Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

1 ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİK KURAMLAR Yrd. Doç. Dr. Yusuf GENÇ.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "1 ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİK KURAMLAR Yrd. Doç. Dr. Yusuf GENÇ."— Sunum transkripti:

1 1 ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİK KURAMLAR Yrd. Doç. Dr. Yusuf GENÇ

2 2 Aydınlanma sürecinde ortaya çıkan temel kavramlar şunlardır: Akılcılık Bireysellik Kent(li)leşme Pozitivizm Uzmanlaşma Öznenin kendini fark etmesi ve özne olarak ortaya çıkması Ulus-Devlet Laiklik ve Sekülerleşme

3 3 İşlevsel gereksinimler karşısında mevcut yapının üstlendiği işlevlerin artık o yapı tarafından karşılanamaması nedeniyle yeni yapılara yüklenmesidir. Yapısal işlevselci açıdan bakarsak Spencer buna “hacim büyümesi” demektedir. Farklılaşma sürecine bağlı olarak uzmanlaşma ortaya çıkmaktadır. İşbölümü açısından yapısal farklılaşma:

4 4 Saint Simon: Proudhon: Aguste Comte: Herbert Spenser: Durkheim: Hegel: Weber: Simmel: Ziya Gökalp:

5 5 Saint Simon: yüzyıldan itibaren sosyoloji kendi başına bir tavır sergilemeye başladı. Sosyolojinin ilk temsilcileri S. Simon, Proudhon, Comte, Marx Hegel, Spencer, Durkheim’dır. Kurucuların başında yer alan S.Simon ütopik bir sosyalisttir. “İnsan Tarihi” ve “İnsan bilimi Üzerine İnceleme” adlı eserlerinde bu yanı ön plana çıkar. S.Simon pozitivizmin ve kapitalizmin savunucusudur, öncüsüdür. Yine de sınıfsal ayrımı vardır. Sosyolog olmasının temel nedeni topluma sınıfsal açıdan bakmasıdır.

6 6 Derebeyliğe ve asalak sınıfa karşıdır. (Bal arısı ve eşek arısı benzetmesi) Bu asalak sınıf feodalitede aristokrasi, günümüzde ise rantiye sınıfıdır. Buna karşılık üretici sınıfı yeğler. Çünkü ona göre toplumun kendini sürdürebilmesi buna bağlıdır. Burada Marx’tan çok ayrılan farklı bir tavrı vardır. S.Simon’un bu tavrı o günün şartlarında ortaya çıkmıştır. S.Simon yaşam için faydalı şeyleri üreten herkesi üretici sınıfı içine koyar yıllarında temel ilgisi üretici sınıfı güçlendirme, asalak sınıfa karşı mücadele üzerinedir.

7 devrimiyle kurulan yeni düzende metafiziğin yerini bilimin alması gerektiğini savunur. Ayrıca tam istihdam gibi refah tedbirleriyle endüstri toplumunun akılcı bir biçimde örgütlenmesini savunur. Bilimin önemine vurgu yaparak dinin yerini bilimin alması gerektiğini savunur. Bu anlayışında toplumsal gerçeğe pozitivist açıdan bakmaktadır. Bunun yanı sıra S.Simon, ahlak ve felsefenin toplum dinamiklerini kendi soyut çerçevelerinde ele almasına karşı çıkar. Bu şekilde sorunlar soyut ve mutlak olarak ortaya koyulmaktadır. Hâlbuki asıl olan bilim çerçevesidir. Bütün sorunlar, hatta ahlak ve felsefeye ilişkin olanlar bile bilimsel olarak çözülmelidir. Çünkü bütün toplumsal dinamikler, toplumun her niteliği o toplum gerçeğinin kendi oluşumundan, içsel dinamiğinden kaynaklanır.

8 8 S.Simon oluşturmak istediği bu bilime “insan bilimi” ya da “özgürlük bilimi” der. Bunların temel amacı toplum ve toplumsal olgulardır. Dolayısıyla gözlem çok önemlidir. Ayrıca toplumu tek tek bireylerle açıklamaya yönelen yaklaşımlara karşı çıkmıştır. Toplumu geniş bir atölye olarak görür. Toplumun temel işlevi bireylere değil, doğaya egemen olmak, onu biçimlendirmektir. İnsan - doğa ilişkileri insan - insan ilişkilerini belirler. Toplum, bireysel ve toplumsal çabanın bir sentezidir. Bireysel çaba üretimdir. (Marx bu düşünceleri “Kapital” ve “Alman İdeolojisi”nde incelemiştir.) Bu üretim, eylem ve yaratım toplumsal işte kendisini somutlaştırır. Toplumsal iş açısından farklılıklarla kendisini somutlaştırır.(esnaf, tamirci, doktor vs.) “Özdeksel ve tinsel özelliği olan bireyin toplumsal çabası toplumun yaşamında da birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde yer alır.” der.

9 9 Toplumsal grup veya sınıflar arasındaki çatışmalar toplumun evrimine yön verir. Bu güçler ekonomide, mülkiyette ve siyasal düzende somutlaşır.(Bu Marx’ın etkilendiği ve sistematik hale getirdiği bir yöndür.) S.Simon toplumdaki üretim ve mülkiyet düzenlemelerini kaçınılmaz görmektedir. Bu durum, kapitalist toplum düzeninde yaşayarak, gözlemleyerek gerçekleşir. Ancak ona göre mücadele edilecek sınıf, asalak sınıf olan aristokrasidir. Marx’ın döneminde ise işçi ve burjuva tam olarak kutuplaşmıştır.( S.Simon döneminde aristokrasinin etkisi hâlâ fazladır.)

10 10 Toplumsal evrime böyle yaklaşan S.Simon Comte’a benzer şekilde bir aşama belirler: 1- Feodalizm (Feodal) 2- Devrim (Liberal) 3- Endüstri Toplumu (Sosyalist) Bu yaklaşımıyla evrime sosyo-ekonomik bir içerik kazandırmış olur. ( S.Simon vahşi kapitalizm döneminde yaşamıştır. Düşüncelerinin oluşumunda bu gerçek göz önünde bulundurulmalıdır.)

11 11 Proudhon: Proudhon bir anarşist sosyalisttir. Yaşamı düşüncelerini etkilemiş ve yönlendirmiştir. Maddi olarak yoksul bir aileden gelir, bu yüzden okuyamaz, erken yaşta çalışmaya başlar. Sonradan kendisini yetiştirir ve sosyalist olur. Geniş ama düzensiz bir kültüre sahiptir. 1840’larda “Mülkiyet Nedir?”i yazdı. İlk kitabında mülkiyet hırsızlıktır demesine karşı daha sonra mülkiyeti çağdaş toplum düzeninin bir gerekliliği olduğunu vurgular.(Kendiliğinden oluşan, siyasal erkin baskılarına karşı özgürlüğün bir belirlenimi olacağını söyler.) Bu da Proudhon’un en büyük tutkusudur: Siyasal erke karşı özgürlüğün korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması. Proudhon bunun için anarşisttir. “Siyasal özgürlük ekonomik düzenin haksızlıklarından uçlanır.” der. Bunun için ütopik çareler üretir. Vergiyi kaldırmak için faizsiz banka kurulması gibi. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için bir banka kurar fakat istediği sonucu alamaz.

12 12 Siyasal nedenlerle pek çok kere hapse girmiştir. Sonradan yumuşamış federalizm ilkeleri hakkındaki düşüncelerini kitaplaştırmıştır. Temel fikri, statüye dayanan otorite yerine tarafların eşitliğine dayanan özgür bir sözleşme mekanizmasıdır. Bu düşünceleri kolektivizm ve federalizmin çerçevesini oluşturur. “Sefaletin Felsefesi” “Mülkiyet Nedir?” eserlerinde kapitalizmin getirdiği sorunları analiz eder. Onun ütopik olmasının temel nedenlerinden biri, burjuva mülkiyetinin özelliklerini ele alması gerekirken, sorunu üretim ilişkileri açısından, hukuki açıdan ele almasıdır.

13 13 Proudhon devlete karşı derin bir nefret duyar. Çünkü devlet en büyük otorite, başka bir deyişle beladır. Buradan onun özgürlüğe olan bağlılığı anlaşılabilir. Devletin kesin otoritesini yontmak ister. Ekonomik krizlerle sarsılan toplumu, toplum güçlerinden sağlanacak denge ile kurtarmak ister. Fikirleri, özgürlüğü korumak istemesi bakımından liberal felsefeye bağlıdır. Ama erişmek istediği nokta toplumun götürülmesi toplumun kendi rızasıyla olmalıdır, yönlendirme gereklidir. Bu yüzden sosyalisttir. Faiz ve ranta karşı çıkmıştır. Faizsiz kredi sistemleriyle işçi birlikleri kurulmasını ister. Bu düşüncelerinin temelinde adalet ve özgürlük vardır. Adaletin sağlanması eşitlik ve denge demektir. Ama doğa eşitsizliklerle doludur. Proudhon hayatı boyunca bununla mücadele eder.

14 14 Klasik Evrimci Sosyologlar: Evrimcilik 19. yüzyılda etkili olmuş büyük doktrinlerden biridir. Diğer düşün sistemleri üzerinde büyük etkisi olmuştur.(sosyoloji ve sosyal antropoloji gibi)Evrimcilik genelde iki farklı anlamda kullanılmaktadır. Birincisi biyolojik evrimdir ki Darwinizmle özdeştir. Diğeri ise sosyal evrimdir ki toplum gelişmesi ve işleyişi konularını inceler.19. yüzyıl düşüncesi genel olarak evrimcidir.

15 15 Evrim Anlayışının Özellikleri 1. Dünyanın ve yaşamın bütünlüğü düşüncesi: Felsefi görüş açısından evrimciler pozitivist ve natüralisttir. 2. Düzenlilik: İnsan yaşamı ile doğa yaşamının birlikte düşünülmesi birliktelik içinde düşünülmesi, her ikisinin de aynı yasa içine konulması. Buna göre bilimin yasaları iki türlüdür: Düzenlilik içinde anlaşılan bir silsile izlemeye yapı-işlev bağıntısıdır. Bir yapının oluşması için öncelikle bir işlevin, bir gereksinimin olması gerekir.

16 16 3. Genetisizm: Evrimciler özellikle genetik bağımlılıkları bulmaya önem vermişlerdir. Şöyle ki, bir olguyu açıklama, bu olgunun başlangıç noktasını bulma anlamına gelir.(Örneğin ailenin bugünkü duruma gelene kadar geçirdiği evreler, ailenin ilk durumunu bulma gibi.) Bu yaklaşım aydınlanma çağının temel ilgisini yansıtır. O da varlığın kökünü anlama, maddenin özünü anlama olarak ifade edilebilir.

17 17 İnsana özgü gerçeklikler sürekli değişikliklerle karşı karşıya kaldığı halde, bu gerçekliğin süreklilik gösteren nitelikleri de vardır. Özellikle evrimciler belli ölçüde insanın değişmeyen insan doğasını kabul ederler. İnsan aklının işleyişine ilişkin genel ilkelerin var olduğuna inanırlar. Aksi takdirde aynı nedenlerin aynı sonuçları vermesi mümkün olmazdı. Sürekli değişmez nitelikler her zaman söz konusu olmakla beraber değişebilirlik her zaman mümkündür. Bu bağlamda evrimci dogmalardan biri, mevcut her şeyin hareket halinde olması ve değişmesidir. Evrim bütün birimlerde kabul edilen bir gerçektir ve evrenin temel yasasıdır. Açıklanması gereken şey ise durgunluk ve hareketsizliktir. 4. İnsan doğasının tekdüzeliği:

18 18 5. İlerleme: Evrimcilere göre değişmenin bir yönü vardır: ilerleme. İlerlemeden geri gelme sapmadır. Aydınlanmada bu ilerleme hem kültürel hem felsefi hem de toplumsal boyutta incelenir. Bu alanda her sosyolog farklı aşamalar saptamıştır. Genel olarak şöyledir: Vahşilik – Barbarlık – Uygarlık. Evrimcilerin temel savunularından biri de evrimin toplumun alt alanlarında da geçerli olduğudur. (hukuk, aile, din,eğitim vs.) Ancak bu alanlar birbiriyle etkileşim içinde düşünülmelidir. 6. Değişimin global doğası: Toplumsal yaşam yasalar silsilesi içinde etkinlik gösterir. Çünkü bu anlayışa göre toplum organik bir bütündür. Dolayısıyla değişim her organa yayılır.

19 19 7. İlerlemenin Eşitsizliği: Bütün insan toplumları aynı yasalarla ilerler. Fakat evrimin hızı iki yönde değişiklik gösterir. Yani toplumlar arasında ilerleme açısından hız farkı vardır. Hatta toplumun içindeki kurumlar ararsındaki ilerleme hızı da farklıdır.(din ve ailenin çok yavaş ekonomi çok hızlı) Ve hatta tek bir toplumun değişme hızı evrimin çeşitli dönemlerinde farklıdır. 8. İlerlemenin Devamlılığı ve Yavaşlığı: Evrimcilere toplumsal değişme hiçbir zaman haşin değildir, yumuşaktır. Evrimin üst aşamaları alt aşamalarından sayısız ara aşamalara ayrılmıştır. Yani iki aşama arasında birçok ara aşamalar vardır. Antropolog Taylor en alt ve en üst aşama arasında ara aşamalar oluşturmuştur. Her üst aşama yavaş yavaş kendinden önceki aşamadan uçlanır.

20 20 9. Değişmenin İçselliği: Bu konuda farklı iki eğilim vardır. Birisi gelişmeyi topluma içkin olarak görme eğilimi diğeri ise toplum ve çevresinin etkileşim halinde olduğu eğilimidir. ( Weber’e göre her toplum kendini rasyonelleştirme itisine sahiptir.) Değişimin içselliği tartışmaları kültür ilişkisi ve difüzyonun rolü problemine indirgenebilir. Nitekim evrimciler eleştirilmelerine rağmen difüzyonun (kendi kendini emme) farkındaydı. Dahası, difüzyonun rolünün icatlardan istatiksel olarak daha büyük ölçüde etkin olduğunu düşünüyorlardı.

21 21 Aguste Comte: Comte 1789 devriminin yarattığı karmaşık dönemin ürünüdür. Geleneksel ile modern arasında gidip gelmiştir. Devrimle ilgili sorunlar üzeride düşünmek Comte için de amaç oldu. Amaç modern toplumun kurumsallaşmasına katkıda bulunmaktır. Bu da ancak doğa bilimlerine özgü yasaları topluma da uygulamakla mümkündür. Bu açıdan “Pozitif Felsefe Dersleri” adını taşıyan kitabını 1) Bilimlerin bir sınıflamasını yapmak, 2) Pozitif bilimlerin verilerine dayanarak toplumu yeniden düzenlemek amacıyla yazmıştır.

22 22 Bu bağlamda sosyolojinin bağımsız bir bilim dalı olması gerektiğini söyler. Yöntemi, gözlem, karşılaştırma ve deneye dayanan pozitif yöntemdir. Bilimlerin sınıflamasını her bilimin doğuşu ve ortaya çıkışı, diğer bir ölçüt olarak da mantıksal sıralamaya göre yapar: Astronomi, Biyoloji, Fizik, Kimya ve Sosyoloji. Sosyoloji ona göre en karmaşık bilimdir. Comte pozitif yönteme tarihsellik de kazandırmıştır. Bu bağlamda sosyolojiyi sosyal statih (morfolojik) ve sosyal dinamik (hareketlilik) olarak ikiye ayırır. Toplumu organik bir bütün halinde görür. Parçalar işlevsel olarak birbirine bağlı bir sistem, bir oluşumdur. Yani comte’un işlevselci bir yaklaşımı da vardır. Dinamik yaklaşımına baktığımızda toplumlarda evrensel aşamaların olduğunu görürüz. Comte felsefi tutum olarak idealisttir. (Düşünceye vurgu yapar.)

23 23 Teolojik Aşama – Metafizik Aşama – Pozitif (bilimsel) Aşama Bu aşamalar önce düşüncede yaşanır. Sosyal dinamikte etkin olan şey düşüncedir. Bilimsel sınıf askeri sınıf değildir, sivillik önem kazanmıştır. Bu, askeri toplumdan endüstri toplumuna kayıştır. Tarihin rasyonalitesi endüstri toplumunu doğurmuştur. Endüstri toplumu, Malların zenginliği, temel sosyal sınıfların varlığı, girişimciler, ücret karşılığı çalışanlar, üretim, işin uzmanlaşması gibi olguların olduğu toplumdur. Comte liberal düşünce ile bağdaşırken muhafazakâr düşünceye de kaymıştır. Dar anlamda Comte’un anlayışı Pozitivizm’dır. Geniş anlamda ise Comte’un izleyicilerinin geliştirdiği anlayıştır. Pozitivizme çok farklı anlamlar yüklenmiş olmasına karşın bazı özellikleri herkesçe kabul edilmektedir. Pozitivizm bir düşünce biçimi ve ideolojidir.

24 24 Pozitivizmin özellikleri: 1. Eleştiriye karşı olmak: Yasalar vardır, bunlar işler. Doğanın yasaları gibidir. 2. Metafiziğin eleştirisini içerir. 3. Modern bir disiplin olarak doğal bilimdir. 4. Sosyal olguları şeyler olarak ele alır: Bunun altında toplumsal mühendislik düşüncesi vardır.

25 25 Herbert Spenser: Katı bir materyalisttir. Marx’tan daha çok deterministtir. Herşeyin temeline katı bir şekilde ekonomiyi koyar. Ona göre toplumlar hayatta kalmak istiyorsa doğal seleksiyona uğramamak için güçlü olmak zorundadır. Spencer natüralist ve pozitivisttir. Tipik bir organik kuramcısı ve işlevselliğin başlatıcısıdır. Farklı olduklarını bildiği halde biyolojik organizma ve toplum arasında paralellik kurar. Bu karşılaştırmada toplum ve organizmayı simetrik gördüğü halde disimetrik olarak ifade eder. Organizma sürekli bir varlıktır. Oysa toplumun üyeleri sürekli yer değiştirir. Toplumsal değişmeleri üç aşamada ifade eder: 1) İlerleyici Farklılaşma 2. İlerleyici Bütünleşme 3. Hacim Büyümesi

26 26 İç ve dış etkilerle toplumun her kurum ve işlevi farklı kurumlara dağıtılarak toplumun hacmi büyütülür. Bu, ilerleyici bir farklılaşmadır ve bütünleşmeye gider. Bunun sonucunda amipin çoğalması gibi toplumun hacmi büyür. Değişmenin temel kavramı ‘farklılaşma’dır. (Bu işlevselci kuramın temel savıdır.) Spencer’a göre toplum, temeli ekonomiye dayanan organik bir bütündür. Toplumda homojen basit bir yapıdan heterojen karmaşık yapıya doğru bir süreç vardır. Bu da farklılaşma sürecidir. Bu sürecin itici gücü ekonomiye dayalı yaşam mücadelesidr.(Darwinizm).Bu yüzden katı bir materyalisttir. Bu mücadelede somutlaşan gereksinimler yeni işlevlerin oluşmasına dolayısıyla da yapısal farklılaşmaya yol açar. Ancak bu süreç içinde toplumu oluşturan öğeler arasındaki farlılaşma aynı zamanda bütünleşmeyi sağlar. Çünkü tüm bu öğeler birine gereksinim duyar ve bu yüzden birine bağlıdır. Hiçbir öğe kendi kendine yetemez. Spencer toplumun evrimini askeri toplumdan bilim toplumuna doğru görmüştür.”Toplumla birey arasında denge kurulduğunda evrim sona erecektir” der. Bu, onun ütopyasıdır. Spencer politik açıdan liberalizmi savunmuş, devletçiliğin karşısında olmuştur.

27 27 Durkheim: Aslında bir okuldur. Her toplumsal olgunun nedeni bir başka toplumsal olgudur. Comte’un psikolojiyi bilim olarak kabul etmemesini eleştirir. Çünkü bu, insanın kendini dışta bırakması anlamındaydı. Durkheim okuluna göre toplumsal yaşam orijinal bir varlıktır. Toplum bireylerin toplamı değildir ondan daha fazla bir şeydir. Toplumu parçaladığımızda bireysel bilinçler ortaya çıkar ama onların toplamı toplumsal bilinci vermez. Bireysel bilinçlerin toplamı toplumsal bilinci oluşturur. Fakat toplumsal bilinç daha sonra bireysel bilinci yönlendirir. Durkheim’ın bu görüşü eleştirilmiştir. Çünkü toplumsal olguları yaratan zaten ‘birey’ ve ‘ben’ler arasındaki etkileşimdir, toplumun kendisinden başka bir şey değildir. Durkheim toplumsal bilinci adeta tanrısallaştırır.

28 28 Ona göre insanlar etkileşim içinde değerler, semboller, ideolojiler vs. yaratır. Yaratılan, soyut kültürdür. Aslolan o soyut kültürün arkasına geçip onu anlamak ve yorumlamaktır. Durkheim gözlenen somut toplumdan kendini dışarı çekip ona bir nesneymiş gibi bakmaya çalışmaktadır. Durkheim katı bir pozitivisttir. Durkheim’ın görüşlerini çok eskilere kadar götürmek mümkündür. Bireyin toplum tarafından yönlendirildiği düşüncesi Budizm’de Aristo ve Hegel’in düşüncesinde de vardır. 19. yüzyılda bireyciliğe karşı kuvvetli bir tepki oluşmuştur. Ruhsal yaşam toplumsal yaşam üzerinden, toplum ise tarihsel süreç içinde ele alınmıştır.

29 29 Durkheim işbölümüne dayalı kendisine özgü kuramını oluştururken kendi okulunun kurallarına bağlı kalmıştır. Spencer’ın organik bütünleşme ve farklılaşma kuramından, Comte’un ahlak öğretisinden faydalanmış, evrimci düşünceden de etkilenmiştir. Durkheim için toplumdaki en belirleyici unsur toplumsal bilinçtir. Toplumsal bilinç bir iktidardır, modern toplumdaki ulus-devleti tümüyle saran bir yapıdır. Durkheim toplumsal bilinci bireysel bilinçten ayıran iki temel fark olduğunu söyler : 1) Dışlak yani dıştan gelen olması 2) Baskı niteliği taşıması

30 30 Toplumsal olgular din, ahlak gibi olgulara bürünerek birey istemese de kendini kabul ettirir. Bu bilinç toplumsal yaşamda yönlendiricidir; sürdürülebilirliğinin sağlanması için bir takım yaptırımlarla kendini garanti altına alır. Toplumsal bilinç her toplumda farklıdır. Bu fark Durkheim’ı evrimci yapar. Toplumlar eğrilerek değişir. Bu değişimin itici gücü toplumdaki işbölümünün farklılaşmasıdır. Bu farklılaşmayı tetikleyen ise nüfusun hem sayısal hem de ilişkisel olarak yoğunluğunun artmasıdır. Bu yoğunlaşma yeni gereksinimleri ortaya çıkarır. (Gereksinimler-yeni işlevler-teknoloji-yeni yapılar.) Bu, uzmanlaşmadır. Bu da homojen bir yapıdan heterojen bir yapıya ve organik yapılaşmaya gitme demektir. Uzmanlaşmayla birlikte toplumda daha çok bütünleşme olur. Toplumlar mekanik toplum yapısından organik yapıya doğru evrilir. Organik toplum endüstri toplumuna tekabül eder.

31 31 Bu gelişme anlayışıyla bağlantılı olarak anomi kavramı ortaya çıkar. Bu değişme özünde bir alt-üst oluştur. Toplumda bazı kurumlar (örn. ekonomi) çok hızlı değişir. Bu değişme sürecinde işlevsel bağlantılar gerilmeye ve kopmaya başlar, sonunda denge bozulur. Bu değişimin sonucunda toplumda bunalımlar yaşanır. Bireyler ulaşmak istedikleri hedeflere ulaşamaz olur. Bireysel bilinç toplumsal bilinçten özgürleşerek yeni bir etkileşim sistemi ortaya çıkar, bu da yeni bir toplumsal bilinç oluşturur. Bireysel ve toplumsal bilinçte oluşan bu bozuklukları Durkheim, anomi olarak adlandırır. Normsuzluk demektir. ( Marx’ta anomi yabancılaşma kavramına tekabül eder. Sosyo-psikolojik anlamda yabancılaşma anlamsızlık, hiçlik demektir. )

32 32 Bir bireysel bilinçteki gelişmeler toplumun çoğu üzerinde hakim olduğunda toplum bilincinin üzerine çıkar ve kurumsal yapıda değişimler yapmaya zorlar. Mekanik toplumdan organik topluma geçişte zevklerde kanaatlerde inançta ve ahlakta değişmeler olur. Homojenlik ve tek boyutluluk azalır. Uzmanlaşmayla birlikte gelenek zayıflar. İşbölümüyle sosyal ilişkiler artar. Farklılaşma yeni bir işbölümünü oluşturur. Politik işlevler uzmanlaşır. Soya dayanan politika anlayışı yok olmaya başlar onun yerini sözleşmeler alır. Yeni bir toplumsal bilinç oluşturulana denk sosyal kontrol gevşer. Özel mülkiyet ekonomi bireycilik sözleşmeye dayalı olur. Uğraşlar herkese açıktır. Din evrenselleşir, çoktanrıcılık yerini tektanrıcılığa bırakır, tanrı düşüncesi bireyselleşir. (Laiklik ve sekülerleşme) Kabile ve yöresel sınırlara dayalı vatandaşlık zayıflar yerine kozmopolit ve uluslararası ilişkiler gelişir.

33 33 Anomiyi somutlaştırırsak, işbölümü anonimliği, kentleşmeyi ve rasyonelleşmeyi beraberinde getirir. Ekonomi, devlet vb kurumlar daha farklılaşır, daha anonim bir hale gelerek rasyonel bir öz kazanır. Durkheim ekonomik bir kriz döneminde yaşamıştır. Bunun için onun görüşleri ekonomik yapı tarafından belirlenmiştir. Toplumun sürdürülebilirliğini kurumlara yükler. Böyle bir ortamda intihar üzerinde durması önemlidir. Özellikle anomi intiharları sosyo-ekonomik nedenlidir.

34 34 Bencil intiharlar ; toplumsal bağların zayıf olduğu bireyin kendisini zayıf hissettiği zamanlarda ortaya çıkar. Sosyal izolasyon (bireye kendi sorumlulukları için aşırı baskı yapılması ve destek çıkılmaması) çok önemli bir öğedir. Burada aile çok önemli bir misyon üstlenir. Bireyi kendi başına bırakan etki ne kadar çoğalırsa intihar o kadar artar. Altuistik (elcil) intiharlar ; Altuizm özveri demektir. Yeterince bireyleşememe de intihara yol açar. İnsan toplumdan koptuğunda kendisini kolaylıkla öldürebildiği gibi, toplumla aşırı bütünleştiğinde de kendini öldürür. Toplumun kuralları bireyin ölmesini istiyorsa birey ölür. Anomik intihar ; makro düzeyde toplumsal ve ekonomik bunalımlar o normatif düzenin bozulmasına yol açar, anomi olur. Mikro düzeyde ise (örneğin ailede) yalnızca ekonomi değil farklı sebepler anomiyi oluşturur. Örneğin dulluk halinde doğan normsuzluk, yani duruma ayak uyduramama bireyi intihara sürükler. Toplumların bunalım dönemlerinde anomik intihar arttığı gibi aşırı ve ani refah dönemlerinde de intiharlar artar.

35 35 Hegel: yüzyılın ilk dönemleri şu bakımdan çok sorunlu bir toplum yapısına sahne olmuştur: devrim olmuş, ancak teorik planlar pratiğe dökülmemiştir, merkezileşme. Hegel Aydınlanma düşünürlerinin en önemlilerindendir. Yöntemi idealist diyalektiktir. Platon’a dayanır. Toplumu, Platon’dan Kant’a kadar felsefe temelinde irdelemiştir. Hegel’in hem felsefi hem de sosyolojik temeli vardır. Marcuse ”felsefeden devlet ve toplum alanına geçiş Hegel’in sisteminin özünü oluşturur” der. Hegel “eğer devletin ve tarihin felsefesi yoksa devlet ve tarih yoktur” der.

36 36 Marxizmi biçimlendirmesi açısından da Hegel önemlidir. Evrime ve metodolojiye katkısı da göz ardı edilemez. Aristo “insan politik bir hayvandır” derken Hegel“insan tarihsel bir hayvandır” der. Hegel Aristo’yu yeni bir anlatımla yeniden üretmiştir. Hem muhafazakâr hem de anti-muhafazakâr yanları vardır. Kesinlikle akılcıdır ve toplumsal yaşamın irrasyonel olduğunu reddeder. İlerleme düşüncesine inanır. Ancak bu,18. yüzyıl ilerlemesinden farklıdır. Düşüncenin evriminin önceliğine inandığı için idealisttir. Toplumda zıtlıkların yer aldığı düşüncesini taşır. “Her biçim geleceğin tohumunu kendi içinde taşır” der. Sosyolojik olarak bakarsak Hegel’in temel ilgi alanı devlet-birey- toplum ilişkisidir. Hegel’e göre bireyin sosyalizasyonun birçok düzeyi vardır. Burada sorun hangi düzeyin önemli olduğu değildir. Çünkü bunların her biri kendi içinde önemlidir. Bunlar bütün ve bütünün parçalarıdır, birbirine bağlıdır. Bireyin toplumdaki, sivil toplumdaki, aile içindeki yeri çok önemlidir. Zaman zaman liberal, bazen muhafazakârdır. Onun analizi devlet ve toplumu içerir.

37 37 Toplum: Bireylerin kendi çıkarlarını elde sürecinde birbirleriyle olan etkileşimin ortaya çıkardığı bir sistemdir. Devlet: Bu çıkarları politik ve yasal olarak koruyan bir biçim, bir mantıktır. Devlet mutlak ide, mutlak mantık olarak kendisini sürekli açımlar. Kendisini sürekli olarak koruyan bir mekanizma olarak kendisini somutlaştırır. Hegel’in sosyolojik analizleri üç düzeyde yer alır: 1) Sivil toplum: Sosyo-ekonomik ilişkiler düzeyi, bireyin sosyalizasyon süreci. 2) Moral ilişkiler düzeyi: Ailevi ilişkiler düzeyi 3) Politik ilişkiler düzeyi: Devlet

38 38 Hegel bireylerin egoist çıkarlarından hareketle yoğun sosyal bağlar olduğunu söyler. İlişkileri birbiriyle bütünleyen bağlar sosyal bağların biçimini belirler. Hegel’in Yöntemi: Liberal, burjuvazi ve ekonomi-politiğin odaklaştığı bir toplumda yetiştiği için birey her şeyin temelindedir. Aydınlanmacı felsefenin arkasındaki olguları kabul etmektedir: 3) Modern kapitalist ekonomi. 1) Aklın laikleşmesi, 2) Yönetim araçlarının teknik olarak rasyonelleşmesi, 18. yüzyıl faaliyetlerini tinsel bir çözülme olarak görür. Tinsel olan devletin bağdaşmasını başarısız görür. Rousseau’nun “genel irade” anlayışı onu çok etkilemiştir. “Genel irade, kendi başına hareket eden bireylerin değil, bir etkileşimin ürünüdür” der. Buna bağlı olarak, Hegel için tek birey değil, topluluk içindeki birey ve etkileşim önemlidir.

39 39 Kant’ın pratik felsefesi faydacılığı ve bireyciliği meşrulaştırır. Hegel”Kant, benliğin moral biçimlerinin ve pragmatik yönlerinin nasıl birleştirilecekleri sorununa cevap verememiştir” der ve onu bu açıdan başarısız bulur. Moral topluluktan ziyade moral bireyleri hedefler. Kant’ın epistemolojisini başarılı bulur. Çünkü Kant epistemolojisinde pozitif bilgi arayışındadır. Fakat hegel, Kant’ın aksine “insan aklı insanın doğuştan getirdiği bir şey değil tarihseldir” der. Salt mantık tümüyle bireysel düzeyde kalır sözüyle, Kant’ı eleştirir. ”Asıl önemli olan bilinçtir. Bilinç, mantığın tarihsel olarak nasıl biçimlendiğini belirler.” der. “Hiçbir insan topluluğu kendini tam olarak algılamada başarılı olamamıştır. Kendi üretimi olan sosyolojik koşulları anladığı zaman başarılı olur. Bu anlama insan bütünlüğünün ilerlemeci gücüdür. Sosyal bireylerin, dünyanın ve sosyal varlıkların biçimlenişine karşı yansıtıcı olmaları gerekir.” der Hegel.

40 40 Aklın ve bilincin tarihsel ilerleyişinin nesnelleşmesi, topluma yansıması bizi Hegel’in diyalektik düşünme anlayışına götürür. Diyalektik, Yunan felsefesinde başlayan ve Hegel ile devam eden bir kavramdır. Shaly, diyalektiği bir evren yasası haline getirmiştir. Hegel ise diyalektiği hem evren yasası hem de bir düşünme yasası haline getirmiştir. “Diyalektik hem düşünme formu, hem de evrenin işleyiş tarzıdır. Düşünce ile evren akıl ile varlık birbirinin dışında değildir, birbirine içkindir, eştürdendir.” der Hegel. Bu nedenle akıl asıl gerçeği düşünebilir, bunu hiçbir ampirik desteğe ihtiyaç duymadan yapabilir.

41 41 Bu sistem şu şekilde kurulacak: Sistemin başındaki kavram ‘varlık’tır. Ama varlığı bu şekilde bırakırsak içerikten yoksun ve boş bir kavram olur. Bu haliyle varlık yokluğa eşittir. Varlığı yokluk olmaktan çıkaran ‘oluş’ tur. Düşünce, oluş’u keşfettiği anda diyalektik olarak çalışmaya (kavramları birbirinden üretmeye) başlar. Bu işlem, varlığı bir kavramlar sistemi içinde toparlayıncaya kadar sürüp gider. (somut yaşamda örneğin mutlakıyetçi bir devlet yapısı) Bu işlem tamamen mantıksaldır. Bu süreç insanı bir ereğe yönlendirir. Tüm sürecin temelinde düşünme, akıl ve tin vardır. Tinin ereği kendi bilinç ve özgürlüğüne erişmektir. Bu da üç basamakta gerçekleşir: Tin önce kendi başına doğadadır. Doğada tin kendi başına oluş’tan kopmuş, kendine yabancılaşmıştır. Bu çelişki tinin üçüncü basamakta yani kültür ve tarih ortamında yeniden kendini bulmasıyla senteze ulaşır. Kısaca Hegel’de idealist düşünce “varlığın düşüncede kavranılması ve görülmesidir.” (Platon ve Aristo gibi) Bu da kavraları birbiri içinden türeterek bir kavramlar sistemi yapma biçimidir.

42 42 Sivil toplum ve Devlet: Birey, toplum ve devlet arasındaki ilişkilere yönelmiştir. Bireyin sosyalizasyonunu sağlayan aile, toplumun üzerinde durur. Toplumdaki sosyalizasyon çıkarlara ailedeki duygulara, devletteki ise akla dayanır. Bireylerin, egoist çıkarlarını tatmin etme sürecinde birey, sivil toplumun üyesi olur. Ama sivil toplum devletle uzlaşım halindedir bunu sağlayan ise ailedir. Sivil toplumla aile arasında bir uzlaşma aranır. Birey ailede şunu öğrenir:”Kendi çıkarlarımı tatmin için diğerlerinin çıkarlarının oluşmasında da özveride bulunmalıyım.” Uzmanlaşma arayışının temelinde bu vardır. Devlet üst bir mantıktır, en mükemmeldir. O en üstle uzlaşım en iyidir, ahlaklılıktır. Dolayısıyla toplumda bir işbölümü ve mücadele kabul ediliyor. Aslında birey bu mücadelede ötekinin çıkarına da organik destek vermesi gerektiğini aileden öğreniyor, sivil topluma taşıyor. Burada mutlak bir devlet anlayışını görüyoruz: Ulusal devlet.

43 43 Bu anlamda sivil toplum, kurumsallaşmış yasal koruyucularıyla birlikte sosyo-ekonomik ilişkilerin bütünüdür. Bu anlamda sivil toplum yeni bir kavram değildir. (Locke’tan beri burjuvazinin düşüncesi) Sivil toplum içindeki düzenleme Adam Smith’in ‘görünmez el’ kavramını andırır. Bu benzetmeyle Hegel liberalizme yaklaşır. Hegel sivil toplumun negatif yönünü de eleştirir. Sivil toplumun kontrol edilmemiş bir mekanizmanın ürünü olduğunu, mantık ve bilincin ürünü olduğunu söyler. Bu, ekonomik bir zorlamanın ürünüdür ona göre. Onun için bu niteliği içinde sürdürdüğü süreç içinde bir kutuplaşma vardır: Bir uçta aşırı zenginlik diğer uçta ise aşırı fakirlik. Burjuva toplumunu bir özgürleşim toplumu olarak görürken diğer yandan da aslında gerçek özgürlüğün olmadığını anlatır.

44 44 HÜMANİST SOSYOLOJİ (WEBER ve SİMMEL) Her iki düşünür de eleştirel sosyolojiye hizmet etmiş, onu sistematik hale getirmişlerdir. Hümanist sosyoloji, Alman Düşünce Okulu’nun yansımasıdır. Buradaki hümanizm insan üzerinde özne olarak odaklanmayı ifade eder. Hümanist sosyolojinin ilke edindiği sayıltılar şunlardır: Asıl önemli olan insanlar arasındaki etkileşimdir ama burada önemli olan insanların bilinç düzeylerindeki oluşan soyut toplum ve bunların öğelerinin yakalanmasıdır. Etkileşimde asıl önemli olan o soyut öğelerin birbiriyle olan etkileşimidir. Somut, soyutun körüklediği bir yansımadır. 1) Etkileşimcilik:

45 45 Tarihsel ve tinsel yasaların doğal yasalarla belirlenemeyeceği düşüncesi 2) Antinatüralisttir: 3) Toplumsal etkileşimin öznel doğası vardır. Hümanist sosyoloji, bilinçli öğeler olarak bireylerin karşılıklı katılımı, bireylerin birbiriyle olan etkileşimini inceler. Yani kendi davranışları çerçevesinde diğerleriyle etkileşim halinde olan bireylerin hem etkileyip hem etkilendikleri varsayılır. Bu durum tarihsel süreçte bilinçte biriken değerlerle gerçekleşir. Bu bağlamda etkileşim, basit bir uyarıcıya mekanik bir tepkide bulunmak değildir. Çünkü buradaki etkileşim, anlamlar düzeyindedir içselleştirilmiştir. 4) Anlama gereksinimi: İlk üç sayıltının doğal sonucudur bu.

46 46 Max Weber : yılları arasında yaşayan ünlü Alman düşünürü ve sosyoloğu Max Weber, sosyolojiye önemli katkılar sağlamış, bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çerçevesini çizmiş ve tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştirmiştir. Çalışmaları daha hala sosyolojinin birçok ilgi alanına ışık tutan Weber, modern toplumun temel özelliklerini sağlam bir biçimde tespit edip ortaya koymuş, tüm büyük dünya dinlerini, antik toplumları,iktisadi tarihi, hukuk ve müzik sosyolojisini ve daha birçok alanı kapsayan bir dizi araştırmaları kaleme almıştır. Bu özelliklerinden dolayı Weber,Durkheim ile birlikte modern sosyolojinin kurucularından kabul edilir.Bu iki sosyolog içinde Weber’in çalışmaları çok daha karmaşık, anlaşılması güç ve iddialıdır Sosyolojini yöntem ve felsefi analizlerinde Neo-Kantçı bir bakış açısını benimseyen Weber önemli ölçüde Marx’ın da etkisinde kalmıştır. Fakat Weber’in akıl hocaları gerçekte çok zengindir.Örneğin Marxizm’in Kapitalizm ile ilgili çözümlemelerine alternatif olarak getirdiği Protestan Ahlakı tezini oluştururken önemli ölçüde W. Sombart ile G. Simmel’in geliştirdiği kapitalizm ve para kuramlarını temel almıştır

47 47 Weber her şeyden önce sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer genel geçer yasalara ulaşamayacağını, insan toplumları söz konusu olduğunda evrim niteliği taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendiremeyeceğini öne sürmüştür.(1) Bu çerçeve içinde öncelikle pozitivizme karşı tavır alan Weber’in sosyolojisini, büyük oranda sınıf çatışmalarının toplumun gelişmesinde temel dinamik süreci biçimlendirdiği şeklindeki Marxist genellemeye hücumun oluşturduğu söylenebilir. Yani Weber’in sosyolojisi,bir yandan evrimci pozitivizme ve diğer yandan da dogmatik Marxizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Weber’in tanımına göre,Marxizm ekonomik bir determinizm biçimi; düşünce tarzları ile ekonomik çıkarlar arasında kesin bir işlevsel ilişki bulunduğu savını ileri süren bir teoriydi:fikirler ister dinsel ister ekonomik olsun, özerkliğin izinin bile görülmediği basit gölge fenomenlerdi..

48 48 Max Weber sosyolojiyi şöyle tanımlamaktadır: “Sosyal eylemin gerek yerine getirilmesinin gerek etkilerinin nedensel açıklamasını vermek amacıyla, sosyal eylemin yorumlayıcı anlaşılmasına yönelen bir bilimdir... Eylem sosyaldir zira eylemde bulunan birey (veya bireyler)ona öznel bir anlam yakıştırırlar ve başkalarının davranışını dikkate alırlar.”(4) Yukarıdaki tanımından da anlaşılacağı gibi Weber’in sosyolojik yaklaşımına göre sosyoloji kavrayıcı olmalı yani toplumsal davranışların anlamını kavramalı,toplumsal yaşamın değişik alanlardaki nedensel ilişkisini araştırmalı ve anlamalıdır. Örneğin dinin toplumsal olayları (ve özellikle de ekonomiyi) nasıl etkilediği, bürokrasinin toplumu nasıl ve hangi ölçüde şekillendirdiği gibi.Bu şekilde bireylerin toplumsal eylemleri ve bunların içerdiği anlamlar üzerine kurulu bir sosyoloji anlayışını benimseyen Weber,davranışların perde arkasını kültürel öğelere bağlamak suretiyle psikolojiyle sosyolojiyi bileştirmek ister gibidir..

49 49 Weber bu metodolojik yaklaşımı ile Kapitalizmin ortaya çıkışını da açıklamıştır.”Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinde dinsel değerlerin toplumsal gelişmedeki rolünü göstermiştir.Ona göre Kapitalizmi doğuran tek neden sosyal sınıflar arasındaki ilişki değildir.16. ve 17. Yüzyıl Avrupa’sında kapitalizmin ortaya çıkışı maddi koşullara ek olarak bir değer ve tutumlar dizisinin de etkisinde olmuştur.Weber aynı zamanda Protestan Ahlakı’nın kaynağının Kalvinist teoloji olduğunu saptamış ve Calvin’in Asetizm öğretisini çözümlemeye çalışmıştır. Buna göre Kalvinist teolojide üç önemli öğe göze çarpmaktadır: Birincisi;insanın aziz olup olmaması Tanrının bileceği bir iştir ve insanın kaderinde yoksa artık o kimse kendi gayreti ile bir iş başaramaz.İkincisi ;insan Tanrının yeryüzündeki krallığını kurup zaferini artırmak için yeryüzüne indirilmiştir.Üçüncüsü de;insanın ilahi merhamete mazhar olmadığı sürece doğa ve bedenin günah ve ölüm demek olduğuna inanmaktır.Kısaca Asetizm öğretisine göre öte dünyaya yönelik eylemlerin önemi ortadan kalkmaktadır.Bu anlayış doğrultusunda Asetizm öğretisi içinde şöyle bir anlayış ortaya çıkmıştır:

50 50 Tanrının sevdiği bir kul olmak için şunlara dikkat etmek gerekir: 1.En büyük günah veya insan onuruna yakışmayan en büyük davranış,insanın vaktini boşa harcamasıdır;aylak aylak dolaşmasıdır.İnsanın durmadan çalışması ve üretmesi gerekmektedir. 2.İnsan ürettiklerini har vurup harman savurmamalıdır.İnsan çok basit ve sade bir yaşam geçirmelidir.Böylece insan, tüketimden arta kalanı tasarruf etmelidir. 3.Tasarruflar yatırıma dönüştürülmelidir.

51 Weber,ilgilendiği toplumsal konularda kavramları anlamak ve açıklamak için temelde iki yöntem kullanmaktadır: -İdeal tip analizi -Tarihi analiz Weber’e göre toplumsal yapının anlaşılabilmesi bu yapının belirli özelliklerinin bilinmesine bağlıdır.Sözgelimi bürokrasi toplumsal bir olgu olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi için onu diğer olgulardan ayıran özellikler ve temel karakteristikleri saptanmalıdır.Bu anlayış temelinde Weber böylece karşılaştırmalı bir temel üzerinde bir “ideal tip” formu geliştirir ve onun ayırd edici özelliklerine vurgu yapar.Weber bu ideal tipler olarak adlandırdığı kuruluşlardan hareketle insan gerçeğine varmayı amaçlar.Ancak bu ideal tipler gerçek değildir fakat gerçekle ilişkileri vardır.O bir ortalama durum,bir varsayım veya gerçeğin bir tasviri değil;deneysel,keyfi ve ütopya niteliğinde bir özellik taşıyan tiptir.Weber ideal tipler olarak sosyal ilişki tipleri, grup tipleri, iktidar, din, uygarlık tipleri önerir. Weber daha sonra,diğer bir teknik olarak benimsediği olay ve olguların tarihi analizi üzerinde durur.Çünkü sosyal bilimler,toplumsal eylemlerin özgül tarihsel ortamlarıyla birlikte anlaşılması ve nedensel açıklamalarının yapılmasına ilgi duyar.Örneğin bürokrasinin ortaya çıkış nedenleri bazı tarihsel olaylarda gizlidir ve bundan dolayı bürokrasinin ortaya çıkış nedenlerini bu olaylarda aramak gerekir

52 52 Simmel: Sistematik olmayışı onun temel bir kuramının olmamasına yol açmıştır. Kötü bir dönemde yaşamıştır. Vahşi kapitalizm hızla yükselmekte ve faşizmin ayak sesleri duyulmaktadır. Kant’ın doğal felsefesi üzerine doktora yaptı. Antisemitizmden hep şikâyet etti. Yahudidir. Weber’in tersine ekonomi ve politikada başarısızdır. Simmel, weber ve Tönnies Almanya’da sosyolojiyi yerleştiren isimlerdir. Estetik üzerine çalışmıştır. 31 kitap, 256 makalesi vardır. Bütün yaşamı Berlin’de geçmiştir. Dolayısıyla sosyoloji kültürel düzeyi yüksek kentsel ilişki kalıpları üzerine kuruludur. Mekanik ve yüz yüze olmayan ilişkilerin kişilikleri ne şekilde etkilediği üzerinde durur. Modern kent insanını, kent yaşamının analitik kafalı ancak sinirli ve davranış bozukluğu gösteren bir tip olarak tanımlar. Simmel’in çalışmaları bu tipin nasıl ortaya çıktığını anlamak ve yorumlamak üzerinedir. Çalışmalarında oldukça mikro düzeye iner. Burada makro sosyolojinin adeta sona erdiği görülür.19. yüzyılın sonuna kadar çoğu Alman akademisyen bilim ve kültürde bütüncül bir düşünce oluşturmuştur. Ancak Weber-Simmel döneminde bu düşünce kopmaya uğrar.

53 53 Sanatçı ve entelektüellerin genç nesli Prusya Ortodoksluğuna karşı çıkmakta ve bir grup entelektüel ise gelenek ve aristokrasi yanlısıdır. Bu iki eğilim sürekli çatışma halindedir. Simmel de bu karşıtlığı yaşamaktadır. Berlin’deki sosyalist gruplarla ilişki kurar ama bu katılığa karşı çok etkin olmamıştır. Simmel Alman idealizminden, Comte’dan, Spencer’ın evrimci anlayışından Kant Hegel ve Schopenhour’dan etkilendi. Kant’ın bilgi anlayışı olan edinilen bilginin öznede yorumlanarak dışavurumu düşüncesi onu oldukça etkiledi. En çok ise Dilthey ile uyuşur. Dilthey’ın tarihsel olayların arka planına bakarak yorumlanması gerektiği düşüncesine tam olarak katılır. Tarih ve toplum nasıl mümkündür sorusuna şöyle cevap verir: Tarih ve toplum, düşünmede ve yaratmada kullanılmış olan önermelerin (a-priori) analizinde temellenir. Burada olayın betimlenmesi değil, onun arka planına geçerek anlaşılması gereklidir. Yani düşünceden hareket söz konusudur. Bu noktada Kant’ın da ötesine geçer. Tarih ve toplumu bilginin nesnesi yapan toplumsal bireylerin üzerinde bağlayıcı olan sosyolojik önsellikler için arayışa girer.

54 54 Simmel, arkadaşlarının tarihsel realizm kapanına düştüklerine inanır. Onlar tarihi olduğu andaki gibi yakalayıp anlayabileceklerini düşünür. Bu noktada, Kant’ın emprisizm eleştirisi ile tarihsel gerçeklik eleştirisini birbiriyle örtüştürmeye çalışır. Ve Kant’ın bu noktada a-priori ifadelerini soyut bulur somutlaştırılması gerektiğini savunur. Bu önseller doğal dünyadaki gerekli olan en genel koşulları betimler. Hâlbuki burada en genel koşulların içinde o denli mikro düzeyli koşullar vardır ki, genelin anlaşılması için onların anlaşılması gereklidir. Tarihçiler uyum içindedir. Bireylerle deneyim niteliksel olarak doğayla deneyimden çok farklıdır. Toplumsal öğeler insanlar açısından birer objedir. Burada obje ve suje etkileşimi söz konusudur. Bu bağlamda her an bir öznel yan söz konusudur. Dolayısıyla insanların oluşturduğu bilgi bütünlüğü doğal olandan farklıdır.

55 55 Birbirimizi sosyal bireyler olarak görmeden önce yapmamız gereken önselleri (önyargı) ele almaktır. Çünkü bütün kaygısı bilginin temellendiği biçimi açığa çıkarmaktır. Bunu yaparken şu soruları sorar: — Diğerleri hakkında ne bilebiliriz? — Kendi doğrularımızdan ne derece emin olabiliriz? Yine geldiği noktadan hareket eden Simmel, şunu ifade eder: Toplum bütünlüğünün bir gözleme ihtiyacı vardır. Çünkü toplumun kendisi bilinçli bireylerdir. Birey ve gruplar olarak kendi içlerinde şeyler olarak soyutlanmışlık göstermezler. Çünkü bu birimler ilişkisel düzeyde zaten vardır. Diğerini doğrudan veya bütünüyle bilemeyiz. Fakat bilme ancak öznellikler arası etkileşim araçsallığıyla mümkündür. Dolayısıyla sosyolojinin en temel ilkesi, bu öznellikler arası etkileşim sistemi bağlamında oluşan etkileşim formlarının içine girip onları anlamaktır. (Hegel etkisi)

56 56 Simmel Hegel’den nesnelleştirme anlayışını almıştır. Özellikle obje ve suje arasındaki diyalektik ilişkide. “Bireyler sosyalize oldukça, sosyal ilişkilerin anlamını kavradıkça kendileri için özgün anlamı olan kültürel, politik, estetik objeleri yaratır.(yani, öznel kültürü)Ama etkileşim içinde yaratılan, bir objektif kültürdür, bu nesnelleşmiş kültürdür. Yani yaşam süreci içinde öznel bir yaşam yaratmıştır birey. Bu birikimlerin etkileşimiyle bir araya geldiğimizde bireyselin üstünde bir kültür yaratılır. İşte burada bireysel olanla onun üstündeki yaratılan sürekli çatışır.”

57 57 Simmel Marx’tan da etkilenmiştir, onun modelini reddetmez. Fakat Marx’ın gelişme ve değişme modelinin sadece üretim ilişkileri temelinde değil daha başka alanlarda da önemli olduğunu söyler. Simmel’e göre yaşam enerjisiyle yapılar arasındaki çatışma süreklidir. (Burada çok yüzeysel düzeyde diyalektik var.) Schopenhour etkisi var. Schopenhour’a göre insan iradesi her birey içinde yaşayan itici güç niteliğinde bir enerji kaynağıdır. Bu güç, öznellik anlayışının ve dışsal gerçekliğin kaynağıdır. Çünkü insan içsel potansiyeli ile enerjisini yeniden yaratmak güdüsüne sahiptir. Bu irade ancak içe bakışla incelenebilir. Sanat bu amaca en uygun olan araçtır. Sanat katıksız bir düşsel dünya yaratmaya olanak verir. Bu yaratma yeteneği yaşayan oluş dünyasıdır. Daha doğrusu bir iç tepidir. (impuls) Simmel bu düşünceyi kabul eder. “Yaşam transandansı estetikte kendisini en açık bir biçimde dışa vurur” der.

58 58 Psikoloji bireysel organizmanın iç tepilerini inceler ama bu enerji bir şekilde bir oluş olarak dışa yansır. Sosyoloji bu iç tepilerin gerçekleştirilmesini sağlayan ilişki biçimlerini inceler. Simmel bireylerin oldukça kompleks bir yapıda ve sistematik bir şekilde deneyimlerini somutlaştırdıklarını söyler. Simmel’de toplum bir etkileşim gerçekliğidir. Birey toplumsal bir varlık olduğundan soyut ve somut ön değerlerle hareket eder. Soyut önseller her toplumda bulunur. Bireyler kendileri ve diğerlerine ilişkin belirli sayıltılar taşımadıkça toplumsal yaşamın mümkün olamayacağını söyler. Toplumsal yaşama temel olabilecek üç önsel üzerinde durur: 1) Bireyler toplumun hem içinde hem dışındadır 2) Bireyler etkileşim ağı içinde hem suje hem objedir 3) Bireylerde kendini doyuma ulaştırma ve geliştirme, tamamlama enerjisi halindedir. Yani bireyde hep, bir benlik mücadelesi vardır.

59 59 Aynı zamanda toplum kendisini bütünleşmeye yöneltme itisi içindedir. Ama bireyin içsel bütünlüğü öznelliği, öznel bilinci, bu bilincin bütünlüğü toplumun içsel bütünlüğüyle genelde karşıttır. Simmel çatışmacıdır, çatışmayı bu anlamda ele alır. Organizmacı okulları reddetmiştir. Spencer’ın organizmacı anlayışını da. Çünkü Simmel’e göre toplum etkileşim halinde olan bireylerin ilişkisinden oluşur. Bu toplum toplumun sayısının üzerinde bir şeydir. Sendika, devlet, aile bu etkileşimin billurlaşması, somutlaşmasıdır. Bu bağlamda yanıt aradığı sorun: insanlara ne oluyor, insanlar hangi kurallara göre davranıyor? Sorusudur. Grup içinde birey Simmel’in hareket noktası olduğuna göre o halde insan ilişkileri veya sosyalizasyon sosyolojinin temel konusudur. Özetle sosyoloji, toplumun geometrisini inceler. Birey davranışları hareket noktasıdır. Çünkü birey toplum içinde sosyalleşir ve onunla belirlenir. Ancak birey-toplum gerginliği her zaman vardır. Çünkü birey toplumla ilişki halindedir. Kendisi için olduğu kadar toplum için de vardır. Dolayısıyla ne tam toplumsaldır ne de bireyseldir. Birey öznel bilinciyle sosyal bilinci aşmayı ister. Bu çerçevede çatışma kaçınılmazdır. Bu gerginlik yaşamın özüdür.

60 60 Toplumsal olguların nedeni, değer yargıları, özlem ve çıkarlar çerçevesinde insanlar arasındaki ilgi ve ilişkiye bağlıdır. Bu ilgi ve ilişkinin niteliği, uyum ve ortaklaşa çalışma veya uyumsuzluk ve anlaşmazlık biçiminde koyar. Dolayısıyla çatışma bir çeşit toplumsal biçimdir. Ama çatışma çok farklı boyutlarda biçimlenir. Bu ilişkinin temelinde gereksinme, nefret, kıskançlık, istek ve özlemler gibi psikolojik nedenler yatar. Bu çatışma sürekli bir oluşum ve dönüşüme yol açar. Simmel için birey ve toplum birbiri içine girmiş bütünlüklerdir. Biri yoksa diğeri de yoktur. Bireyler doyum sağladıkça ve dış objelerle ilişkiye girip onları etkiledikçe, onlardan etkilendikçe benlik bilinci oluşur.


"1 ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİK KURAMLAR Yrd. Doç. Dr. Yusuf GENÇ." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları