Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

3.1.Nüfus ve Kentleşme Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50'sin son 35 yılda meydana gelmiştir. Halihazırda 77.000.000 civarında olan Türkiye’nin.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "3.1.Nüfus ve Kentleşme Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50'sin son 35 yılda meydana gelmiştir. Halihazırda 77.000.000 civarında olan Türkiye’nin."— Sunum transkripti:

1

2 3.1.Nüfus ve Kentleşme Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50'sin son 35 yılda meydana gelmiştir. Halihazırda civarında olan Türkiye’nin nüfusu, Birleşmiş Milletler'in yaptığı nüfus tahminlerine göre 2025 yılında 92 milyona yükselecektir. Bu durum ülkemizin bugün olduğu kadar gelecekte de çevre sorunlarıyla karşılaşacağını göstermektedir. Türkiye’de kentleşmeye ilişkin çevre sorunlarının büyük ölçüde, altyapı sisteminin nüfus birikimini karşılayamamasından kaynaklanmakta. Kentlerde – ulaşım, su, katı atık, trafik gibi sorunları artmakta, – merkezi ve yerel yönetimlerce yanlış politikalar uygulanmakta, – mali ve teknik yetersizlikler – kentleşme hızının yüksekliği. Türkiye’de nüfusun ve kentleşme oranının artması çevre yönetimi üzerinde de daha önce değinilen olumsuz etkileri yaratmaktadır.

3 3.2.Su Sorunu ve Kirliliği Türkiye’de su kaynakları giderek azalmakta olup, 20 yıl önce kişi başına m3 su düşerken, bugün m3 su düşmektedir. Günümüzde Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı yıllık m3 olarak hesaplanmıştır. Önümüzdeki 20 yıl içinde artan nüfusla birlikte, yıllık kişi başına düşen su rezervi m3 olacaktır. – uluslararası ölçütlere göre su sorunu sınırı; kişi başına m3. Türkiye’nin artan su ihtiyacını karşılamak için kaynaklar üzerinde kurulan baskı giderek artmaktadır. – Örneğin döneminde yüzey ve yeraltı suyu kaynaklarından çekilen su miktarında %32,9’luk bir artış olmuştur. – Bu durum üzerinde, bilinçsiz yer altı suyu çekilmesi etkilidir. Öte yandan ülkemizde kentsel gelişmenin plansız biçimde sürmesi içme suyunun sağlıklı ve sürekli sağlanmasını zorlaştırmaktadır.

4 Kırsal yerleşimlerin dağınıklığı ile kimi yerlerde kaynakların yetersizliği de önemli sorunlar doğurmaktadır. – Yeraltı sularının yoğun biçimde kullanılması su düzeylerini düşürmüş, bazı bölgelerde tuzlanmalara yol açmıştır. Su kaynaklarının çevresindeki yapılaşma ile tarım ve sanayi etkinlikleri su kaynaklarındaki kirliliğinin en önemli nedenlerindendir. Orman varlığının tahribi ve erozyonun hızlanması, içme suyu kaynaklarını olumsuz yönde etkilemekte, göllerin ve barajların dolmasına neden olmaktadır. Öte yandan %30-40 dolaylarında kaçak su kullanımının gerçekleşmesi, önemli bir sorun haline gelmiştir. Su kaynaklarına yönelik çerçeve bir yasal düzenleme de bulunmamaktadır.

5 3.3.Deniz Kirliliği ve Kıyı Alanları Sorunu Türkiye, deniz kirliliği ve kıyı sorunlarıyla yüz yüzedir. Türkiye’de deniz ve kıyı alanları, evsel ve endüstriyel atıklardan, enerji santrallerinden ya da kent yaşamından kaynaklanan kirliliklerin baskısı altındadır. Denizlerde kirlenme daha çok yoğun deniz trafiği ile hızlı kentleşme ve sanayileşmenin görüldüğü bölgeler etrafında görülmektedir. Söz konusu baskılar nedeniyle çok sayıda canlı türü kaybolma tehlikesi altındadır.

6 Ülkemizde denizleri kirleten değişik kirletici kaynaklar şöyle sıralanabilir: – Kara kökenli kirleticiler: Evsel ve endüstriyel atıklar, termik santraller, tersane, liman, marina, gemi tamir-onarım, gemi sökümü vb. kıyı tesisleri faaliyetlerden kaynaklanan atıklar, akarsular tarafından taşınan evsel, endüstriyel, tarımsal kaynaklı atıklar ile erozyon, sahil dolgu alanları, ikinci konut ile turizme dayalı yapılaşmadan kaynaklanan kirleticiler. – Deniz araçlarından kaynaklı kirleticiler: Gemi ve diğer deniz araçlarında oluşan petrol türevli katı ve sıvı atıklar (sintine, kirli balast, slaç, slop, yağ vb.), evsel atık su ve katı atıklar ile gemi ve tanker kazaları sonucu oluşan kirlilik. – Sınıraşan akarsular ve hava yolu ile gelen kirleticiler: Denizlerimize akarsularla gelen kirleticiler, asit yağmurları sebebiyle ve hava taşıtlarından kaynaklanan kirleticiler.

7 Son yıllarda Boğazlarda deniz trafiğinin yoğunlaşması ve çevre açısından risk taşıyan yüklerin geçişi de önemli sorunlardan birisidir. Öte yandan son yıllarda hızlı biçimde artan balık çiftliklerini de unutmamak gerekir. Türkiye'de kitle turizminin gelişimine dönük olarak 1982 yılında Turizmi Teşvik Kanunu’nun çıkarılmasıyla bozulmamış kıyı alanları, verimli tarım toprakları, tarihi ve doğal değerler turizmin hizmetine sunulmuştur. Benzer biçimde, ikinci konut yatırımlarının plansız biçimde kıyı alanlarında yoğunlaşması da bir diğer önemli sorunu oluşturmaktadır. Ayrıca kıyılar, ticaret, balıkçılık, taşımacılık, sanayi, konut, dinlenme ve savunma gibi çok farklı kullanımların yol açtığı olumsuzluklardan da etkilenmektedirler.

8 3.4.Atık Su Sorunu Son yıllarda atık suların bertaraf edilmesinde çeşitli gelişmeler görülse de bunlar, sanayileşme ve kentleşmenin hızına yetişemediğinden, sorunlar derinleşmiştir. Gündelik haber bültenlerinde nehirlerde, göllerde toplu balık ölümleriyle ya da bir kentteki toplu ishal vakalarıyla ilgili haberlerin yaygınlaşması da bu sorunu ortaya koyar niteliktedir. Atık su yönetiminde kırsal ve kentsel kaynaklı sorunlar mevcuttur. – Kırsal kesimde yerleşim yerlerinin dağınıklığı ve hizmet bedelinin karşılanamaması. – Kentlerde ise kentleşme ve nüfus hızını karşılayacak mali ve teknik gücün bulunamaması, kentleşmenin plana sadık kalarak gerçekleşmemesi, turizm ve göç hareketleriyle bazı yerlerinin aşırı büyümesi, kurumlar arası görev ve yetki çatışması, işbirliği ve eşgüdüm eksikliği, kaçak su nedeniyle hizmetin bedelinin alınamaması.

9 Türkiye’de su ve kanalizasyon hizmetlerinin yürütülmesinden sorumlu başlıca kurumlar, belediyeler, DSİ, İller Bankası ve büyükşehir belediyelerine bağlı su ve kanalizasyon genel müdürlükleridir. Kırsal kesimin kanalizasyon hizmetlerini gören Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün kaldırılmasıyla bu işlevi İl Özel İdareleri görmeye başlamıştır. Atık su yönetimi konusundaki en önemli sorunlardan birisi, kısa ve uzun vadeli master planların yapılmaması, yapılanların da yeni gelişmelere göre düzenlenmemesidir. Belediyeler (büyükşehir belediyeleri hariç) su ve atık su faaliyetlerini yürütürken teknik eleman ve tecrübe yetersizliği nedeniyle yetersiz kalmaktadırlar. Öte yandan ülkemizde inşa edilen 40’tan fazla arıtma tesisi olmakla birlikte, bunların çok azı çalıştırılabilir durumdadır. İyi bir planlama yapılmayan ve yüksek verimle çalıştırılamayan bu tesisler ölü yatırımlara dönüşmektedir

10 3.5.Katı Atık Sorunu Evsel, ticari veya endüstriyel alanlar ile madencilik ve tarımsal işlemlerden kaynaklanan yarı-katı çamurları da içeren maddelerden oluşan katı atık, ülkemizde özellikle kentsel alanların en önemli çevre sorunlarındandır. Ülkemizde pek çok belediyenin düzenli çöp depo alanları yapmamış olması ve arıtma tesislerinin zamanında kurulmamış olması, çevre sorunlarının artmasına neden olmuştur. Ayrıca organize sanayi bölgelerinin eksik altyapıyla kurulmuş olması da sanayi kaynaklı çevre sorunlarını artırmıştır. Bunların yanısıra tarım alanlarında düzensiz ve fazla ilaç kullanımı toprak kirliliği sorunlarına yol açmıştır. Ayrıca ülkemizde geri dönüşüm bilincinin yaygınlaştırılmamış olması, çevre kirliliği oluşturan plâstik maddeler, cam ürünleri ve metalik maddeler gibi katı atıkların bertarafı sorunlarını doğurmuştur. Son yıllara kadar tehlikeli atık miktarı ile sanayi kimyasalları ve ortaya çıkan atıkların niteliği ile ilgili sağlıklı bir envanter çalışmasının bulunmayışı, mevcut sorunların boyutlarını ortaya koymayı güçleştirmiştir.

11 Türkiye’de tarım, ormancılık ve inşaat sektöründen kaynaklanan katı atıklarla ilgili bir çalışma yapılmadığından toplam katı atık miktarı hakkında sağlıklı veriler yoktur. Ülkemizde katı atık hizmetlerini sunumunda bir artış olsa da belediyelerin olanakları, artan talebi karşılamakta yetersizdir. Yerel yönetimler, diğer bazı hizmetler gibi katı atık hizmetlerini de özelleştirmeye açmışlardır. Bu durum, hizmetlerde etkinliği sağlamakla birlikte, hizmetlerden yararlanma maliyetlerini de artırmaktadır. Yeni yasal düzenlemelerle birlik modeli uygulamaları teşvik edilerek, yerel düzeydeki çevresel hizmetlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırılması hedeflenmiştir.

12 Türkiye’de katı atık sorununa çözüm olarak en sık başvurulan yöntem, çöplerin uygun görülen bir alana yığılmasıdır. Buna karşılık, düzenli depolama, kompostlaştırma, yakma ya da geri kazanma yöntemleri yaygın değildir. Çöp depolama alanları için yer seçimi de önemli sorunlardan biri olarak göze çarpmaktadır. Büyük kentlerde yerleşim yerlerinin içinde kalan büyük çöp depolama alanları da sorunun bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Tehlikeli atıklar, hastane atıkları ve özel nitelikli katı atıklar da önemli sorunlar yaratmaya devam etmektedir. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ve Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği gereği gibi uygulanmamakta, kimi zaman hastane atıkları evsel atıklarla birlikte toplanmaktadır. Bu çerçevede, tehlikeli atıkların yönetimi bertaraf/yakma sistemlerinin bölgesel ölçekte kurulması Türkiye’de önemli konulardan biridir

13 3.6.Toprak Kirliliği Ülkemizde toprak kirliliğiyle ilgili yeterli çalışmalar yoktur. Son yıllarda Avrupa Birliği müktesebatı sürecinde toprak koruma politikasının geliştirilmesine yönelik çeşitli mevcuttur. Bu bağlamda, ülkemizde toprak kirliliğinin tespiti, kirliliğin giderilmesi ve önlenmesine yönelik uygulamalar ve yaptırımlara ilişkin çalışmalar yapılmaktadır. Gerek yukarıdaki uyum çabaları, gerekse sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla 2010 yılında Toprak Kirliliğinin Kontrolü Ve Noktasal Kaynaklı Kirlenmiş Sahalara Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. AB Çevre Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonu ile yapılan Toprak Koruma Stratejisi çalışmaları, bu yönetmeliğin toprak kirliliği boyutuyla ele alınması ve yeniden düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

14 3.7.Hava Kirliliği Hava kirliliği, ülkemizin somut olarak karşılaştığı ve etkilendiği ilk çevre sorunlarından birisidir. Türkiye’de yaşanan yoğun kentleşme ve sanayileşmenin olumsuz sonuçlarından birinin hava kirliliği olduğu bilinmektedir. Ülkemizde özellikle büyük şehirlerde kalitesiz yakıt kullanımından dolayı hava kirliliği ciddi boyutlara ulaşmıştır. Son yıllarda doğal gaz kullanımın yaygınlaşmasıyla hava kirliliğinde azalmalar görülmeye başlanmıştır. Buna rağmen ülkemizde özellikle sanayiden kaynaklı hava kirliliği artmaktadır. Türkiye’de hava kirliliğini ölçüm çalışmaları ilk kez Ankara’da başlatılmıştır yılı sonuna kadar 71 il ve 7 ilçede 191 yarı otomatik ölçüm aracı ile hava kirliliği düzeyi ölçülmüş, ancak bugün söz konusu otomatik istasyonların sayısı azalmıştır. (Eski) Çevre ve Orman Bakanlığı’nca 2005 yılı içerisinde 31 vilayete otomatik hava kalitesi ölçüm istasyonu kurulmuştur yılında bu istasyonların tüm vilayetlere kurulması hedeflenmiştir.

15 Türkiye’de hava kirliliğinin yönetiminde bazı sorunlar vardır. – Örneğin, ucuz olmasından dolayı düşük kaliteli kömürlerin evsel ısıtmada kullanılmasının önüne geçilememekte ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan kirlilik giderek artmaktadır. Genel olarak bütün sektörlerde enerji verimliliği düşük olduğu için daha çok yakıt tüketilmekte, enerji santralleri gerekli salım (emisyon) kontrol önlemleri alınmadığı için önemli sorunlar yaratmaya devam etmektedir. Kurşunsuz benzin gibi daha uygun yakıtların kullanılmasını sağlayacak bir fiyatlandırma sistemine geçilmemiştir. Ayrıca kentsel hava kirliliğini izleyecek veri toplama istasyonları yeterli değildir. Sanayi tesislerinden kaynaklanan hava kirliliği ile ilgili önce 2004’de “Endüstriyel Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği” adıyla ve 2009’da da “Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği” adıyla yeniden düzenlenmiştir.

16 Öte yandan, 2005’de çıkartılan “Isınmadan Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği”nde yapılan değişiklikle güneş, jeotermal, ısı pompaları gibi yenilenebilir enerji kaynakları ile doğalgazın ısınma amaçlı kullanımının teşvik edilmesi amaçlanmıştır. AB çevre mevzuatında taşıtlarda kullanılan dizel motorlar, yeni araçların yakıt sistemleri, enerji verimliliğinin artırılarak karbondioksit salımının izlenmesi, yolda kullanılmayan (taşıtlar dışında) diğer araçların yarattığı kirlilik gibi konulardaki hükümler Türk çevre mevzuatında yer almamaktadır.

17 3.8.İklim Değişikliği “Küresel ısınma/küresel iklim değişikliği” sorunu, ülkemizde henüz yeterli düzeyde algılanabilmiş değildir. Oysa söz konusu sorunun, fosil yakıtların yakılması, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkinlikleri sonucu ortaya çıktığı düşünüldüğünde, ülkemizle yakından ilişkili olduğu anlaşılabilir. Türkiye'de son yıllarda, geçmişteki standart iklim olaylarından farklı boyutlarda ikilim olayları gerçekleşmektedir. Özellikle gece sıcaklarında artış eğilimi, kış yağışlarındaki azalma eğilimi, yaz mevsimindeki aşırı sıcaklıklar, yağış yetersizliğine bağlı yaygın ve şiddetli meteorolojik kuraklıklar, sayısı ve yıkıcı niteliği artan taşkınlar ve seller ile orman yangınlarındaki bunlardan bazılarıdır. Gelecekte ülkemizin, özellikle su kaynaklarının zayıflaması, orman yangınları, kuraklık, erozyon, çölleşme ve bunlara bağlı ekolojik bozulmalar ile ısı dalgalarına bağlı ölümlerin ve vektör kaynaklı hastalıkların artacağı öngörülmektedir.

18 Türkiye, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (İDÇS) eklerinde (Ek-I ve Ek-II) gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiği gerekçesiyle Sözleşme’yi imzalamamıştır. Bununla birlikte kendisine daha uygun bir konumun sağlanmasına yönelik çeşitli değişiklik önergelerinde bulunarak taraf olma girişiminde bulunmuştur yılında Marakeş’teki 7. Taraflar Konferansı’nda Türkiye, Ek-II listesinden çıkarılmış ve Türkiye için Ek-I listesindeki diğer taraflardan farklı yapan özel koşullar belirlenmiş ve Türkiye, 2004’te İDÇS’ye taraf olmuştur. Türkiye’nin Sözleşmedeki temel yükümlülükleri;sera gazı salımlarını kontrol altına almak; sera gazı yutaklarını ve haznelerini korumak ve artırmak; bu amaçlara yönelik ulusal politikalar kabul etmek ve uygun önlemler almaktır. Türkiye’de yukarıdaki sürecin devamı olarak, 2010 yılında “Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi” yürürlüğe girmiş ve bu belgedeki vizyona uygun biçimde, 2012 yılında “İklim Değişikliği Eylem Planı ( )” hazırlanmıştır.

19 3.9.Gürültü Kirliliği Gürültü kirliliği, Türkiye’de diğer çevre sorunlarına göre daha geç dönemlerde önem kazanmış ve fark edilmiştir. Dolayısıyla toplumda gürültünün bir kirlilik olduğuna yönelik algının henüz gelişmeye başladığı söylenebilir. Türkiye’de gürültü kirliliği için gerçekleştirilen temel yasal düzenleme, 1986 tarihli “Gürültü Kontrol Yönetmeliği” idi. Yönetmelik, demiryolu, karayolu, havayolu taşıma araçları ile sanayi yol ve inşaat makinelerinden kaynaklanan gürültü ile yerleşim yerleri için önleyici hükümler getirmekteydi. Bu konudaki son düzenleme Haziran 2010 tarihinde çıkarılan “Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi Ve Yönetimi Yönetmeliği”dir. Yönetmelikteki düzenlemelerle kabul edilebilir ses düzeyleri sınırı belirlenmiş; yerel yönetimlere gürültü haritaları hazırlama zorunluluğu getirilmiştir. Bunun yanında, Çevre Kanunu, ÇED Yönetmeliği, Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu gibi düzenlemelerde de gürültü kirliliğini önleyici kurallar yer almaktadır

20 3.10.Biyolojik Çeşitlilikle İlgili Sorunlar Türkiye tür çeşitliliği açısından zengin olmakla birlikte, türlerin miktarı hızla azalmaktadır. Bunun nedeni de doğal çevre üzerindeki baskı nedeniyle, doğal yaşam ortamlarının bozulması ve bazı türlerin neslinin tehlike altına girmiş olmasıdır. Kentleşme, sanayileşme, santral, otoyol, havaalanı, köprü, fabrika gibi büyük ölçekli projeler biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskı ve tahribat artmıştır. Diğer sorunlar: – Büyük ölçekli baraj projeleri ve suların akış yönünün değiştirilmesi, – sınai ve evsel katı atıklar ve atık sular, – kurutma ve ıslah çalışmaları, – aşırı ve yasadışı balıkçılık, – bilinçsiz avlanma, – denetimsiz saz kesimi ve yakılması – turizm etkinliklerinden kaynaklanan baskılar.

21 Yine, bugüne değin üzerinde fazla üzerinde durulmamış olmakla birlikte, bitki ve hayvan türlerinin yurtdışına kaçırılması önemli sorunlardan birisi durumuna gelmektedir. Genetiği değiştirilmiş organizmalardan kaynaklı gen kaçışları da ülkemizdeki genetik zenginlik için ciddi bir risk yaratmaktadır. Türkiye’nin biyolojik zenginliğini ortaya koyan çalışmaların geçmişi çok eski değildir. Bu konuda Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği envanteri yapmak üzere TÜBİTAK tarafından desteklenen ve 2003 yılında kullanıma açılan TÜBİVES (Türkiye Bitkileri Veri Servisi) örnek verilebilir. Türkiye, 1992 yılında gerçekleştirilen Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde kabul edilen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni aynı yıl imzalamış ve 1996’da onaylamıştır yılında (eski) Çevre Ve Orman Bakanlığı tarafından “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlanmıştır

22 3.11. Biyogüvenlik Politikaları ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla İlgili Sorunlar Son yıllarda genetiği değiştirilmiş (transgenik) organizmaların insan sağlığı üzerindeki riskleri ve bunların özellikle sınır ötesi hareketleri önemli hale gelmiştir. Bu bakımdan biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı, genetiği değiştirilmiş organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyini sağlamak, amacıyla 2003 yılında “BMBiyogüvenlik (Cartagena) Protokolü” imzalanmıştır. Türkiye Biyogüvenlik Protokolü’ne taraftır. Türkiye’nin söz konusu Protokole taraf olması, transgenik ürünlerin riskini kabul etmiş olduğunu göstermektedir. Bu çabalara rağmen ülkemizde transgenik bitkilerin ithalâtı konusunda hukukî ve kurumsal alanda ciddî boşluklar, bilimsel ve teknik açıdan da önemli ölçüde yetersizlikler bulunmaktadır. Türkiye’de GDO içeren yerli ürün üretimi yoktur, ancak ithal edilen bazı ham ve işlenmiş ürünlerin GDO içerip içermediği, gıda güvenliği açısından fiilen denetlenememektedir.

23 GDO’lu tohumların Türkiye’de satışı yasaklanmış olsa da bu tip ürünlerin ithalâtının kontrolü yapılamamakta, girişler sadece beyana dayalı olarak ve kontrolsüz biçimde olmaktadır. GDO ve ürünlerinin çevreye kontrolsüz salımı yasak olsa da Türkiye’de GDO’ların ekimini kontrol edebilecek etkin bir denetim mekanizması yoktur. Bu alandaki araştırma-geliştirme çalışmalar çok yetersiz olup, teknik altyapı da eksiklikler (uzman, laboratuvar vb.) mevcuttur. Türkiye’nin özellikle, mısır, buğday, soya fasulyesi gibi tarım ürünlerinin üretim ve tüketiminde GDO uygulamaları açısından çokuluslu şirketler tarafından iyi bir pazar olarak görülmektedir. Bu nedenle, tarım, çevre ve teknoloji politikalarının bütünleşik bir anlayışla değerlendirildiği ulusal bir biyogüvenlik politikasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu amaçla 2010 yılında çıkarılan Biyogüvenlik Yasası olmakla birlikte, yasanın yeterliliği konusunda ciddi tartışmalar yapılmaktadır.

24


"3.1.Nüfus ve Kentleşme Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50'sin son 35 yılda meydana gelmiştir. Halihazırda 77.000.000 civarında olan Türkiye’nin." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları