Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

PROF. DR. HALİL İBRAHİM AYDINLI. I. EKOLOJİK DÜŞÜNCE Antik çağlardan beri ekolojik dünya görüşüne yakın ya da insan-doğa ilişkilerinde dengeyi esas alan.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "PROF. DR. HALİL İBRAHİM AYDINLI. I. EKOLOJİK DÜŞÜNCE Antik çağlardan beri ekolojik dünya görüşüne yakın ya da insan-doğa ilişkilerinde dengeyi esas alan."— Sunum transkripti:

1 PROF. DR. HALİL İBRAHİM AYDINLI

2 I. EKOLOJİK DÜŞÜNCE Antik çağlardan beri ekolojik dünya görüşüne yakın ya da insan-doğa ilişkilerinde dengeyi esas alan fikirler ileri sürülmüştür. Çevre ve ekoloji kavramları Türkçe’de aynı anlamda kullanılsa da aslında birbirinden farklıdırlar. Çevre, merkeze insan süjesini alan, onu etkileyen ve ondan etkilenen dış esasları ifade etmekte; ekoloji ise insan ve onun doğal çevresi arasındaki bütüncül organik ilişkiyi içermektedir (Önder, 2007:592). Ekolojik düşüncede, yaşama dair hemen her şey bütünsel bir dönüşüm içerisinde değerlendirilmektedir (Özer, 2001:177).

3 A. Aydınlanma Öncesi: Organik Dünya Görüşü Aydınlanma öncesi organik dünya görüşü iki ayrı dönem olarak ele alınmaktadır. Bunlardan ilki M.Ö. 4000’li yıllardan Ortaçağ’a kadar olan dönem, ikincisi ise Ortaçağ dönemidir.

4 1. M.Ö. 4000’li Yıllardan Ortaçağ’a Kadar İnsan-Doğa İlişkileri Bu yıllar, uygarlığın ve kentlerin ortaya çıktığı yıllardır. Bir kent hayatının var olabilmesi için gerekli olan ve Sjoberg tarafından ortaya konan – ekolojik bir temel, teknoloji ve karmaşık sosyal organizasyonlar gibi- hususlar Mezopotamya’da var olmuştur (Mutlu, 2005:28). İlk tarımsal devrimin ortaya çıktığı Mezopotamya ve Mısır, bu anlamda uygarlığın beşiği olmuştur. M.Ö. 2000’li yıllarda Anadolu kentleri gelişmeye başlamış, sonraları ise Eski Yunan’ın yükselişine sahne olunmuştur.

5 İnsan ve doğa ilişkilerinde bu dönemde, doğa ve insan birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülmüş (organik toplumlarda), insanın doğal çevreye bağımlılık duygusu var olmuştur. Basit teknolojiler yerine doğa güçlerine olan inanç ön planda tutulmuştur. Doğa, aktif bir niteliğe sahiptir ve insan doğaya boyun eğmek durumundadır (Aygün ve Mutlu, 5-10). İnsan-doğa-teknoloji ilişkisine ait düşünceler de bu dönemde üretilmeye başlanmıştır. Eski Yunan’da “doğal durum” fikri genel kabul görmüştür. Stoa Okulu, “doğa yasası” nı öne çıkaran bir anlayışa sahiptir. Buna göre doğaya uygun davranmak, akla uygun davranmaktır. Bu anlayış, insan-doğa uyumunu göstermek açısından çarpıcıdır. Stoa Okulu savunucularına göre, doğaya uygun davranmanın amacı mutluluğa ulaşabilmektir. Akla uygun davranılarak doğaya uygun hareket edilmiş olmakta ve bunun sonucunda da mutluluk elde edilmektedir (Göze, 2005:58).

6 2. Ortaçağ’da İnsan-Doğa İlişkileri Ortaçağ’da dine dayalı bir felsefe gelişmiş gerek batıda gerekse doğuda doğa, Tanrı tarafından yaratılan ve düzenlenen statik bir sistem olarak düşünülmüştür. Ortaçağ’da ortaya konan felsefi düşüncelerin temelinde de Antik Yunan düşüncesi bulunmaktadır (http://www.felsefe.gen.tr). Ortaçağ siyasal düşüncesi büyük ölçüde Hristiyanlık’tan etkilenmiştir. Hristiyanlığın en belirgin görüşü, önemli olanın bu dünyanın değil, öteki dünyanın oluşudur. Buna göre yoksulluğa isyan etmek ve servet hırsı en büyük günahlardır. Yani insanın maddi nimetlere yönelmesi günah sayılmaktadır. Ancak, Hıristiyanlık tarih boyunca tek bir öğretinin etkisinde kalmamıştır. Protestanlık buna en iyi örnektir.

7 Doğu Düşüncesi ve İslam’da insan ve doğa ilişkileri konusunda Doğu ve Uzakdoğu düşüncesinin, ekolojik düşünceye uygun bir yapıda olduğu uzun yıllardır öne sürülmektedir. Taoizm ve Konfüçyizm’de de Tabiata karşı bir bağlılık vardır. Hindu Geleneği’nde de tabiata yakın olma durumu söz konusudur. İslam, insan ile tabiatı birbirinden ayırmayan bütüncül (holistik=tevhidi) bir kâinat görüşüne sahiptir. İslam’da tabiat ilimleri ile din, insan ile tabiat arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu nedenle insan tabiatı “öteki” olarak görerek, onu sömürme yoluna gitmez. İslam düşüncesinde insan, aşkın ve tabiatüstü olanın peşinde olup, insanın bu dünyada görünmesinin sebebi, eşyanın bilgisini kazanmaktır. Kısaca özetlenecek olursa, Doğu düşüncesinde tabiat kutsal ve manevidir (Görmez, 2001:70).

8 B. Aydınlanma ve Modernite: Mekanik Dünya Görüşü Aydınlanma ve modernlikle beraber dünyanın algılanma şekli değişmiş, öncesinde var olan mitsel- dinsel algılama biçiminden oluşan dünya görüşü rasyonel düşünce biçimiyle yer değiştirmiştir. Rasyonel düşünüşle birlikte dünya artık yalnızca akıl aracılığıyla açıklanmaya çalışılmıştır (Hacımuratlar, 2011:378).

9 Ortaçağ’ın Organik Dünya Görüşü, Aydınlanma ve Modernite dönemine geçişle birlikte yerini yeni bir anlayışa bırakmıştır. Bu anlayış, Mekanik Dünya Anlayışıdır. Mekanik anlayışın temelinde dünya saat misali bir makine olarak tasarlanmıştır. Cansız doğanın farklı parçaları insanlık tarafından değiştirilebilir (Mutlu, 2005:30-31). Bugün dahi hakimiyetini sürdüren bu anlayışın kökleri fizik ve astronomide önemli başarılar sağlayan Copernicus, Gallileo ve Newton’a kadar uzanır.

10 Aydınlanma felsefesi ile organik dünya görüşünün temelinde var olan “doğanın bilgisini açıklamaya” dair yaklaşım yerini “doğaya egemen olma” düşüncesine bırakmıştır. Bunun sonucunda ise sistemli bir şekilde ekosistemin zarar görmesi söz konusu olmaya başlamıştır (Mutlu, 2005:30). Copernicus’a göre yeryüzü evrenin merkezi değil, bir galaksinin içinde dönen üç-beş gezegenden biridir. Gallileo ise, Copernicus’un hipotezini geliştirmiştir. Teleskopun da yardımıyla keşfettiği doğa yasalarını formüle etmek için kullandığı matematiksel dil ile bilimsel deneyimi birleştirmiştir. Bacon da, deneysel bilim yöntemini savunmuş ve Tümevarım, deneyler yaparak, bunlardan genel sonuçlar çıkarmak yöntemidir. Bacon’la birlikte, organik dünya anlayışı yerini “Makine tarzındaki dünya algılayışı”na bırakmıştır. Bacon’la birlikte bilgi, doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak için kullanılmaya başlandı.

11 Descartes, bilim için “kesin bilgi” nitelemesini kullanmıştır. Bu inanç, “Kartezyen anlayış”tan kaynaklanmaktadır. Kartezyen Anlayış, analitik ve tümdengelimci (indirgemeci) bir niteliğe sahiptir. Yani fikir ve sorunları parçalara bölmeyi ve onları kendi mantıksal yapıları içinde düzenlemeyi içermektedir. Kartezyen düşüncede, fiziksel dünya, zihinsel dünyanın karşısında ayrı bir dünya olarak kurulmuştur. Bunun diğer bir yansıması, zihin-beden ikiliğidir. Bu ikilik sayesinde, insanın kendisini doğadan ayrı ve onun üzerinde bir varlık olarak görmesi mümkün olmuştur. Yani ruhtan yoksun fiziksel dünya ve insan dışındaki tüm canlılar, ruha sahip insanın hizmetine sunulmuş bir makine olarak algılanmıştır. Newton ise Bacon ve Descartes’i birleştirerek, günümüz biliminin dayandığı metodolojiyi ortaya koymuştur. Newton’a göre gözlemle başlayan bilimsel yöntem, matematiksel bir anlam kazanır. Dolayısıyla Kartezyen evren anlayışı ve bilimsel devrim, tabiatın sömürülmesi için bir dayanak oluşturmuştur.

12 C. Aydınlanma Düşüncesi, Kartezyen ve Mekanik Anlayışın Eleştirilmesi Aydınlanma ve Modernliğin ilk eleştirilerine Rousseau’da rastlamak mümkündür. Rousseau, insan-doğa ilişkisine yönelik Modern Düşünceye aykırı fikirler ileri sürmüştür. Rousseau, insanın yapay bir uygarlık tarafından bozulmuş olduğu düşüncesinden hareketle, mülkiyetin insanlar arasında eşitsizliği getirdiğini, doğa durumunda eşitlik var olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca Rousseau, doğaya müdahalelerin sadece insan ihtiyaçlarına yetecek kadarıyla sınırlandırılması gerekliliğini vurgulamıştır.

13 Heackel, Ekoloji sözcüğünü ilk kez kullanan kişidir. Heackel ekolojiyi ilk defa 1866’da yayınlanan “Generalle Morphologie” adlı eserinde kullanmıştır. Ona göre ekoloji, bir hayvan veya bitkinin organik ve inorganik çevresiyle ve diğer canlılarla kurduğu dostça veya düşmanca ilişkilerin toplamıdır. Ekolojik Düşüncede, daha öncede vurgulandığı üzere var olan bütüncül düşünce, modern bilim, akılcılık, aydınlanma, sanayileşme ve modernite gibi yaklaşımlara eleştirel bir tutumu içinde barındırmaktadır. Hatta ekoloji için “modernite karşıtı kültürel geleneğin bir parçası” nitelemesi de yapılmaktadır (Aygün ve Mutlu, 4-9).

14 Marx, bir Aydınlanma düşünürü olmasına karşın, ekolojik düşünceler de ortaya koymuştur. Marx, dönemin hakim iktisadi anlayışının aksine, doğal kaynakların önemini vurgulayarak, işçinin doğa olmadan hiçbir şey yapamayacağını ileri sürmüştür. Yine Marx, organik bir anlayışla, doğayı insan bedeninin bir parçası olarak görmüştür. Ona göre insanla doğa arasındaki uyumlu ilişki, kapitalizmle bozulmuştur.

15 Mekanistik dünya görüşünden ekolojik görüşe geçmede önemi büyük olan bir düşünür de Malthus’tur. O’na göre doğal kaynakların tüketen insanların nüfussal olarak artışı, doğal kaynakların artışından daha fazla olduğu için doğal kaynakların yeterliliğinin sağlanması adına nüfus artışı da kontrol altına alınmalıdır (Yaylı ve Çelik, 2011: 370). Malthus’un “Nüfus Teorisi”, ekolojik düşünceye önemli katkı sağlamıştır. Malthus’a göre besin kaynakları aritmetik olarak artarken, nüfus geometrik olarak artmaktadır. Yani Ona göre kaynaklar, Kapitalizm ve Modernite’nin iddia ettiği gibi sonsuz ve sınırsız değildir ve korunması gerekir.

16 Einstein’in, fizik alanında enerji ile ilgili buluşu, bir anlamda İzafiyet Teorisi’nin doğumuna yol açarak, Aydınlanmanın ürettiği pozitivist bilim anlayışını alt üst etmiştir. Einstein’in E=mc² formülü, enerjinin maddenin parçalanmasıyla ortaya çıktığını ve maddenin parçalanmasıyla her yerde aynı miktarda enerjinin ortaya çıkacağı düşüncesi yerine, zaman ve mekan boyutuna bağlı olarak enerjinin değişim göstereceğini belirten düşünce “izafiyet”i ortaya çıkarmıştır. Kuantum Teorisi, organik ve bütüncül bir dünya teorisinin oluşumuna katkıda bulunarak, ekolojik düşünceyi geliştirmiştir.

17 Ütopyalar da ekolojik düşüncenin gelişiminde önemli rol oynamıştır. T.More, tam da sanayileşmenin revaçta olduğu bir dönemde, teknik ve sanatların insanın yaşamını sürdürmesine yetecek düzeyde olması gerektiğini söyleyerek, ekolojik bir bakış sergilemiştir. Robert Owen da 1800’lü yılların başlarında Scotland’daki “New Lanark” adlı yerleşmesi deneyi ile çevreci ütopyayı hayata geçirmeye uğraşmıştır. Proudhon, Simon ve Fourier’in sanayi toplumuna karşı ürettikleri ütopyalar yanında anarşistlerden Kropotkin, Golwin de konu ile ilgili düşünenler arasında sayılabilir. Ebenezer Howard’ın “Bahçe Kentleri”ni de bu bağlama katabiliriz.

18 Dolayısıyla fizik bilimlerindeki bu dönüşüm, örneğin tek gerçekliğin olmadığı, farklı bakış açılarının bulunabileceği, genel geçer kuralların olmayacağı yeni bilimsel paradigmaların dayandığı unsurlar olmuştur (Al, 2002:73), 20. yüzyılda sosyal bilimlere de yansımış ve Aydınlanma düşüncesi ciddi anlamda tartışılmaya ve bütüncül (holistik) yaklaşımlar gelişmeye başlanmıştır (Görmez, 2001:75). Mekanik Dünya görüşünün eleştirilmesi ve yeni bir organik dünya görüşünün temellerinin atılmasını Capra’nın «Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası» adlı eseri sistemli bir şekilde ortaya koymaktadır.

19 Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası adlı eserinde, Batının mekanik dünya görüşünden, ekolojik dünya görüşüne evrilmede bir dönüm noktasında olduğunu belirtmektedir. Capra’ya göre aydınlanmanın ürünleri olan Newtoncu kartezyen evren paradigmaları yerlerini, fiziki arka planları Quantum fiziğinden, metafiziğini ise Doğu mistisizminden alan “Sistemler Teorisi”ne bırakmaktadır. Capra bu dönüşümün somut izlerini üç alanda gözlemlemektedir: Ataerkilliğin hakimiyetini yitirmeye başlaması. Fosil yakıtlar çağının sona erişinin üzerimizde oluşturacağı baskı. Kültürel bir özellik taşır. Bu değişim özel bir gerçeklik anlayışını biçimleyen düşünce, algılama ve değerlerin kökten değişimini sağlayacak olan paradigmal bir değişimdir.

20 Yakın zamanlara kadar modern Batı toplumu için geçerli olan paradigma, içerisinde bilimsel devrim, aydınlanma ve sanayi devrimini de barındıran akımları ve bunların ürettiği kültürü içermektedir. Batı kültürünün değerleri, bilgiye ulaşmada geçerli tek yaklaşım olarak “bilimsel yönteme” inancı, yani, temeli maddi yapıtaşlarından ibaret olan mekanik bir evren anlayışını ve ekonomik ve teknolojik büyümeyle ulaşılmış “sınırsız maddi ilerlemeye” olan inancı içermektedir.

21 Bütün bu düşünce ve değerler geçen on yılda fazlasıyla indirgemeci ve sınırlı bulunup yeniden bir gözden geçirmeyi gerekli kılmıştır. Capra’ya göre kültürel evrim açısından bakıldığında, mevcut paradigma değişiminin bütün Batı uygarlığının ve çoğu öteki kültürlerin bağlı oldukları değer sistemlerinin düzenli dalgalanan daha kapsamlı bir sürecin parçası olduğu görülebilir.

22 Capra bu değer dalgalanmalarını Sorokin’inin geliştirdiği üçlü değer sistemine atıfla açıklamaktadır. Sorokin’inin modelinde, Duyumsal Ülküsel Düşünsel olmak üzere üç değer sistemi vardır. Duyumsal değer sistemi, yalnızca maddenin asıl gerçek olduğunu belirtir. Ülküsel değer sistemi ise, gerçekliğin maddi dünyanın ötesinde manevi alemdi bulunduğunu ve bilgiye manevi tecrübe yoluyla ulaşılabileceğini ifade eder. Bu değer sisteminde adalet, erdem, doğruluk gibi evrensel standartların olduğu kabul edilir.

23 Ülküsel/manevi gerçeklik kavramının batılı örnekleri Platoncu idealar, yahudi ve hristiyan tasavvurlarını kapsar. Benzer düşüncelere Hinduist, Budist ve Taoist kültür içinde de rastlanır. Düşünsel değer sistemi ise, duyumsal ve ülküsel değerlerin bir sentezidir. Buna göre, asıl gerçeklik, hem duyusal, hem de duyuüstü yönlere sahiptir. Capra’nın da paylaştığı bu modele göre, mevcut paradigma değişimi ve sanayi çağının sona erişi, bir başka olgunlaşma dönemi ile aynı zamanda bir duyumsal kültürün (pozitivizm) sonu demektir.

24 Yeni bir duyumsal dönemin doğmasına yol açan 15. ve 16. yüzyıllarda aydınlanmanın değer sistemleri, Descartes ve Newton’un bilimsel görüşleri ve sanayi döneminin teknolojisi ile belirginleşmiş bir dönem olan ve 19. yüzyıllarda ülküsel ve düşünsel dönemler yavaş yavaş gerilemiştir. 20. yüzyılda, özellikle de son çeyreğinden itibaren bu kez duyumsal değer ve düşünceler gerilemektedir.

25 Sonuç olarak, ataerkilliğin çöküşü, fosil yakıtlar çağının sona erişi ve bu sürece zemin olan ve katkıda bulunan duyumsal kültürün sona ermesiyle paralel olarak işlemektedir. Batı kültüründe kadın genel olarak edilgen ve alıcı özellikleriyle, erkekse etkenlik ve üretkenlikle tanımlanmıştır. Bu düşünce Capra’ya göre Aristo’nun cinsellik düşüncesine kadar geri gitmekte ve erkeklere boyun eğen bir teb’a rolündeki kadını korumak adına bilimsel/rasyonel bir mantık olarak yüzyıllar boyu kullanılmıştır.

26 Capra modern düşüncedeki sezgi-akıl ayrımını ve bunun kadın üzerindeki etkisini dile getirmektedir. Buna göre rasyonel ve sezgisel biçimler, insan zihninin görev yapan bütünleyici biçimleridir. Rasyonel düşünme, doğrusal (lineer) ve çözümleyicidir (analiktir). Görevi bölmek, ölçmek ve kategorileştirmek olan zihin bölgesine aittir. Bu nedenle rasyonel bilgi parçalara bölünmeye eğilimlidir. Sezgisel bilgi, gelişmiş bir bilinçlilik durumundan doğan, gerçekliği doğrudan doğruya zihinsel olmayan durumlara dayanır. O, birleştirici, holistik ve doğrusal olmayana eğilimlidir. Bundan dolayı rasyonel bilgi “ben merkezli” bir faaliyet, sezgisel bilgi ise “ekolojik yönelimli” bir faaliyettir.

27 Öte yandan doğanın sömürülmesi, bütün çağlar boyunca doğayla özdeşleştirilmiş bulunan kadının sömürülmesiyle baş başa gitmiştir. En erken dönemlerden beri doğa ve özellikle yeryüzü, yumuşak ve besleyip büyüten bir “anne” olarak, ama aynı zamanda vahşi ve dizginlenemeyen bir “dişi” olarak görülmüştür. Oysa ataerkillik öncesi dönemde (aydınlanma öncesi dönemde) kadının birçok yönü yüceltilmiştir. Ataerkil yapı altında “iyi kalpli doğa” imgesi edilgen bir imgeye dönüşmüştür. Bu durumda kadın erkeğe göre pasif ve ona tabi bir cins olarak betimlenmiştir.

28 Newtoncu bilimin doğuşuyla kadının çalıştırılması ve sömürülmesinin yanısıra, doğa da çalıştırılabilir ve sömürülebilir mekanik bir sistem şeklinde algılanmaya başlanmıştır. Kadın ve doğa arasında kurulan bu “antik” bağ, kadının tarihi ile çevrenin tarihi birbirine eklemlenmektedir. Bu, feminizm ile ekoloji arasında kendini gösteren doğal bir akrabalığın da kaynağıdır. Rasyonel düşünme doğrusaldır. Oysa ekolojik bilinçlilik doğrusal olmayan sistemlerin sezgisinden doğar. Ekosistemler, doğrusal olmayan çevrimler ve dalgalanmalara dayalı dinamik bir dengeyi yansıtırlar.

29 Belirsiz ekonomik ve teknolojik büyüme doğal dengeyi bozacak ve çeşitli zararlara yol açacaktır. Evrenin mekanistik modeli 17. yüzyıldan kaynaklanmış olan doğrusal düşünme üzerindeki vurguyla birleşmiş ve bu tavır sağlıksız ve aynı zamanda “insanlık dışı” bir teknolojiyi doğurmuştur. Bu teknoloji, doğal/organik çevreyi basitleştirmiş, yapay/prefabrike bir çevreye dönüştürmüştür Bu teknoloji aynı zamanda denetim, kitlesel üretim ve standartlaşmayı hedeflemiş ve çoğunlukla sonu belirsiz büyüme yanılsamasını sürdüren merkezi yöneticilere tabi olmuştur.

30 Batı ve kültürü görüldüğü gibi evrene bir “makine”, kadına ve doğaya da üzerinde hakimiyet kurulması gereken birer “nesne” olarak yaklaşmıştır.Bu yaklaşım, günümüzde yaşanmakta olan birçok antropolojik ve ekolojik sorunun da kaynağıdır (Bıçkı,

31 KAYNAKÇA Kemal Görmez, Çevre Sorunları ve Türkiye, Gazi Kitabevi, Ankara, Doğan Bıçkı «Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası: F. CAPRA», M. Akif Özer (2001), “Yeşil Hareket: Alman Yeşilleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Sayı:1, ss Tuncay Önder(2007), “Yeşil Siyaset”, Siyaset, Ed:Mümtaz’er Türköne, Lotus Yayınları, 7. Baskı, Ankara. Ayferi Göze (2005), Siyasi Düşünceler Tarihi, Beta Yayınları, 10. Bası, İstanbul. Banu Aygün ve Ahmet Mutlu (1961), “Ekolojik Toplumun Organik Toplumla İlişkisi Üzerine”, Ankara SBF Dergisi. Ahmet Mutlu, Ekoloji ve Yönetim Düşüncesi, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2005, zerine-bir-inceleme-ecology-and-administration-idea-a-study-on-the-social-ecology-and-the-sustainable- development, erişim tarihi: Hamza Al (2002), Bilgi Toplumu ve Kamu Yönetiminde Paradigma Değişimi, Bilimadamı Yayınları, Kasım. Hasan Yaylı ve Vasfiye Çelik (2011) “Çevre Sorunlarının Çözümü İçin Radikal Bir Öneri: Derin Ekoloji”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:26 erişim tarihi:


"PROF. DR. HALİL İBRAHİM AYDINLI. I. EKOLOJİK DÜŞÜNCE Antik çağlardan beri ekolojik dünya görüşüne yakın ya da insan-doğa ilişkilerinde dengeyi esas alan." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları