Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Yrd.Doç.Dr.Mehmet ÖZDEMİR

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Yrd.Doç.Dr.Mehmet ÖZDEMİR"— Sunum transkripti:

1 Yrd.Doç.Dr.Mehmet ÖZDEMİR

2 1. Agah Sırrı Levent, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Dil Derneği, Ankara 2. Erdoğan Erbay, Eskiler ve Yeniler, (Tanzimat ve Servet-i Fünûn Neslinin Divan Edebiyatına Bakışı, Akademik Araştırmalar, Erzurum, 3. Mehmet Özdemir, II.Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Divan Edebiyatı Tartışmaları, Timaş yay., İstanbul 4.Mehmet Özdemir, Reddedilen Miras, Timaş, İstanbul 5. Mehmet Kahraman, Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, Beyan yay., İstanbul

3 6. Faruk Kadri Timurtaş, Dil Davası, Yeni Asya Yay., İstanbul 7. Büyük Türk Klâsikleri, Ötüken yay., İstanbul 8. Türk Dili, TDK 9. Türk Dili Dergisi, Dil Derneği 10. Fikirler mecmuası, [1 Temmuz 1928 – 15 Eylül 1928, İzmir] 11. Nihat Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul

4 12. Ömer Asım Aksoy, Dil Yanlışları, Adam yay.,İst. 13. Necmettin Hacıeminoğlu, Türkçe’nin Karanlık Günleri,Türk Edebiyatı Vakfı yay. İstanbul 14. Oktay Sinanoğlu, Bye bye Türkçe, Otopsi yay., İst. 15. D.Mehmet Doğan, Yüzyılın Soykırımı, İz yay.,İst. 16. Feyza Hepçilingirler, Türkçe ‘Off’, Remzi Kitabevi

5 “Öz” dil, “Saf” dil olabilir mi? Dünyada böyle bir dil var mı? Diller ve kültürler etkileşim halindedir… Ancak nereye kadar? Türkçe’nin yeni kavramları karşılama yolları vardır… 1. Kelime türetmek 2. Birleşik kelime yapmak 3. Derleme sözlüğünden faydalanır, 4. Tarama sözlüğünden faydalanır 5. Değiştirerek alır, 6. Aynen alır

6 İlk Türkçe yazılı metinler olan Kök Türk kitabeleri’ nden bu güne, Türk Dili bir çok dilden kelime alıp vermiştir… Kök Türkçe içinde Çince ve Moğolca kelimeler olduğunu biliyoruz. Türk Dili, Batıya göçler devam ettiği süre içinde karşılan bütün kültür ve medeniyetlerden kelimeler alıp vermiştir.

7 Türk Milleti uzun yıllar ve mesafeler boyunca güçlü diller ve medeniyetlerle karşılaşmıştır. Ancak her karşılaşmadan alnının akıyla çıkmıştır. Dilini ve kimliğini korumayı bilmiştir… Zaman zaman etkilerin artıp eksildiğini de biliyoruz. Kaşgarlı Mahmud’unDivan-ı Lügati’t Türk’ü, Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemetü’l Lügateyn’i yazması, Divan Edebiyatı yıllarındaki “Türkî-i Basit” hareketleri hep artan bu yabancı etkilere karşı gösterilen tepkileri ifade etmektedir…

8 Çin kültür ve medeniyeti, Çince Hint kültür ve medeniyeti Fars kültürü ve Farsça, Arap kültürü ve Arapça Batı medeniyeti, Fransızca, İngilizce Ancak Türkçe her zaman bu mücadeleden başarıyla çıkar…

9 Edebiyat Tarihimizde yapılan dil üzerine tartışmalar, Türk milletinin tarih boyunca yaşadığı “medeniyet değiştirme” gerçeği ile yakından ilgilidir. 1. Orta Asya Atlı Kültür Medeniyeti 2. İslâm Medeniyeti 3. Batı Medeniyeti

10 Kök Türk Kitabeleri’ne baktığımızda Moğolca, Çince ve diğer komşu dillerden alınan kelimeleri görmekteyiz… (ajun, ulus vb.)

11 Türklerin İslâm medeniyetine dahil olmaları, hayat tarzlarında köklü değişikliklere sebep olmuştur. Hayatın değişmesi, hayatı ifade eden “dil”in de değişmesine sebep olmuştur. Farsça ve Arapça’nın tesiri önce dinî hayatta sonra da edebiyatta kendini göstermeye başlar…

12 Dinî kelimelerin bir çoğu Farsça’dır. Eğitim kurumu olarak medreselerin ortaya çıkması Arapça’nın Türkçe üzerindeki tesirini artırır. Anadolu’da bulunan diğer milletlerin (Rum, Ermeni vb.) dillerinden de Türkçe’ye kelimeler geçer… “Osmanlı Türkçesi” bir medeniyet dili olarak bu süreçte oluşur…

13 “Osmanlı Türkçesi”, devletin yazışma dili ve edebiyat dili olarak zamanla günlük dilden uzaklaştı. Arapça – Farsça kelimelerin dışında bir çok terkip ve dil kuralı da dilimize girer… Divan şiirinde kullanılan bir çok imaj ve mazmunlar dili gittikçe soyutlaştırıp günlük hayattan uzaklaştırır…

14 İlk sadeleşme hareketlerinin 15.yy’ın sonlarına doğru karşımıza çıktığını görüyoruz… Aydınlı Visâlî Tatavlalı Mahremî (16.yy) Edirneli Nazmi TÜRKÎ-İ BASİT hareketi…

15 Köprülü-zâde M.Fuat, “Divan-ı Türkî-i Basit ve Millî Edebiyat Cereyânının İlk Mübeşşirleri” isimli eserinde bu hareketi, “divan diline karşı bir tepki” olarak değerlendirir… Yukarıdaki şairler tarafından aruz vezniyle, ancak sade bir dille yazılan bu eserler “geçici bir heves” olarak değil, bilinçli bir tepki olarak değerlendirilebilir…

16 II.Murat,(Fatih’in babası) Kabus-nâme’nin (Kühistan Sultanı İskender bin Kavus oğlu Gilân Şah için yazar ) ilk tercümesi ile ilgili şunları söyler: “Hoş kitabdur ve içinde çok fâideler ve nasihatlar vardır, amma Farisî dilincedür. Bir kişi Türkî’ye terceme itmiş, velî rûşen değül, açık söylememiş. Öyle olsa hikâyetinden halâvet (tatlılık, şirinlik, zevk) bulamazız. Ve lîkin kimse olsa ki kitabı açık terceme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa…”

17 Çeviriden bir bölüm: “Ey oğul! Eğer şair olup şiir ayıtmaya kasdetsen, cehdet ki şiirde sözün murabba’ ola, yani rûşen ola, açık ola. Ve sakın ki gaamız söylemeyesin, yani örtülü söylemeyesin. Meselâ bir şiirde bir sözün ki manâsı şerhin sen bilesin ve ayruk kişi bilmeye, anun bigi sözi söyleme. Zira şiiri halk için eydürler, kendü kendüler içün eyitmezler.”

18 16.yy’da bazı şairler, klâsik mazmunların çerçevesini değiştirerek soyut mazmunların yanı başında canlı ve yerli tasvirlere ve ifadelere yer vermeye başlarlar… Böylece, yeni konular, yeni düşünceler ve duygular şiirlerde yer bulmaya başlar…

19 Nedîm, bu yüzyılda, hayattan kopuk denilen Divan şiirini hayata, yaşadığı alemin zevklerine ve heyecanlarına döndürdü… Yazdığı şarkılarla sadeliğin ve hece vezninin güzelliğini okurlara ulaştırdı…

20 “Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâşâdâ Gidelüm serv-i revânım yüri Sa’dâbâda İşte üç çifte kayık iskelede âmâde Gidelüm serv-i revânım yüri Sa’dâbâda Gülelüm oynayalım kâm alalım dünyadan Mâ-i tesnîm içelüm Çeşme-i nev-peydâdan Görelüm âb-ı hayat aktığın ejderhâdan Gidelüm serv-i revânım yüri Sa’dâbâda”

21 “Ey şi’r miyânında satan lâfz-ı garibi Dîvân-ı gazel nüshâ-i kamûs değildür” Eğer çi köhne metâız revâcımız yoktur Revâca da o kadar ihtiyâcımız yoktur”

22 Eğer memdûh ise Türkî lisanda nazm-perverlik Selis ü vâzıh ister dinliyen fehmeyliye anı Nice Türkî denir ol şi’re kim her lâfzınun halli Lügatler bakmağa muhtac ide mecliste yârânı Benüm Türkî dilünde cümlenün ma’lumudur şi’rüm Ki lâfz-ı nâşinîdeyle mükedder itmem ihvânı

23 Mustatraf Tercümesi’nde şöyle diyor: “Ve hakikatte bu böyledir ki sözümüze bir çok yardımı olan Arabî ve Farisî’yi aradan çıkarup lisanımız olup lâkin çoğunun Türlçesi metrûk olmakla bulamadığımız elfâzı getirerek, lâfzı az ve ma’nası çok lâkırtıları güzelce meydana koymak ve belâgat ve fesâhati bu yola sokmak ve bu kalıba yerleştirmek doğrusu bir büyük iş ve bütün halkın beğendikleri ve anladıkları kolaylığa gidiştir ki sehl-i mümtenî denmekle senâ olunsa sezâdır.”

24 Batı Medeniyeti ile temasa geçen Tanzimat aydınlarının ilk tepkileri, Divan Edebiyatının yukarıda ifade ettiğimiz diline karşı olmuştur… Bizim “Osmanlı Türkçesi” diyerek isimlendirmeyi uygun gördüğümüz bu dili, Tanzimat kuşağı Arapça, Farsça ve Türkçe’nin bir karışımı olarak tanımlar…

25 Erdoğan Erbay’a göre Tanzimat edebiyatı bizzat “tenkit fikrinden” doğmuştur. Tanzimat aydını, geçmişin kendisine miras bıraktığı bütün eserleri, her yönüyle tenkit ve değerlendirme süzgecinden geçirme hakkını kendinde görmüştür… İlk tenkit de “dile” yöneltilmiştir…

26 Yeni edebiyat taraftarlarının eski edebiyatın diline yönelttikleri tenkitleri üç alt başlıkta toplamak mümkündür: 1. Arapça-Farsça Terkipler – Anlaşılma güçlüğü, 2. Sadelik 3. Tabiilik - Samimilik

27 Tanzimat edebiyatı yıllarında, Divan şiirinin diline karşı yöneltilen ilk ve en önemli yazı Namık Kemâl’e aittir: “Lisan-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir…” Bu makale, Tasvir-i Efkâr gazetesinin 416.Sayısında, 19 R.âhir 1283 (1866) tarihinde yayımlanır.

28 Namık Kemâl, bu makalesinde eski edebiyatı dil yönünden tenkit ederken, üzerinde durduğu en önemli mesele, edebiyatın millî birlik ve beraberliğe hizmet hizmet etmemiş olmasıdır. Türk dili, kendi içindeki bazı şiveleri bile eritememiştir. Şöyle der: “Edebiyatın râbıta-i milliyeye olan hizmetinden ise o kadar mahrumuz ki lisân-ı Arab münteşir olduğu yerlerde Yunânî gibi zamanının kâffe-i meâsir-i ilmiyesi ile kuvvet bulmuş bir lisanı galebe-i fesâhatle mahvetmiş iken Türkçemiz henüz elifbası bile olmayan Arnavud ve Laz lisanlarını dahi unutturamamıştır.”

29 “Münâsebat-ı edebiyenin fıkdânı cihetiyle meselâ bir Buhâralı Türkçe söylediği halde buradaki Türkler için bir Fransız kadar dilinden anlayacak âşina bulamaz.” Namık Kemâl’e göre İstanbul’daki diğer problem de “konuşma dili ile yazı dilinin” birbirinden ayrılmış olmasıdır. Doğu ve Batı dillerinden alınmış olan kelime, terkip ve tabirler dilimizi anlaşılmaz bir kisveye sokmuştur. Ona göre dilimizin üç koldan “beslenmesi” faydalı olduğu kadar zararlı da olmuştur.

30 Namık Kemâl’e göre dilimizdeki karmaşıklığın bir başka sebebi de “üç dilden gelen kelimelerin telâffuzda birleşmiş” bulunmalarına rağmen “yazıda her kelimenin aslını muhafazada” direnmesidir… “Sanat yapmak gayesi ile kelimeleri süslemek…” Namık Kemâl’e göre “süs” hiçbir canlının vazgeçemeyeceği bir “elbisedir.” Ancak, “sınırlı” olmalıdır…

31 1. Evvelâ, kavaid-i lisânın mükemmel sûrette tedvîn ve temhîdi. “kitap haline getirilmesi - düzeltme, düzenleme” 2. Kelimâtın isti’mâl-i umûmî dairesinde tahdîdî. 3. İmlâ ve mânâca eczâ-yı lisan beynindeki irtibât-ı suverînin ittihâd-ı hakîki haline gelecek kadar teşyîdi. “teşyîd:yükseltme,sağlamlaştırma suverî:suret, görünüş,manzara 4. Rabt-ı kelâm ve ifâde-i merâm şivelerinin tabiat-ı lisâna tatbîkan ta’dil (doğrulama) ve tecdîdi. 5. Dil, ifâdenin hüsn-i tabî’isine hâil (engel) olan külfetli sanatlardan tecrîd edilmelidir.

32 Namık Kemâl bu itirazlara cevap verir. Örneklerle görüşlerini ispat etmeye devam eder. Önceki şair ve yazarların önemli eser bırakamadıklarını savunmaya devam eder. Buna sebep olarak, “Acem tarzını” kullanmalarını gösterir. Onlar halkın kullandığı dile muhalif eserler verdiklerinden birbirlerini tekrar edip dururlar. Sebebi ise şöyle izah eder: “Bizim itikadımızca bu noksan mülkümüzde maârifin kemâl bulamamasından neş’et etmiştir.”

33 Namık Kemâl, güzel yazmanın güzel düşünmekle mümkün olacağını, Batılı sanatçılardan naklederek, onlara katıldığını gerçekten güzel eserlerin güzel düşüncenin mahsulü olacağını savunur. Bu gün hâlâ, divan edebiyatının yüksek zümre için yazılmış olduğu kanaatinin kaynağı Namık Kemâl’in Bahar-ı Dâniş Mukaddimesi’dir. Çünkü, Namık Kemâl bu eserinde, divan şairlerinin eser verirken sadece padişah ve vezirlerden alacakları “caize”yi düşündüklerini savunur. Halk için yazmayı düşünmediklerini ifade eder…

34 Namık Kemâl, Bahar-ı Dâniş Mukaddimesi’nde ilginç bir fikir daha savunur. Ona göre divan şairlerinin kullandıkları dil, Türkçe olsun olmasın, “hiçbir güzellik taşımayan, kaba” bir dildir… Divan Edebiyatı’nın dili için yapılan bu değerlendirme bize göre gerçeği yansıtmadığından pek inandırıcı görünmemektedir. Çünkü divan şiirinin en bariz özelliği, kullanılan dilin estetik olarak işlenmişliğidir.

35 Namık Kemâl’e göre Divan şairlerinin bir başka hatası da “konuşma diliyle yazı dilini” sanki birbirlerinden çok farklıymış gibi ikiye ayırmış olmalarıdır. Namık Kemâl dördüncü olarak, divan edebiyatında kullanılan “edebî sanatları”, tabiiliğe ters, sanatın “aslî unsuru” olarak saymaktır. Şöyle diyor: “Lisanımıza şive-i Acem galebe ederek tabiatın sırf hilâfında bulunan ve muntazam lisanların kâffesinde bedâyîden değil bilâkis nekâyısdan ma’dûd olan mübâlağalar, letâfetsiz teşbihler, cinâs-ı lâfzîler, edebiyatımızın erkân-ı asliyesi hükmüne girmesidir.”

36 1. Farsça, dilimizde mümkün olduğu kadar az kullanılmalıdır. 2. Tercüme edilecek eserlerin gerekli görülecek yerleri asrın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Kelimesi kelimesine “mota mot” tercüme doğru değildir…

37 Namık Kemâl, Ziya Paşa’nın “Harâbat’ını tenkit ettiği Ta’kib isimli eserinde, Süheylî’den alınan aşağıdaki beyitten hareketle bazı eleştirilerde bulunur: “Eli altında olma kimsenin hâtem gibi zinhâr Kimesne dimeye tâ kim gözün üstünde kaşın var” Bu beyiti güzel diye Antolojisine almasını eleştirir. Ona göre bu şiirde, “selâsetten, fesâhatten ve hüsn-i ifâdeden” eser yoktur.

38 Namık Kemâl, Arapça bir kelimenin Türkçe bir kelime ile veya Türkçe bir kelimenin Farsça bir kelime ile terkib oluşturmasına kesin olarak karşı çıkar. “Seni cân ü gönülden sevmeyen kimdir, seven kimdir?” Namık Kemâl’e göre bu mısrada Farsça “can” kelimesi ile Türkçe “gönül” kelimesinin kullanılması yanlıştır. Bu durum; Bir adamın, “Başında Urbân destârı, ayağında Türkmen şalvarı, sırtında İran izârıyla”; edebiyat meclisine gitmesine benzetir.

39 Namık Kemâl, Yavuz Sultan Selîm’i, Hilâfeti Türkiye’ye getirmesine rağmen Farsça şiir yazdığı için eleştirir. Alman filojof Leibniz’in, “Bana bir mükemmel lisan ver, sana bir büyük millet teşkil edeyim.” sözünü aktaran şair, “Mükemmel bir lisana malik olamadığımız için” büyüklüğümüzü koruyamadığımızı” iddia eder.

40 Namık Kemâl, bu eserde bizdeki dil gelişmeleri ile Batıdaki gelişmeleri karşılaştırır. Bizdeki gelişmeleri çocukça olarak değerlendirir… Yazar eskilerin dil bahsine dair yenilere itirazlarının iki noktada toplandığını; bunların da 1. İfadelerin sade olması, 2. İbarelerin kesik kesik yazılması, olduğunu tespit eder ve şu değerlendirmeyi yapar:

41 Namık Kemâl, lâfız süslemelerinin, gereksiz kelimeleri sanat yapmak adına şiire sokmaktan başka bir anlam taşımadığını, iki sayfalık bir yazıyı anlamak için defalarca sözlüğe bakmak gibi bir zorluktan başka bir şey getirmediğini şöyle ifade eder: “İki sahifelik bir yazıyı okumak için herkesi seksen defa Kâmus veya Bürhan’a müracaat mecburiyetinde bulundurmak niçin ma’rifetten ma’dûd (sayılsın) olsun?”

42 Ziya Paşa, Tanzimat sonrası edebiyatımızdaki yenileşme hareketleri içinde önemli bir yer tutmaktadır. Dilimizin, Arapça ve Farsça’nın etkisi ile anlaşılmaz bir hale geldiğini savunan şair, çözüm için şunları önerir: “Evvelâ Türkçe imlâ bilinmelidir; halbuki en güç şey budur, zira vaktiyle Türkçe ‘ye mahsus lügat kitabı yapılmamış, ve Osmanlılar milel-i sâireyi dâire-i hükûmetlerine aldıkça her birinde gördükleri yeni şeylerin isimlerini o milletin lisanından alıp az çok bozarak kullanmış ve her kâtib bir lügâti sükûn ve harekâtının zihnince uyan bir şekli ile yazıp sâirleri dahi diğer suretle zabt etmiş olduklarından, imlâ öğrenecek kimse evvel emirde bunların hangisine tâbi olacağında mütehayyir olur.”

43 Durum şiirde olduğu gibi nesirde de aynıdır. Ziya Paşa, Münşaat-ı Feridun ile Veysî ve Nergisî’nin eserlerini örnek göstererek, bunların içinde üçte bir bile Türkçe kelime bulunmadığını ifade eder. Ziya Paşa bu konuda da; “Kitâbet-i milliye o dur ki eli kalem tutan, zihnindeki murâdını iyi, kötü kâğıt üzerine koymalı.” diyerek, nesir dilinin nasıl olması gerektiğini ortaya koyar.

44 Ziya Paşa, Harâbat isimli antolojisine yazdığı manzum önsözde Osmanlı Türkçesi’nin nasıl oluştuğunu anlatır. Mukaddime’nin “Ahvâl-i Eşâr-ı Türkî” kısmında bu defa “Osmanlıca” nın, “üç dilden teşekkül etmiş mükemmel bir dil” olduğunu söyler. Ziya Paşa’ya göre, Türk Dili Farsça ile karşılaşmadan önce de varlığını mükemmel bir şekilde sürdürüyordu. Farsça’dan aldığı unsurlar sayesinde daha da olgunlaşmış ve “umman” haline gelmiştir…

45 “Türkî dili evvel idi yektâ Etti ânı Fârisi dü-bâlâ Hem öyle yakıştı iki gevher Gûyâ ki karıştı şîr ü şeker Yâhûd ki bahr-ı ilm ü irfân Birleşti beraber oldu umman Yok uç deniz oldular ferâhem Andan çıktı bu bahr-ı a’zâm”

46 Osmanlı lisanı bu lisandır Fikr eyle ne bahr-ı bî-gerandır Osmanlı lisânını bilen zât Bir binâdır ki hâzırü’l – âlât Birkaç türlü edâta nâil Birkaç nev’ inkılâba kâbil İ’mâlde hîç külfet olmaz Teftîşde tab’a zahmet olmaz”

47 Talim-i Edebiyat = İlk teori kitabı… Recaizade M.Ekrem bu eserinde sadece eskiyi tenkit etmiyor, yeni edebiyatın da nasıl olması gerektiğinin ilkelerini belirliyordu. Eserin “esâlîb” bölümünde dilin de nasıl kullanılması gerektiği konusunda, anlaşılır olup olmaması konusunda fikirler ileri sürer… O da Namık Kemâl’in, “Güzel yazmak için güzel düşünmek, güzel hissetmek şarttır” düşüncesini benimser…

48 Recâizade M.Ekrem, ta’kid bahsinde, söz söylemekten maksadın “anlaşılır bir şekilde herhangi bir şeyi anlatmak” olduğunu savunur… “Malumdur ki söz anlaşılmak için söylenir…” “Havas için edebiyat…” Ona göre; kelime oyunları, lâfız süslemeleri ile dolu olan eserler halk tarafından anlaşılmayacağı için, bugün olduğu gibi unutulmaktan kurtulamayacak, kütüphane süslemekten başka bir işe yaramayacaklardır…

49 Tanzimat Edebiyatının ilk döneminde en çok eleştirilen konu bu olmuştur. Mahmud Tahir de bu durumu, ileriyi göremeyişimize bağlar. Arapça ve Farça’dan alınan kelimeleri ve terkipleri eleştiren yazar şu gerçeği de teslim ediyor: “Her lisan eksiktir. Eksiğini tamamlamak için başka lisanlardan bir şeyler almak zorundadır. Fakat aldığı bu unsurlar o lisanın bünyesinde erimelidir, kaybolmalıdır. İşte Türk dili bunu beceremediği için kendine has, millî ve manevi değerlere sahip eserler meydana getirememiştir…” Bunun için halka gereken hizmeti verememiştir.

50 Birden bire yukarılara, altı asır evvelki Türkçe’ye müracaat eder, orada bilmediğimiz kelimeler arar, ihdâs edersek o vakit lisânımızı şimdikinden daha çok garib kılarız. Bu günkü dimağ ve hissimizle yedi asır evvelki bir lisanla görüşmeye başlarsak pek münâsebetsiz olur. Çünkü her asrın psikolojisi başkadır. Şöyle devam eder: “Şimdi kullandığımız ecnebi kelimelere kulağımız nice zamandır bir istinâs ile alıştığı, eski Türkçe lügatler bize daha yabancı geleceği için o kelimeleri iâde etmemeli –terkibler ve cemi’ler hariç olduğu halde – kullanmalıyız…”

51 O da Arapça ve Farsça terkiblerin kaldırılmasından yanadır. Fakat aynı yıllarda, “Arabî, Farisî terkiblerin telâffuzundaki güzellik Türkçe kelimatta bulunmaz.” diyerek, Türkçe’nin her türlü güzelliği ifadeye müsait olmadığını savunan Müstecâbizade İsmet gibi isimler de yok değildir.

52 M.E, imzasını taşıyan, “Edeb-i Millî Ne Vakit Meydana Gelecektir?” (1897) başlıklı yazı, daha o yıllarda millî bir edebiyatın olması gerektiğini sorgulamaktadır. M.E. Şu fikirdedir: “Evet, biz, ‘edebiyât-ı âtika’ nâmını verdiğimiz lisan-ı muğlâkı bu bizimdir diyemeyiz…”

53 Tevfik Fikret de Servet-i Fünûn mecmuasında yayımladığı “Tasfiye-i Lisan” (1899) başlıklı makalesinde Arapça ve Farsça’yı suçlar: “Hakikat-i halde bizim şimdiye kadar bir lisanımız, bir lisan-ı mükemmel ve mahsusumuz olmaması neden ileri gelmiştir? Arabî’den, Fârisî’den aldığımız kelimelerin tâbi’ olduğu kavâidi de birlikte almış, bununla kanaat etmeyerek o iki lisanın bir takım edatlarını da istiâre etmişiz. Bunlar öyle sebeplerdir ki bir lisanı işte yüzlerce sene sonra henüz taayyün edememiş bir heyûlâ-yı mütereddid halinde bırakmaya kâfi olur.”

54 Bu konuda Erdoğan Erbay’a göre sonuç şöyledir: “İslâmiyetin kabulü ile başlayan döneme kadar Türk dili fazla işlenmemiş olsa da Türk milletinin benliğini, gelenek ve göreneklerini yansıtan unsurlar taşımaktaydı. Yeni dinin kabulü ile başlayan dönemde Arapça ve Farsça gibi asırlardır şiir ve edebiyat dili olarak işlenmiş, kendi kendine yetebilen dillerle karşılaşan Türkçe, bu dillerden tesir almakla kalmamış, bu iki dilin kaidelerini de bünyesine taşımıştır. Bu nedenle de Türk dili asırlar boyunca kendinden beklenen ve Türk milletinin karakterini yansıtan eserler ortaya koyamamıştır.”

55 Bu sonuç ne kadar doğrudur? Katıldığınız ve katılmadığınız yönler neler olabilir?

56 Eski edebiyatın dilini bu açıdan da ilk tenkit eden Namık Kemâl’dir. “Lisan-ı Osmânînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir” makalesinde bu konu ile ilgili görüşlerine de yer verir. “Edebiyatın aslı sade fikir demektir…” düşüncesinde olan Nâmık Kemâl, sadelikten ne anladığını şöyle izah eder: “Türkçe’nin âsar-ı edebiyesini sâdelik letâfetini kaybetmeyecek surette bir dereceye kadar tezyîn etmek kabil ve belki seci ve tevâzün gibi bazı sanatlardan bütün bütün berî olarak güzel bir eser meydana getirmek daha müşkildir.”

57 Namık Kemâl’in yukarıdaki ifadeleri “güzelliği kaybetmemek şartıyla” süslemeye cevaz verdiğini ortaya koymaktadır… Ona göre, ifadeyi tabiatının dışına çıkarmayacak kadar süslemek, sözün fesâhatine bir fayda sağlamasa bile güzelliğine zarar da getirmez…

58 Namık Kemal bu eserinin “Fikirde Sadelik” bölümünde divan şiirini “sadelik” açısından, başlangıcından Tanzimat’a kadar tenkit eder. Namık Kemâl, “Acemlerde sâde fikir me’mul olunmaz.” (umulmaz) demesine rağmen, Farsça’nın Arapçadan daha sade olduğunu da ifade eder ve Şehnâme’yi buna örnek gösterir. Sonra sözü Türkçe’ye getiren şair, başlangıçta Türkçe ile de sade şiirler yazıldığını Mevlâna’yı delil göstererek savunur. “Kelâmından olur belli kişinin kendi miktârı” mısraını örnek gösterir…

59 “Mevlid sahibi Süleyman Dede zuhur etmiş, Yazıcızâde zuhur etmiş, şiirler söylemişler. Ben okuduğum eserlerinden sade fikre nümûne olacak bir şey göremedim. Fatih zamanında devletle beraber lisan da daha ziyade terakki bulmuş, gerek padişahın ve gerek Ahmet Paşa gibi, Sinan Paşa gibi, Nizâmî gibi ashab-ı iktidarın eserlerinde, yine sadeliğe misal gösterilebilecek hiçbir söz görmedim.”

60 Namık Kemâl’e göre Türk şiirini sadelikten uzaklaştıran, sanatlara boğan sebep Çağatay Türkçesi ile şiirler yazan Ali Şîr Nevâî’nin tesirleridir. Fatih devrinde yazdığı gazeller İstanbul’da okunan Ali Şîr Nevâî, Namık Kemâl’e göre herkesi etkilemiştir… Buna rağmen Fuzûlî, Osmanlı Türkçesinin kendi benliğine kavuşmasını temin etmiştir. Çünkü şaire göre Fuzûlî yazdığı nazım ve nesirlerle “sadeliğin ölçüsü” olmuştur.

61 Fuzûlî’den sonra Türk edebiyatında çığır açtığını söylediği Nef’î’den de Namık Kemâl, çok övücü sözlerle bahseder. Nef’î’nin: “Belâ ender belâdır dilde derd-i aşk-ı yâr amma Yazıklar ana kim bir böyle sevdâdan müberrâdır” Beytini sadeliğe örnek gösterir. Tabi bu Namık Kemâl’e göre bir sadeliktir.

62 Eski edebiyatı şiddetli bir şekilde tenkit eden Namık Kemâl, divan şairlerini “sadelik” açısından değerlendirirken daha “itidalli” olduğunu görüyoruz. Tenkitlerini ise ağırlıklı olarak Veysî ve Nergisî’ye yöneltir. Celâl Mukaddimesi’nde, Tanzimat’a gelinceye kadar yazılan bütün eserlerin “dil açısından” tamamen “anlaşılmaz” olduğunu bu eserlerin okunduğunu duyanların “Arapça bir dua” zannederek “Amin” diyeceklerini savunur.

63 Muharrir mecmuasının 4.sayısında yayımlanan “Bir Muhavere” başlıklı yazıda, eski ve yeni taraftarı iki kişinin tartışmalarına yer verilir. Zaman zaman dil anlayışlarının da tartışma konusu yapıldığı bu yazının sonunda şu cümleler yer alır: “- Eski taraftarı: Ne yapayım? Ben Okçuzâde’mi okurum, bir şey anlayamaz isem, eğlenirim ya!” Yeni edebiyat taraftarı: “Ben de Kırkanbar’ımı açarım; eğlenemezsem, biraz şey olsun öğrenirim ya!” “Eğlenmek” ve “Öğrenmek” karşılaştırılır…

64 Talim-i Edebiyat’ta fikrin sadeliği konusunda şunları söyler: “Sadelik dediğimiz meziyet zihinde bissuhûle ve bilâ işkal hâsıl olan ve açık ve sehlü’l-idrak hakikatleri ifâde eden efkâra mahsustur.” Ekrem, sadeliğe Fuzûlî’nin şu beytini örnek gösterir: “Elbette gider gelen cihâna” Recâizade M. Ekrem, eski edebiyatı sadelik açısından herhangi bir tenkide tabi tutmaz.

65 Beşir Fuad, şiirde şekilden çok “mânâ”ya önem verir. Güneş mecmuasında şunları söyler: “Söz söylemek gibi yazı yazmaktan da maksad-ı aslî manâ anlatmaktır, itikadında bulunduğumuz cihetle şîve-i ifâdece sadeliği tercih ederiz. Tumturaklı, müsecca’ yazmak lâzım gelirse ona da girişmekten çekinecek bir hâlde değilsek de lüzum tahakkuk etmedikçe kalemimizi yolundan çevirmeyiz.” Güneş mec., Nr.1, 1301, s.1-3

66 Veysî ve Nergisi’yi sadeliği bozmakla suçlayan yazar, “sözün süslenmesinden” yanadır. Elhac İbrahim Efendi’ye göre de eski edebiyat sanatçılarının hepsini aynı şekilde değerlendirmemek gerekir. Ona göre, eskiler eserlerini havas için yazdıklarından, halk onları anlamazdı. Bunun sebebi ise, lâfız ve manâ sanatlarının yoğunluğudur… Elhac İbrahim Efendi eski edebiyatı bu açıdan değerlendirirken çok dikkatli davranır. Ona göre, “Yeni, eskinin temelleri üzerine bina edilmiştir…”

67 Veled Çelebi de Fuzûlî’nin, diğer sanatçılar gibi sanat göstermek amacıyla hareket etmesine rağmen şiirlerini “anlaşılmaz bir hale sokmadığını” savunur. Bu dönemde Müstecâbizâde İsmet de sade üslûbun, “her türlü sanattan uzak durma” anlamına geldiğini savunur. A.Nadir’e göre ise, dünyada hiçbir milletin edebiyatı, bizim divan edebiyatı gibi kendi millî ve tabii dilini bırakıp, benliğine uygun olmayan bir dili kullanmamıştır…

68 Tevfik Fikret de “sadeliğin âmiyânelik” [bayağılık, adilik] anlamına gelmediğini söyledikten sonra şunları ilâve eder: “Fikr-i hakîrânemce sâdelik bir kere sözün vuzûhunu temin eden levâzım-ı fesâhattan biri olmak üzere telâkkî edilmeli de sonra kendisinden daha ziyâde bir hizmet, daha başka bir te’sîr istenilmeli. Hele şurası hatırdan çıkarılmamalı ki sâdeliğin bir derece mâ-dûnu âdîliktir; ufak bir muvâzenesizlik “sade”yi “adi” menzilesine indirebilir…”

69 Tevfik Fikret, özellikle Servet-i Fünûn mecmuasında yayımladığı “Tasfiye-i Lisan” makalesinde dilin sadeleştirilmesi konusunda yapılması gerekenleri sayar. Şunları söyler: “Hakîkat-i hâlde bizim şimdiye kadar bir lisanımız, bir lisan-ı mükemmel ve mahsusumuz olmaması neden ileri gelmiştir? Arabî’den Farisî’den aldığımız kelimelerin tâbi olduğu kavâidi de birlikte almış, bununla kanaat etmeyerek o iki lisanın bir takım edatlarını da istiâre [ödünç almak] etmişiz. Bunlar öyle sebeplerdir ki bir lisanı işte yüzlerce sene sonra henüz taayyün [meydana çıkma, ayan olma] edememiş bir heyûlâ-yı mütereddid [kararsız madde – tasarı] hâlinde bırakmaya kâfi olur.”

70 Tanzîmat edebiyatçılarının asıl gayesi, “toplumun dertlerine tercüman olmaktır.” Bunu için de edebiyatta kullanılan dilin herkes tarafından anlaşılır olması gerektiğini savunurlar… Tanzimatçılar bunun için dilimizdeki Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını yeterli görmezler. Kuralların da terk edilmesi gerektiğini savunurlar. Hangi dilden gelirse gelsin, herkesin anladığı dili edebiyatın temeline koymak, edebiyatta ve dilde istenilen sadeliği temin etmek demektir…

71 Bu konuda da benzer tenkitlerin yapıldığını görüyoruz. Sonuç olarak; Tanzimat’tan sonra divan edebiyatı şiir ve nesrine yöneltilen tenkitlerin ortak bir noktada toplandığını söylemek mümkündür. Bu ortak nokta ise divan edebiyatı müntesiplerinin İran şairlerini taklit etmeleri sebebiyle samimi, sade ve tabii bir his ve hayâl ile eser yazamamış veya yazmamış olmalarıdır.

72 Mehmet Emin Yurdakul’un 1897 Türk Yunan savaşı sırasında “hece” vezni ile yazdığı şiirler, 1898’de “Türkçe Şiirler” adı ile yayımlanır… Recaizade M. Ekrem, Abdülhak Hamit, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik, Fazlı Necip ve Tevfik Fikret yazdıkları mektuplarla Mehmet Emin’i tebrik ederler yılında Servet-i Fünun dergisinin kapanması ile İstanbul’da edebiyat hareketleri durma noktasına gelir. İstanbul’daki yazar ve şairler İstanbul dışındaki kültür merkezlerine eserlerini göndermeye başlarlar.

73 Selânik o yıllarda “Kâbe-i Hürriyet” olarak bilinmekte.. Onun için İstanbul’daki yazarların yöneldikleri önemli bir kültür merkezi haline gelmiştir. Selânik lisesi öğrencilerinin hocaları ile birlikte çıkarmaya başladıkları “Çocuk Bahçesi” isimli dergi, adından da anlaşılacağı gibi başlangıçta bir çocuk dergisidir… Fakat Çocuk Bahçesi, İstanbul’daki yazarların ilgisi ile kısa zamanda bir “edebiyat dergisi” olur…

74

75

76

77 Çocuk Bahçesi dergisinde önce Rıza Tevfik ve Ömer Naci arasında başlayan münakaşaya daha sonra Rıza Tevfik’in yanında Raif Necdet, Ömer Naci’nin yanında ise Hüseyin Cahit Yalçın tartışmalara katılır. H.Sami ise orta yol izleyen bir tutum sergiler. 1. Rıza Tevfik, “Türklerin Muhterem şairi Mehmet Emin Bey’e” S.32, 2. Ömer Naci, “Evzan-ı Şiiriyemize Dair, S Rıza Tevfik, “Şâir-i Sâhib-meslek Mehmet Emin Beyefendiye, S.36

78 4. Ömer Naci, “Karilerime”, S Râif Necdet, “Şâir-i Hakikat-bîn Mehmet Emin Beyefendiye, S Rıza Tevfik, “Şâir-i Sâhib-meslek Mehmet Emin Beyefendiye, S Ömer Naci, “Karilerime”, S H.Sami, “Bir Mülâhaza-i Husûsiye”, S Rıza Tevfik, “Şâir-i Sâhib-meslek Mehmet Emin Beyefendiye, S.42

79 10. Hüseyin Cahit, “Rıza Tevfik Bey’e”, S Ömer Naci, “Bacon’un Şâkird-i Ma’rifeti Rıza Bey’e”, S.43 Tartışma; 21 Eylül 1905 – 14 Aralık 1905 Tarihleri arasında ÜÇ AY sürer…


"Yrd.Doç.Dr.Mehmet ÖZDEMİR" indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları