemde, enflasyon, işsizlik, yoksulluk gibi, bireylerin ve toplumun iyi olma halini tehdit eden birçok risk faktörü ortaya çıkmıştır. Evsizlik, AIDS, madde bağımlılığı, barış, adalet konularında ortaya çıkan sosyal sorunlar dikkat çekmiştir. Sorun alanlarının farklılaşıp çeşitlenmesi, sosyal hizmet mesleğinde

229 lisans ve lisansüstü eğitimine, farklı mesleki rollerine dikkat çekilmiş ve genelci uygulamanın kavramsallaşmasına olan ilgi artmıştır.

230 1984 yılına gelindiğinde, Sosyal Hizmet Eğitim Konseyi” (CSWE), yeni akreditasyon ilkelerini belirleyen bir çalışma yapmış ve mesleki uygulamalar için, temel sağlayan bilgi-beceri- değerlerle süreci içeren, bir lisans programı tanımlanmıştır. Bu temel, şu beş program alanında örgütlenen sosyal hizmet uygulamasının genelci unsurlarını içermektedir (Johnson, 1998: 30):

231 İnsan davranışı ve sosyal çevre, Sosyal refah politikası ve hizmetleri, Sosyal hizmet uygulamaları, Araştırma, Alan uygulaması’dır.

232 Bütün sosyal hizmet uygulamalarında, bireyi güçlendirmek için çevresini değiştirmenin önemli olduğuna dikkat çekilmiştir. Bazı sosyal hizmet uzmanları, “Feminist Yaklaşımı” dikkate alan çalışmaları da önermiştir. Bu paradigma, şu beş ilkeyle şekillenmiştir; 1. suni ayrımları elimine etmek, 2. gücün yeniden tanımlanması, 3. üretimle eşit olarak sürecin değeri, 4. yeniden isimlendirmenin değeri, 5. kişilik politikası.

233 Diğer önemli bir ilgi alanı, risk altında yaşayan ya da sosyal adaletsizliğe uğramış, sosyal dışlanma süreçlerine maruz kalmış bireylerle çalışmadır. Bu durumda sorunların nedeni, dezavantajlı yaşam koşullarında varolma mücadelesi veren bireylerin, çevreleriyle etkileşime girmeleridir.

234 Mevcut sosyal refah alanındaki “sosyal reform” çabaları, hükümet sorumluluğunu artıran, göç yasası ve aile yardım programlarında mağdur kitleler lehine düzenlemeleri içermektedir. Müracaatçılar için problem/ihtiyaç durumu hızlıca tanımlanmalı ve sosyal hizmetin tüm mesleki çabaları, bu problemin ya da ihtiyacın giderilmesini gerçekleştirmeye yönelik olmalıdır.

235 Bu modern yaklaşımlarda, müracaatçıların güçlü yönlerine vurgu vardır ve değişmenin olanaklı olduğu, sosyal çevrede ise müracaatçının güçlendirilmesine olanak sağlayan kaynakların bulunması gerektiği vurgulanmaktadır.

236 1990’lı yıllarda, sosyal işlevsellik ve müracaatçı için çalışmaktan ziyade, “müracaatçı ile birlikte” çalışma felsefesinin, önem kazandığı göze çarpmaktadır (Johnson, 1988: 31-34). Austin (1997: ); dünyanın yakın geleceğinin, ekonomik sistemin küreselleşmesiyle ilgili gelişmeleri de beraberinde getireceğini ve bilginin, işgücünün ve toplumsal yaşamın küreselleşmesiyle, sosyal hizmetin bu

237 yeni paradigmalara kendini uyumlandırması gerektiğini ifade etmiş ve modern sosyal hizmetin temel özelliklerini şu şekilde sıralamıştır: Sosyal hizmet, bugün önemli bir meslektir ve farklı, karmaşık, çok boyutlu bir mesleki uygulama modeline sahiptir, Sosyal hizmet, mağdur kesimlere hizmet sunan bir meslek olarak, politika analizi, sosyal aksiyon ve savunuculuğun yanında, doğrudan hizmet veren bir mesleki gövdeye de sahiptir,

238 Sosyal hizmet, özel kuruluşlarda ve kamu yararına çalışan örgütlerde, sürekli gelişen bir mesleki yapıya sahiptir, Sosyal hizmet, kadınlar ve çocukların sorunları üzerinde özel bir odağa sahip olan bir meslektir, Sosyal hizmet, diğer yardım edici meslekler arasında, farklı bir yere sahip olup, uygulayıcıların ve lider pozisyonundaki sosyal hizmet uzmanlarının çoğu kadınlardan oluşmaktadır,

239 Sosyal hizmet, farklılıkları odak alan bir meslektir, Sosyal hizmet uzmanlarının birçoğu, aktif olarak toplumsal sorunların içinde yer alırlar ve birçoğu lider konumunda olup, mesleğin doğası gereği bu uygulayıcılar, kamusal tartışmaların ve politikanın dışında yer alamazlar.

240 Bireyin iyilik halini ve toplum içindeki işlevselliğini desteklemeye odaklanan sosyal hizmet mesleği, birey ve çevresi arasındaki sürekli etkileşime dikkat çekmektedir. Bireyin sosyal işlevselliğini gerçekleştirebilmesi açısından ortaya çıkan yaklaşımlardan birincisi, “sosyal koşullar”; ikincisi, “birey” üzerinde yoğunlaşır.

241 Sosyal çevre ve koşullar üzerinde yoğunlaşan “sosyal reform” yaklaşımı, bireylerin, uygun ve elverişli yaşam koşullarına ve olanaklara sahip olduklarında, işlevselliklerinin de sağlanabileceği ve korunacağı varsayımına dayanmaktadır.

242 Daha sonra ortaya çıkan ruh sağlığı akımının etkileriyle, bu yaklaşım eleştiriye uğramıştır. Çünkü ruh sağlığı yaklaşımına göre, psikolojik-ruhsal açıdan sağlıklı olup olmamanın, sosyal çevre ve koşullar kadar bireyin “sosyal işlevselliğini etkilediği ileri sürülmüştür. Bu akımın güçlü etkisiyle sosyal hizmet, bireyin ruhsal durumunun daha önemli olduğu kabulünü öne çıkartarak, sosyal koşulları kısmen dışarıda bırakmış ve sosyal hizmet uzmanları da psikiyatristleri model almaya başlamışlardır.

243

244 Sosyal hizmetin meslekleşme sürecinde, karşılaştığı en büyük zorluğu, mesleğin kökenindeki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın, bu mesleğe gereksininim duyulmaksızın da sağlanabileceğine ilişkin görüşlerden dolayı yaşamıştır. Bu nedenle, humanist ve insancıl düşüncelerle ortaya çıkan sosyal hizmete, “bilimsel bir oryantasyon” kazandırmak, tüm dünyada güç bir süreç olarak yaşanmıştır.

245 Sosyal hizmet mesleğinin gelişimini zorlaştıran bir diğer nedeni de, bu “mesleğin tanımlanmasında” ve bundan dolayı da toplum tarafından kabul görmesinde yaşanan güçlükler oluşturmuştur (Rein, 1970; akt. Şahin, 200: 7).

246 Pincus ve Minahan (1973: 9)’a göre, “sosyal hizmet”; insanların yaşam amaçlarına ulaşabilmeleri, stresle baş etmeleri, özlem ve değerlerini gerçekleştirebilmelerini etkileyen, insan-çevre arasındaki etkileşimle ilgili olup, şu amaçları içermektedir; İnsanların problem çözme ve baş etme kapasitelerini geliştirme, Bireylerin, kaynak, hizmet ve fırsat tanıyan sistemlerle bağlantısının kurulmasını sağlamak, Sosyal politikaların geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine katkı yapmak.

247 Profesyonel yardım düşüncesinin bireyle çalışma yöntemine sağladığı yararlar şöyle özetlenebilir (Turan, 2009) 1.Başvuran kişi ve ailenin, (çevreyle beraber) yaşadığı sosyal çevre içinde ele alınması, 2.Başvuranın, sosyal ve ekonomik koşullarının bir arada değerlendirilmesi,

248 3.Sosyal sorunları önleme, saptama ve çözümlemekle ilgili mesleki tekniklerin geliştirilmesi, 4.Bu amaca hizmet edecek, uygun projelerin hazırlanması ve elverişli koşullar sağlanarak uygulanması, 5.Mesleki çalışmalarda, başvuranın kendi kendine yardım ederek, yeterli düzeye gelmesi amacının göz önünde tutulması.

249 3.Sosyal sorunları önleme, saptama ve çözümlemekle ilgili mesleki tekniklerin geliştirilmesi, 4.Bu amaca hizmet edecek, uygun projelerin hazırlanması ve elverişli koşullar sağlanarak uygulanması, 5.Mesleki çalışmalarda, başvuranın kendi kendine yardım ederek, yeterli düzeye gelmesi amacının göz önünde tutulması.

250 Bilindiği gibi “medikal modelde”, davranışsal sorunlar, müracaatçının kendi içindeki hastalığı olarak kabul edilmekte ve müracaatçıya “hasta” gözüyle bakan sosyal çalışmacının ilk görevi, hastanın problemini teşhis etmek ve tedavisini sağlamaya çalışmaktı. Bu çerçevede, bireyin duygusal ve davranışsal sorunlarının nedenleri bireysel patolojilerde aranmakta ve ağırlıklı olarak içsel yaşantı ve süreçler üzerinde durulmaktaydı.

251 Bireyle çalışma yöntemiyle ilgili en son gelişme, “1980’li yıllardan başlayarak, uygulamada dikkati çeken”, “ekolojik sistem yaklaşımı”dır. Ekolojik sistem yaklaşımına göre, insan organizması ile çevrenin özellikleri karşılıklı uyum içinde olmalıdır (Turan, 1999: 311). Bu yaklaşımın anahtar öğesi “çevresi içinde birey” kavramıdır (Ashman ve Zastrow 1990: 3).

252 1960’lardan sonra, diğer davranış bilimlerinde ve sosyal çalışma uygulamalarında ortaya çıkan ‘ekolojik sistem yaklaşımı’na göre, sosyal sorunlar, müracaatçıların psikolojik özelliklerinden ziyade, müracaatçı ile çevresi arasındaki biyopsikososyal etkileşime bağlanmıştır (Hartman, 1983; Leighninger, 1980). Bu yaklaşımının teorik temeli, Ludwig Von Bertalanffy’ın genel sistem yaklaşımına dayanmakta, insanlar bir sosyal ağ içerisinde var olan canlılar olarak görülmektedir.

253 Bu yaklaşım, bireyler, aileler gibi sosyal sistemlere de uygulanabilmektedir (Payne, 1997: 137). İnsan davranışı, birey ile sosyal çevre arasında süregelen karşılıklı etkileşimin bir ürünüdür. Sosyal ağ içerisinde ev, aile, kültür, alt kültür, toplum, okul gibi sistemler yer almaktadır. Bir sistemde yaşanan bir değişim, diğer sistemleri de etkilemektedir.

254 Ekolojik Sistem yaklaşımı ile sistemlerin bir yandan sınırları ve alt sistemleri ile ilişkileri açıklanabilirken, diğer yandan da sistemlerin diğer sistemlerle ve alt sistemlerle etkileşimleri analiz edilebilmekte; böylece, olayları bütüncül bir bakış açısı ile incelemenin ve açıklamanın olanaklı olduğu kabul edilmektedir (Baykara Acar ve Acar, 2003: 34).

255 Bu yaklaşım sosyal çalışmacıların, basit gibi görünen sorunların ötesine bakmasına ve sorunların sistemin diğer parçalarıyla ilişkili olduğunu görmesine yardımcı olmaktadır (Ashman ve Hull, 1999: 11).

256 Ekolojik sistem yaklaşımı, insan davranışına etki eden iç ve dış kuvvetlerin karşılıklı etkileşimleri üzerinde durarak, bireylerin farklı durumlara uyumlarını sağlayan geçerli davranış kalıplarını tanımlayarak; çevre içerisinde bulunan insan ve diğer sistemlerin birbirleri üzerinde meydana getirdikleri etkileri açıklamaktadır (O’Melia, Miley ve Dubois 1998: 31-32).

257 Eklektik bir yaklaşım olan ekolojik sistem yaklaşımı, çeşitli insan davranışı teorilerinin güçlü yanlarını özellikle de ekolojik teori ve “genel sistem teorisi”ne temel oluşturan kavramları bütünleştirerek (Grief 1986: 225, akt. O’Melia, Miley ve Dubois, 1998: 31), bireyin iç dinamikleri kadar onun yaşamını etkileyecek dış dinamikler üzerinde de durmaktadır (Ashman ve Zastrow, 1990: 10).

258

259 Bu yaklaşımla, çevresel faktörlerin bireye özgü yapısal faktörler kadar bireysel sorunların ortaya çıkmasında rol oynadığı açığa çıkartılmış ve sosyal çalışma, bireylerin öznesi olduğu toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikleri tanımlamaya başlamıştır. Sistemin acımasızlığı nedeniyle bireylerin maruz kaldığı baskılar ve olumsuzluklar karşısında onları savunma ihtiyacı ile sistemi değiştirme çabaları ön plana

260 çıkmış ve sosyal çalışmacılar, müracaatçıların kendi içsel sorunlarından ve teşhisten çok, sorunu ortaya çıkartan çevresel nedenler ve bireylerin içinde bulunduğu durumu değerlendirmeye başlamışlardır.

261 Her geçen gün, aile yapısı ve sosyal kurumlar ile çevre içerisinde yer alan diğer sistemlerin işlev ve yapıları değişime uğramakta, yaşam bireyler için daha karmaşık bir hale gelmektedir. Bu durum, bireylerin sosyal çevreye uyumunu olumsuz yönde etkilemekte, ortaya çıkan bireysel talepler ile toplumsal kaynaklar arasındaki dengesizlik durumu ise strese yol açmaktadır.

262 Bireyler, stresle baş edebilmek için çevrenin talep ve kaynakları ile kendi olanakları arasında bir denge kurmak zorundadır (Compton ve Galaway, 1979: 29). Ashman ve Hull (1999: 10)’a göre sistem, belirli bir işlevi yerine getirmek üzere kurallı ve ilişkisel bir yapı içerisindeki öğelerin oluşturduğu bir düzendir. O’Melia, Miley ve Dubois (1998) ile Fraser (2006)’a göre,

263 ekolojik sistem yaklaşımında birey ve çevresi arasında kurulacak uyum dengesi ile bireysel, ailevi ve toplumsal sorunların ortaya çıkmadan önlenebileceği ve sistemler arasında işlev eksikliklerinin giderilebileceği kabul edilmektedir.

264 İnsan gelişimi ekolojisinde; gelişen insan organizmasıyla, yaşayıp büyüdüğü çevre arasındaki etkileşim, aile, okul, akranlar ve akrabaları içeren ‘mikrosistem’; bireyin aktif rol oynamadığı ancak onun yaşantısını ve gelişimini etkileyen kitle iletişim araçları, komşular, sosyal hizmet, eğitim, sağlık, sosyal güvenliğe ilişkin kurumlar ve bütün bu sistemlerin kendi içindeki bağlantılarını sağlayan ‘mezzosistem’;

265 kurumların üst düzeyde sosyoekonomik politikaları ile ülkenin ve toplumun inanç, değer ve ideolojilerini içeren ‘makrosistem’ içerisinde bireylerin gelişimi ve “iyilik hali” olumlu ya da olumsuz yönde değişebilmektedir. Merkezde yer alan “birey” açısından, ekosistemin bu farklı yüzleriyle, aile- akrabalarıyla birlikte uyum içerisinde çalıştığında sistemin dengede olduğu, kişinin normal gelişimini sürdürdüğü söylenebilir.

266 Bireyle ekosistem arasında, uyumun olmaması halinde ise, kişinin gelişimsel dönemleri, sağlıklı gelişimi, iyilik hali ve işlevselliği açısından çeşitli riskler söz konusu olabilmektedir.


"BİREYLERLE SOSYAL HİZMET Doç. Dr. M. Zafer DANIŞ." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları