Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

MEVLÂNA, MEVLEVİLİK VE SEMÂ 17.12.2012 Hazırlayan ve Sunan ALI RIZA SAYSEN.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "MEVLÂNA, MEVLEVİLİK VE SEMÂ 17.12.2012 Hazırlayan ve Sunan ALI RIZA SAYSEN."— Sunum transkripti:

1 MEVLÂNA, MEVLEVİLİK VE SEMÂ Hazırlayan ve Sunan ALI RIZA SAYSEN

2

3 "Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi, yeni şeyler söylemek lazım."

4 Öykümüz bundan 8 asır önce başlıyor.. Anadolu, Moğol istilasından sonra ezilmiş, yorgun düşmüş; adeta çökmüş bir vücut halinde. Kaba kuvvet, kılıç şakırtılarının şimşek gibi dağıttığı yörede son sözünü söylemiş… Anadolu insanı, bu çöküntüden kurtulmak için benliğini ısıtacak bir güneşin doğmasını bekliyor…

5 Ve sonunda beklenen oldu: 30 Eylül 1207 günü, Yâni 805 yıl önce, Anadolu insanını ve ardından dünyayı etkileyecek olay, meydana geldi:

6 Hâlen Afganistan sınırları içinde kalan Horasan’ın Belh Şehrinde bir bebek, dünyaya gözlerini açtı. Adını Muhammed Celalettin koydular. Daha sonra efendimiz anlamına gelen MEVLANA adını alacak olan bu çocuk, Horasan’daki o bereketli kökten Anadolu’ya, uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonunda, taze bir dal gibi uzandı… ve böylece Moğol ordularının maddi ve manevi bir harabeye çevirdiği Anadolu’nun ortasında, bir bahar rüzgârı gibi esmeğe başladı...

7 Anadolu'nun cefâkar topraklarının gerçek sahipleri, esmeğe başlayan bu bahar rüzgarı ile,gönüllerinde bir serinlik duymağa başladılar. Bu serinlikle birlikte, yemyeşil vâdilerin ıssızlığında, gökyüzüne doğru tüyleri diken diken eden bir feryad, "Ben Mevlâna’yım" diye haykırmağa başladı. Bu haykırış, topraktan fışkırıp gökyüzüne yükseldi. Gönüllere dolacak ince bir yağmur şeklinde inim inim inlemeye dönüştü: Biz birleştirmek için geldik… ayırmak için değil. Seviyoruz… işte hayatımızın güzelliği bu yüzden. Ben, Allah’a ve insana inanıyorum. Kadın erkek, zengin fakir, siyah beyaz, hıristiyan, müslüman ayırımı yapmıyorum… Bütün insanlar kardeştir. Onun için sizleri, Allah’ın sevgi çatısı altında toplanmağa çağırıyorum. Zaman içinde, Mevlânanın bu sözleri, alevden satırlara dönüştü… kaleme aldığı eserleri, geleceğin insanlarına, birer mektup olarak gönderilmeğe başlamıştı:

8 Tarihler 15 Kasım 1244’ü gösteriyor. Mevlana 37 yaşında… Tebriz’li Şems ile karşılaşıyor. Şems, üstün kişilikli bir insan… ve Mevlana’ya, Allah'ın ilâhi büyüklüğünü ve güzelliğini gösteren bir gönül adamı. Şems’in gösterdiği yol sâyesinde, Mevlana'nın şiirleri bir aşk ve coşku volkanına dönüşüyor...

9 Aslında Mevlâna Şems'de, "Mutlak Kemâl’in varlığını"… yüzünde de " Allah’ın envârını, yâni Nur’larını« görmüştü. Mevlana Şems’e, Kâinata yaklaşır gibi yaklaştı… Evren’e yaklaşım da: Allah’tan ibaret.... Her şey, her yer, herkes O...

10 Mevlâna’nın her şiirinde, gönül soframıza, kozmik haritadan devşirilmiş manzaralar dökülüyor: “Kâh güneşe benziyorum, Kâh incilerle dolu bir denize. Gönlümün içinde bir gök küre var… dışında bir yer küre.. Dünya küpünün içinde, bir balarısı gibi uçup duruyorum.”

11 Anadolu, dinlerin ve tarikatlarının kaynaştığı, kültürlerin harman olduğu,…ve asırlar boyunca bunların beraberce yaşama zorunda bulunduğu bir yöre... Dolayısıyla böyle bir yörede, hangi millet ve hangi inanç sistemi daha insancıl ve hoşgörülü davranırsa, o sistem egemen olacaktı. İşte bu tarihi dönemde Türklük ve İslam Tasavvufu, Yunus Emre’ler, Mevlâna’lar, Hace Bektaş-ı Veli’ler sâyesinde, asırlar sürecek bir mânâ ve madde egemenliğinin temellerini attı. Mevlâna’nın savunduğu manevi değerler, bügün de kıymetlerini aynen koruyor. O, barış derken dünya barışını… hoşgörü derken tüm insanlar arasında hoşgörüyü… sevgi derken dini, dili, ırkı ne olursa olsun, hiç ayırım yapmadan bütün dünya insanları arasındaki sevgiyi kastediyor.

12 Mevlana insanı, yaradılış amacının başlangıcı ve sonu sayıyor… ve bu yüzden dinlerin üstüne çıkıyor. İşte onun içindir ki, Hakk’a yürüyüşünden (vefatı) üzerinden 8 asır geçmesine rağmen, bugün bütün dünya insanlarının en çok muhtaç olduğu bir hoşgörü Mâbedini, sevgi pınarı içinde inşa etmeğe çalışan bir yüce insan.

13 Burada bir gerçeği vurgulamamız gerekiyor: Mevlevilik de, ezoterik bir kurum. Fakat Mevlevilik, Mevlâna’nın sözlerini ve davranışlarını tarikat hâline getirmekten başka bir icrada bulunmamış.. Yâni Mevleviliğin, 21.yüzyılda bile dünyanın dört köşesinden hayranlar bulması… 17 Aralık anma törenlerinde insanların akın akın Konya'ya koşmaları, aslında Mevlevilik için değil… Mevlâna İçin. Mevleviliğin bir tarikata dönüşmesi, Mevlâna’nın Hak’ka kavuşmasından sonra meydana gelmiş. Mevlâna sağlığında şeyhlik, pirlik, tarikat kuruculuğu gibi davranış ve unvanlardan hoşlanmadığını etrafına sezdirmiş bir yüce insan….

14 Tarikatın merkezi Konya. Diğer şehir ve ülkelerdeki Mevlevihaneler, Konya’dan yönetilirmiş. Yine bir gerçek… Mevleviler tarih boyunca halkın politik ve ekonomik sorunlarına ilgi duymamış; daha çok felsefi yaklaşımlarla gündemde kalmak istemişler...

15 Bana katılır mısınız bilemem…Mevleviliğin günümüzdeki görünüşü, oldukça “turistik”. Mevlevi âdap ve erkânı, kimi çevrelerce turizmin, dolayısıyla ekonominin hizmetine verildi. Mevlâna bugün, tutunacak bir kapı arayanların… tekke, yatır, evliya türbesi gezen ve mum yakma alışkanlığı olanların; hatta inanç bunalımı geçirenlerin, ayrıca temel bilgilerden bile yoksun olmalarına rağmen, dinler ve inançlar üstü sentezler bulmaya kalkanların iltica ettiği bir “ilticagâh” haline geldi. Mevlâna bugün, Konya’daki türbesini bir çeşit günah çıkarma yeri sayan kadın-erkek gezginler ordusunun, adeta bir ağlama duvarı olmuş vaziyette.

16 Unesco, 1990 yılını «Yunus Emre ve Sevgi Yılı» olarak bütün dünyaya ilan etmişti. Hatta bendeniz dostunuz da bu vesileyle ve T.C.Kültür Bakanlığımızın da desteğiyle Fransa’da 8 ayrı yerde, Yunus’umuz İle birlikte Anadolu’muzun diğer bazı gönül erleri hakkında konferanslar vermiştim. İşte Unesco 2007 yılını da, “Mevlana ve Sevgi Yılı” ilan etmişti ve dünya genelinde bir çok etkinlik düzenlenmişti. Bugünlerde de, bazı yerlerde Mevlâna esintileri almağa başladık. Bazı kurumlar, dernek ve vakıflar Mevlâna’yı –turizmin hizmetinde de olsa- ele almaya başladılar. 7 Aralık’ta «Sevgi ve Hoşgörü Yürüyüşü» ile başlayan anma törenleri, bugün, yâni 17 Aralık’ta Konya ile beraber diğer şehirlerde de gerçekleştiriliyor. Sayın Başbakan ile Sayın Ana Muhalefet Lideri başta olmak üzere birçok insan, Mevlâna’ya yaraşan güzellikte, aynı ulvî havayı beraberce soluyacaklar.

17 Gelelim Mevleviliğin en ezoterik özelliklerinden biri olan : SEMA’ya: Semâ, günümüzde yerli yabancı insanların dikkatini çeken en büyük unsur… Semâ ne demek? Semâ, musiki nağmelerini dinlemek… ama dinlerken vecde gelip harekette bulunmak demek. Semâ yaparken, âdeta kendinizden geçiyorsunuz… yâni kendi iç dünyanıza, kendi evreninize dönüyorsunuz. Buna da MUKABELE deniyor. Mukabele ânında ortada, dertlerini sayıp döken; benlikten geçmiş, ruha teslim olmuş bir başka beden var. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir” adlı eserinde semâyı, şu söz oyunlarıyla yansıtıyor. “Burada her şey, yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında dönüyor. Semâzen derviş, Allah’a doğru yükseliyor ve O'nda kayboluyor… O'ndan doğuyor ve O’ndan ayrılıyor… tekrar O'nunla ve birbiriyle birleşiyor...

18 Çok iyi bilirsiniz, Mevlana: “Hamdım, piştim, yandım” demiş.Bu söz, bütün bir tasavvuf yolunun da âdeta mükemmel bir özeti gibi: Aziz Dostlar, biraz derinlere daldığımızda İnsan Nefsinin, kat kat olduğunu öğreniyoruz. Nefs, birinci katta ham, henüz işlenmemiş bir cevher halinde; arıtılmaya, saflaştırmaya muhtaç. Ve biz benliğimizi arıyoruz. Benliğimizi aramak, dairenin merkezine doğru çetin bir yolculuğa çıkmakla başlıyor. Yolculuk, merkeze doğru daralan ve giriftleşen halkalar boyunca sürüp gidiyor. Ancak çetin sınavlarla, tuzaklarla dolu bu yolculukta, yalnız başına yürünmüyor. Çünkü, bir kılavuz olmadan, daha önce aynı tecrübeleri yaşamış bir “mürşid” olmadan çıkılan yolculuklarda nefsi, kurtlara ziyafet olarak takdim etmek de var. Ve aslında, “Yolculuk”lardaki sınavlar, yolcunun içindeki cevherin olgunlaşmasına, yolcunun pişmesine, daha doğrusu hakiki hüviyetini bulmasına yardımcı olmak için yapılıyor...

19 Yanmak nedir? Yanmak; eksiklerle, kusur ve hatalarla dolu “beşer” den, “mükemmel insan”a (insan-ı kâmile) doğru yükselebilmek demek...Başka bir deyimle yanmak demek, yeniden doğmak üzere ölmek demek. Yanmak demek ruhun, misafir olarak bulunduğu bu dünyadan evine, özüne, yâni “kaybedilmiş cennet”ine dönüşü demek... Peki Yanan ne? Yanan; ham olan her şey. Yanan; yabancılaşmış ve uykuda olan benliğin gördüğü bütün rüyalar ve yalanlar. Dolayısıyla, Aşk'ın ateş sofrasına, bütün bu sevgili yalanlarını olanca cömertlikleriyle dökmeyenler, hamlıktan hayatları boyunca kurtulamayacaklar.

20 Mevlevi dervişleri SEMA’YI özel bir yerde gerçekleştiriyorlar. Bu özel yere SEMAHANE deniyor… Sema’yı uygulayacak dervişe ise, SEMAZEN...

21 Semâhanenin sağ tarafı madde âlemi... Sol yanı ise, o madde âleminin içi; yani görünmeyen mâna âlemi... Bu mâna âleminde her şey, semboller aracılığıyla anlatılıyor.

22 Semâzenlerin elbiselerine HIRKA, uzun iç gömleklerine TENNURE deniyor. Semâzenler başlarında deve tüyü renginde bir SİKKE taşıyorlar. Sikke, mezar taşını simgeliyor... TENNURE, kefenin simgesi olduğu kadar; gökyüzünün, yâni ruhlar âleminin de sembolü.. Mevlevi dervişi semâ ânında, musikiye uyup sağdan sola, kollarını açarak dönüyor.

23 Mevleviliğin en büyük sembollerinden biri olan NEY. Ney, Sema’da, Kıyamet Günü İsrafil'in üfleyeceği SUR BORUSU’nu simgeliyor. Ney aynı zamanda, yedi deliğinden ve insan sesine en yakın sesi çıkaran enstrümanlardan biri olmasından dolayı, İNSAN’ın da simgesi.

24 Ve semâzenler neyin –Sŭr Borusu'nun- sesiyle ALLAH’la birliğe-vahdete ulaşmak üzere, dirilmeğe başlıyorlar. Buna, DEVR-İ VELEDİ’ye kalkış deniyor... Semâ Âyini içindeki üç devir, ya da üç selâm: BİLME, GÖRME ve OLMA erdemlerinin sembolizması…

25 Dikkat buyrulursa Semâ başlamadan önce, Semâzenler kollar çapraz, eller omuzlarda, DEDE’den izin isterler. İzni alan yavaşça kollarını açar ve müziğin ritmine uyarak dönmeğe başlar.

26 Ve Semâ ederken baş omuza düşmüş; sağ el dua edercesine göğe açık; sol el, avuç ayası yere dönük, aşağıya doğru sarkmıştır. Artık semâzen, insanlar ile MUTLAK VARLIK arasında bir köprü oluşturmaktadır: “HAK’tan aldığımızı, halka veririz... Hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz.. Biz yokuz... Görünüşte var olan Allah’tır. Biz Allah’a vasıtalık eden bir sûretiz….

27 Evet… az önce de belirttiğimiz gibi tennûresinin içinde erimişçesine savrulan Semâzen, bir eliyle gökyüzünden aldığını, öbür eliyle insanlara dağıtma gayretine giriyor…

28 Sema sırasında, tennûrelerin içinde erimişçesine savrulanlar; azığı aşk olan ruhlar. Gönüllerini gerçek birer gök küre… vücutlarını gerçek birer yer küre hâline getiriyorlar. Yanaklarını bir gülün yapraklarına dayamış gibi boyunları bükük, dünyanın gamından, telâşından uzak, cân şerbetini içmişcesine sarhoş olarak, dönüyorlar. Aynen, kendini tanıma, kandini bilme yolundaki her insanın yaptığı gibi… dönüyorlar.

29 Ve onlar döndükçe yer dönüyor, boşluk dönüyorr, âlem dönüyor. Işığın etrafında dönmeye mahkûm pervaneler gibi, aşk şerbetini içen canlar, Hakikat’in etrafında dönüyorlar. Canlar, gezegenlerin, güneşin, ayın, dünyanın, evrenin dönüşüne katılıyorlar. Artık yer ve gök, ışık ve karanlık, dünya ve âhiret birbirine geçiyor. Artık, Vahdet (Birlik) arayışı başlamıştır.

30 Ve diller susuyor, akıl susuyor, fikir susuyor. Dile gelen, yanık sesinden çıkan sırlarıyla ney oluyor… kudüm oluyor… cezbe oluyor… Bir de Gönüller Sultanı Mevlâna söz alıyor: “Canların Kâbe’sisin sen, çevrende tavaf etmedeyim”. “Semâ’ya girdin mi, iki dünyadan da dışarı çıkarsın. Semâ’nın şu âlemi, iki âlemden de dışardadır. Yedinci göğün damı, yüce bir damdır. Amma Semâ merdiveni, bu damı da aşar geçer. Ondan gayrı ne varsa ayağınızın altına alın, vurun ayağınızı… ezin. Semâ sizin malınız, mülkünüz; siz de semânın malı, mülküsünüz.”

31 Evet aziz Dostlarım gün geldi, her fâninin başına gelecek olan o mutlak son… Mevlâna’nın da başına geldi. İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, bundan tam 739 yıl önce bugün… 17 Aralık 1273 Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek, 66 yaşında iken ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs diyorlar. Şeb-i Ârus’un derin anlamları var: “Gerdek Gecesi”, "Düğün Günü", "Sevgiliye Kavuşma Günü“, “Hakk'a Vuslat Günü” gibi derin anlamlar. Ve Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlıyor, yaşam boyunca devam ediyor ve öbür âleme kavuşmakla tamamlanıyor.

32 Mevlânâ, çağımızın insanını, bir eli tā uzaya ulaşmış insanını -ileri uygarlık düzeyine rağmen- yarım bırakan sevgisizlikten kurtarmak için geldi ve şöyle haykırdı: " Halkla candan kul oldum, Cânım canlarına karıştı, birleştiler. Ben bir canım amma, yüzbinlerce cânım var benim."

33 Mevlânâ: "Ölümümüzden sonra türbemizi yerde aramayın; bizim mezarımız ariflerin, insanlığı sevenlerin gönlündedir". demişti.. Mevlânâ'daki kişinin kendini tanıma, kendini bilme anlayışı birçok düşünüre belki de ilham kaynağı olmuştur; kim bilir? Fakat bildiğimiz bir husus var:

34 Bildiğim husus şu Aziz Dostlarım… sizler, Mevlâna’nın tâ 13.Y.Yıl Anadolu'sundan gelen seslenişlerini en iyi idrak edebilen ve 21.yyılın Türkiye'sine ve buradan da bütün dünyaya en iyi yansıtabilecek olan bireylersiniz. Olmasaydınız bu iletiyi almayacaktınız. Dolayısıyla sizin gibi bir aydının en büyük görevlerinden biri de bu yansıtma görevi olmalıdır. Bu düşüncelerimin ışığında insanları birliğe, dirliğe, dostluğa, barışa, yâni sevgiye çağıran bu sese selam olsun diyerek sükût ediyorum. Beni okuma lütfunda bulunduğunuz için de teşekkür ediyorum. ALİ RIZA SAYSEN 17 ARALIK 2012


"MEVLÂNA, MEVLEVİLİK VE SEMÂ 17.12.2012 Hazırlayan ve Sunan ALI RIZA SAYSEN." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları