Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Sunum yükleniyor. Lütfen bekleyiniz

Merkantilizm ve Fizyokrasi. Merkantilizm Merkantilizm, XVI. ve XVII. yüzyıllarda etkili olmuş bir iktisadi düşünce akımıdır. Bu akım rönesans, reform.

Benzer bir sunumlar


... konulu sunumlar: "Merkantilizm ve Fizyokrasi. Merkantilizm Merkantilizm, XVI. ve XVII. yüzyıllarda etkili olmuş bir iktisadi düşünce akımıdır. Bu akım rönesans, reform."— Sunum transkripti:

1 Merkantilizm ve Fizyokrasi

2 Merkantilizm Merkantilizm, XVI. ve XVII. yüzyıllarda etkili olmuş bir iktisadi düşünce akımıdır. Bu akım rönesans, reform ve coğrafi keşiflerin iktisadi hayata yansımasıdır. Ticaret kavramını ilk araştıran akımdır. Merkantilizmin savunucuları Batı Avrupa’da yaşayan bazı devlet yöneticileri ile o dönemin bilim insanlarından oluşmaktadır. Merkantilizm özünde feodalitenin yerine ulusal devletlerin kurulmakta olduğu bir dönemin görüşlerini yansıtmaktadır. Bu anlamda Merkantilistler kralların otoritesini arttırarak ulus birliğini desteklemeye hizmet etmiştir diyebiliriz.

3 Bu düşünce akımı dış ticaret politikasına göre ödemeler dengesinde fazlalık yaratarak hazinenin altın stokunu arttırmayı hedeflemiştir. Çünkü; hazinenin altın stoku ülke ekonomisinin ve siyasal gücün temelini oluşturur. Anlaşılacağı üzere Merkantilizm, yoğun devlet müdahaleciliğine dayanan bir doktrindir. Merkantilistler ihracatın artırılmasına önem vermişler, fakat bunu da belirli koşullara bağlamışlardır. Hammadde alımını desteklemiş mamul mal alımını kısıtlamışlar, hammaddeyi ülke içerisinde işleyerek dışarıya mamul mal ihraç edilmesini savunmuşlardır. Merkantilistler dünya servetinin sabit olduğuna inandıklarından birbiriyle ticaret yapan ülkelerin çıkarları arasında daima bir çelişki ortaya çıkmıştır. Öyle ki; bir taraf kazançlı iken, diğer taraf aynı ölçüde zarara uğrayacaktır. Merkantilist felsefe daha sonraları sanayileşmenin tarıma üstünlüğü üzerinde de durmuştur.

4 Merkantilistlerin Temel İlkeleri  Merkantilizm, para miktarını arttırmayı amaçlayan moneter bir doktrindir ve milli serveti değerli madenlerin çokluğuyla ölçer.  Müdahaleci bir yapıdadır. Devletçiliği benimseyerek devletin tüm iktisadi faaliyetlerde belirleyici ve müdahaleci olmasını öngörür.  Dış ticarete önem verilir çünkü ülkeye ne kadar çok değerli maden girerse ülke o denli zenginleşir, ihracat ithalattan fazla olmalıdır.  Merkantilizmin sanayileşme anlayışı, nüfus artışını da yanında getirir. Emek arzında yaşanacak bir artış ücretleri düşüreceğinden sanayi üretimi ve dolayısıyla ihracat artar.

5 Merkantilist görüşe göre; eğer bir ülkenin kendisine ait altın ve gümüş kaynakları yoksa, zenginliğe giden yol dış ticaretten geçer. Yani merkantilistler, tatmin edici bir dış ticaret bilançosundan, yerli üreticilerin dış rekabetten korunması ve yurtiçi tüketimin sınırlandırılması yoluyla, ülke lehine oluşturulacak bir dış ticaret fazlasını anlamışlardır. Onlara göre; bir ulusun artan altın ve gümüş stoğu, yurtiçi tüketimi daraltmak suretiyle yükseltilerek, ülkedeki ekonomik etkinliklerin canlandırılmaya çalışılmasıyla mümkündü. Sonrasında ülkede faizler düşecek, yatırımlar istihdam ve üretim artacak; bu da dışsatım fazlaları elde edilmesine imkan sağlayacaktı. Merkantilistler, hızlı nüfus artışından yana olmuşlardır. Böylelikle ülkedeki işgücü arzı artacak ücretler düşecek bu düşüş, ihracatı artıracaktı. Ancak, merkantilistlerin bu düşüncesi, fiyatların sabit kalacağı veya artmayacağına dair yanlış bir beklentiye dayanmaktaydı.

6  İngiliz Merkantilizmi: Ticari merkantilizm olarak bilinen ingiliz merkantilizmi; sömürgeciliği geliştirerek deniz gücünü arttırmayı öngörmüş, sanayi ürünlerinde ithalattan fazla ihracat, tarım ürünlerinde ihracattan fazla ithalat yapmış ve milli sanayiyi ikinci planda bırakmıştır.  Fransız Merkantilizmi: Aynı şekilde sanayiye yönelik ve devletçi bir yapı görünür. Sanayinin geliştirilerek para stokunun arttırılması temel prensip olmuştur. Sanayinin gelişmesi için devlet, ihraç mallarının fiyatını düşürmek suretiyle politikasını bu yönde geliştirmiş, eyaletler arası gümrükleri kaldırılmıştır. Fizyokrasiyi de önemli ölçüde etkileyen bu görüsün temsilcileri; J. B. Colbert ve R. Cantillion'dur.

7 Jean Baptist COLBERT Fransız Merkantilizmine katkılarından dolayı Colbert'in görüşlerine Colbertizm de denmiştir. Colbert sanayileşmenin amacının altın biriktirmek olduğunu savunmuştur. Bunun için de dış ticarette ihracat arttırılmalıdır. Colbert’in sanayileşme anlayışında ticaret için güven ön koşuldur, devlet himayeciliği göze çarpmaktadır ve ticaretin tamamen serbest bırakılması gerekmektedir. Richard CANTILLON Fransız Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan Cantillon'a göre; bir malın piyasa değeri arz ve talebe göre oluşan değeridir. Uluslararası ticarette; ülkeden değerli maden çıkarılması yerine daha fazla ihracat yapılarak değerli madenlerin ülkeye girmesini savunmuştur. Cantillon para hacmi ve parasal değişmeleri incelemiş, özellikle enflasyonla ilgilenmiştir.

8 Alman Merkantilizmi Alman Merkantilizmine göre en başta milli ekonominin gelişmesi yer almaktadır. Bu açıdan devlet müdahalesi de kaçınılmazdır. Ticarete, özellikle de ihracat artışına önem verilmelidir. Nüfus arttırılmalı, tarım korunmalıdır. Alman Merkantilizmi'nin daha sonraları ortaya çıkan Tarihçi Okul'a da etkisi olmuştur. Thomas MUNN Alman Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan T.Munn'un görüşü; refahı sağlamak için özellikle dış ticarete önem verilmesidir. İç ve dış ticarette devlet müdahalesi olmamalıdır. Sert önlemlerle fiyat hareketlerinin önüne geçilebilir. Para miktarının, ithalat ve ihracat karşılaştırmasıyla belirlenmesi gerekir. Devletin gücü; sahip olduğu para ve maden stokuyla ölçülür.

9 Merkantilist Yaklaşımın Çöküşü Merkantilistlerin savunduğu dış ticaret fazlası belli bir zaman sonunda o ülkedeki kıymetli maden stoğunu çok fazla arttıracağından paranın değerinin düşmesine ve enflasyonun artmasına sebep olmuştur. Devamlı suretle hammadde ithal edilip mamul mal ihracat edildiğinde ticaret yapılan ülkeler fakirleşecek ve ticaret körelecektir.

10 Doğal Düzen Filozofları Doğal Düzen; doğanın gücü anlamına gelir ve insan topluluklarının bu doğal yapıyla yönetilmesi demektir. Fizyokrasinin temelini oluşturan bu doğal düzen, toprakta ve taşınır mallarda özel mülkiyeti, anlaşma özgürlüğünü, iktisadi anlamda girişim özgürlüğünü gerekli kılmaktadır. Tüm bireyler için eşit özgürlük ile karşılıklı hak ve görevler, toplum mutluluğunun üst seviyelere çıkartılabilmesi için gereklidir. Merkantilizm, ticari kapitalizm ve yeni gelişen mutlak monarşilerin iktisadi düşünce sistemini yansıtmaktaydı. Fizyokrasi ise girişimci çiftçiyi, büyük ölçekte üretim yapacak tarımsal üreticiyi ön plana çıkarmak isteyen, Fransız reformcularının öğretisi olmuştur.

11 John LOCKE Doğal düzenin temelini oluşturan görüşe sahip J.Locke; Toplumu yöneten doğal yasalara bağlı olarak insanların doğal bir düzen oluşturabileceklerini savunmuş ve bunun tek şartının ise insanları doğuştan özgür ve eşit kabul etmek olduğuna inanmıştır. Para konusunda; miktar kuramının, paranın dolanım hızının ve birikiminin etkilerinin önemini vurgulamış, paranın iki değeri olduğunu savunmuştur. 1) Kullanım değeri (faiz oranı ile belirlenir). 2) Mübadele değeri (para ve mal miktarı arasındaki orana göre belirlenir). Locke’a göre değerin tek kaynağı emektir. Toprak, değerin kaynağı olamaz. Faiz, paranın kiralanmasının karşılığıdır. Faiz oranını ise dolanımda bulunan paranın oranı belirler.

12 David HUME Doğal düzeni temel alarak Liberalizme öncülük eden Hume’un inandığı üç doğal yasa vardır: 1. Özel mülkiyetin istikrarı, 2. Mülkiyetin serbestçe el değiştirmesi, 3. Sözleşmelere ilişkin taahhütlerin yerine getirilmesi. Sonraları liberalizmin temel ilkelerinden olan ‘görünmez el’ ilkesinin kökleri, Hume'un görüşlerine dayanır.  Hume'a göre ticaret (özellikle dış ticaret), bireyin refahı yanında devletin gücünü de arttırır. Hume, merkantilistlerin ticarette bir tarafın kazançlı, bir tarafın kayıpta olacağı görüşüne karşıdır. Ticaret, iki taraf için de yararlıdır görüşünü benimser. Bu görüş literatürde otomatik denge teorisi olarak yer alır.

13 Fizyokrasi Doğal düzeni savunan bu görüşe göre toplumsal ve ekonomik kurallar doğal bir kanun gücüyle oluşur. Üretimde tek verimli alan tarımdır. Tarım, tüketilenden daha fazla üretime yol açar. Oluşan bu fazlalık Fizyokratlarca net hasıla olarak ifade edilir. Diğer faaliyetler (ticaret, sanayi) ise kısırdır, çünkü net hasıla oluşturmazlar. Gelir dağılımı teorisi açısından net hasılaya dayanarak toplum üç sınıfa ayrılır. Verimli sınıf (çiftçiler), toprak sahipleri, kısır sınıf (sanayici ve tüccarlar). Quesnay tarafından oluşturulan ekonomik tabloya göre bu sınıflar arası gelir dağılımı şöyledir: Çiftçiler, topraktan sağladıkları net hasılayı toprak sahiplerine kira olarak verirler.

14 Toprak sahipleri, toprağın işletilmesinin bedeli olan bu net hasılayı alırlar. Kısır sınıf ise hammaddeyi işlenmiş maddeye dönüştürmek için imalathane ve işçiye ihtiyaç duyar. Bu yüzden bu sınıfın elde ettiği net gelir, diğer iki sınıfa dönmek zorundadır. Bu ekonomik tablo, genel denge modellerinin başlangıcı sayılır. Tek verimli alan tarım olduğuna göre vergi, sadece tarımdan alınmalıdır. İhracat, tarımsal ürünlere dayanmalıdır. Değerin kaynağı tarımdır. Sermaye sadece tarımsal yatırımlarda kullanılmalıdır. Faiz, tarımsal sermayenin kazancıdır. Fizyokratlar, ekonomik süreci sistematik olarak incelemişler, tümdengelim metodunu kullanmışlardır. Akımın önemli temsilcileri şunlardır:

15 François QUESNAY Fizyokrasi’nin temelini oluşturan görüşe sahip Quesnay için servet; bir ülkenin biriktirdiği para miktarından değil, üretilen ihtiyaç maddesi miktarından oluşur. Toplumsal kurallar doğal yasalarla belirlenir. Quesnay'in gelir dağılımı konusunda oluşturduğu ekonomik tablo analizi, genel denge modellerinin temelini teşkil eder. Sadece tarımdan vergi alınmalıdır (tek vergi). Dupont de NEMOURS Quesnay ile aynı görüsleri (tek vergi, dogal düzen, vb..) paylaşan Nemours ayrıca tarımda özel mülkiyetin, ticaret ve sanayide ise tam bir mübadele serbestliğinin şart olduğunu ileri sürmüştür.

16 Robert Jacques TURGOT  Fizyokrasi'yi önemli ölçüde etkileyen Turgot'un bazı görüşleri şunlardır;  Değer, faydaya bağlıdır.  Fiyat, piyasada oluşan arz ve talebe göre belirlenen ortalama değerdir.  Ücret konusunda ise sanayi isçileri için asgari ücret geçerliyken, tarım isçileri için böyle bir sınırlama söz konusu değildir. R.J. Turgot, diğer Fizyokratlar gibi doğal düzen, tek vergi gibi ilkeleri de benimsemiştir.

17 Fizyokratlar tek üretken sektörün tarım olduğunu ve vergi sisteminin de buna bağlı olarak sadece tarım sektöründen alınması gerektiğini savunmuşlardır. Doğal düzene müdahale edilmedikçe sorun çıkmayacağına ekonominin sorunları kendiliğinden düzelteceğine inandıklarından ‘Bırakınız yapsınlar, Bırakınız geçsinler’ ilkesini benimsemişlerdir. Bu ilkeden anlaşılacağı üzere devlet; merkantilist görüşün aksine müdahaleden uzak sadece güvenlik ve hukuk konularında aktif bir yapıyla sınırlandırılmak istenmiştir. Yine Merkantilist görüşün aksine fizyokratlar zenginliği dış ticaret fazlasından ziyade tarıma bağlamışlar ve ticareti kısır bir sektör olarak nitelendirmişlerdir.

18 Devletin müdahaleci yapısı sınırlandırılarak kişiler iktisadi anlamda kendi çıkarlarını düşünüp yükseltirken aynı zamanda toplumun refah düzeyini de yükseltmiş olacaklardır. Enflasyon, işsizlik gibi problemler doğal düzen içinde müdahalesiz bir şekilde kendiliğinden çözülecektir. Doğal düzen özel mülkiyetin korunmasıyla sağlanacak ve devam edecektir.

19 DAVID RICARDO ( )

20

21 D.Ricardo, Hollanda asıllı Yahudi bir ailenin 17 çocuğundan üçüncüsü olarak 18 Nisan 1772'de Londra'da doğdu. Hollanda'daki kısa bir eğitim döneminden sonra, 14 yaşında, borsa simsarı olan babasından banka ve kambiyo işlerinin inceliklerini öğrenmeye başlamıştır. Ayrıca bir dönem East India Company'de çalışmıştır. 1819’da İngiliz parlamentosuna da giren D.Ricardo, Borsa ile ilgilendiği dönemde iyi bir mal varlığına sahip olmuştur. Diğer klasik iktisatçılar gibi Ricardo da hep uluslararası ticarette her türlü müdahaleyi reddetmiştir. Dış ticarette geliştirdiği "Mukayeseli Üstünlükler Teorisi" büyük ilgi uyandırmıştır. 51 yaşında Gatcombe Park'ta ölmüştür. İş hayatı, Ricardo'nun bilim ve felsefeyle ilgilenmesine engel olmamıştır. Ama başlangıçta ilgisi iktisat dışındaki alanlara yönelmiştir. Matematik, kimya, mineraloji, jeoloji gibi alanların yanı sıra edebiyatla ilgileniyordu. İktisat bilimiyle ancak 27 yaşında tanışmıştır. 1799'da Adam Smith'in ünlü ‘’Ulusların Zenginliği‘’ni eline aldığı an iktisatla tanışmasının başlangıcıdır. İlk makalesini on yıl sonra 1809’da yayımlamıştır. Ama bu arada dönemin iktisatçılarıyla yakın ilişkiler oluşturmuştur. Çağının bütün büyük İngiliz iktisatçılarıyla (James Mill, Malthus, McCulloch, Torrens, Trovver, West, hatta Fransız J.B. Say ile) arkadaşlık etmiş ve tartışmıştır. Bunlar arasından Thomas Malthus, 1811 'den itibaren en iyi arkadaşı haline gelmiştir. Birçok konuda anlaşmazlık içindeki bu iki iktisatçı, Ricardo'nun ölümüne kadar bilimsel konularda mektuplaşmışlar ve yüzyüze tartışmışlar. Ricardo'nun en önemli teorik önermelerinden bazıları bu mektuplardadır.

22 Daha önce para üzerine yapılmış bazı önemli çalışmaları olsa da, Ricardo ilk başyapıtını 1815'te, başlığı kısaltılarak ‘’ Essay on Profits (Karlar Üzerine bir Deneme) ‘’ olarak ünlenen kitapçığıyla verir. Deneme'nin genel yapısı, kendisinden iki yıl sonra yayınlanacak olan İlkeler'in bütün ipuçlarını verir. Burada Ricardo ilk kez, kâr ile rant arasındaki bölüşümün, buğday üretiminde zaman içinde daha verimsiz topraklarda üretime geçildikçe kötüleşen emek üretkenliği dolayısıyla rantın yükselmesi ve kârın düşüşü ile sonuçlanacağına ilişkin temel önermesini ortaya koyar. Bu kısa yapıt Ricardo'nun sınıflar arası bölüşüme ilişkin temel önermesini içermektedir. Ancak Ricardo bu denemesinde değer teorisini ele almamıştır senesinde kendisine tarihi ün kazandıran eseri "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri’’ ni yayımlayan Ricardo, bu yapıtındaki teorileri ile iktisatın gelişmesinde büyük katkılarda bulunmuştur.

23 Ricardo, "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri’’ eserine değer kavramını açıklayarak başlar. Ricardo'nun, özel olarak, değerden kastı piyasada alınıp satılan metaların değeridir. Ricardo 'ya göre bir malın, bir başka deyişle metanın, değerini, o metanın üretiminde kullanılan emek miktarı belirler. Ricardo'nun bu teorisi iktisat literatüründe Emek Değer Teorisi olarak adlandırılır ve Karl Marx'ın artı değer kavramının da özünü oluşturur. Ricardo değeri, kullanma değeri ve mübadele değeri olmak üzere ikiye ayırarak incelemektedir. Kullanma değerini fayda ve kıtlık belirler. Mübadele değerini belirleyen öğe ise emektir. Ricardo, mübadele değeri üzerinde daha çok durmuştur. D. Ricardo, mübadele değerinin, ya ‘’kıtlık’’ ya da emekten olduğunu söyler. Çoğaltılamayan malların değeri, içerdiği emek miktarıyla ölçülemez, bunların değeri kıtlıktan ve bunları satın alanların isteğiyle gelirinden doğar. Ricardo, bunlara bazen ‘’tekel malları’’da demektedir. Çoğaltılabilen malların değeri ise, bu malların üretiminde harcanan emek miktarına göre oluşur. Bu miktar malın doğrudan üretimi için gerekli, emek miktarı yanında, malın üretiminde kullanılan maddi üretim araçlarının üretiminde kullanılan emek miktarını da kapsar. içerdiği emek miktarı hem mübadele değerini belirler, hem mutlak anlamda değeri ölçer.

24 Rant Teorisi Ricardo’ya göre arazi için mutlak bir rant söz konusu değildir. Rant bir maliyet öğesi değildir; maliyetlerin farklı olmasından doğan artık bir gelirdir. Arazinin kalitesinin ve tüketim merkezine uzaklığının farklı olmasından kaynaklanan ranta diferansiyel rant denir. D. Ricardo sadece bu rantla uğraşmıştır. 1) Toprağın Farklı Verimlilikte Olmasından Kaynaklanan Rant: D.Ricardo’nun farklılık rantının temelinde, toprakların homojen olmaması yatar. Rantın, doğanın cimriliğinden kaynaklandığını öne sürer. Zira, toprakların verimlilikleri aynı olsaydı, daha verimli olan topraklara sahip olanlar, daha az verimli topraklara sahip olanlara göre, kendi çabaları dışında bir fazlalık elde edemeyeceklerdi. D.Ricardo da daha verimli topraklara sahip olanların, aynı çaba sonucunda daha az verimli topraklara sahip olanlara göre elde ettikleri fazla geliri rant olarak nitelendirmiştir.

25 D.Ricardo’nun rant teorisinin temel varsayımları: - Azalan Verimler Kanunu: Aynı toprakta üretime koşulan işgücü arttıkça, belirli bir noktadan sonra işgücünün verimliliği mutlaka azalmaya başlayacaktır. - Nüfus Artışı ve Daha Az Verimli Toprakların Üretime Açılması: toprakların verimlilikleri aynı değildir. Önceleri en verimli topraklar üretime açılırken, nüfusla artışına paralel olarak daha az verimli topraklar üretime açılmaktadır. - Piyasada Tek Fiyat Olması: Tam rekabet koşullarının cari olduğu piyasada, her tarımsal ürünün tek fiyatı vardır. Bu fiyat ise, en verimsiz toprakta(marjinal toprak) üretim yapan çiftçinin maliyet fiyatına eşittir.

26 2) Toprakların Tüketim Merkezine Aynı Uzaklıkta Olmamasından Kaynaklanan Rant: Bu rant, merkeze daha yakın olan toprakların, daha uzak olan topraklara göre taşıma giderlerinin azlığı nedeniyle sağladıkları avantajları kapsar. Merkezde aynı fiyata satılan aynı cins tarımsal ürünün üretim maliyetleri aynı olsa dahi, söz konusu ürünü merkeze daha yakın yerlerde üretenler, daha uzak yerde üretenlere oranla daha az taşıma giderlerine katlanacaklardır. Taşıma giderlerindeki bu farkın oluşturduğu rant diferansiyel ranttır.

27 Ricardo'ya göre, rant değere bir şey katmaz; değer rantı yaratır. Yani, buğday rant olduğu için pahalı satılmaz; pahalı satıldığı için rant meydana gelir. Çünkü buğday fiyatının yükselmesi, daha az verimli arazilerin ekilmesine neden olur; buğdayın değeri az verimli arazide buğday üretimi için harcanan emek miktarına göre oluşacağından, aynı miktar ürünün daha az emekle elde edildiği verimli arazi lehine bir rant meydana gelir. D. Ricardo değeri açıklarken sermayeyi de dışarıda bırakmıştır. Ona göre, değeri oluşturan öğe emektir. Bir malın değeri, o malın üretimi için çeşitli üretim kademelerinde gerekli emek miktarına göre oluşur.

28 D. Ricardo'nun rant teorisi, emek-değer teorisinin bir sonucudur. Ona göre, nüfus ve gereksinmeler arttıkça, insanlar daha az verimli arazileri ekmek zorunda kalmakta; piyasa fiyatı en düşük verimli arazide yetiştirilen mahsul için harcanan emek miktarına göre oluşacağından, verimli arazi lehine bir diferansiyel rant meydana gelmektedir. Ona göre rant arazinin verimliliğinden değil, doğada gereksinmelerimize yetecek miktarda iyi kalitede arazi bulunmamasından; giderek daha az verimli arazilerin ekilmesinden ileri gelmektedir. D. Ricardo'nun rant teorisini şöyle özetleyebiliriz; Ekilebilen aynı kalitede arazi miktarı talebe nazaran bol olduğu sürece, araziyi üretimde kullanmak için bir fiyat ödemek gerekmez çünkü arazi serbest bir maldır. Ne zaman ki, tarım ürünlerine gereksinme artar; iyi kalitede arazi miktarı talebi karşılamaz duruma gelir, o zaman çiftçiler ikinci, yetmezse üçüncü kalitede arazileri işlemeye başlarlar.

29 D.Ricardo ödemelerde altın para yerine banknot kullanılmasının yararına işaret etmiş; banknot emisyonunda tam karşılık esasını savunmuştur. Ona göre altın para, altına çevrilebilir banknot ve altına çevrilemez banknot (kâğıt para) arasında fiyatlara etkisi bakımından fark yoktur. Her üç çeşit para; mal ve hizmetlerin satın alınmasına yarayan birer havaleden başka bir şey değildir; paranın satın alma gücü paranın niteliğine değil niceliğine; başka bir deyişle, para miktarının para ile değiştirilen mal ve hizmet miktarına oranına bağlıdır.

30 D. Ricardo, merkantilistlerden J.Bodin tarafından para miktarı ile fiyat düzeyi arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılan, P = M. F denklemine paranın tedavül hızını katarak geliştirdiği mübadele denklemine dayanarak, paranın satınalma gücünü ve uluslararası ödemeler dengesini açıklamaya çalışmıştır. D. Ricardo'ya göre her ülke mübadele hacmini karşılayacak miktarda paraya gereksinim duyar. Bu miktarın azalması veya artması genel fiyat düzeyini etkiler. Bir ülkenin herhangi bir sebeple dış ödemeler bilançosunun açık verdiğini düşünelim. Açık altınla ödenecektir. Altın çıkan ülkede para miktarı azalacağından genel fiyat düzeyi düşecek; altın giren ülkelerde para miktarı artacağından genel fiyat düzeyi yükselecektir. Bu durum fiyat düzeyi düşen ülkeden fiyat düzeyi yükselen ülkelere mal ihracını artıracağından, altın hareketi tersine dönerek denge kendiliğinden hasıl olacaktır. Ricardo'nun bu düşüncesi altın ithal ve ihracının para miktarını aynı oranda değiştirdiği; paranın tedavül hızının aynı kaldığı, ekonomide tam istihdam durumunun mevcut olduğu varsayımlarına dayanmaktadır

31 Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi Karşılaştırmalı üstünlük bir ülkenin bir mal ya da hizmeti, öteki mal ve hizmetlere göre daha düşük maliyetle üretebilmesi halidir. Ricardo’ya göre, eğer bir ülke, diğer ürünlerden daha fazla verim aldığı bir ürünün üretiminde uzamanlaşırsa, ticaretten elde edilen toplam gelir artacaktır. Serbest ticaret ticarete katılan tüm taraflar için fayda sağlayacaktır. Ricardo’ya göre, uluslar arası ticareti mutlak üstünlüklere dayandırmaya gerek yoktur. Önemli olan üstünlüklerin derecesidir. Bir ülke diğeriyle karşılaştırıldığında, hangi malların üretiminde daha yüksek bir üstünlüğe sahipse o malın üretiminde uzmanlaşmalıdır. Üretiminden vazgeçtiği ürünleride diğer ülkelerden temin etmelidir.

32 D. Ricardo iki ülke ele alarak, bu ülkelerde yalnız iki mal üretildiğini varsaymış; bu malların her iki ülkede iş-saati olarak ifade ettiği maliyetleri arasındaki nisbi farklara göre, bu ülkeler arasındaki ticaretin yararını şöyle açıklamıştır: 90 : : 120 İki ülke arasında maliyet oranı 120 : 100 = 1, İngiltere 80:90 =0, Portekiz Ülke içinde Değişim oranı Birim başına harcanan iş-saati (Emek) Şarap Kumaş Ülke

33 Tablo'da görüldüğü gibi, Portekiz'de bir birim şarap 80 iş-saat, bir birim kumaş 90 iş-saat emek harcanarak; İngiltere'de ise, bir birim şarap 120 iş-saat, bir birim kumaş 100 iş-saat emek harcanarak elde edilsin. Portekiz her iki malın üretiminde de İngiltere'ye nazaran mutlak üstünlüğe sahiptir. Yani hem şarabı, hem de kumaşı İngiltere'den daha ucuza mal etmektedir. Ancak, her iki malın üretiminde İngiltere'ye nazaran gösterdiği üstünlük aynı değildir. Bunu iki malın Portekiz ve İngiltere'deki maliyetlerini birbiriyle kıyaslayarak anlayabiliriz. Tablo'nun birinci sütununun altında görüldüğü gibi, Portekiz ve İngiltere'deki şarap maliyetlerinin birbirine oranı 80 : 120, kumaş maliyetlerinin birbirine oranı ise 90 : 100 dür.

34 Şarap maliyetleri arasındaki fark, kumaş maliyetleri arasındaki farktan büyük olduğuna göre, Portekiz şarap üretiminde kumaş üretimine nazaran daha büyük bir üstünlüğe sahiptir. Yani şarabı kumaşa oranla daha düşük maliyetle elde etmektedir. Portekiz şarap üretiminde uzmanlaşarak, kumaşı şarap karşılığında İngiltere’den satın alacak olursa kumaşı daha az emekle elde eder. İngiltere hem şarabı, hem kumaşı Portekiz’e nazaran daha yüksek maliyetle elde etmektedir. Ancak, kumaşı şaraba oranla daha düşük maliyetle üretmektedir. İngiltere kumaş üretiminde uzmanlaşarak şarabı kumaş karşılığında Portekiz'den satın alacak olursa, şarabı daha az emekle elde eder.

35 D. Ricardo'nun gelirlerin gelişme seyri üzerindeki düşünceleri onun ekonomi düşünceleri tarihine karamsar görüşlü bir ekonomist olarak geçmesine neden olmuştur. Ona göre ücret haddi asgari geçinme haddine yeten bir düzeyde oluşacağından değişmeyecektir. Buna karşılık nüfusun artarak daha az verimli toprakların ekilmesini, daha uzak yerlerdeki arazilerin işlenmesini zorunlu kılacağından, buğday fiyatları yükselecek; bu ise, bir yandan parasal ücretin artmasına, öte yandan rantın yükselmesine neden olacak; sanayici parasal ücretlerdeki yükselmeyi fiyatlara yansıtamayacağından, kâr ve temettünün azalan bir seyir izlemesine yol açacaktır. Bu ise, sermaye birikimini ve üretimi olumsuz yönde etkileyecek, sabit bir durum meydana gelecektir. O buna çare olarak dış ticaretin serbest bırakılmasını önermiştir.

36 JEAN BAPTISTE SAY ( )

37 Jean baptiste say  Jean Baptiste Say, yılları arasında yaşamış, Lion doğumlu Fransız iktisatçısıdır. Klasik iktisat destekçilerindendir. Geçmişte bankacılık, sigortacılık, gazetecilik, girişimcilik gibi mesleki deneyimleri olmuştur. Sigortacılık yaptığı dönemde “Ulusların Zenginliği” kitabını okuyarak ekonomiye olan ilgisini iyice kabartan Say, daha sonraki dönemlerde ve günümüzde de Adam Smith’i en iyi anlayan iktisatçı olarak ün kazanacak kadar bu ilgisini ilerletmeyi başarmış, Fransa’nın ilk Politik Ekonomi Profesörü olacak kadar bu merakına sadık kalmıştır.  Say, A. Smith’in “Ulusların Zenginliği” kitabını dünya genelinde tanıtmaya çalışmıştır.1803’te de 2 ciltlik olan Ekonomi Politiğinin İncelenmesi (Traite d'Economie Politique) kitabını yayımlamıştır. Bu kitapta genel olarak Smith’in kitabındaki konulara değinmiş, onları açıklamaya çalışmıştır.

38 Jean baptiste say  1803’te oluşturduğu bu kitabının yaklaşık bir yıl 2. baskısının yapılması Napolyon tarafından engellenmiş, yasaklanmış ve Say yaşadığı Paris’i yaklaşık 10 yıllığına terk etmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde adından çok söz ettirdiği söylenemez ancak 1834’te Paris’ e geri dönüşü ve kitabının 2. baskısını yapmasıyla bilinmeye ve ünlenmeye başlamıştır.  Jean Baptiste Say, ekonomi biliminin sınırlarını çizmiş ve ekonomi ile siyasetin ayrılması gerektiği düşüncesini öne sürmüştür. Ona göre ekonominin fizik kanunları gibi değişmez kanunları vardır ve bu kanunlar insanların eseri değildir; tabiatın doğasında olandır.  Say, ekonomi ile siyasetin ayrılması düşüncesi kadar iktisat kitaplarında yeni bir sıralama sistemi oluşturulması gerektiği düşüncesini de ortaya koymuştur. Say’e göre her iktisat kitabında bölünmeler hayatın kendi içinde olduğu sıraya uygun olarak Üretim, Bölüşüm, Tüketim ve Mübadele yani Değişim şeklinde sıralanmalıydı.

39 Jean baptiste say  J.B. Say 1789 da İngiltere’yi ziyareti sırasında gördüğü hızlı sanayileşmenin etkisi altında kalmış, A. Smith'in halka sağladığı yarar derecesine göre tarımı ön sırada tutmasına karşın, o sanayiye öncelik tanımıştır.  Üretim konusuna ayrıntılı bir şekilde bakan Say, üretimde teknolojik yeniliklerin süreklilik özelliği taşıması gerektiğini ve bu sürekliliğin üretimde aynı nitelikte artışlar sağlamasının önemli olduğunu düşünüyordu. Teknolojik ilerleme ve üretimdeki hızlı artışlar Say’e göre üretim için dolaylı olarak ekonomi için çok önemliydi.  Fiyatların sürekli düşme eğiliminde olduğunu düşünüyordu. Yani teknolojik ilerleme ile üretim artışı olacaktı. Üretimin artması maliyetleri düşürecek, bu düşüş fiyatlara yansıyacak ve fiyatlar aşağı çekilecekti. Böylece ülkede bolluk olacak ve ülke zengin olacaktı.

40 Jean baptiste say  Say’e göre üretim,fiziksel ürün üretiminden çok fayda üretimi anlamına gelmekteydi. Ürünün tüketiciye sağladığı fayda önemliydi. Say fayda üreten herkesi üretici olarak görmüş ve Say üretimde faydanın önemine değinmiştir.  Jean-Baptiste Say’a göre, değerin yaratılmasında emek, sermaye ve toprak eşit öneme sahiptir. Say değerin belirlenmesinde alternatif maliyet teorisini geliştirmiştir. Alternatif maliyet teorisi, bir malı elde etmenin maliyetinin, vazgeçilen malın değerine bağlar. İki mal arasında tercih yapmak durumunda kalan bir kimseyi ele alalım. Bu kimse bir paket sigarayı mı yoksa bir kilo kirazı mı tercih edecektir? Eğer bir paket sigarayı tercih etmiş ise, bir paket sigaranın maliyeti vazgeçilen bir kilo kirazın değerine eşittir. Bu yaklaşım dikkatleri sigara ve kiraz üretiminde kullanılan emek faktöründen uzaklaştırmakta ve Ricardo’nun yaklaşımı göz ardı etmektedir.

41 Jean baptiste say Say’in ekonomi bilimine katkılarını şöyle sıralayabiliriz :  Ekonomik faaliyetleri üretim, mübadele, bölüşüm ve tüketim aşamaları içinde incelemiş; bölüşüm teorisini üretim ve mübadele teorisine uyumlu bir biçimde bağlamıştır. Bu inceleme biçimi J. B. Say'den sonra klasikleşmiştir.  J.B. Say üretimi fayda yaratmak şeklinde tanımlayarak, A. Smith' in yalnız maddi malları üreten emeği produktif sayan düşüncesini tamamlamış, gayri maddi malları (hizmetleri) üreten emeğin de produktif olduğunu ileri sürmüştür.

42 Jean baptiste say  J.B. Say iktisat bilimini ekonomi politikasından ayırarak, iktisat biliminin sınırlarını belirlemiştir.Ona göre, iktisat biliminin görevi, gözlem tasvir ve tahlil yolu ile ekonomik olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini tespit etmek; bu olaylara hakim olan ilkeleri saptamaktır. Bu ilkelerden yararlanma biçimi ise iktisat politikasının işidir.  J.B. Say girişimci ile sermaye sahibi arasında ayırım yaparak, gelirin bölüşümünde kâr (temettü) ile faizi ayrı faktör payları olarak ele almıştır. Girişimci üretim faktörlerini birleştirerek üretimde bulunur; faktör sahiplerine üretimdeki üretken hizmetleri karşılığında ücret, faiz, kira öder; kâr ise artık bir gelirdir.  J.B. Say‘in en çok adını duymamızı sağlayan «her arz kendi talebini yaratır » şeklindeki Say Kanunu bir diğer adıyla Mahreçler Kanunu’dur.

43 Jean baptiste say  A. Smith paranın fonksiyonunun mübadeleye aracı olmak olduğunu açıklamıştır. J.B. Say bunu şöyle bir ilke haline getirmiştir:  «Mallar mallarla mübadele edilir; para bir mübadele aracından başka bir şey değildir.»

44 Jean baptiste say  Say bunu kitabında şu şekilde açıklamıştır : “Tamamlanmış bir ürünün hemen o andan itibaren ve bütün değer tutar karşılığında, başka ürünler için bir sürüm yeri (ya da mahreç yeri) açtığını belirtmek yerinde olacaktır. Nitekim en son üretici, bir ürünü tamamladığında, bu ürünün değerinin elinde hiçbir işe yaramadan kalmasını önlemek için, onu hemen satmak isteyecektir. Ama bu satıştan eline geçecek olan parayı da, bu sefer bu paranın değeri hiçbir işe yaramadan durup kalmasın diye, elinden çıkarmakta acele edecektir. Bunun yolu ise, bu para karşılığında başka bir ürün satın almaktır. Görülüyor ki bu ürünün sadece ortaya çıkışı bile hemen o anda başka ürünler için bir sürüm olanağı yaratmaktadır. ”

45  Say bu görüşüyle, mal üretildiğinde yalnız bir arz yaratmış olmamakta, aynı zamanda ona eşit değerde bir talep de ortaya çıkarmaktadır demektedir. Her arz kendi talebini, kendi talebine eş bir talebi, yaratacağına göre de üretilen mallar için genel bir talep yetersizliği sorunu ortaya çıkmayacak, ekonomide toplam arz ile toplam talep birbirine eşitlenecek ve böylece de elde satılmayan bir mal fazlası kalmayacaktır. Aslında bu görüş Klasik iktisatçıların ekonomiyi daima tam istihdam düzeyinde varsaymalarının da nedenini açıklamada önemli bir yere sahiptir.  Özetle Say, gerek hala geçerliliğini koruyan doğruları, gerek eleştiriye açık olguları, gerekse eleştirilerle çürütülmüş yanlışları olsun; iktisada ve İktisadi düşünceye kattığı ya da katılmasına ortam sağladığı gelişme ve görüşler ile İktisat Tarihinin kilit noktalarından biri olmayı başarmıştır.

46 KARL MARX

47

48  Karl Marx, ( )19. yüzyılda yaşamış filozof, politik ekonomist ve devrimci. Komünizmin kuramsal kurucusudur.  Kendisi bir sosyolog olmamakla beraber yazdıkları sosyolojik açıdan çok zengin olduğundan en önemli ve özgün düşünürlerden birisi olarak nitelendirilmiştir. Marx’a göre sosyal bilimcilerin görevi dünyayı açıklamak değil değiştirmektir.  Bu değişim de ihtilalci bir yaklaşımla olur. Marx toplumda kaçınılmaz ve doğal bir çatışmanın olduğunu söyler. Bu çatışma endüstriyel toplumda iki sınıf arasında gerçekleşir.

49  Bunlar endüstriyel bir işletmede çalışan, emeğini kiralayarak geçinen işçi sınıfıyla üretim araçlarına sahip olan burjuvazidir.  Marx üretim araçlarına sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki mücadeleye sınıf mücadelesi der ve tarih boyunca farklı toplumlarda olan mücadelenin toplumları yeni bir aşamaya getirdiğini vurgular.  Marx düşüncelerinde ünlü Alman sosyoloğu George Hegel’in diyalektik sürecinden yoğun bir biçimde etkilenmiş ve onun idealist diyalektiğini, düşünceyi yaratan maddedir prensibiyle materyalist bir biçime dönüştürmüştür.

50 Marx’ın en önemli eseri, içinde liberal görüşün eleştirisinin yer aldığı Kapital adını taşır. Marx, sosyoekonomik değişimlere belirli bir tarihsel zorunluluk perspektifinden bakardı; ona göre kapitalizm, yapısal durumunun dinamiği ve çatışması sonucu yerini komünizme kesin olarak bırakacaktır.

51 MARX’IN FELSEFESİ  Karl Marx’ın yönetimin ve sosyolojinin ana çizgileri şunlardır:  Marx Hegel’in tezden çıkıp antitezden geçerek senteze ulaşan tek yönlü gelişimini yerine daha karmaşık bir etkiler ağı getirir; burada tezle antitez karşılıklı olarak birçok kez birbirini etkilemekte, birbirlerinin tepkisini, tümdengelici sonucu olarak işlemektedir.  Marx’çı diyalektik artık Hegel’inki gibi bir çeşit söz oyunu değil güçlerin, özellikle karşılıklı eylemlerin pozitif bir çözümlemesidir.

52 Hegel’e göre tarihi belirleyen şey ‘’İde’’’dir; Marx’a göre ise ‘’İde’’yi, tarih özellikle iktisadi temel belirler. Marx'ın felsefesinin dayanak noktası insanın doğası ve toplum içindeki yeridir. Hegelci diyalektiğin yardımıyla insan doğasının değişmezliği kavramını reddeder. Burada kastedilen insan doğası, fizyolojik ihtiyaçlar değil insanın toplum içinde yarattığı hareket ve davranış biçimidir.

53  Bunu da "tarihsel süreç" ve "doğa" kavramlarını bir arada ele alarak yapar.  Sosyal koşulların davranışı belirlemesi, doğanın insanın davranışını belirlemesinden önce gelir. Ama bu insan doğasının varlığını reddetmez, yabancılaşma teorisi bunun üstüne kurulur.  İnsan emeği kaçınılmaz olarak doğal bir kapasite gerektirir ama bu da insan bilincinin aktif rolüne sıkıca bağlıdır.  Marx toplumdaki sınıfların bu üretim biçimlerine bağlı olarak oluştuğunu söyler. Bir sınıfı oluşturan insanlar kendi istekleri yahut bilinçleriyle bir araya gelmiş değildir.

54  Her sınıfın da kendi çıkarına farklı bir isteği vardır, bu da toplumda çatışmaya yol açar. İnsanlık tarihinin en kalıtımsal özelliği sosyal sınıfların çatışmasıdır.

55 TARİH ANLAYIŞI  Marx'ın tarih analizi, tarım toplumlarında toprak ve kürek, sanayi toplumunda madenler ve fabrikalar olarak sayılabilen yani bir malın üretimi için doğrudan gerekli üretici güçler ve bu üretim araçlarını kullanan insanların kurduğu sosyal ve teknolojik ilişkileri tanımlayan üretim ilişkileri arasındaki ayrıma dayanır.  Bu ayrım ve bağ üretim biçimini oluşturur. Marx, Avrupa'da üretim biçiminin değişmesiyle birlikte feodalizmden kapitalist üretim biçimine geçildiğini söyler.

56  Marx üretici güçlerin, üretim ilişkilerinden daha önce geldiğini ve daha hızlı değiştiğini söyler.  Marx'ın tarihsel materyalizm kuramı toplumun her zaman temel olarak - üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak ekonominin sistemin dinamiği olduğu- maddi koşullara göre belirlendiğini öne sürer.  İnsanlar öncelikle "yaşamlarını sürdürmek gayesiyle içmek, yemek, barınmak ve giyinmek" gibi gereksinmeleri karşılamak için ilişkiye girer.  Marx ve Engels, Batı toplumlarının gelişmesini ve geleceğini, birbirini takip eden ilk dört döneme ayırır ve beşinci olarak gelecekte yaşanacağını varsaydıkları komünizm dönemini öngörür.

57  İlkel Komünizm: Avcı ve toplayıcı dönemde, paylaşılan mülkiyete ve ilkel demokrasiye dayanan kooperatif aşiretler, kabileler.  Kölelik: Toplumun kabileden şehir devlete geçtiği, köleliğin, özel mülkiyetin ve aristokrasinin doğduğu, tarımın yaygın olduğu dönem.  Feodalizm: Kralın da dahil olduğu aristokrasinin yönetici sınıf haline geldiği, dinin önemli bir yer tuttuğu üçüncü dönem.  Kapitalizm: Burjuva sınıfının yönetici, proletaryanın da ezilen sınıf olduğu, parlamenter demokrasinin yaygın olarak politik sistem olduğu, piyasa ekonomisinin işlediği ve üretim araçlarına ağırlıkla özel mülkiyetin sahip olduğu dönem.  Komünizm: İşçilerin devrim yaparak kapitalistleri kovduğu ve devletsiz, sınıfsız, mülkiyetsiz bir toplumun yarattıkları beşinci dönem.

58 POLİTİK EKONOMİ  Marx'a göre, insanın kendi emeğine yabancılaşması, kapitalizmin en belirgin niteliğinden biridir.  Kapitalizmden önce, Avrupa'da var olan piyasalarda üreticiler ve tüccarlar mal alıp satardı.  Kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte emeğin kendisi bir mal halini almıştır. İnsan artık yaptığı ürünü değil, kendi emek gücünü belirli bir ücret karşılığında anlaşarak satmaktadır.  Emek gücü, insanın zanaatçılığından farklılaşarak sistemin devamlılığını sağlayan, tamamıyla alınıp satılabilen bir araç haline gelmiştir.

59  Emek gücünü satmak zorunda olanlara proletarya, bu emek gücünü satın alan, genellikle mülk ve üretim teknolojisine sahip gruba da burjuva denir. Proleterler, kapitalistlerden sayıca ve kaçınılmaz olarak fazladır. MARX’IN ETKİLENDİKLERİ  Karl Marx üzerinde etkili olanlar kısaca şöyle sıralanabilir:  Hegel diyalektik metodu ve tarih anlayışı, (Alman felsefesi).  Adam Smith ve David Ricardo politik ekonomisi, (İngiliz iktisadı).  Rousseau başta olmak üzere Fransız eşitlikçi ve sosyalist düşüncesi, (Fransız politikası).

60

61 KEYNESYEN İKTİSAT

62 JOHN MAYNARD KEYNES ( )  Babası iktisatçı, Annesi Cambridge’de belediye başkanlığındaydı.  Keynes öğrenimini Cambridge’ de yaparken aynı zamanda ‘Economic journal’ın baş yazarlığını yaptı.  Cambridge’den mezun olduktan sonra oraya hoca olarak atandı ayrıca hükümetin hazine örgütünde görevdeyken aynı zamanda economic journal’ın baş müdürlüğünü de üzerine aldı. Bu gazetenin dünyaca üne ulaşmasında en büyük etken Keynes olmuştur.  1913 de Hindistan para ve mali işler komitesine üye olmuş, buradaki çalışmalarıyla ve özellikle kuramsal fikirleriyle, uygulamalı fikirlerle bulduğu çözüm yolları ile kendi değerini ortaya koymuştur.  Birinci Dünya Savaşında Keynes, İngiltere’nin hazine bakanlığına göreve çağrılmış ve savaş sonunda yapılan barış konferansına delege olarak katılmıştır. Bu konferansta hükümetin resmi tutumunu beğenmeyerek savunmak istememiş, istifa etmiştir.

63  Davranışını haklı göstermek için ‘Barışın ekonomik sonuçları ‘ adlı kehanetlerle dolu bir kitap yayınlamış, Almanya dan tamirat borçlarının ödenmesinin beklemenin niçin olanaksız olduğunu açıklamıştır, bunun akamete uğrayacağını daha o yıllarda haber vermiş > diyerek Avrupa’nın ekonomik gelişmesinde Almanya’nın hızla kalkınmasının önemini işaret etmiş ve Almanya’ya karşı daha ılımlı bir politika izlenmesini önermiştir.  Kitabı büyük tepki ve eleştiri almasına karşın, savaş sonunda Avrupa’nın ekonomik düzeninin bozulması, Keynes’i görüşlerinde haklı çıkarmış İkinci Dünya Savaşı sonundaki anlaşmaların ekonomik kısımlarında Keynes’in fikirlerinden yararlanılmıştır.

64  1925 yılında ‘ Para Reformu’ isminde bir kitap yayınlayarak ‘barbarlığın eski bir kalıntısı’ olan ‘ altın fetişizm’ ile alay etmiştir. Bunun nedeni İngiltere’nin parasını yeniden altın temeline bağlamak için aldığı kararlar olmuştur. Fiyatların istikrarını, para istikrarına feda eden altın esası sisteminin depresyonu arttıracağını, ihracat mallarına çalışan endüstri kollarında işsizliğe neden olacağını ve banka sisteminde altın rezervi eksikliği meydana geleceğini açıklayarak çürüklüğünü göstermiştir.  1931 de yayınladığı ‘Para üzerine inceleme’ adlı kitabında bu düşüncelerini geliştirip, kamu kurumlarının ekonominin ihtiyaçlarındaki değişikliğe uyarak değerini değiştirebilecekleri esnek bir paranın öncülüğünü yapmıştır.  1936 da temel eseri olan ‘ Genel Teorisi’ sini yayınlamıştır.

65  1919 da ki can sıkıcı olaylar nedeniyle resmi çevrelerden uzak tutulan Keynes, 1936 dan sonra Büyük Britanya’nın resmi iktisatçısı olmuştur. İngiltere Bankasının genel yardımcılığına getirilen ve kendisine Lord ünvanı verilen Keynes, 1943 de İngiliz hükümeti hesabına paraların uluslararası istikrarını sağlamak için bir tasarı hazırlamakta görevlendirilmiştir. Keynes Planı adını alan bu tasarı, karşıtı olan Amerikan ‘ White Planı’ ile birlikte 1944 de ‘Bretton Woods’ konferansının çalışmalarına temel oluşturmuştur. Tartışmalar sonucunda yapılan anlaşmalara Keynes Planı geniş bir biçimde esin kaynağı olmuş. ‘ Uluslararası Para Fonu’nun, ‘İmar ve Kalkınma Bankası’nın kurulmasına yol açmıştır.  Keynes, 1946 da ölürken arkasında şu eserleri bırakmıştır.  İstihdam, faiz ve paranın genel teorisi -Genel Teori  Hint Parası ve Maliyesi  Barışın İktisadi Sonuçları  Para Reformu Üzerine  Refaha Götüren Yol.

66 Çevrenin Keynese Etkisi  dönemindeki borçlanmalar, ticaret daralmaları, işsizlik ve enflasyon olayları Keynes’i ekonomide para kontrolü düşüncesine kaydırdı.  Keynes, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’deki sürekli işsizlik ve etkileri bütün dünyaya yayılan 1929 depresyonu olaylarının etkisi altında kalmıştır.  1924 de İngiltere’ de civarında işsiz insan vardı. Politikacılar müdahale önlemleriyle kamu harcamalarının arttırılarak işsizliğe engel olunmasını savunurlarken Keynes de aynı düşüncedeydi.  1929 da Amerika da başlayan kriz, İngiltere’ye sıçrayınca, 1931’ de İngiliz lirası devalüe edilmiş, ihracatı arttırma olanakları aranmıştır.  Keynes’in içinde yaşadığı dönem İngiltere ve diğer liberal ülkelerin şiddetli bir depresyon ve işsizliğe maruz kaldığı, bunu yenmek için çeşitli önlemler aldığı ve uygulanan iktisat politikası sonuçlarının somut olarak gözlenebildiği bir dönemdir.

67 Keynesyen iktisat devlete dört önemli görev biçmiştir:  Harcanmayan gelirleri harcama görevi  Ekonomiyi likidite tuzağından kurtarma  Etkin politikayı seçme  Ekonomik büyümeyi sağlama

68 Pump-Priming  Pump-Priming, su tulumbasını suya alıştırmak amacıyla tulumbaya konula ilk sudur. Tulumbadan su çekmeden önce tulumbanın pistonunun hava kaçırmasını önlemek için su dökülmesi gerekmektedir.  Pump-Priming anlayışı Keynes’in anlayışıyla paralellik arz etmektedir. Buna göre, kamu harcamaları yoluyla ekonomiye yeterince para aktarılması durumunda girişimcilerin gelecekle ilgili beklentileri olumlu yönde değişecek ve ekonomi tekrar canlanma aşamasına girecektir. Ekonominin canlanmasıyla birlikte tüketim ve yatırım harcamalarında artış meydana gelecektir. Tüketim ve yatırım harcamalarının artması ile çarpan ve hızlandıran mekanizması devreye girecek ve ekonomide gelir ve istihdam seviyesi artacaktır.

69 Keynesyen İktisadın Temel Varsayımları Krizi (Büyük Buhran)  1929'da başlayan ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.  Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir.  Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur.

70 1929 Krizi (Büyük Buhran)  Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.  I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerika, İngiltere ve Almanya oldu.  Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:

71 1929 Krizi (Büyük Buhran)  Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır.  Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.  İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu.

72 1929 Krizi (Büyük Buhran)  Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi 1920’lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi.  Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.  Ayrıca İngiltere’de para birimi poundun aşırı değer kazanması, ihracatta düşüşe ve ekonominin bozulmasına yol açtı. Almanya ise savaş tazminatlarını ödemek için karşılıksız para basmış bu da hiperenflasyona (aşırı enflasyon) yol açmıştı.

73 Krizin Patlak Verişi: Kara Perşembe  New York Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü.  Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kağıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu.

74 1929 Krizi sonucu  Ekonomik kriz dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına sebep olmuştur yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu görülebilir. Ekonomik kriz farklı ülkelerde değişik tarihlerde sona ermiştir.

75 Keynes’in devrimi  1929 bunalımı yalnız üretimi azaltmakla kalmamış, milyonlarca işçiyi de işsiz bırakmıştı. Bu kişiler üretimde çalıştıkları mal ve hizmetlere talep azaldığı için işsiz kalmışlardı. Öyleyse talebin yetersizliği, yalnız üretimdeki düşüklüğün değil aynı zamanda işsizliğinde nedeniydi.  Toplam talebin eksik olması bunalım yaratmış ve milyonlarca kişinin yeniden işe alınabilmesi, talepte yeniden bir canlanma ve bir artış beklemeyi gerekli kılmıştır. Öyleyse milli hasılanın yükselmesi ve işsizliğin azalması için beklemek gerekmekteydi.  Keynes ekonominin tam istihdam dengesine yönelebilmesi için devletin müdahale etmesi gerektiğini savunmuştur Krizi Klasiklerin ‘ görünmez el’ mekanizmasının işlemediğini ortaya koymuştur. Bu yüzden de ‘ devletin görünen elinin’ ekonomiyi tam istihdama yönlendirmek için müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

76 Keynes’in devrimi  Kapitalist sistemin yaşadığı bunalımın nedeni talep yetersizliği olarak saptanınca, çare kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bu çare talebi arttırmaktı.  Para ve maliye politikasıyla yeterli canlanma sağlanamazsa, devlet harekete geçecek ve yatırım harcamalarını arttıracaktı. Bunun için devlet harcanmayan gelirleri borçlanmalı ve harcamalıdır.  Bu harcamaların faydalı oranda olması önemli değildir. Devlet, gerekirse kuyu kazdırıp, kuyu kapattırmalıdır.  Bu şekilde ekonomideki para miktarı arttırılıp, ekonomik bir canlanma sağlanabilir.

77 2. Tasarruf Paradoksu  Tasarruf yapmak bir birey için erdemli bir davranış olarak kabul edilirken, toplumun tamamı tasarrufa gittiğinde milli gelirde azalma meydana gelir. Çünkü tek başına bir birey, tüketimini kısma, hizmetçisini işten çıkarma gibi yollara başvurarak başkaları aleyhine olmak koşuluyla servetini arttırabilir. Fakat, herkes aynı şekilde davrandığında, birisinin masrafı diğerinin geliri olduğu için genel gelir düzeyinde; yani efektif talep düzeyinde düşme meydana gelecektir.  Normalde artan tasarrufların milli geliri arttırması gerekirken, tasarrufların gömülemeye (iddihar) gitmesi durumunda milli geliri azaltıcı bir etki meydana gelir. Buna tasarruf paradoksu denir.  Tasarruf paradoksu şu şekilde ortaya çıkar: gelirde meydana gelen artış, tasarrufları artırır. Fakat tasarruflardaki artış, tüketimi, yatırımı ve geliri azaltır.

78 3. Likidite Tuzağı  Likidite tuzağı, ekonomide faiz oranlarının inebileceği en düşük seviyeye inmiş olduğu ve para arzını arttırarak faiz oranları (dolayısıyla yatırımlar ve toplam talep) üzerinde etkili olunamadığı durumdur.  Böyle bir durumda para arzındaki artışlar doğrudan doğruya atıl birikim şeklinde elde tutulmakta ve faiz oranı değişmemektedir.  Likidite tuzağı, Keynes tarafından geliştirilen spekülatif para talebi kavramını açıklar. Spekülatif para talebi faiz oranlarıyla ters yönlü ilişkilidir. Keynes bu ilişkiyi tahvil fiyatları aracılığı ile açıklar.  Tahvil üzerinde yazılı faiz sabit olduğuna göre, tahvil fiyatları arttığında faiz haddi fiilen düşüyor demektir. Tahvil fiyatları ne kadar yüksekse “faiz oranı ne kadar düşükse” insanlar spekülasyon güdüsüyle elinde o kadar çok para tutmak isteyecektir.

79  Keynes faiz oranının düşebileceğine inanılan en düşük bir alt sınırın olacağını belirtir. Bu sınıra indiğinde artık daha fazla düşmesi beklenemez. Bu durumda kişiler faiz oranının tekrar yükseleceği tahvil fiyatlarının ise düşeceği beklentisi içinde olacaklarından, bütün varlıklarını likit olarak tutacaklardır.  Likidite tuzağı bir ölü noktadır. Bu noktada para arzının genişlemesine, faizin en düşük seviyeye inmesine rağmen, tahvil ve bono alımları felce uğramaktadır.  Ekonomi likidite tuzağına düşünce parasal tedbirlerle iş hayatını canlandırabilmek ve tekrar tam istihdam düzeyine yaklaşabilmek imkânı ortadan kalkmaktadır.  Likidite tuzağı durumunda Para Talep Eğrisi yatay eksene paraleldir. Bu durumda para politikası etkinsizdir. Yani parasal değişkenler (örneğin; para arzı değişikliği) reel değişkenleri (örneğin; yatırımları) etkilememektedir.

80 Tahvil Talebi Tahvil talebi (ödünç verilebilir fon arzı), servet ve gelir düzeyi, fiyatlara ilişkin beklentiler, faizlere ilişkin beklentiler, vergi politikaları başta olmak üzere pek çok faktörün bir fonksiyonudur.  Tahvil talebinde bulunanlar, tasarruf sahipleridir.  Tahvil talebinin azalması, borç vermek isteyenlerin sayısının azaldığı anlamına gelir. Yani ödünç verilebilir fon arzı azalmaktadır.  Tahvil talebinin artması, ise borç vermek isteyenlerin sayısının arttığı anlamına gelir. Yani ödünç verilebilir fon arzının arttığı anlamına gelir.  Faiz oranı yükseldiğinde borç vermek isteyenler açısından getiri arttığı için tahvil talebi (ödünç verilebilir fon arzı) artar.  Faiz oranı düştüğünde borç vermek isteyenler açısından getiri azaldığı için tahvil talebi (ödünç verilebilir fon arzı) azalır.

81 Tahvil Arzı Tahvil arzının (ödünç verilebilir fon talebi) belirleyici ise, yatırım karlılığındaki değişmeler, faizler, fiyatlara (fiyatlar genel seviyesine) dair beklentiler, kamu harcamalarındaki değişmeler, öz finansman kaynağındaki değişmelerdir. Diğer taraftan tahvil arz edenler, devlet ve firmalar gibi borç almak isteyenlerdir. Tahvil arz edenler açısından ödenen faiz bir maliyettir.  Tahvil arzının artması, borç almak isteyenlerin arttığı anlamına gelir. Yani ödünç verilebilir fon talebi artmıştır.  Tahvil arzının azalması, borç almak isteyenlerin azaldığı anlamına gelir. Yani ödünç verilebilir fon talebi azalmıştır.  Faiz oranı yükseldiğinde borç almak isteyenler açısından maliyet arttığı için tahvil arzı ( ödünç verilebilir fon talebi) azalır.  Faiz oranı düştüğünde borç almak isteyenler açısından maliyet azaldığı için tahvil arzı (ödünç verilebilir fon talebi) artar.

82 a. Faiz oranının yüksek olduğu durum  Tahvil talep edenler için faizin yüksek olması getirinin yüksek olması anlamına geleceği için tahvil talebi artar. Artan tahvil talebi, tahvilin fiyatının artmasına, faiz oranının düşmesine yol açar.  Tahvil arz edenler için faizin yüksek olması borçlanma maliyetlerinin fazla olması anlamına geleceği için tahvil arzı azalır. Tahvil arzında meydana gelen azalma tahvil fiyatının yükselmesine faiz oranının düşmesine yol açar.  Sonuç olarak tahvil piyasasında meydana gelen tahvil talep fazlası faiz oranının düşmesine yol açar.

83 b. Faiz oranının düşük olduğu durum  Tahvil talep edenler açısından düşük faiz oranları, getirinin düşük olduğu anlamına geldiği için tahvil talebi azalır. Tahvil talebinin azalması, tahvilin fiyatının azalmasına ve faiz oranının artmasına yol açar.  Tahvil arza edenler için düşük faiz oranları borçlanma maliyetlerini düşük olduğu anlamına geldiği için tahvil arzı artar. Tahvil arzında meydana gelen artma, tahvilin fiyatının düşmesine faiz oranının artmasına yol açar.  Sonuç olarak tahvil piyasasına meydana gelen tahvil arz fazlası, faiz oranlarının artmasına yol açar.

84 4. Talep Yanlı İktisat Olması  Keynesyen iktisat, ekonominin arz cephesi ile değil, talep cephesi ile ilgilidir. Bu durumda Keynesyen iktisadın ortaya çıktığı koşulların etkisi de önemlidir.  1929 Krizi koşullarında ekonomide bir arz problemi söz konusu değildi. Üretilen malların satılmaması, yani efektif talep yetersizliği söz konusu olduğu için Keynesyen iktisat, politika önermelerini toplam talebi değiştirmeye dayalı olarak oluşturmuştur.  Bu çerçevede Keynesyen iktisada göre ekonomide enflasyonist bir durum varsa, toplam talebi daraltıcı; deflasyonist bir durum varsa, toplam talebi genişletici politikaların uygulanması gerekmektedir.  Dikkat edilirse, arz problemi ile ilgilenilmemiştir. Bu yüzden keynesyen iktisat, talep yanlı iktisattır.

85 Deflasyonist Açık Durumu Ekonomik denge tam istihdam gelir düzeyinin altında bir noktada oluşmuş ise deflasyonist açık söz konusudur. Fiili gelir düzeyi ile tam istihdam milli gelir düzeyi arasındaki fark, milli gelir açığı olarak adlandırılır. Deflasyonist açığı ortadan kaldırmak için toplam talebi genişletici harcama politikalarının uygulanması gerekir. Enflasyonist Açık Durumu Ekonomik denge, tam istihdam gelir düzeyinin üstünde bir noktada oluşmuş ise enflasyonist açık söz konusudur. Enflasyonist açığı ortadan kaldırmak için toplam talebi daraltıcı harcama politikalarının uygulanması gerekir.

86 5. Üretim ve İstihdamın Temel Belirleyicisi: Toplam Talep Eksik istihdam olan bir ekonomide Toplam talep artışı, gelirin artmasına; Toplam talep azalışı, gelirin azalmasına yol açmaktadır. Monetaristler bu duruma karşı çıkar. Çünkü: Monetaristlere göre, toplam talebin temel belirleyicisi para arzıdır. Şöyle ki, toplam talep ve dolayısıyla üretim, istihdam ve fiyatlar genel düzeyi para arzı tarafından belirlenmektedir.

87 6. Ekonomik İstikrarsızlığın Nedeni Keynesyen iktisada göre ekonomik istikrarsızlıkların nedeni toplam talepteki dalgalanmalardır. Örneğin, toplam talebin yetersiz olduğu durumlarda işsizlik; tam istihdama yakın bir ekonomide aşırı talebin bulunması durumunda enflasyon ortaya çıkmaktadır. Toplam talebin doğru yönetilmesi durumunda ise istikrara kavuşulabilir.

88 7. Genel Teori ve Keynes  Keynes 1936 yılında yayınlanan İstihdamın, paranın ve faizin genel teorisi veya kısa adıyla Genel Teori olarak bilinen meşhur eserinde eksik istihdamın nedenleri, eksik istihdamdan çıkmak için hükümetlerin yapabilecekleri üzerinde durmuştur.

89 8. Kısa Dönemli Bir Analiz Olması  Keynesyen iktisat kısa dönemli bir analizdir. Keynes’e göre, ‘uzun dönemde herkes ölüdür’.

90 9. Çarpan Analizi Otonom harcamalarda meydana gelen bir artışın, milli geliri kaç katı arttırdığını gösteren katsayıya çarpan adı verilmektedir. Keynesyen modelin ekonomiye devletin müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmesi ile çarpan arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu durum şu şekilde ifade edilebilir.  Keynesyen iktisat, ekonominin eksik istihdamda olduğunu varsaymıştır. Eksik istihdamda olan bir ekonomide çarpan mekanizması etkin olacağı için devlet ekonomiye müdahale etmelidir. Çünkü devletin yapmış olduğu toplam talebi artırıcı müdahaleler, çarpan kadar hasıla artışına yol açacaktır. Dolayısıyla tam istihdama kadar çarpan mekanizması etkindir. Tam istihdamdan sonra çarpan mekanizması etkinliğini yitirdiği için toplam talebi artırıcı politikalar sadece fiyatlar genel düzeyini artıracaktır.

91 10. Eksik İstihdam Dengesi  Keynes’e göre Klasiklerin öne sürdüğü gibi ekonominin tam istihdamda olması mutlu bir rastlantı sonucu olabilir. Yani tam istihdam özel bir durumdur. Tam istihdamdan bir sapma olursa, örneğin işsizliğin olması durumunda, ücretler ve fiyatlar esnek olmadığı için ekonomi tam istihdam dengesine geri dönemeyecek; yeni denge eksik istihdamda oluşacaktır.  Dolayısıyla tam istihdam, devamlı denge durumu değildir. Gerçekleşmesi mümkündür ama özel bir durumdur. Oysa ki, Keynes’e göre eksik istihdam da bir denge durumudur ve tam istihdama göre daha genel bir durumdur.  Keynes, bu yüzden Klasik teoriye ‘ Özel Teori’, tüm istihdam düzeylerini kapsayan kendi teorisine ise ‘Genel Teori’ adını vermiştir.

92 11. Ücretlerin ve Fiyatların Rijitliği  Keynesyen iktisada göre, ücretler ve fiyatlar Klasik iktisatçıların öne sürdüğü gibi esnek değil, rijittir (katı). Örneğin, bir işsizlik olması durumunda Klasik iktisadın ileri sürdüğü gibi tüm işsizler iş bulana kadar ücretlerde düşme meydana gelmeyecektir. Çünkü ücretlerin aşağı doğru düşmesini engelleyen sendikalar, asgari ücret yasaları, vb. kurumsal düzenlemeler söz konusudur.

93 12. Emek Arzı ve Emek Talebi  Keynes’e göre, emek arzı nominal ücretin artan, emek talebi reel üretin azalan fonksiyonudur. Emek arzı nominal ücretin artan bir fonksiyonudur. Nominal ücret artıkça işçiler emek arzlarını artırdığı için emek arzı artmakta; nominal ücretler azaldıkça işçiler emek arzını azalttığı için emek arzı azalmaktadır. İşçilerin nominal ücrete bağlı olarak emek arzını belirlemesinin nedeni parasal aldanma ( monetary illusion- parasal yanılgı) olarak belirtmektedir. Emek talebi reel ücretin azalan bir fonksiyonudur. Reel ücret arttıkça işverenler daha az işçi çalıştırmak isteyecekleri için emek talebi azalmakta; reel ücret azaldıkça maliyetler azalmasına bağlı olarak emek talebi artmaktadır.

94 13. Tasarruflar  Keynesyen iktisada göre, tasarruflar Klasiklerin ileri sürdüğü gibi faizin artan fonksiyonu değil, harcanabilir gelirin artan fonksiyonudur. Harcanabilir gelir arttığında tasarruflar artmakta, harcanabilir gelir azaldığında tasarruflar azalmaktadır.

95 14. Tüketim  Keynes’e göre tüketim harcamaları, harcanabilir gelirin artan fonksiyonudur. Harcanabilir gelir arttıkça, tüketim harcamaları artmakta; azaldıkça, azalmaktadır.  Harcanabilir gelirin, tasarrufa gitmeyen kısmı tüketime gitmektedir. Çünkü harcanabilir gelir, tasarruf ve tüketimin toplamına eşittir.  Tüketim teorisi : Mutlak Gelir Hipotezi – J. M. Keynes

96 15. Yatırım Keynesyen iktisada göre yatırım, klasiklerin ileri sürdüğü gibi faizin değil, beklentilerin fonksiyonudur. Diğer bir ifadeyle yatırım, sermayenin marjinal etkinliği ve faiz oranına bağlıdır. İktisadi karar birimleri faiz oranları çok düşük olsa bile geleceğe yönelik olumsuz beklentilere sahip ise yatırım kararı almazlar. Yatırım kararı alırken sermayenin marjinal etkinliği ile faiz oranı arasında bir kıyaslama yaparlar. Sermayenin marjinal etkinliği ise bir yatırımdan ekonomik ömrü boyunca beklenen getirinin bugünkü değerini sermayenin maliyetine eşitleyen iskonto oranıdır. Sermayenin marjinal etkinliği faiz oranlarından büyükse yatırım kararı alırlar. Sermayenin marjinal etkinliği faiz oranlarından küçükse, yatırım kararı almaktansa parayı faize yatırmayı tercih ederler. Sermayenin marjinal etkinliği ile faiz oranları birbirine eşitse, yatırım yapma konusunda kararsız kalırlar. Keynes’e göre yatırım kararı verenlerle, tasarruf kararı verenler farklı kişilerdir. Bu yüzden planlanan (exante) ve gerçekleşen (expost) yatırımlar birbirine eşit olmayacaktır.

97 16. Faiz  Keynes’e göre faiz, klasikler gibi tüketimden vazgeçmenin bedeli değil, likiditeden vazgeçmenin bedelidir.  Faiz mal piyasası dengesinde değil, para arzı ve para talebinin eşit olduğu para piyasası dengesinde oluşmaktadır.  Para arzı dışsal olarak belirlenmektedir.

98 17. Yatırımların Faiz Esnekliği  Keynesyenlere göre yatırımların faiz esnekliği düşüktür. Dolayısıyla faiz oranlarında meydana gelen bir değişmeye yatırımların tepkisi nispeten daha düşük olacaktır.

99 18. Paranın Dolanım Hızı  Keynesyen iktisatçılara göre, paranın dolanım hızı istikrarsızdır. Bu durum şu şekilde ifade edilebilir:  Para arzında bir artış olursa, faiz oranları düşecektir. Faiz oranlarında meydana gelen düşme, para talebinin artmasına neden olacaktır. Para talebi arttığında ise paranın dolanım hızı azalacaktır.  Tersine, para arzında bir azalma olursa, faiz oranları yükselecektir. Faiz oranlarında meydana gelen yükselme parayı elde tutmanın alternatif maliyetini yükselteceği için para talebi azalacaktır. Para talebi azaldığında ise paranın dolanım hızı artacaktır.  Dolayısıyla paranın dolanım hızı sabit değildir; uygulanan politikaya göre değişiklik gösterebilir.

100 19. Para Talebi Keynesyen iktisatçılara göre para, işlem, ihtiyat ve spekülasyon amacıyla talep edilmektedir.  İşlem amaçlı para talebi gelirin ve fiyatın doğru yönlü bir fonksiyonudur.  İhtiyat amacıyla para talebi, öngörülmeyen olaylar için karar birimlerinin talep ettikleri para miktarını ifade eder. İhtiyat güdüsüyle para talebi, genellikle gelirle doğru orantılı olarak ele alınmaktadır.  Spekülatif amaçlı para talebi ise faizin ters yönlü bir fonksiyonudur. Faiz oranı artarsa, parayı elde tutmanın alternatif maliyeti yada paranın getirisi arttığı için spekülatif güdüyle para talebi azalmaktadır.  Tersine faiz oranı azalırsa, parayı elde tutmanın alternatif maliyeti ya da paranın getirisi azaldığı için para talebi artar. Bu durumu faiz oranı ve tahvil fiyatı arasındaki ilişki yardımıyla açıklamak mümkündür.

101 19. Para Talebi  Faiz oranı ve tahvilin fiyatı arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Faiz oranı yükseldiğinde tahvil fiyatları düşmekte; dolayısıyla para talebinde azalma, tahvil talebinde artış meydana gelmektedir.  Tersine, faiz oranları düştüğünde tahvil fiyatları artmakta; dolayısıyla para talebi artmakta, tahvil talebi azalmaktadır.  Keyneste para talebi sıfır opsiyonludur. Yani karar birimleri servetlerinin hepsini para olarak ya da tahvil olarak ( mübadele için gerekli olan hariç ) tutmaktadır. Keynes, konsol adı verilen bir tahvil türünden hareketle analizini geliştirmiştir.

102 19. Para Talebi  Keynes’e göre karar birimlerinin normal olarak kabul ettiği bir faiz düzeyi ve buna bağlı olarak tahvilin normal olarak algılanan fiyatı vardır. Piyasada oluşan faizler, normal olarak algılanan faiz düzeyinin altına düştüğünde, tahvilin fiyatı normal düzeyinin üstüne çıkmaktadır. Tahvil pahalandığı için tahvil talebi azalmakta, para talebi artmaktadır. Çünkü faizin normal olarak kabul edilen seviyesinin altına düşmesi ile birlikte beklentiler faizin normal seviyesine geri döneceği; yani tahvilin fiyatının tekrar normal seviyesine düşeceği yönünde oluşacaktır.  Tersine, piyasa faiz oranları normal olarak kabul edilen düzeyin üstüne çıktığında tahvilin fiyatı normal olarak kabul edilenin altına düşmektedir. Tahvil ucuzladığı için tahvil talebi artmakta, para talebi azalmaktadır. Çünkü piyasa faiz oranlarının normal olarak kabul edilen seviyenin üstüne çıkması ile birlikte beklentiler, faizin normal seviyesine geri döneceği; yani tahvil fiyatının tekrar normal seviyesine doğru artacağı yönünde olacaktır.

103 20. Para Talebinin Faiz Esnekliği Keynesyen iktisatçılara göre, para talebinin faiz esnekliği yüksektir.  Para talebinin faiz esnekliği arttıkça, para arzı artışları karşısında faiz oranında meydana gelen düşme az olmaktadır. Faiz oranlarındaki düşmenin az olması ise yatırımların faizden az etkilenmesine neden olmaktadır.  Para talebinin faiz esnekliği azaldıkça, para arzı artışları karşısında faiz oranında meydana gelen düşme yüksek olmaktadır. Faiz oranlarındaki düşmenin yüksek olması ise yatırımların faizden çok etkilenmesine neden olmaktadır.  Likidite tuzağının söz konusu olması durumunda para talebinin faiz esnekliği sonsuzdur. Para talebinin faiz esnekliği sonsuzken para arzı ne kadar artarsa artsın faiz oranlarında düşme meydana gelmez. Bu yüzden de likidite tuzağı durumunda, artan para miktarı spekülasyon güdüsüyle atıl ankeslere gider. Dolayısıyla likidite tuzağı durumunda yatırımların faiz esnekliği sıfırdır.

104 21. Paranın Yansız Olmaması: Paranın Yanlılığı Keynesyen iktisatçılara göre, Klasiklerin ileri sürdüğü gibi para yansız değildir. Zira para yalnızca işlem güdüsüyle değil, ihtiyat ve spekülasyon güdüsüyle de talep edilmektedir. Paranın spekülasyon güdüsüyle talep edilmesi, paranın yansız olmadığının bir göstergesidir. Para arzında meydana gelen bir artışın ekonomi üzerindeki etkisi şu şekilde özetlenebilir:  Para arzı arttığında karar birimleri ellerine geçen parayı tahvil alımına yönelteceklerdir. Tahvil talebinde artış olduğu için tahvilin fiyatı yükselecek, faiz oranları düşecektir.  Faiz oranları düştüğü için yatırımlarda ve faize duyarlı diğer harcamalarda artış meydana gelecektir.  Yatırımlarda meydana gelen artış, çarpan kadar milli gelirin artmasına neden olacaktır.

105 22. Likidite Tercihi Keynes, bireylerin likidite tercihini açıklarken cari faiz oranı ve sermayenin marjinal etkinliğinden yararlanmaktadır. Bu ilişki şu şekilde ifade edilebilir:  Sermayenin marjinal etkinliği faiz oranından büyükse, girişimcilerin sermaye ihtiyacında artış meydana gelecektir. Sermaye ihtiyacında meydana gelen artış ise faiz oranlarının artmasına yol açacak ve sermayenin marjinal etkinliği ve faiz oranı eşitlenecektir.  Sermayenin marjinal etkinliği faiz oranından küçükse, girişimciler yatırım yapmak yerine faizi tercih ederler. Dolayısıyla yatırım amaçlı sermaye talebinde azalma meydana gelir. Bir yandan mevduatta artış meydana gelmesi, diğer taraftan kredi talebinin azalması sonucunda, faiz oranları azalır ve sermayenin marjinal etkinliği ile faiz oranları eşitlenir.

106 23. Say Yasası’nın Reddi  Keynesyen iktisatçılar, Say Yasası’nı reddetmişlerdir. Ekonomi depresyon halinde iken, toplam arz eğrisi yatay eksene paraleldir.  Böyle bir durumda toplam talepte meydana gelen artışlar, doğrudan üretim artışına yönelecektir.  Toplam talepte meydana gelen artışların doğrudan toplam arz artışına yönelmesi, fiyatların sabit kalmasına yol açacaktır.  Dolayısıyla teknik bir ifadeyle, ‘ her arz kendi talebini değil ‘, ‘ her talep kendi arzını doğuracaktır’. Keynes’e göre, üreticiler talep tahminlerini dikkate alarak üretim yaparlar. Bu yüzden de toplam arz toplam talebi değil, toplam talep toplam arzı belirlemektedir.

107 23. Say Yasası’nın Reddi  Keynesyen iktisat tasarrufların artması durumunda yatırımların azalacağını ve dolayısıyla milli gelirin düşeceğini ileri sürmektedir. Yani tasarruflarda meydana gelen bir artış milli gelir üzerinde azaltıcı bir etki meydana getirerek tasarruf paradoksuna yol açacaktır.  Keynes Say Yasasına yönelik eleştirilerini şu şekilde ifade etmiştir.  Marjinal tüketim eğilimi: milli gelirdeki bir değişmenin ne kadarlık kısmının tüketime gideceğini gösteren katsayıdır.  Tasarruf paradoksu: tasarrufların mutlaka yatırıma döneceği garantisi yoktur. Tasarruflar arttıkça tüketim ve milli gelirde azalma meydana gelecektir.  Spekülatif güdüyle para talebi: tüketime ve yatırıma gitmeyen atıl para, spekülatif güdüyle talep edilecek ve ekonominin daralmasına yol açacaktır. Ayrıca, gömülemenin ne zaman çözüleceği belli olmadığı için istikrarsızlığa neden olacaktır.

108 24. Tasarruf – Yatırım Eşitliği  Keynesyen sistemde tasarruf- yatırım eşitliği bozulduğunda denge, gelirin değişmesi yoluyla oluşur. Tasarruflar yatırımları aşarsa milli gelirde bir azalma meydana gelir. Milli gelirin azalması durumunda ise tasarruflar azalır ve tasarruf- yatırım eşitliği tekrar sağlanır. Tersine, tasarruflar yatırımlardan küçük olursa, milli gelir artar. Milli gelirde meydana gelen artış ise tasarrufların artmasına ve tasarruf-yatırım eşitliğinin sağlanmasına yol açar.  Tasarruflar yatırıma dönüşmeden de ekonomik denge meydana gelebilir. Ancak bu durumda ortaya çıkan denge bir eksik istihdam dengesi olacaktır. Bu durumda büyümenin motoru Klasik iktisatçıların ileri sürdüğü gibi tasarruflar değil, harcamalardır.  Şöyle ki, harcamalarda meydana gelen bir artış, milli gelirde çarpan mekanizması sayesinde artışa yol açacaktır. Milli gelirdeki artış ise marjinal tüketim eğilimi ve sermayenin marjinal etkinliği sayesinde harcamaları tekrar arttıracaktır. Dolayısıyla harcamalar kendi kendini finanse etmiş olur.

109 25. Büyümenin Motoru : Harcamalar  Keyneslere göre büyümenin motoru tasarruflar değil harcamalardır. Tasarruflar artarsa harcamalar azalacağı için gelirde azalma meydana gelir. Tersine tasarruflar azalırsa, harcamalar artmış olur. Harcamalar artarsa çarpan sayesinde gelirde artış meydana gelir.

110 26. Harcama Denkleminin Kabulü  Keynesyen iktisatçılar harcama denklemini esas alırlar. Buna göre,  AE = C + I + G + (X-M)  AE: toplam harcamalar  C: özel kesim tüketim harcamaları  I: özel kesim yatırım harcamalarını  G: kamu ( devlet ) harcamalarını  X : ihracatı  M : ithalatı ifade etmektedir.

111 27. Mübadele Denkleminin Reddi  Mübadele denklemini kabul etmezler. Mübadele denklemi MV=PT şeklinde ifade edilmektedir.  M : her türlü para arzını  V : bir paranın bir yılda kaç kere el değiştirdiğini ifade eden ‘paranın dolanım hızını’  P : fiyatlar genel düzeyini  T : ekonomideki reel üretim düzeyini ifade etmektedir.

112 Keynesyen iktisatçıların mübadele denklemi vasıtasıyla açıklanan Miktar Teorisi’ni reddetmeleri ile ilgili olarak şu çıkarımlar yapılabilir.  Paranın dolanım hızı Klasiklerin ileri sürdüğü gibi kısa dönemde sabit değil, istikrarsızdır. Paranın dolanım hızının istikrarsız olduğu bir durumda para arzında meydana gelen bir değişikliğin fiyatlar genel düzeyi üzerindeki etkisi klasiklerin öngördüğü gibi olmayacaktır.  T’nin sabit olduğu varsayımı, ekonominin daima tam istihdamda olduğu varsayımına dayanmaktadır. Oysaki Keynes’e göre, ekonomi eksik istihdamda da dengeye gelebilir. T’nin sabit olmadığı durumda para arzında meydana gelen bir değişmenin fiyatlar genel düzeyi üzerindeki etkisi Klasiklerin öngördüğünden farklı olacaktır.  Klasiklere göre, para arzında meydana gelen bir artış aynı yönde ve aynı oranda fiyatla genel düzeyini artıracaktır. Keynes’e göre para arzında meydana gelen bir artışın fiyatlar genel düzeyi üzerindeki etkisi toplam arz eğrisinin şekline bağlıdır. Dolayısıyla para arzında meydana gelen bir artış ekonomi eksik istihdam dengesindeyken, fiyatlar genel düzeyi üzerinde herhangi bir etkiye yol açmayacaktır.

113 28. Keynes Etkisi  Keynes etkisine göre, fiyatlar genel düzeyinde meydana gelen düşme reel para arzını arttıracaktır ve faiz oranları düşecektir. Faiz oranlarında meydana gelen düşme, yatırım miktarının ve toplam hasılanın artması ile sonuçlanacaktır.  Ancak Keynes’ e göre bu sürecin işlemesini engelleyen iki durum söz konusudur: Yatırımların faiz esnekliği düşüktür. Likidite tuzağı söz konusudur. Likidite tuzağı varsayımı altında bu süreç ortaya çıkmayacaktır.

114 29. Para Politikasını Etkinliği Para politikasının etkinliği konusunda ilk Keynesyenler ile çağdaş Keynesyenler arasında görüş farklılıkları vardır. a)İlk Keynesyenlere göre para politikası etkisizdir. Çünkü: Yatırımlar faizin değil, beklentilerin fonksiyonudur. Çok düşük faiz oranlarında bile iktisadi karar birimleri geleceğe yönelik olumsuz beklentilere sahip ise yatırım kararı almazlar. Yatırımların faiz esnekliği düşüktür. Para arzını artırmak suretiyle faizler düşürülse bile, yatırımların faizlerde meydana gelen değişmeye duyarlılığı düşüktür. Likidite tuzağı söz konusu olabilir. Para arzını arttırarak faiz oranlarını sürekli düşürmek mümkün değildir. Çünkü ekonomi likidite tuzağında olabilir. Şöyle ki, Keynes’e göre faiz oranlarının para arzını arttırmak suretiyle düşebileceği bir asgari düzey bulunmaktadır. Bu noktadan sonra para arzını arttırmak suretiyle faiz oranlarını düşürmek mümkün değildir. Ekonominin likidite tuzağında olduğu böyle bir durumda gerçekleştirilecek para arzı artışı, spekülatif güdüyle atıl ankeslere gidecektir.

115 29. Para Politikasını Etkinliği b) Çağdaş Keyneslere göre para politikası da etkilidir. Ancak maliye politikası daha etkilidir. Çünkü maliye politikasının milli gelir üzerindeki etkisi daha açık ve doğrudan ortaya çıkmaktadır. Çağdaş Keynesyenler, enflasyon ve deflasyon durumunda para ve maliye politikalarının bir arada uygulanmasını tercih ederler. Deflasyonist bir açık söz konusu ise genişletici para politikasının bütçe açığı politikası ile birlikte uygulanmasını öngörürler. Böylece devletin kamu harcamalarını genişletmek amacıyla ödünç verilebilir fonlar piyasasına girmesi sonucunda faiz oranlarındaki artış eğilimi, parasal genişleme ile azaltılabilecektir. Enflasyonist bir açık varsa, daraltıcı para politikası ile bütçe fazlası politikasının birlikte uygulanmasını önerirler. Bu durumda ise parasal daralma sonucunda faiz oranlarındaki artış eğilimi, daraltıcı maliye politikası ile azaltılabilecektir.

116 29. Para Politikasını Etkinliği İlk Keynesyenler ile Çağdaş Keynesyenler arasındaki görüş farklılığının temelde iki nedeni bulunmaktadır.  Birincisi, Keynes’in II. Dünya Savaşı sonrası durgunluk hipotezinin gerçekleşmemiş olması, aksine bir refah sürecinin gerçekleşmesidir. II. Dünya Savaşı sona erdiğinde bir çok iktisatçı, ekonomide bir durgunluğun olacağını öngörmekteydi. Çünkü savaş sonrası dönemde savunma harcamalarında meydana gelen azalmanın, özel kesim harcamaları ile dengelenemeyeceği düşünülmekteydi. Ancak savaş sonrası dönemde beklentilerin tersine, refah ve büyüme dönemi yaşandı. Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrasında milli gelir artmasına rağmen, tasarruf/gelir oranı nispi olarak sabit kalmıştır. Bu durum ise Keynesyen iktisadın tasarruf paradoksu öngörüsü ile uyuşmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, ilk Keynesyenlerin gelir arttığı zaman aşırı tasarruftan kaynaklanan durgunluk hipotezine uymamaktadır.  İkincisi, II. Dünya Savaşı sonrası yapılan çalışmaların Keynesyen düşünceyi etkilemiş olmasıdır. Özellikle Monetarist yazından Keynesyen iktisada yönelik yapılan eleştiriler, bu durumda rol oynamıştır.

117 30. Maliye Politikasının Etkinliği Keynesyen iktisada göre maliye politikası etkindir. Maliye politikasının etkinliği vergi politikası ve kamu harcaması politikası açısından aşağıdaki şekilde ele alınabilir. a) Vergi Politikası Keynes’e göre tüketim, harcanabilir gelirin fonksiyonudur. Bu önerme maliye politikasının etkinliğine dayanak teşkil etmektedir. Vergi politikasının etkinliği, deflasyonist ve enflasyonist bir ekonomi için şu şekilde ifade edilebilir: Deflasyonist Ekonomi Keynesyen iktisada göre vergilerde meydana gelen bir düşme harcanabilir geliri arttıracaktır. Tüketim, harcanabilir gelirin fonksiyonu olduğu için harcanabilir gelirde meydana gelen artış, tüketimde bir artışa yol açacaktır. Tüketimin artması ise yatırımların ve hasıla düzeyinin artması ile sonuçlanacaktır. Enflasyonist Ekonomi Keynesyen iktisada göre vergilerde meydana gelen bir artış harcanabilir geliri azaltacaktır. Tüketim, harcanabilir gelirin fonksiyonu olduğu için harcanabilir gelirde meydana gelen azalma, tüketimde azalışa yol açacaktır. Tüketimin azalması ise yatırımların ve hasıla düzeyinin azalması ile sonuçlanacaktır.

118 30. Maliye Politikasının Etkinliği b) Kamu Harcaması Politikası Keynes’e göre kamu harcaması politikası çarpan mekanizması sayesinde ekonomideki istikrarsızlıkları gidermek amacıyla kullanılabilir. Kamu harcaması politikasının etkinliği deflasyonist ve enflasyonist bir ekonomi için şu şekilde ifade edilebilir: Deflasyonist Ekonomi Keynesyen iktisada göre kamu harcamalarında meydana gelen bir artış, çarpan mekanizması sayesinde kendinden daha fazla bir milli gelir artışına neden olacaktır. Şöyle ki, kamu harcamaları arttırıldığında, tüketimde artış meydana gelecektir. Tüketimde meydana gelen artış ise yatırımların ve dolayısıyla hasılanın artmasına neden olacaktır. Dolayısıyla ekonomi eksik istihdamdan, tam istihdama yönelmiş olacaktır. Enflasyonist Ekonomi Enflasyonist bir ekonomide daraltıcı maliye politikası uygulanmalıdır. Keynesyen iktisada göre, kamu harcamalarında meydana gelen bir azalma, çarpan mekanizması sayesinde enflasyonist açığı azaltacak ve ekonominin tam istihdam düzeyine yönelmesini sağlayacaktır. Şöyle ki, kamu harcamaları azaltıldığında, tüketimde azalma meydan gelecektir. Tüketimde meydana gelen azalma ise talep fazlasının ( toplam harcamaların ) azalmasına yol açarak enflasyonist açığı ortadan kaldıracaktır.

119 31. Maliye Politikasını Reddi : Monetaristler a) Tüketimin sürekli gelirin fonksiyonu olması  Monetaristlere göre, vergi politikaların dayalı olan bir maliye politikası etkili olmayacaktır. Çünkü, tüketim Keynes iktisatçıların ileri sürdüğü gibi harcanabilir gelirin değil, sürekli gelirin fonksiyonudur.  Sürekli gelir ise geçmiş dönem geliri ve gelecekte elde edilmesi umulan normal gelirin ortalamasından oluşmaktadır. Cari dönem harcanabilir gelirinin sürekli gelir üzerindeki etkisi önemsiz düzeydedir.  Vergileri azaltmak suretiyle cari harcanabilir geliri arttırmak mümkündür.  Vergi indirimi sonucu cari harcanabilir gelirde meydana gelen artış, sürekli geliri önemsiz bir biçimde etkileyecektir; sürekli gelirde meydana gelen önemsiz artış ise tüketimi etkilemeyecektir.

120 Monetarist dışlama etkisi  Monetarist iktisada göre kamu harcamalarının ortaya çıkardığı etki, nasıl finanse edildiği ile ilgilidir. Buna göre 3 tür finansman söz konusudur  Vergi artışı  Para arzı artışı  Borçlanma Monetaristlere göre, genişletici maliye politikası uygulandığında dışlama etkisi görülecektir. Monetaristler için yapılacak bir kamu harcamasının finansman biçimini önem arz etmektedir. Kamu harcamalarının vergi artışı ile finanse edilmesi durumunda, özel kesimin harcayacağı fon miktarında bir azalma meydana gelecektir ve özel kesimin harcayacağı miktarı devlet harcamış olacak ve özel kesim yatırımlarında azalma meydana gelecektir (dışlama etkisi).

121 Monetarist dışlama etkisi  Yapılacak bir kamu harcamasının borçlanma ile finanse edilmesi durumunda devlet halka tahvil satacaktır.  Özel sektör tahvilleri ile rekabet halinde olan tahvillerdeki artış, ödünç verilebilir fonlar piyasasında, ödünç verilebilir fon talebinin artmasına ve dolayısıyla faiz oranlarının yükselmesine neden olacaktır.  Yükselen faiz oranları, faiz oranlarına duyarlı olan yatırımları ve tüketim harcamalarını azaltacaktır. Böylece, kamu harcamalarının genişletici etkisi, özel kesim harcamalarının azaltıcı etkisi ile dengelenecektir.  Monetarist okul tarafından ileri sürülen bu görüşe Dışlama Etkisi (Crowding-Out Effect) adı verilmektir. Dolayısıyla, borçlanma ile finanse edilen maliye politikası etkisiz olmakta ve monetarist yaklaşım tarafından eleştirilmektedir.

122 Monetaristlere Keynesyen Cevap  Keynesyenler, Monetaristlerin ileri sürdüğü gibi bir dışlama etkisinin ortaya çıkmayacağını, dışlamanın kısmi olacağını ileri sürmektedirler. Kamu harcamalarında meydana gelen artış, faiz oranlarında artışa yol açarak özel kesim harcamalarını düşürebilir. Ancak özel kesim harcamalarında meydana gelen daralma, kısa dönemde ortaya çıkacaktır.  Keynesci iktisada göre kamu harcamalarında meydana gelen bir artış kamu harcaması çarpanına bağlı olarak milli gelir üzerinde arttırıcı bir etki meydana getirecektir. Gelirde meydana gelen artış ise tasarruf düzeyinin artmasına neden olacaktır.  Devletin borçlanma piyasasına girmesinin özel kesim yatırımları üzerindeki daraltıcı etkisi, kamu harcamalarının genişletici etkisinden küçük olduğu için toplam etki genişleme yönünde olacaktır.

123 32. Keynesyen Parasal Aktarım Mekanizması Para arzında meydana gelen bir değişmenin talep, hasıla ve fiyat düzeyinde meydana getirdiği etkiler ’aktarım Mekanizması’ olarak adlandırılmaktadır. Şu şekilde işlemektedir: Para arzı arttığında, ödünç verilebilir fon miktarında artış meydana gelmektedir. Ödünç verilebilir fon miktarında meydana gelen artış ise faiz oranlarının düşmesine ve yatırımların artmasına yol açmaktadır. Yatırım miktarına meydana gelen artış ise toplam talebin yükselmesine bağlı olarak hasıla düzeyinin artmasına neden olmaktadır.

124 33. Bütçe Açıkları  Keynesyen iktisat, bütçe açıklarına karşı değildir. Keynesyen iktisada göre, bütçe politikası bir maliye politikası aracı olarak kullanılabilir.  Ekonominin durgunluk içinde olduğu dönemlerde bütçe açığı vermek suretiyle ekonomik canlanma tesis edilebilir.  Diğer taraftan, enflasyonist bir baskının olduğu dönemlerde ise bütçe fazlası vermek suretiyle, enflasyonist baskı kontrol altına alınabilir.

125 33. Bütçe Açıkları  Keynesyen iktisada göre, bütçe açıklarının ekonomi üzerindeki olumsuz etkisi eksik istihdam durumunda değil, tam istihdam durumunda ortaya çıkacaktır.  Dolayısıyla tam istihdam seviyesine ulaşılana kadar bütçe açıkları özel kesim yatırımlarını azaltıcı bir etki meydana getirmeyecektir.  Çünkü tam kapasite düzeyine varıncaya kadar talepte meydana gelen bir artış, belirli bir faiz düzeyinde özel kesim yatırımlarının artmasına sağlayacak ve ekonomi tam istihdama ulaşacaktır.  Tam istihdamdan sonra talepte meydana gelecek bir artış çarpan mekanizması işlemeyeceği için sadece fiyatlar genel düzeyini artıracaktır. Bu yüzdende keynesyen iktisat tam istihdam düzeyine kadar bütçe açığı politikalarına izin vermeyecektir.

126 34. Borçlanma  Devlet müdahalesine cevaz veren Keynesci iktisat, borçlanma politikasını olağanüstü ve geçici bir finansman aracı olarak değerlendiren Klasik okulun tersine, iktisadi dengesizlikleri gidermek için borçlanma politikasının etkin bir biçimde kullanılabileceğini ileri sürerek önemli bir araç konumuna getirmiştir.  Keynes, devletin borçlanma yoluyla elde ettiği fonların faydasız işlerde harcanası durumunda bile toplumu zenginleştirdiğini ileri sürmüştür.  Keynes, 1929 Krizinin özel kesimin harcama yetersizliğinden kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bu durumda devlete, harcanmayan paraları borçlanma ve harcama görevi yüklemiştir. Bu harcamaların faydasız işlere gitmesi durumunda bile- örneğin kuyu kazılıp, kuyu kapattırılması- ekonomide bir canlanmaya neden olacağı ve buhrandan çıkılacağı ileri sürülmüştür.

127 35. Enflasyon :Tam İstihdamdan Sonraki Bir Olgu  Keynesyen iktisat, eksik istihdamda olan bir ekonomi varsayımından hareket ettiği için enflasyonla pek ilgilenmemiştir. Keynesyenler enflasyonu tam istihdamdan sonraki bir olay olarak kabul etmişlerdir.

128 Philips Eğrisi  Bir Keynezyen görüş olan Philips Eğrisi de işsizlik sorunu ile ilgilenmiştir.  1958 yılında A W Philips tarafından geliştirilen bu eğri işsizlikle enflasyonu birbirine alternatif olarak görmektedir. Philips işsizlik azaldığı zaman İngiltere’de ücretlerin hızla artmakta olduğunu, bunun aksine işsizlik oranı yükseldiğinde ise, ücret artışlarının yavaşladığını belirterek işsizlik oranı ile ücret değişmeleri arasında bir değiş oranı (trade off), ilişkisinin mevcut olduğunu ortaya koydu.  Philips eğrisi analizine göre daha düşük bir işsizliğin, ancak daha yüksek bir enflasyon ile satın alınabileceğini ileri sürmektedir.  Philips eğrisi fiyatların nisbi bir istikrar gösterdiği yıllarda oldukça başarılı olduğu halde, 1970’li yıllarda enflasyon ile durgunluğun aynı anda yaşanması, bu ilişkiye duyulan şüpheleri artırmıştır.

129 Phillips Eğrisi Özellikle doğal işsizlik hipotezini geliştiren Friedman ve Edmund, Phelps, beklenen enflasyon ile öngörülmeyen enflasyon kavramını ortaya atarak Philips eğrisi olgusunu sadece kısa dönemli bir olgu olduğunu geçici bir nitelik özelliği taşıdığını ileri sürerek, uzun dönemde işsizlik ile enflasyon arasında böyle bir ilişkinin olmadığını ileri sürmüşlerdir.

130 Phillips Eğrisi  Enflasyon hızı ile işsizlik oranı arasında ters yönlü bir ilişkiden bahseden A.W Philips, bu görüşünü herhangi bir teoriye dayandırmadan ve sadece istatistik verileri gözlemlemek suretiyle bu sonuca varmıştır.  Bu ilişki iktisat politikasını ya “yüksek oranda işsizlik ve düşük enflasyon” veya “düşük oranda işsizlik ve yüksek enflasyon”gibi iki zorunlu tercih arasında bırakmıştır.  Mesela A noktası işsizlik oranı da enflasyon oranı da hiç değişmemektedir. Eğer B noktasına kaymak istenirse işsizlik oranı azalacak, enflasyon oranı yükselecektir.  Philips eğrisi Keynezyenler tarafından sevinçle karşılanmış ve benimsenmiştir. Ancak 1970’li yıllarda bu eğrinin gerçek dünya olaylarına uymadığı ve politika reçetelerine güvenilemeyeceği yolundaki iddialar Philips eğrisine güveni azaltmıştır.

131 37. Phillips Eğrisi Analizinin Çöküşü: Stagflasyon Krizi  Philips eğrisi ile işsizlik ve enflasyon arasında ters bir ilişkinin varlığının kabul edilmesi talep yönlü iktisadı daha da pekişmiştir. Ancak Keynezyen iktisat 1970’li yıllarda petrol fiyatlarındaki artış girdi maliyetlerinin artmasına, girdi maliyetlerinde meydana gelen artış, üretim maliyetlerinin artmasına yol açmış ve bunun sonucunda ortaya çıkan işsizlik ve enflasyon hızındaki devamlı yükselmeyi düzeltecek bir öneri sunamadıkları için kısa bir süre sonra birçok kişi Keynesyen iktisadın ölümünü ilan edilmiştir.  Dolayısıyla stagflasyon krizi, dar anlamda Phillips Eğrisi analizinin çökmesine, geniş anlamada Keynesyen iktisadın zora girmesine neden olmuştur. Stagflasyon krizi ile Keynesyen iktisadın gölgesinde kalan Monetarizm, Arz Yanlı İktisat ve Yeni Klasik iktisat teorileri gündeme gelmiştir. Stagflasyon kısaca durgunluk içerisinde yaşanan enflasyon olarak ifade edilmektedir. Stagflasyon, “üretimde görülen durgunluk ile enflasyon döneminin bir araya gelmesi yanında ücretler ve fiyatların birbirini takip ederek yükselmesine karşın, ürün ve işgücü talebinin artmaması ve hatta düşmesidir.” olarak da tanımlanabilir.

132 MONETARİZM  Keynesyen iktisadi anlayış 1973 yılında yaşanan ekonomik krize kadar hakimiyetini devam ettirmiştir.1973 yılında işsizlik ve enflasyonun birlikte yaşanmış olması Keynesyen anlayışın yetersiz kaldığı sonucunu doğurmuştur. Keynesyen anlayış işssizlik ve enflasyonun bir arada görüldüğü ve daha sonradan stagflasyon adı verilen bu tür bir istikrarsızlığı kuramında öngörmüş değildir.  İşte böyle bir ortamda, klasik iktisadi anlayışın oturduğu temel felsefeye dayalı ve Milton FRIEDMAN’ın öncülük ettiği Monetarizm denilen iktisadi anlayış doğmuştur.

133  Modern miktar teorisini makro ekonomik politikalarında temel olarak ele alan ve para stokundaki değişmelere önem veren iktisatçılar Moneterist (Paracı) olarak adlandırılmaktadır.  Bu iktisatçılar iktisat politikası aracı olarak para politikasının etkinliğine inandıkları için bu adla anılmaktadırlar.  Moneterizm büyük ölçüde 1976 yılı Nobel ekonomi ödülü alan Amerikalı iktisatçı Milton Friedman tarafından geliştirilmiş bir teoridir.  Moneterizm daha çok enflasyon üzerinde durmuştur. Moneterist düşünce enflasyonun nedeni olarak para arzının hükümetlerce gereksiz yere aşırı artırılmasında görmektedir.

134 PARA ARZI VE ENFLASYON İLİŞKİSİ  Hem Monetarist hem de Keynesgil iktisatçılar, uzun dönemde enflasyonun sebebinin para arzının artırılması olduğunu kabul ederler.  Ancak, Keynesgil iktisatçılar kısa dönemde enflasyonun para arzı dışındaki faktörlerden de kaynaklanabileceğini söylerler.  Monetarist iktisatçılara göre enflasyonun temel nedeni para arzı artışlarıdır.  Bu görüşlerini ispatlamak için bazı tarihsel enflasyon vakalarını inceleyerek para arzı ve enflasyon arasındaki ilişkiye bakmışlardır.

135  Bunlardan biri Almanya’da I. Dünya Savaşından sonra yaşanan hiperenflasyondur.  Almanya’da yılları arasında, savaş sonrası harcamalardan kaynaklanan bütçe açığını finanse edebilmek amacıyla para arzı sürekli olarak artırılmış, bu da hiperenflasyona sebep olmuştur.  Ocak 1923-Kasım 1923 arasındaki 10 aylık dönemde fiyat endeksi yaklaşık olarak 270 milyon kat artmıştır.  Monetaristler buna dayanarak bu hiperenflasyonun sebebinin para arzı artışı olduğunu söylemişlerdir.  Friedman ve diğer Monetaristlere göre enflasyon her zaman parasal bir olgudur.

136 MİLTON FRIEDMAN’IN ENFLASYON YAKLAŞIMI

137  Para arzının enflasyon üzerinde etkili olup olmadığı konusunda ekonomistlerce değişik görüşler ileri sürülmüştür.  Bu görüşler içerisinde en dikkate değeri ise, Monetarist Okulun çağımızdaki öncülerinden sayılan Milton Friedman’ın düşünceleridir.  Geleneksel miktar teorisini modern anlamda yorumlayan Milton Friedman, para arzındaki artışları enflasyonunun tek sorumlusu ilan etmiş ve enflasyonu önleyici yegane tedbirin de para arzını frenlemek olduğunu belirtmiştir.

138 MİLTON FRİEDMAN’IN MİKTAR TEORİSİ  Friedman’a göre miktar teorisi; bir üretim (output) teorisi, parasal gelir veya fiyatlar genel seviyesi teorisi olmayıp, bir Para Talebi Teorisidir.  Toplam para talebi ise, varlıklarının bir bölümünü para olarak tutmak isteyen nihai servet sahipleri ile, parayı makine ve stoklar gibi bir üretici malı olarak düşünen teşebbüslerin para talepleri toplamından meydana gelmektedir.  Monetaristlere göre, M.V=P.T şeklinde ifade edilen klasik miktar teorisi formülünde yer alan paranın dolaşım hızı (V) sabit değil, aksine bazı değişkenlerin istikrarlı bir fonksiyonudur. Friedman’ ın analizleri ile geliştirilen monetarizme aynı zamanda “Modern Miktar Teorisi” adı da verilmektedir.

139 FRIEDMAN’A GÖRE ENFLASYON SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ  Enflasyon, her ne kadar müzmin ve geniş alana yayılmış bir hastalık ise de tedavi edilemez de değildir.  Friedman, enflasyonunun tedavi edilebilmesi için öne sürülen hiçbir çarenin para miktarının azaltılması kadar etkili ve sonuç verici olmadığını belirtmektedir.  Özetle; Friedman, maliye politikasının kendi başına yeterli olamadığını; ekonomide daraltıcı ve genişletici tesirlerin, tamamen, para miktarının, dolayısı ile para politikasının yansımaları olduğunu savunmaktadır.

140 Monetarizmin Temel Varsayımları Şunlardır :  Ekonomideki istikrarsızlıkların temel sebebi para arzındaki dalgalanmalar, başka bir deyişle yanlış uygulanan para politikalarıdır.  Üretim ve istihdamın temel belirleyicisi olan tüketim, cari kullanılabilir gelirin değil,sürekli gelirin fonksiyonudur. Dolayısıyla maliye politikası etkinsizdir.  Yatırımları teşvik için faiz oranını sürekli düşük seviyede tutmak mümkün değildir.  Ekonomide doğal işsizlik diye bir şey vardır. Genişletici politikalarla işsizlik oranını doğal işsizlik oranının alına çekmek mümkün değildir. Bu çabalar, sonuçta fiyatlar genel seviyesini yükseltmekten başka bir işe yaramaz.

141 MONETARİZM  Monetaristler, Keynes’in işsizlikle mücadelede önerdiği genişletici maliye politikasının sebep olacağı bütçe açığının borçlanma ile finansmanının, özel sektörü dışlayıcı etki yaratacağından dolayı ekonomik faaliyet düzeyini beklenen ölçüde geliştirmeyeceğini ileri sürmüştür.  Ekonomi genişletilmek isteniyorsa maliye politikası yerine para politikası kullanılmasının yani para arzının arttırılmasının daha etkili olacağını ileri sürmüşlerdir.  Para arzı artışının faiz oranlarını düşüreceğini böylece özel sektör yatırımlarının da artacağı ve ekonomide böylece önceki duruma göre daha fazla genişleme olacağını savunurlar.

142  Para arzı artışlarının ekonomide istikrarsızlık yaratabileceğini de işaret eder ve para arzı artışının üretim artış oranı kadar olması gerektiğini savunurlar.  Monetarist görüş, klasik teoride olduğu gibi ekonominin kendiliğinden ve daima tam istihdamda olacağını kabul eder. Bu nedenle devletin keyfi (takdiri) para ve maliye politikası uygulaması önlenmelidir.  Kısaca, Monetarist anlayış devletin müdahalesini reddetmektedir. Keynesyen anlayışın etkisiyle kırk yıllık bir dönemde hacmi oldukça genişlemiş olan devletin küçülmesinden yanadır.

143 Monetarist Hatırlamalar;  1955 ile 1965 yılları arasında Milton Friedman ve arkadaşları tarafından kurulmuş ve geliştirilmiştir.  Amaç ; gözden düşen miktar teorisini yeniden canlandırmak  Öncüleri ; Milton Friedman, David Laidler, Micheal, Parkin, Karl Brunner, Alan Meltzer, Alan Walters

144 Monetarist Hatırlamalar;  Temel Varsayımları; En önemli moneter faktör dolanımdaki para miktarıdır. M. Freidman’a göre; Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur. Dolayısıyla enflasyonun temel nedeni para arzındaki artışlardır. Kamu harcamalarının enflasyonist sonuç yaratıp yaratmayacağı nasıl finanse edildiği ile alakalıdır; Para arzı artırılarak finanse edilirse enflasyon ortaya çıkar, Borçlanma ile finanse edilirse dışlama etkisi ortaya çıkar.

145 Monetarist Hatırlamalar; Para lüks bir maldır. Lüks mallar için para talebinin gelir esnekliği birden büyüktür. Ekonomilerdeki istikrarsızlığın temel kaynağı yanlış uygulanan para politikalarıdır. Monetaristlere göre; a buhranının temel nedeni para arzının yeterince ve zamanında artırılmamış olmasıdır. b krizinin temel nedeni ise para arzının gereğinden fazla artırılmış olmasıdır. Para arzı dışsal bir değişkendir.

146 Monetarist Hatırlamalar; Para talebinin faiz esnekliği düşüktür. Adaptif beklentiler söz konusudur. Tüketim, sürekli gelirin artan bir fonksiyonudur. Emek arzı beklenen reel ücretin artan bir fonksiyonudur. Emek talebi reel ücretin azalan bir fonksiyonudur.

147 Monetarist Hatırlamalar; Doğal işsizlik oranı Sürekli gelir hipotezi (M. Freidman) Sabit parasal genişleme kuralı ve para politikasının etkinliği Para arzı artış oranının büyüme hızına eşit, yüksek yada düşük olması durumu ve sonuçları Maliye politikası etkili değildir. Vergi politikası etkili değildir. Çünkü; vergilerin azalması mutlak geliri artırır. Ancak mutlak gelir (şimdiki gelir) sürekli gelirin içinde çok küçük bir yere sahiptir. Kamu harcaması politikası etkili değildir. Çünkü; kamu harcamalarının karşılanması için borçlanma yada vergi artırımı yolları özel kesimin tüketim ve yatırım harcamalarını azaltır.

148 Monetarist Hatırlamalar; Genel olarak paranın dolanım hızı sabit değil ancak istikrarlı ve öngörülebilir özelliktedir. Dönemler itibariyle; Kısa dönemde değişken, Uzun dönemde ise sabit değer alır. Bu nedenle para kısa dönemde yanlı, uzun dönemde yansızdır. Ayrıca; Para politikası kısa dönemde etkin, uzun dönemde etkili değildir. (İşçi yanılma modeli yada para yanılgısı) Diğer bir ifadeyle para arzında meydana gelen bir artış kısa dönemde milli geliri uzun dönemde ise fiyatları artırır.

149 Monetarist Hatırlamalar; Para arzındaki artış 6-9 ay sonra milli geliri, ay sonra da fiyatları artırır. Para Talebi; MD= f( Y p, R, P e, u) MD= Reel para talebi Y P =Sürekli gelir R=Finansal aktiflerin getiri oranı P e =Beklenen enflasyon oranı U=Para talep edenlerin zevkleri ve tercihleri

150 Monetarist Hatırlamalar; Enflasyon-işsizlik ilişkisi; Kısa dönemde trade-off vardır, uzun dönemde yoktur. Ek olarak; - Kısa dönem Phillips eğrisi negatif eğimlidir. - Kısa dönemde tek bir phillips eğrisi yoktur. Farklı enflasyon beklentilerine göre n tane eğri vardır. - Enflasyon beklentisi artarsa eğri paralel yukarı kayar, beklenti düşerse paralel aşağı kayar - Uzun dönem phillips eğrisi diktir. - Hızlandırıcı enflasyon hipotezi - Soğuk hindi yaklaşımı - Tedrici yaklaşım

151 YENİ KLASİK MAKRO İKTİSAT TEORİSİ RASYONEL BEKLENTİLER OKULU

152 ORTAYA ÇIKIŞI Yeni Klasik Makro İktisat Teorisi köklerini, esas itibariyle Ortodoks paracı makro iktisat teorisinden almış olmakla birlikte, 1970'li yıllarda paracı yaklaşımdan ayrılmış ve farklı bir teori haline dönüşmüştür.  Yeni klasik yaklaşım, uyumcu beklentiler hipotezine karşı geliştirdiği rasyonel beklentiler hipotezi ve merkez bankalarının ekonomiye müdahalesine karşı geliştirdiği politika etkisizliği hipotezi ile makro iktisadi düşüncede devrim yaratmıştır.  Yeni klasik makro iktisat teorisi de zamanla kendi içinde ikiye ayrıldı. Bir gurup iktisatçı kendilerini Yeni Klasik Makro İktisat Teorisi mensubu olarak kabul ederken, ayrılan gurup Yeni Klasik Reel Konjonktür Teorisini geliştirdi.  Yeni klasik makro iktisat teorisi ile yeni klasik reel konjonktür teorisinin kökleri aynı olmakla birlikte, konjonktür dalgalanmalarının analizindeki yaklaşımları farklılıklar göstermektedir

153 ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ J. F. MUTH ; 1961, Rasyonel Beklentiler Varsayımı Robert LUCAS; Lucas Arz Eğrisi ve Politika Etkisizliği Teoremi Y= f (P - P e ) P > P e ise Y artar, tersi durumda azalır. Bu durumda işsizlik oranlarını (doğal ve cari) siz yorumlayabilir misiniz? Politika Etkisizliği Hipotezii; «En iyi politika, politikasızlıktır» PePe

154 ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ T. SARGENT ve N. WALLACE; «Hoş Olmayan Monetarist Aritmetik» Uzun dönemde bütçe açıklarının borçlanarak finanse edilmesi, para basarak finanse etmeye göre daha fazla enflasyonist sonuç doğurur. (Borçlanma imkanının ortadan kalkması durumunda) Diğer bir ifadeyle parasal finansmandan kaçınmak uzun dönemde daha fazla enflasyona yol açar. Monetaristler enflasyonun nedeninin para basmak olduğunu varsaydıklarından bu olgu hoş olmayan monetarist aritmetik olarak adlandırılmıştır.

155 ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ Devletin Borçlanma İmkanının ortadan kalkması yada devam etmesi neye bağlıdır? Bu durum reel faiz oranı ile reel büyüme hızı arasındaki ilişkiye bağlıdır; a) Eğer, reel faiz oranı, büyüme oranından yüksekse borç stoku/GSMH oranı giderek artar ve borçlar sürdürülemez hale gelir. Bu durumda zorunlu olarak para basımı yapılır. Yani, hoş olmayan monetarist aritmetik durumunun ortaya çıkabilmesi için reel faizlerin büyüme oranından yüksek olması gerekir. b) Reel faiz oranı, büyüme oranına eşit yada ondan küçükse borçlanma sürdürülebilir.

156 ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ Robert BARRO; Ricardocu Denklik Teorisinin Geliştirilmesi, Ricardo- Barro Hipotezi (1974)

157 Temel Varsayımları Büyük Buhran’ın nedenini beklentilere dayandırarak açıklamışlardır. 2. İktisadi birimler kararlarını verirken parasal ve nominal faktörleri dikkate almaz; sadece yatırım, tüketim gibi reel faktörlere bakarlar. 3. Emek arz ve talebi reel ücretin bir fonksiyonudur. 4. Phillips arz eğrisi hem kısa hem de uzun dönemde geçersizdir. Yeni klasiklere göre phillips eğrisi kısa dönemde bile diktir. 5. Klasiklerden iki noktada ayrılırlar; a) fiyatların ve ücretlerin esnekliği dikkate alındığında mal ve faktör piyasalarındaki dengelenme aynı anda oluşur. b) Tam istihdam yerine doğal işsizlik denge gelir düzeyi söz konusudur.

158 Temel Varsayımları 6. Önceden açıklanan yada öngörülen iktisat politikaları üretim ve istihdam üzerinde etkisizdir. Bireyler bu durum karşısında önlemlerini alırlar ve tahmin hatası yapmazlar. 7. Ekonomi daima doğal hasıla düzeyindedir. Doğal hasıladan sapma ancak, iktisadi karar birimlerinin tahmin hatası yapmaları durumunda gerçekleşir. Yani beklentilerde yanılma olması durumunda ekonomi doğal hasıla düzeyinden sapar. 8. Beklentilerdeki yanılmalar ancak tesadüfi olarak gerçekleşirler. Bu nedenle, istikrarı sağlamak için para ve maliye politikası uygulamalarına gerek yoktur.

159 Temel Varsayımları Tahmin hatalarının denge hasılası üzerindeki etkisi, doğal hasıla ve doğal işsizlik oranı dikkate alınarak şu şekilde ortaya konulmaktadır. Gerçekleşen – Beklenen Fiyat Düzeyi İşsizlikHasıla P = P e U= U N Y=Y N P > P e U< U N Y>Y N P < P e U> U N Y< Y N

160 Temel Varsayımları Rasyonel Beklentiler Hipotezi Beklentileri, adaptif ve rasyonel beklentiler şeklinde ayırarak incelemek mümkündür Bireyler beklentilerini adaptif bir şekilde belirleyebilir. Buna göre enflasyon ile ilgili beklentiler oluşturulurken, sadece geçmiş dönem bilgileri kullanılır. Rasyonel Beklentiler Hipotezi, ilk defa 1961 yılında mikro iktisat alanında yapılan bir çalışmada John Muth tarafından ileri sürülmüştür. Rasyonel beklentiler hipotezi, günümüz dünyasının dinamik, rasyonel ve enformasyona kolay erişebilen bireyine (ekonomik karar birimine) dayanmaktadır. Bu birey hata yapabilir fakat sürekli olarak hata yapmaz ve sürekli olarak aldatılamaz. Rasyonel beklentiler hipotezine göre; ekonomik karar birimleri bir değişkenin gelecekte alacağı değerle ilgili bir tahmin yaparken, bu değişkenin değerini etkileyeceğini tahmin ettikleri faktörlerin tamamı ile ilgili elde mevcut bulunan bütün enformasyonu (bilgiyi) en etkin şekilde kullanır.

161 Hipotezin katı ve zayıf yorumları  Katı yorum, ekonomik karar birimlerinin tahmin edecekleri değişkenle ilgili bütün enformasyona sahip olacaklarını varsayar  Zayıf yorumda ise enformasyon elde etmenin belirli bir maliyeti bulunduğu için karar birimlerinin, söz konusu değişkenle ilgili bütün enformasyona değil, ancak kısmi bir enformasyona sahip olabileceği varsayılmaktadır.  John Muth'un ele aldığı katı şekliyle rasyonel beklentiler hipotezinde, ekonomik karar birimlerinin ekonomik değişkenlerin gelecekte alacağı değerler konusundaki sübjektif tahminleri, bu değişkenlerin doğru veya objektif matematiksel şartlı beklentileri ile örtüşecektir.

162 P e t = E (P t / I t-1 ) Burada,  P e t = t yılından t+1 yılına doğru beklenen enflasyon oranı,  E(P t / I t-1 ) = ekonomik karar birimlerinin elinde mevcut bulunan t-1 dönemine ait enformasyon (bilgi) setine dayalı olarak beklenen enflasyon oranıdır.  Enflasyonun gelecek yıl alacağı tahmini büyüklük elde bulunan enformasyonun bir fonksiyonudur.  Muth'un ifadesiyle bunun anlamı şudur: Gelecek olayların enformasyona dayalı tahmininden ibaret olan beklentiler, uygun ekonomi teorisinin tahminleri ile esasen aynıdır. RASYONEL BEKLENTİLER HİPOTEZİNİN CEBİRSEL GÖSTERİMİ

163 RASYONEL BEKLENTİLER TEORİSİNİN KATI FORMÜLÜ P e t = P t + ε t  P e t = t yılından t+1 yılına doğru beklenen enflasyon oranı,  P t = t yılından t+1 yılına cari enflasyon oranı,  ε t = rastgele hata terimidir. (Sıfır ortalamalı, enformasyon setinden ilişkisiz, en düşük varyanslı)

164 Rasyonel beklentiler hipotezine yöneltilen eleştiriler  Birinci Eleştiri: Az bilgi-Hata; Çok bilgi-Maliyet Tam enformasyona ulaşabilmek için, zaman, emek ve paraya ihtiyaç vardır. Bütün ekonomik karar birimleri bu imkanlara sahip olmayabilir. Tam enformasyona ulaşamadıkları için, gelecekle ilgili tahminlerinde hata yapabilirler.  İkinci Eleştiri: Model doğru mu? Ekonomik karar birimlerinin içinde bulundukları ekonominin, en doğru olduğuna inandıkları bir modeline ihtiyaçları bulunmaktadır. İktisatçıların kendileri bile ekonominin doğru modeli üzerinde anlaşamazlarken, ekonomik karar birimleri doğru ekonomik modeli nasıl bulabilirler?

165 Temel Varsayımlar Piyasaların sürekli olarak temizlenmesi Mal Piyasasının Dengelenmesi:  Ortodoks Keynesyen Yaklaşım sadece kısa dönemi esas aldığından fiyatlar katıdır ve fiyatların yavaş ayarlanmasından dolayı piyasalar dengelenmez ve sürekli bir dengesizlik durumu söz konusudur.  Ortodoks Paracı yaklaşıma göre ise fiyatlar yeterli derecede esnektir. Ekonomide kısa dönemde dengesizlik söz konusu olsa bile uzun dönemde dengeye gelecektir.  Yeni Klasik Makro İktisat Teorisi, piyasaların Walrasyan genel denge modelinde olduğu gibi sürekli olarak dengelendiğini varsayar. Buna göre bütün piyasalardaki fiyatlar, bu piyasalardaki dengeyi sağlayacak kadar esnektir. Ekonominin hem kısa hem de uzun dönemde sürekli olarak dengede bulunduğu varsayıldığı için, yeni klasik modellere “denge modelleri” denilmektedir

166 İşgücü piyasasının dengelenmesi  Yeni Klasik Makro İktisat Teorisi, işgücü piyasasındaki denge reel ücret seviyesinde iş arayan herkesin iş bulabileceğini varsaymaktadır. Buna göre, işsizlik tamamen gönüllü bir olgudur.

167  Temel Varsayımlar Politika Etkisizliği Hipotezi Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, para ve maliye politikaları, ekonominin üretim ve istihdam gibi reel değerleri üzerinde kalıcı bir etki doğurmaz. Etkisiz oldukları için, para ve maliye politikaları uygulanmamalıdır. PARA POLİTİKASI  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, merkez bankası tarafından önceden kamuoyuna ilan edilen bir para politikası ekonominin üretim ve istihdam gibi reel değişkenleri üzerinde hiçbir etki yapamaz, etkisiz olduğu için de para politikasının uygulanmaması gerekir.  Bu görüşe Lucas-Sargent-Vallace Politika Etkisizliği Hipotezi denir.

168

169 Merkez Bankasının Uygulayacağı Genişletici Para Politikasını Önceden Kamuoyuna İlan Etmesi Durumu  Merkez bankasının para arzını (MS) arttırmaya karar verdiğini ilan ettiğini, yani önceden kamuoyuna duyurduğunu varsayalım.  Rasyonel ekonomik karar birimleri, beklentilerini oluştururken bu enformasyonu dikkate alacaklar ve para arzındaki artışın fiyatlar genel seviyesini yükselteceğini hesaba katacaklardır.  Fiyatlar genel seviyesinin yükselmesiyle birlikte, reel ücretlerinin düşeceğini tahmin eden işçiler ise parasal ücretlerini arttırmak için işveren üzerine baskı yapacaklarından ve bu yolla parasal ücretlerini arttıracaklarından dolayı reel ücret tekrar eski seviyesine döneceği için, işveren işgücü talebini arttırmayacaktır.  İşçiler de parasal ücret artışlarının reel ücretlerini değiştirmeyeceğini öngörecekleri için işgücü arzını azaltmayacaklardır. Dolayısıyla, ekonomideki tam enformasyona dayalı uzun dönem doğal işsizlik oranı denge seviyesi (YN) değişmeyecektir.

170  Para arzının artması sonucunda toplam talep doğrusu paralel olarak sağa kaymak suretiyle, AD 0 (MS 0 ) konumundan AD ı (MS ı ) konumuna gelecektir.  Fiyat artışı beklentileri P e =P o 'dan P e =P 2 'ye yükseleceği için, parasal ücretler yükselecek ve üretim maliyetleri artacaktır.  Toplam talep-toplam arz modelinde üretim maliyetlerinin yükselmesi, kısa dönem toplam arz doğrusunu SS 0 (P e =P 0 ) konumundan SS 1,(P e =P 2 ) konumuna kaydıracaktır.  Bu durumda üretim ve istihdam seviyesinin değişmeyeceği açıktır. Demek ki yeni denge P 2 fiyatlar genel seviyesinde C noktasında oluşmakta, fakat uzun dönem tam enformasyon doğal işsizlik oranı denge seviyesi (YN) kısa dönemde bile değişmemektedir.  TCMB’nin önceden ilan edeceği genişletici bir para politikası, ekonominin üretim ve istihdam gibi reel makro değişkenleri üzerinde kısa dönemde etkisizdir. PARA SÜPER YANSIZ bir faktördür.

171 Merkez Bankasının Uygulayacağı Genişletici Para Politikasını Önceden Kamuoyuna İlan Etmemesi Durumu; Sinyal Algılama Sorunu  Ekonominin başlangıçta A noktasında dengede olduğunu ve merkez bankasının önceden kamuoyuna ilan etmeden gizli bir genişletici bir para politikası uyguladığını varsayalım.  Bu durumda, para arzı (MS) artışı toplam talebi yükseltecek, toplam talep doğrusu paralel olarak AD 0 (MS 0 ) konumundan AD 1,(MS 1 ) konumuna kayacak ve fiyatlar genel seviyesi P0'dan Pı' e yükselecektir. Denge A noktasından B noktasına kayacaktır.  B noktasında, Y 1 cari üretim seviyesi, Y N uzun dönem tam enformasyon doğal işsizlik oranı denge seviyesinin üzerine çıkacak, yani üretim ve istihdam reel olarak artacaktır. Yani ekonomik karar birimleri, eksik enformasyon nedeniyle, beklentileri ile ilgili önemli bir hata yapmışlardır.  Üretim ve istihdam seviyesindeki bu artış geçicidir. Çünkü rasyonel davranan ekonomik karar birimleri, ürettikleri malların nispi fiyatlarda herhangi bir değişme olmadığını, merkez bankasının gizli genişletici para politikası sonucunda fiyatlarda genel bir yükselme olduğunu anladıkları anda, yani sinyal algılama sorunundan ve sürprizin etkisinden kurtulduklarında üretim ve işgücü talebini kısacaklardır.

172  Fiyatlarda genel bir artış olması, fiyat beklentisini P e =P o 'dan P e =P 2 'ye yükselteceği için, üretim maliyetleri artacak ve SS 0 (P e =P 0 ) kısa dönem toplam arz doğrusu paralel olarak sola doğru kayacak ve SS 1 (P e =P 2 ) konumuna gelecektir. Sonuç olarak, denge noktası B'den C'ye kayacak ve üretim ve istihdam Y 1 seviyesinden tekrar eski uzun dönem tam enformasyon doğal işsizlik oranı denge seviyesine(Y N ) geri dönecektir.  Demek ki yeni klasik makro iktisat teorisinde, merkez bankasının önceden kamuoyuna ilan etmediği genişletici para politikası, sürpriz etkisi yaparak kısa dönemde üretim ve istihdamı reel olarak arttırıcı yönde etkili olabilir fakat ekonomik karar birimlerinin durumu fark etmeleri ile birlikte etkisiz hale gelir.  Sabit parasal genişleme oranı kuralına göre yürütülen para politikasına sistematik para politikası denir. Merkez bankaları sistematik para politikası uygulayarak kısa dönemde dahi üretim ve istihdam seviyesini etkileyemez.

173 MALİYE POLİTİKASI  Acaba yeni klasik makro iktisat teorisinde maliye politikası istihdam ve üretim seviyeleri üzerinde reel etkiye sahip midir?  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, genişletici maliye politikası, kısa dönemde istihdam ve üretim seviyeleri üzerinde hiçbir reel etkiye sahip olmadığı gibi, uzun dönemde de istihdam ve üretim seviyelerini azaltıcı bir etki doğurur.  Demek ki yeni klasik makro teorinin politika etkisizliği hipotezi, maliye politikası için de geçerlidir.

174 Y1 Y N Y

175  Ekonominin, AD 0 toplam talep doğrusu, LS uzun dönem toplam arz doğrusu ve SS 0 kısa dönem toplam arz doğrusunun kesiştiği A noktasında dengede olduğunu varsayalım.  Bu noktada ekonomi, P 0 fiyatlar genel seviyesinde, uzun dönem tam enformasyon doğal işsizlik oranı denge seviyesinde (Y N ) dengedir. Hükümetin kamu harcamalarını ve transfer ödemelerini arttırarak genişletici bir maliye politikası izlediğini varsayalım.  Genişletici maliye politikası, vergi oranlarının arttırılması veya iç borçlanma yoluyla finanse edileceği için toplam talep doğrusu(AD 0 ) paralel olarak sağa doğru kaymayacaktır.  Yeni klasik makro iktisat teorisinde maliye politikası kısa dönemde istihdam ve üretim seviyesi üzerinde hiçbir reel etkiye sahip değildir.

176  Genişletici maliye politikasının vergilerin arttırılması veya iç borçlanma yoluyla finanse edilmesi durumunda, uzun dönemde üretim ve istihdam seviyelerini azaltıcı bir etki meydana getirecektir. 1. Genişletici maliye politikası vergi artışı ile finanse edilmiş ise, artan vergi oranlan yatırımın marjinal getirisini (kar oranını) düşüreceği için özel sektör yatırımlarını, buradan da istihdam ve üretim seviyelerini düşürecektir. 2. Genişletici maliye politikası iç borçlanma ile finanse edilmiş ise, bu durumda da özel sektörün kredi olarak kullanacağı fonlar kamu sektörü tarafından emileceği için özel sektör, yatırımları için hem kaynak bulmakta zorlanacak hem de bulduğu kredilere daha yüksek faiz ödemek zorunda kalacaktır. Bu durumda özel sektörü dışlama etkisi oluşacaktır.  Genişletici maliye politikasının vergiler ve iç borçlanma ile finansmanı, faiz oranını yükselterek özel sektör yatırımlarının maliyetini arttıracağı için ; kısa dönem toplam arz doğrusu SS 0 konumundan SS 1 konumuna doğru paralel olarak kayacaktır.  Denge noktası A'dan B'ye geldiği için, istihdam ve üretim seviyesi; Y N uzun dönem tam enformasyon doğal işsizlik oranı denge seviyesinden Y 1 eksik istihdam denge seviyesine gerileyecek ve fiyatlar genel seviyesi P 0 'dan P 1 'e yükselecektir.

177  Kredilerin zor bulunması ve kredi faiz oranlarının yükselmesi nedeniyle, yatırım maliyetlerinin yükselmesi ve yatırımların marjinal getirişinin azalması yatırımları, istihdam ve üretim seviyelerini düşürmekte; üretimin azalması ise fiyatlar genel seviyesini yükseltmektedir. Bu durumda işsizlik oranı, doğal işsizlik oranının üzerine çıkacaktır.  Demek ki yeni klasik makro iktisat teorisine göre maliye politikası kısa dönemde istihdam ve üretim seviyeleri üzerinde herhangi bir reel etkiye sahip değilken, uzun dönemde istihdam ve üretim seviyelerini azaltıcı bir reel etki doğurmaktadır. Bu nedenle maliye politikasından kaçınmak gerekir.

178  Yeni klasik toplam arz hipotezi; işgücü piyasasında işgücü arzının, mal piyasasında toplam arzın nasıl belirlendiğini açıklar. Bu hipotez, işçiler ve firmalar bakımından iki mikro ekonomik temele dayanmaktadır: 1. işçiler ve firmalar optimize ederler. Yani, tüketiciler faydalarını, firmalar ise karlarını maksimize ederler, bu nedenle aldıkları kararlar rasyoneldir 2. Firmalar üretim ve işgücü talebi ile ilgili kararlarını "nispi fiyatlara" göre verirler. Yani, bir firma sadece kendi ürettiği mal ve hizmetin fiyatında bir artış (nispi fiyat artışı) olduğuna kanaat getirdiği zaman üretimini arttırma kararı verir. Üretimini arttırmaya karar verdiğinde ise işgücü talebi ve istihdam artar.Buna karşılık, ekonomide üretilen bütün malların ve hizmetlerin fiyatında bir artış (genel fiyat artışı) olduğuna kanaat getirmiş ise, üretimini arttırmaz. Üretim artışına karar vermediği için de işgücü talep etmez ve istihdam artmaz.  Acaba bir firma, ürettiği mal veya hizmetin fiyatında meydana gelen bir artışın, nispi fiyat artışı mı yoksa genel fiyat artışı mı olduğunu nasıl anlayacaktır? Bu durumda firma, rasyonel beklentiler hipotezine göre hareket eder ve elindeki bilgiye (enformasyona) göre karar verir. Toplam Arz Hipotezi: Lucas’ın Sürpriz Arz Fonksiyonu

179  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, firmalar sadece merkez bankası tarafından yanıltıldığında (eksik enformasyon) ve bu yolla sinyal algılama sorunu ile karşılaştıklarında üretim ve istihdam seviyelerini yükseltirler.  ÖRNEĞİN; TCMB kamuoyuna genişletici para politikası uygulayacağını (para arzını arttıracağını) ilan etmiş olsun: Bu durumda firmalar ortaya çıkacak artışın genel bir fiyat artışı olacağına karar verirler ve üretimlerini arttırmazlar. Böylece doğal işsizlik oranı seviyesindeki tam istihdam dengesi bozulmaz.  Buna karşılık, TCMB kamuoyuna ilan etmeden gizli bir genişletici para politikası uygularsa: Bu durumda firmalar ortaya çıkan artışın genel bir fiyat artışı olduğunu anlayamazlar ve bu artışın sadece kendi mallarında ortaya çıkan nisbi bir fiyat artışı olduğu yanılgısına düşerler. Üretim ve işgücü taleplerini arttırırlar. Ekonomi aşırı istihdam seviyesine yükselirken, işsizlik oranı doğal işsizlik oranı seviyesinin altına düşer.  Firmaların eksik enformasyon nedeni ile yanlış karar vermelerine sinyal algılama sorunu adı verilir.

180  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, işgücü piyasasında işgücü arzı, cari reel ücret seviyesi ile normal reel ücret seviyesi arasındaki ilişkiye göre belirlenir.  Her işçinin kafasında kendisi için normal kabul ettiği bir normal reel ücret değeri bulunur.  Çalışma tercihi: Cari reel ücret > normal reel ücret  Boş zaman tercihi: Normal reel ücret > cari reel ücret Mevcut boş zamanı gelecekteki çalışma ile veya mevcut çalışmayı gelecekteki boş zaman ile ikame etme şeklindeki bireysel davranışa “emeğin zamanlar arası ikamesi” denir. Bu nedenle istek dışı işsizlik kavramı yoktur. Emeğin Zamanlar arası İkamesi

181  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, mal piyasasındaki toplam arz, firmaların ürettiği mal ve hizmetlerin nisbi fiyatlarının artan bir fonksiyonudur.  Örneğin, bir firmanın ürettiği mal ve hizmetin nisbi fiyatı artarsa firma üretimini, işgücü talebini ve istihdam seviyesini yükseltir.  Buradaki en önemli husus firmanın ürettiği mal ve hizmetin fiyatındaki artışın, sadece o firmanın ürettiği mal ve hizmetleri kapsayan bir nisbi fiyat artışı mı yoksa genel bir fiyat artışı mı olduğunu ayıracak enformasyon seviyesidir.  Firma, fiyat artışlarının kaynağı hakkında eksik enformasyona sahip ise, ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışın kaynağını belirlemede sinyal algılama sorunu ile karşılaşabilir. Lucas’ın Sürpriz Arz Fonksiyonu

182  Y-Y N = α (P-P e ) Y = cari üretim Y N = doğal denge seviyesi P = cari fiyat seviyesi P e = beklenen fiyat seviyesi  Lucas’ın Sürpriz Arz Fonksiyonu’na göre; Üretimin doğal dengesinden sapma derecesi cari fiyat seviyesinin beklenen fiyat seviyesinden sapma derecesi kadardır.  P>P e ise firmalar sürprize uğrar, üretimi ve işgücü talebini arttırırlar. Bu durumda cari üretim seviyesi doğal denge seviyesinin üzerine çıkar(Y

183  Özet: Yeni klasik makro iktisat teorisine göre, tam enformasyona sahip ve sinyal algılama sorunu olmayan firmalar, üretim ve istihdam seviyelerini değiştirmezler. Bu durumda ekonomi doğal denge seviyesinde kalır.  Eksik enformasyona sahip ve sinyal algılama sorunu olan firmalar, merkez bankası tarafından şaşırtılıp sürprize uğradıklarında üretim ve istihdam seviyelerini değiştirirler. Bu durumda ekonomi doğal denge seviyesinden sapar.  Firmalar tam enformasyona ulaşıp sinyal algılama sorunundan kurtulduklarında üretim ve istihdam tekrar doğal denge seviyesine döner.

184  Enflasyonu azaltmak için herhangi bir ekonominin katlandığı üretim ve istihdam kaybının büyüklüğüne fedekarlık oranı denir.  Yeni klasik makro iktisat teorisine göre merkez bankaları prensip olarak enflasyonu, üretim ve istihdamda herhangi bir düşüşe yol açmadan azaltabilirler.  Yani fedekarlık oranı sıfır olabilir.  Merkez bankası para arzını sadece fiyat istikrarı ile uyumlu bir oranda daraltacağını ilan etmek suretiyle, üretim ve istihdamda hiçbir düşüşe yol açmadan enflasyonu ortadan kaldırabilir.  Fakat kamuoyunun merkez bankasına güveni yoksa, enflasyonist beklentiler düşmeyecek ve ekonomide enflasyonla mücadelenin yol açtığı üretim-istihdam maliyeti, yani fedekarlık oranı azalmayacaktır. Enflasyonu Önlemenin Reel Maliyeti

185  1970’li yıllardan önce, uygulanan politikaların etkilerini değerlendirmek amacıyla geliştirilen geleneksel büyük ölçekli ekonometrik modeller, uygulanan politika değiştiğinde modelin katsayılarında herhangi bir değişmenin ortaya çıkmayacağını varsaymaktadır. Bu varsayıma göre, modellerin katsayıları politika değişimlerinden etkilenmez.  Lucas’ın; rasyonel beklentiler hipotezi nedeniyle, uygulanan politikalar değiştiğinde, modelin parametrelerinin sabit kalacağını varsayan büyük ölçekli ekonometrik modellere yönelttiği ve politika değişikliği durumunda modelin katsayılarının değişeceği ve bu nedenle ekonometrik modellerin alternatif politika senaryolarını değerlendirmede yetersiz kalacağı ve yanlış sonuçlara götüreceği şeklinde özetlenebilen eleştirisine Lucas Kritiği adı verilir. Lucas Kritiği

186 YENİ KEYNESYEN İKTİSAT

187  Yeni Keynesyen terimi ilk defa 1984 yılında Michael Parkin tarafından kullanılmış olmakla birlikte, bu düşünce tarzı Yeni Klasik Devriminin ilk yıllarında, yani 1980’lerde gündeme gelmiştir.

188 Savunucuları  M. Parkin  A. Okun  S. Fischer  E. Phelps  J. Taylor  J. Stiglitz  A. Blinder  J. Yellen  G. Mankiv  G. Akerlof  O. Blanchard  L. Ball  D. Romer Grup heterojen özellik taşır. Görüşlerde farklılıklar mevcuttur.

189  Yeni Klasik Makro İktisat Teorisinin öncülerinden olan Robert Lucas Jr.’ın 1970’lerde Ortodoks Keynesyen Makro İktisat Teorisi’ne yönelttiği eleştirilere cevap olarak gelişen Yeni Keynesyen Makro İktisat Teorisi’nin temel görevi; Ortodoks Keynesyen Modeldeki teorik kusurları ve tutarsızlıkları tedavi etmek ve ücret ve fiyat katılıklarını açıklayan bir toplam arz teorisi kurmaktı.  Lucas ve Thomas Sargent’a göre Ortodoks Keynesyen Makro Teori’nin üç temel kusuru vardı. Onlara göre; 1. Ortodoks Keynesyen Makro İktisat Teorisinin mikro ekonomik bakımından temelleri zayıftır. 2. Ortodoks Keynesyen Makro İktisat teorisi, uyumcu beklentiler hipotezini esas almaktadır.

190 3. Ortodoks Keynesyen Makro İktisat teorisi, sadece toplam talebi esas almaktadır. Bu nedenle toplam arz tarafı zayıftır.  Yeni Keynesyen Makro teori, Lucas ve Sargent tarafından ileri sürülen ve yukarıda açıklanan Ortodoks Keynesyen Makro İktisat teorisinin üç temel kusurunu ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Buna göre yeni Keynesyen Makro İktisat teorisi; i. Zayıf olan mikro ekonomik temelleri güçlendirmeye ve ekonomide dengesizlik durumuna yol açan fiyat ve ücret katılıklarının mikro ekonomik nedenlerini göstermeye çalışır. ii. Ortodoks Keynesyen Makro İktisat teorisinin benimsediği uyumcu beklentiler hipotezini terk ederek rasyonel beklentiler hipotezini benimsemiştir. Böylece, ekonomik karar birimlerinin fayda ve kar maksimizasyonu davranışları ile tutarlı olmayan bir hipotezi benimsemekten vazgeçmiştir.

191 Yeni Keynesyen Makro İktisat Teorisinin Bazı Özellikleri/ Varsayımları  Piyasa dengesizliği esastır. (fiyatların piyasaları dengeleyebilecek kadar hızlı bir ayarlama yapamayışı talep ve arz şoklarının ekonominin üretim ve istihdam seviyesi üzerinde önemli reel etkiler yapamayacağı anlamına gelmektedir.  Keynesyen açıdan konjonktür dalgaları, hem büyük ölçekli hemde uzun sürelidir ve iktisadi refaha zarar verici niteliktedir. Yeni Keynesyen Makro Teorinin iddiasına göre, piyasa dengesizliği konjonktür teorisi, Yeni Klasik ve yeni Klasik reel konjonktür teorisi alternatiflerine göre daha gerçekçidir.

192 Yeni Keynesyen Makro İktisat Teorisinin Bazı Özellikleri/ Varsayımları  Ortodoks Keynesyen Makro İktisat teorisi ile yeni Keynesyen Makro İktisat terorisi arasındaki temel fark, neoklasik sentezle birleştirilen Ortodoks Keynesyen modelin sabit parasal ücret varsayımı yapması ve bunun nedenleri üzerinde durmamasıdır. Yeni Keynesyen Makro Teori ücret ve fiyat katılıklarının açıklanmasına daha kabul edilebilir mikro ekonomik temeller getirmektedir.  Para kısa dönemde yanlı uzun dönemde yansızdır. Paranın yanlı oluşu fiyatların katı oluşundan kaynaklanır ve fiyat katılığı Piyasadaki eksik rekabet şartlarından doğar.  Kurdukları modele Phelps-Friedman beklentili Phillips eğrisini ve arz şoklarının etkisini ilave ettiler. Bu yolla Ortodoks Keynesyen makro iktisat teorisinin temellerini güçlendirdiler.

193 Yeni Keynesyen Makro İktisat Teorisinin Bazı Özellikleri/ Varsayımları  Yeni klasik ve yeni keynesyen modeller arasındaki temel fark, fiyat oluşum davranışlarından kaynaklanmaktadır. Yeni klasik modelde fiyat, tam rekabet şartlarına göre belirlenir ve bu nedenle firmalar piyasa fiyatını olduğu gibi kabul ederler, yani firmalar fiyat alıcısıdır.  Yeni keynesyen modelde ise fiyatı tekelci firmaların belirlediği varsayılır. Bu nedenle firmalar fiyat yapıcısıdır. Böylece yeni keynesyenler eksik rekabet piyasalarını, piyasa dengesizlik modeline eklemişlerdir.  hem arz hem de talep şokları ekonomi için potansiyel bir istikrarsızlık kaynağıdır. Bu nedenle aktivist ( durumuna göre) politikalardan yanadırlar. Yani ekonomiye devlet müdahalesine savunurlar. Ancak; kurala göre iktisat politikalarını savunanlar da vardır.

194 Yeni Keynesyen Makro İktisat Teorisinin Bazı Özellikleri/ Varsayımları  Eksik rekabet, eksik piyasalar, heterojen işgücü ve asimetrik enformasyon gibi tespitler yapmışlardır.  Ekonomide istek dışı işsizlik mevcuttur.  Rasyonel beklentiler varsayımı kabul edilir. Ancak; ücretler ve fiyatlar yapışkan olduğu için dengesizlik durumunda piyasaların temizlenmesi söz konusu değildir.  Hem öngörülen hem de öngörülmeyen para politikaları üretimi arttırır. Ancak öngörülmeyen para politikası, öngörülüne göre çıktı düzeyini daha fazla artırır. Öngörülmeyen para politikasının üretimi artırmasının kabulün yeni klasiklere ortak olan bir noktadır. Genel olarak, Yeni Keynesyenler, Yeni Klasiklerin şu görüşlerini kabul ederler; Rasyonel beklentiler, Doğal işsizlik oranı; doğal hasıla düzeyi ; öngörülmeyen para politikasının çıktı düzeyini etkilememesi Para politikasının çıktı düzeyini etkilemesi kabulü ile orijinal Keynesten ayrılmış olurlar.

195 1- Ücretlerin ve Fiyatların Yapışkan Olmasının Nedenleri  Etkin ücret teorileri  Zımni sözleşmeler teorisi  Süre teorileri  İçerdekiler- dışarıdakiler modeli  Koordinasyon yetersizlikler  Fiyatların karışık ayarlanması  Toplam talep dışsallıkları  Uzun dönemli sözleşmeler  Menü ( Katalog)maliyetleri

196 a) Etkin ücret teorileri; Verimlilik ile reel ücret arasında ilişki kuran bir teoridir. Alman ücretin yüksekliği işgücünün vasfıyla doğru orantılıdır. İşgücü arzının fazla olması durumunda ücretlerde düşüşe gitmenin bir mantığı yoktur. Zira ücret düşüklüğü verimliliği olumsuz yönde etkileyecektir. b) Zımni sözleşmeler teorisi; Okun bunu A. Smith’ten esinlenerek ‘görünmez tokalaşma ‘ adlandırmıştır. Ücretler, işçi-işveren arasında yazılı bir anlaşma olmaksızın uzun dönemli olarak örtük bir biçimde belirlenir. Konjonktürün genişleme dönemlerinde ücret artışı ya da durgunluk dönemlerinde ücretlerde düşme gibi uygulamalar yapılmaz. c) Süre teorileri; Uzun süre işsiz kalan kişinin yeteneklerinde azalma olduğu varsayılır ve düşük ücret düzeyinden de olsa çalıştırılmak istenmez.

197 d) İçerdekiler- dışardakiler modeli; İçeridekiler ile çalışanlar, dışarıdakiler ile de işsizler kastedilmektedir. İşsizlik olması durumunda firmalar işsizleri işe alıp çalıştırmak yerine mevcut işçileriyle çalışmaya devam etmeyi tercih ederler. Zira yeni işçileri işe alıp tecrübe kazandırmanın maliyeti oldukça yüksektir. Bu maliyet kadar mevcut işçilerinin ücretlerine zam yapılıp çalıştırılma yolu daha rasyoneldir. e) Koordinasyon Yetersizlikleri; Gerek firmalar gerekse işçiler ve sendikalar arasındaki koordinasyon yetersizlikleri olarak gruplandırılabilir. Genelde talepte bir artış olduğunda firmalar önce üretimlerini sonra fiyatlarını arttıırma yolunu seçerler. Bu da fiyat ayarlama sürecini yavaşlatır. Aynı şekilde işçiler ya da sendikalar da ücretler hakkında karar verirken birbirlerine bakarlar. Ve ücret ayarlama süreci gecikir. f) Fiyatların karışık ayarlanması; Bir ekonomide fiyatların aynı anda ve koordineli olarak değiştirilmesi mümkün değildir. Firmalar, fiyatı ilk değiştiren firma olmak istemezler. Bu nedenle de fiyat ayarlamaları yavaş gerçekleşir.

198 g) Toplam talep Dışsallıkları; Firmalar fiyat ayarlamasına giderken, bu ayarlamanın hem kendilerine hem de diğer firmalara olan etkilerini incelemelidir. h) Uzun dönemli sözleşmeler; İşçi- işveren arasındaki sözleşmeler genellikle uzun vadeli ( bir yıldan uzun) olarak yapılırlar. Haliyle, fiyat artışı durumunda istenilen ücret artışı ancak sözleşmenin bitiminden sonra olabilecektir. Aynı şekilde firmaların kendi aralarındaki hammadde vs. alış-verişinde de uzun vadeli sözleşmeler esastır. i)Menü (Katalog) Maliyetleri; Fiyat değişikliklerinin uygulamaya geçirilmesinin firmaya getireceği yük menü maliyetleri olarak adlandırılır. Örneğin, turistik hizmet veren bir otelin fiyat değişikliklerinin durulması, gazetelere ilan, acentelere bildirim, yeni broşürler, yeni listeler vs. nin maliyetleri yüksek olabilmektedir.

199 2- Doğal İşsizlik Oranı, NAIRU ve Hysteresis Etkisi  1960’larda Ortodoks paracı makro teorisyenler Friedman-Phelps Beklentili Phillips Eğrisi kavramını geliştirdiler. Buna göre; enflasyona yol açmadan piyasayı dengeleyen işsizlik oranına; doğal işsizlik oranı adı verildi.  Yeni keynesyenler, Ortodoks paracıların doğal işsizlik oranı yerine, NAIRU kavramını tercih etmektedir. Bunlara göre, doğal işsizlik oranı ile NAIRU arasındaki temel fark; Doğal işsizlik oranı – tam rekabet piyasaları, NAIRU ise – eksik rekabet piyasaları için tanımlanmıştır.

200  Doğal işsizlik oranı yani yeni keynesyenlere göre NAIRU, gelişmiş ekonomiler için %3, gelişmekte olan ekonomiler için %6 oranında işsizlik enflasyona yol açmadan ekonomiyi dengelemektedir.  1980 ve 1990’ların başlarındaki resesyonlar nedeniyle Avrupa’da ortaya çıkan yüksek oranlı işsizliğe, NAIRU’nun %3 ya da %6 üstüne çıkmasının neden olduğu anlaşıldı.  NAIRU oranlarındaki eşanlı yükselme, yeni keynesyeler tarafından yeni bir açıklamayla tarif edildi.  Bu açıklamaya literatüre Hysteresis Etkisi olarak geçmiştir.  Hysteresis Etkisi; Cari işsizlik oranının, bir çekim merkezi gibi hareket ederek, NAIRU’yu peşine takarak yükseltmesini, bulunduğu yerde sabitlenmesini veya düşmesini engellemesine denir.

201 Yeni Keynesyenler de Para Politikalarının Etkisi  Yeni klasiklerde öngörülen para politikası çıktı üzerinde etkili olmazken, öngörülmeyen ya da daha önceden kamuoyuna açıklanmayan şok politikalar ancak üretim üzerinde etkili oluyordu.  Yeni keynesyen düşünceye göre ise; gerek öngörülen gerek ise öngörülmeyen politikaların ikisi de çıktı üzerinde etkili olur. Ancak öngörülmeyen politikaların çıktı üzerindeki etkisi öngörülene göre daha fazladır.

202 POST KEYNESYEN İKTİSAT

203  PostKeynesyen iktisatçılar Keynes’in temel fikirlerine önem vermiş, asıl keynesçi iktisatçıların kendileri olduğunu iddia etmişlerdir. Belirsizlik ve zaman sorununu ele almış Monetarizm ve Rasyonel beklentileri reddetmişlerdir. Devletin etkin, ekonominin ise istikrarsız olduğunu ileri sürmüşlerdir.  Weintraub, enflasyonun nedeni olarak artan ücret maliyetini göstermektedir. Robinson’a göre geleneksel iktisatçılar gelir dağılımıyla ilgili bir teoriye sahip değildir. Ücret ve katar arasındaki dağılım, tüketim ve yatırım kararlarını etkilemede önemli bir rol oynamaktadır.

204 TEMSİLCİLERİ Michael Kalecki Sdney Weintraub Paul Davidson Joan Rabinson H. Minsky G.L. Shackle

205 Temel Görüşleri/ Varsayımları/ Ayrılık Noktaları  Keynes’in asıl temsilcilerinin neo-klasik keynesyen görüş değil kendilerinin olduklarını ileri sürerler.  Belirsizlik ve zaman sorununu ön plana çıkartırlar.  Monetaristlerin ve rasyonel beklentilerin bütün görüşlerini ret ederler.  Devletin etkin, ekonominin ise istikrarsız olduğunu savunurlar.  Fiyat düzeyi dışsaldır, talebe çok duyarlı değildir. Fiyatlar piyasada değil, üreticiler tarafından belirlenir, (mark-up fiyatlama yani maliyetlerin üzerine belli bir kar marjı konulması). Para arzı içseldir, faiz oranına duyarlıdır.  Weintraub, enflasyonun nedeninin artan ücret maliyetleri olduğunu ileri sürmüştür.

206  Davidson, neo-klasik keynesyenleri suçlamış ve gelecekteki olayların tahmin edilmesi sürecinde ‘belirsizlik’ olgusunun göz ardı edildiğini ileri sürmüştür.  Rabinson’a göre geleneksel iktisatçılar, gelir dağılımıyla ilgili bir teoriye sahip değillerdir. Ancak birçok problemin sebebi gelirden daha fazla pay alabilmek için yapılan mücadelelerdir.  Ekonomi, klasiklerin ve takipçilerinin ileri sürdüğü gibi kendi kendine işleyen mekanizmalar sayesinde dengeye gelemez. Çünkü, monopol ve oligopol şeklindeki örgütlenmeler bu durumu engeller.  Doğal istihdam ya da doğal hasıla olgusuna karşı çıkarlar.

207 BAZI KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİ a) Ekonomik büyüme ve gelir dağılımı; Neo-klasiklere göre ekonomik büyüme ve gelir dağılımının temel belirleyicisi nispi fiyatlardaki değişmeler iken post-keynesyenlere göre yatırımlardır. Yatırımlardaki değişmelerden dolayı ortaya çıkan gelir etkisi, nispi fiyatlardaki değişmeden kaynaklanan ikame etkisinden daha önemlidir. b) Yatırımların kaynağı karlardır. Post-keynesyenlere göre yatırımların kaynağı tasarruflar değil karlardır. Tasarruflar genelde gayrimenkul alımına gider. Firmalar, yatırımlarını finanse etmek için karlarını artırmaya ve mümkünse kar payı dagıtımı yapmamaya çalışırlar. c) Belirsizlik: post-keynesyenler, analizlerde belirsizlik unsurunun dikkate alınmasını eleştiriler. Belirsizlik durumu, beklentiler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Beklentiler, belirsizlik koşullarında dalgalanma gösterir, dolayısıyla gelir ve istihdam da dalgalanma olur.

208 d) Enflasyon: Post-keynesyenler enflasyonun sebebi olarak para arzı artışlarını görmezler. Bunlara göre enflasyonun sebebi gelir bölüşümündeki mücadelelerdir. Örneğin; Oligopolcü firmaların ve güçlü sendikaların olduğu bir ekonomide meydana gelen dışsal bir şok fiyatları arttırır. Fiyatların yükselmesi, ücret artışı baskısı yapar ve ücretler artırılır. Ücret artışı, karları azaltacağı için oligopolist firmalar ürünlerin fiyatlarını artırırlar ve enflasyonist süreç yaşanır. Yani; bunlara göre, enflasyonun nedeni ücretlerdeki artıştır. Enflasyonu önlemek için gelirler politikası; ücret ve fiyat kontrollerini önerirler. Post-keynesyenlere göre enflasyon her zaman mal talebindeki artıştan kaynaklanmadığı için, para ve maliye politikası uygulamalarıyla önlenemez. Zira daraltıcı para ve maliye politikası uygulamaları, dağıtılacak gelirin azalmasına neden olacak bu nedenle de gerginliğin daha da artmasına neden olacaktır. Post- keynesyenlere göre enflasyon ile para arzı arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilmektedir.

209  M= P+ Y(1)  M; uzun dönem para talebindeki artışı,  P; FGS’ndeki değişmeyi,  Y; reel üretimdeki artışı ifade etmektedir.  bu duruma para talebindeki artış, FGS ile üretim artışının toplamına eşittir.

210 Diğer taraftan; Enflasyon; nominal ücretlerdeki artış oranı ile verimlilik artış oranı farkına eşittir. P= W-Z (2) W; nominal ücret artış oranı, Z; verimlilik artışı 3 durumun ortaya çıkması söz konusudur. a) W>Z ise enflasyon b) W

211 2 nolu denklem 1 nolu denklemde yerine konulursa; M= W-Z+Y olur. Sonuç olarak Z sabit kalmak şartıyla; W artarken MB para arzını artırmazsa gelir düzeyinde azalma olur. Çünkü para arzı artmazsa faizler yükselir, yatırımlar ve gelir azalır. Dolayısıyla işsizlik artar.

212 Reel Konjonktür Teorisi Konjonktür;  Bir ülkenin ekonomik hayatının yükselme ve alçalma yönünde gösterdiği inişli çıkışlı, dalgalı hareketlerinin bütünü; ülke ekonomisinin reel üretim hacminde ortaya çıkan inişler ve çıkışların oluşturduğu görünüme konjonktür dalgaları adı veriliyor.  Tipik bir konjonktür dönemi 4 aşamadan oluşuyor: Çıkış, tepe, iniş, dip. Bunların her biri de duruma göre farklı görünümler alabiliyor. Örneğin dip noktası eksiye geçmiş yani ekonomide küçülme yaşanmış ve o durumda en az iki çeyrek kalmışsa buna resesyon deniyor. Eğer ekonomideki küçülme hali birkaç yıl devam eden bir duruma dönüşmüş ve bu diğer ekonomik büyüklükleri de benzer olumsuzlukta etkilemişse buna depresyon deniyor. Ekonomik konjonktürün çıkış aşaması çok güçlü olmuş ve uzunca bir süre devam etmişse buna genişleme deniyor. Düşüş aşaması sert bir düşüş olarak ortaya çıkmışsa buna da çöküş deniyor.

213 Aşağıdaki grafik Türkiye ekonomisinin 2000 yılından bu yana yaşadığı GSYH büyüme görünümü sergiliyor; Grafiğe göre Türkiye’de bu 15 yıllık dönemde iniş ve çıkışlı bir konjonktür gözlenmektedir. Bu dönemde Türkiye iki kez resesyonla ve iki kez de oldukça yüksek tepe noktasıyla karşılaşmış görünüyor.

214 Konjonktür dalgalanmalarını açıklamaya çalışan pek çok yaklaşım var. Bunlardan günümüzde en yaygın tartışılanları iki kategoride toplayabiliriz: Talep yönlü yaklaşımlar, reel konjonktür teorisi.  Talep yönlü yaklaşımlar başlıca üç grupta toplanıyor. Keynesyen konjonktür teorisi, konjonktür dalgalanmalarının nedenini beklentilerde ortaya çıkan değişmelere bağlıyor. Beklentiler bozulursa talepte de düşme ortaya çıkar ve ekonomide küçülme yönünde baskılar oluşur. Beklentiler düzelirse talep artışı ortaya çıkar ve bunun yaratacağı canlanmayla ekonomi çıkışa geçer. Parasalcı konjonktür teorisi, konjonktür dalgalanmalarının nedenini para arzında ortaya çıkan değişmelere bağlıyor. Bu teoriye göre para arzı artışı veya azalışı konjonktür dalgalarını çıkış ya da iniş yolunda etkiler. Rasyonel bekleyişler konjonktür teorisi, toplam talepte ortaya çıkan beklenti dışındaki dalgalanmaların konjonktür dalgalanmalarını yarattığı görüşünü savunur.

215 1980’lerden itibaren ortaya çıkmıştır. En önemli temsilcileri; Kydland, Prescott, King ve Plosser’dir. Rasyonel beklentiler ekolünden ayrılmışlardır. Ayrılmalarının nedeni ;  Ekonomideki istikrarsızlıkların nedeni teknolojik şoklardır.  Reel konjonktür teorisinde parasal şokların yerini teknolojik şoklar alır. Reel üretimin belirlenmesinde arz yanlı faktörler; verimlilik ve teknoloji ön plana çıkartılır. Konjonktür dalgalanmaları genelde ekonomik büyüme ile ilişkilidir. Ekonomik büyümenin nihai belirleyicileri olarak ta teknolojik ilerleme, nüfus artışı, işgücüne katılım oranının artışı gibi faktörlere dikkat çekilir. Para yansızdır. Hem kısa hem uzun dönemde yansızdır. Bunun anlamı; para politikaları hiçbir dönemde başarılı değildir.

216  Ücretler ve fiyatlar hem kısa hem de uzun dönemde esnektir. Ancak kısa dönemde daha esnektir. Bu nedenle kısa dönem hasıla düzeyi doğal hasıla düzeyi ile aynı olur. Bir başka ifade ile, kısa dönem toplam arz eğrisi dikeydir.  Merkez bankası para arzını tam olarak kontrol edemez. Yani para arzının tamamen dışsal değil kısmen içsel olduğu kabul edilir. Para arzı, büyük ölçüde finansal kurumlar ile halk arasındaki karşılıklı ilişki ile belirlenir.  Halkın reel geliri artığında parasal işlemleri artar, bunun karşılığında da bankalar mevduatlarını ve kaydi paralarını artırarak karşılık verirler; yani içsel para miktarı artar.  İçsel para miktarı Merkez Bankasının kontrolü dışında belirlendiği için makro değişkenler arasındaki ilişkiler de farklılık gösterir. Şöyle ki;  Dışsal para arzında meydana gelen artış enflasyona sebep olur. İçsel para arzı artışları ise fiyatları etkilemez.

217  1980’lerin başında ortaya çıkan Reel iktisadi Dalgalanmalar Teorisi, ekonomide meydana gelen iktisadi dalgalanmaları reel bir şok olarak görülen teknolojik şoklara bağlamaktadır.Teoriye göre ekonomide ücretler ve fiyatlar esnek biçimde işlemekte olup, iktisadi ajanlar da rasyonel beklentilere sahiptir. Bu durumda teknolojik bir şok meydana geldiğinde, rasyonel olan iktisadi ajanların bu şoklara verdikleri tepkiler sonucunda iktisadi dalgalanmalar ortaya çıkmaktadır.  Ancak teknolojik şoklar meydana geldiğinde kısa dönemde iktisadi dalgalanmalar ortaya çıksa dahi, iktisadi sistem esnek ücret ve fiyat mekanizmasına göre işlediğinden, bu şokların etkileri uzun dönemde kendiliğinden ortadan kaldırılmakta, bu durumda ekonomide uzun süren dalgalanmalar yaşanmamaktadır. Teoriye göre, iktisadi sistemin işleyişi, şokların etkisini ortadan kaldıracak güce sahip olduğundan, ekonomiye devletin müdahale etmesine gerek duyulmamaktadır. Bu nedenle Reel İktisadi Dalgalanmalar Teorisi’ni savunan iktisatçılara göre, devletin yönlendirmek için aktif bir biçimde para veya maliye politikası izlemesine gerek yoktur.

218  Reel konjonktür teorisi, konjonktür dalgalanmalarının ardında yatan temel nedenin verimlilikte ortaya çıkan değişmeler olduğunu öne sürmektedir. Bu teori, konjonktürün çıkış yönünde ilerlemeye başlamasının altında yatan nedenlerin asıl olarak teknolojide ortaya çıkan yeniliklerden, konjonktürün düşüş yönünde ilerlemesinin altında yatan nedenlerin ise teknoloji dışı gelişmelerden (uluslararası sorunlar, iklim etkileri vb) kaynaklandığını öne sürmektedir.  Türkiye’de ortaya çıkan konjonktürel hareketlerin altında bu teorilerin hepsinden birer parça olduğunu söyleyebiliriz krizi öncesinde enflasyona bağlı parasal genişlemenin (parasalcı konjonktür teorisi) etkisi olmuştur. Sonraki çıkışlarda özel kesim ve hane halklarının kredi kullanımındaki artışların talepte yarattığı canlanma önemli ölçüde etkili olmuştur (Keynesyen konjonktür teorisi.) İkinci resesyon büyük ölçüde küresel krizin yani uluslararası sorunların yarattığı bir çöküş olmuştur (reel konjonktür teorisi.) Son dönemdeki inişin ise hem uluslararası gelişmelerin etkisiyle (reel konjonktür teorisi) hem de kredi kullanımında sınırlamaya gidilmesinin etkisiyle talebi düşürmek suretiyle (Keynesyen konjonktür teorisi) konjonktürel düşüşte etkili olduğunu söylemek mümkündür.  Aşağıdaki grafikte 2000 ile 2014 yılları arasında konjonktür dalgalanmalarının gelişme yolundaki ülke ekonomilerinde ve Türkiye ekonomisinde yarattığı etkiler bir arada gösteriliyor.

219  Grafiğe baktığımızda bize özgü olan 2001 krizini bir yana bırakırsak Türkiye’nin, 2009 yılında küresel krizden gelişme yolundaki ülkeler ortalamasına göre çok daha ağır biçimde etkilendiğini görebiliyoruz. Ardından ciddi bir toparlanma ile gelişme yolundaki ülkelerden hızlı bir çıkış yaşayan Türkiye, sonrasında yeniden sıkıntılı bir performans sergilemeye başlamış görünüyor.

220  Son 15 yıl, Türkiye açısından, konjonktür dalgalanmalarının sıklaştığı ve boyunun da arttığı bir dönem oldu. Önümüzdeki dönemde konjonktürü etkileyecek en önemli gelişmelerin petrol fiyatları, Avrupa’nın toparlanıp toparlanamaması, ABD’nin atacağı adımlar, Çin ekonomisinin gidişi ve jeopolitik gelişmeler gibi uluslararası gelişmeler olacağı açıkça görülebiliyor. Bu gibi durumlarda küresel sistemle bütünleşmiş bir ekonominin küresel konjonktürden etkilenmemesi ya da az etkilenmesi pek mümkün görünmüyor. Bu durumda ilerideki etkilenmelerin derecesini düşürmek için ekonomiyi dış finansmana bu kadar fazla bağlı durumdan kurtarmaya yönelik bir program uygulamak gerekiyor.

221 Kamu Tercihi Teorisi Ve Anayasal İktisat  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan gelişmelerden biri de Kamu Tercihi veya Toplumsal Seçim Teorisi (Theory of Puplic Choice) olarak bilinen teoridir. Bu teorinin gelişimi İkinci Dünya Savaşından sonra kamu kesiminin hızlı bir şekilde büyümesi ile birlikte olmuştur.

222  Bu büyüme hem kamu harcamalarında hem de kamu gelirlerinde kendini göstermiştir.  Mesela ABD’de yılları arasında kamu harcamaları/GSMH %13’ten %22’ye devlet gelirleri ise % 28’den % 40’a yükselmiştir. Benzer gelişmeler Avrupa ülkelerinde de görülmeye başlanmıştır.

223  Kamu Tercihi Teorisi, kamunun ekonomide üslendiği rol ve faaliyetlerin sınırlarına farklı bir bakış açısı getirmiştir. Kamu Tercihi yaklaşımı politikacılar seçmenler, siyasi partiler ve çıkar grupları arasındaki ilişkileri politik karar alma sürecindeki davranışlarıyla birlikte iktisat, politika, hukuk, sosyoloji bilimi çerçevesinde inceleyen teorik bir yaklaşımdır. Kamu Tercihi yaklaşımının temelinde bireylerin politik süreç içerisinde kendi kişisel çıkarlarını, refahlarını maksimize edecekleri varsayımı yatmaktadır. Bu gruplar kendi çıkarları peşindedirler.

224  Kamu Tercihi Teorisi, politikayı bir mübadele (catallaxy) olarak görür. Bu sözcük “politika karmaşık bir mübadele türüdür” anlamında kullanılmaktadır. Anayasal bir düzen altında kavramsal bir sözleşme olan “politik mübadele” kendi kendine kurulur. Politik mübadele toplumdaki herkesi kapsar.

225  Kamu Tercihi teorisine göre çözüm politik karar alma sürecinde rol alan aktörlerin daha iyileriyle değiştirilmesi daha açık bir ifadeyle eğitimli, kültürlü, din ve ahlak sahibi insanların iş başına getirilmesi ile değil, anayasal-yasal-kurumsal çerçevenin yeniden oluşturulmasıyla mümkündür.

226  Hatta J. Buchanan “anayasal-kurumsal reform içerisinde kötü fena ve yetersiz olan politikacıların iyi nazik ve yetenekli olanlarıyla değiştirilmesi gibi önerilere yer yoktur. Anayasal reform içerisinde amaç, yönetimde yer alan kişilerin iyilerinin seçilmesi değildir. Anayasal reformun amacı; politikacıların uyması gereken sınırların veya kuralların oluşturulmasıdır.”

227  Kamu Tercihi Teorisyenleri kamu kesiminin büyümesini klasik görüş ve hipotezler dışında (nüfus artışı, enflasyon vb) iki sebebe dayandırmaktadırlar:  1-Homo Economicus ve Maximand Yaklaşımı  2- Keynezyen İktisat

228  1- Devletin fonksiyonları genişledikçe siyasal karar alma sürecinde rol alan kimselerin “çıkarlarının” artması söz konusudur. Çünkü seçmenler daha fazla kamu hizmeti talep edeceklerdir. Bu talepler kamu kesiminin büyümesinin ilk nedenidir. Tekrar seçilebilme isteği, bütçenin büyümesini gerektirir. Büyüyen bütçenin finansmanı ise, vergilerle değil, vergi dışı gelirlerle finanse edilir.

229  Çünkü verginin daha da artması seçmeni memnun etmeyecektir. Bir başka deyişle seçmen daha fazla kamu hizmeti beklerken, buna karşılık daha az vergi ödeme gibi paradoksal bir eğilime sahiptir. Emisyon ve borçlanma yoluyla finanse edilen kamu hizmetleri uzun vadede ekonomide ciddi sorunları ortaya çıkarır. Öte yandan baskı ve çıkar gruplarının transfer istekleri kamu kesimini daha da genişletir.

230  2-Buchanan’a göre devletin başarısızlığında Keynezyen iktisadi anlayış doğrultusunda hareket eden akademisyenler, bürokratlar ve politikacılar önemli bir yere sahiptir. Politik kararlar rasyonel kişisel çıkarlar doğrultusunda olmalıdır. Çünkü Keynezyen İktisat devletin ekonomiye aktif müdahalesini ön görür.

231  Özellikle 1929 buhranından sonra geniş oranda uygulama alanı bulan Keynesyen İktisatta para, kredi, maliye, dış ticaret, dolaysız kontroller ve kamu girişimciliği politikaları aracılığıyla ekonomiye aktif olarak müdahalesi söz konusudur. Bu müdahaleci devlet anlayışı kamu sektörünün zaman içerisinde büyümesine yol açmıştır.

232  Keynesyen İktisatçıların önemli yanlışlıklarından birisi vergilemeden harcama yapılabileceğini savunmalarıdır. Böylece kamu harcamaları vergilerle değil, emisyon ve borçlanma yolu ile finanse edilmiştir. Keynesyen İktisadın İktisat politikasına bıraktığı bu kötü miras bugün aktif olarak kullanılmaktadır. Devletin aşırı büyümesi ise ekonomik ve politik yozlaşmayı beraberinde getirmektedir.

233  Kamu Tercihi Teorisinin bir sonraki aşaması kabul edilen anayasal iktisat ise esasen hukuk ekonomi ve siyaset biliminin de içerisinde bulunduğu inter-disipliner bir teoridir. Anayasalar kişilerin toplumun ortak çıkarı gereği hak ve özgürlüklerini ne dereceye kadar sınırlayacağı yada nasıl düzenleyeceği ile ilgilidir. Kişilerin siyasi hak ve özgürlükleri olduğu gibi ekonomik hak ve özgürlükleri vardır. Anayasaların bu iki alanı da düzenlemesi gerekir. Geleneksel anayasalarda siyasi hak ve özgürlükler ön plandadır.

234  Ancak devlet denen sosyal organizasyon bireylerden oluşmuş ayrı bir kişiliği (hükmi şahsiyet) sahip ve egemenlik gücüne sahip bir yapılanmadır. Elbette ki kişilerin hak ve özgürlükleri sınırlandığı kadar devletin de sınırlandırılmaya tabi tutulması gerekir. devletin egemenlik gücüne sahip olması onun bu gücü kötüye kullanması anlamına gelmez. Devlet adına yetki kullananların bu yetkilerini anayasal ve yasal zemine dayandırarak meşrulaştırması gerekmektedir.

235  Anayasal iktisada göre devletin temel görevlerinin anayasal düzeyde belirlenmesi, post-anayasal aşamada ise anayasal normların uygulanmasını sağlamaktır. Bu kuralların konması iktidarların keyfi kararlar almasını engellemektedir. Çünkü Kamu Tercihi Teorisini geliştiren bilim adamlarından Gordon Tullock'un ifadesiyle devlet bazı sorunların çözümü, bazılarının da kaynağıdır.

236  Anayasal iktisat teorisinin ulaştığı sonuç devletin ekonomi içindeki yerinin sınırlandırılmasıdır. Kamu kesiminin aşırı büyümesi bir çok ülkede tedbirler alınmasını gündeme getirmiştir. Bu yüzden ekonomik anayasa çerçevesinde devletin hak ve yetkileri sınırlandırılırken kişi hak ve özgürlüklerinin sağlandığı yeni bir ekonomik anayasaya ihtiyaç vardır.

237  Demokrasinin daha çok yaygınlık kazandığı günümüzde devlet, hem birey özgürlüklerine saygı açısından hem de anayasal olarak sınırlandırılmış ve belirlenmiş yetkileri dolayısıyla vergilendirmenin de bir sınırı olmalıdır. Çünkü devletin vergi toplama hakkı varsa bireylerin de başkalarına devredilemez ve vazgeçilemez bireysel hakları mevcuttur. Bu yüzden devlet vergilendirme yetkisini ancak kişilerin hak ve özgürlüklerini koruyarak kullanabilmelidir.

238  J. Buchanan ve Gordon Tullock araştırmaları sonucu 1962 yılında yazdıkları Oybirliğinin Matematiği: Anayasal Demokrasinin Mantıksal Temelleri (Calcolus of Consent: Logical Foundation of Constitutional Democracy) adlı çalışmalarıyla Anayasal iktisadın temellerini atmışlardır.

239  Bu kitabın temel amacı “toplumsal kararlar almada kullanılacak belirli kuralların anayasal düzeydeki tartışmalardan elde edileceğini açıklamaktı. Bu iki yazara göre, anayasal kuralların “ekono-politik” yaşamın “oyun kuralları” idi ve iyi bir oyun için, oyuncuların nitelikleri için oyunun kuralları önemliydi.

240  Toplumsal tercihlerin belirleme yöntemlerini önemli kılan bir başka neden devletin ekonomiye bütçe politikası ile müdahale edebileceğini savunan Keynesyen teoriden kaynaklanmıştır. Onlara göre bu durum, Amerikan Mali Anayasasının önemli bir unsuru olan “denk bütçe” ilkesini zedelemiştir.

241  Denk bütçe ilkesinin göz ardı edilmesi, bütçe açıklarının ortaya çıkmasına bu ise hükümetlerin iç ve dış borçlarının artmasına ve para basma yetkisinin sınırsız bir şekilde kullanılmasına neden olmuştur. Anayasal iktisadın temel amacı iktidarların ne gibi yasal, kurumsal ve anayasal sınırlarla sınırlandırılmaları araştırmaktır.

242  Kamu Tercihi Teorisinin iktisat bilimine getirdiği en önemli katkılardan biri “piyasa başarısızlığı teorisi” (The Theory of market failure) ne karşılık olmak üzere “Devletin Yetersizliği Teorisi” (The Theory of Governmental Failure”yi geliştirmiş olmasıdır. Refah iktisadı teorisi 1930’lu ve 1940’lı yıllarda bazı faktörlere dayalı olarak piyasa ekonomisini milli ekonomi içerisinde yetersiz olduğunu ve dolayısıyla devletin ekonomide düzenleyici rol oynaması gerektiğini savunmuştu.

243  Kamu tercihi iktisatçıları ise 1960’lı yılların başlarından itibaren Keynesyen iktisat politikasının müdahaleci ve genişletici politikalarını eleştirerek kamu ekonomisinin de piyasa ekonomisi gibi kendi başına optimumu sağlamaktan uzak olduğunu açıklamıştır.

244  Kamu tercihi teorisi politika biliminin ekonomik analizidir. Yani kamu tercihi politik süreçte alınan karar ve uygulamaları iktisat biliminin kullandığı araç, metot ve varsayımlara dayalı olarak açıklayan bir disiplindir.  Bu teori, devletin hak ve yetkilerinin sınırlandırılması ve bireylerin ekonomik hak ve özgürlüklere (mülkiyet ve miras özgürlüğü vb) sahip olabilmesi için devletin yetkilerinin sınırlarının belirlenmesi üzerinde durur. Çünkü devlete ait olan bütçe yapma vergileme para basma ve borçlanma hak ve yetkilerinin sınırlandırılması, bireyin ekonomik hak özgürlüklerini genişletir.

245  Anayasal iktisat,ekonomik anayasanın;  Mali anayasa: (fiscal constitution) anayasal iktisat literatüründe devletin, harcama ve vergileme ve borçlanma konusundaki yetkilerini ve bu yetkilerin anayasal sınırlarını ifade eden bir kavramdır.  Parasal anayasa: Parasal hükümler ile para basmaya bir sınır getirilerek; büyüme ve GSMH ile ilişki kurularak bunun sınırı belirlenecektir ve böylece keyfi para basma engellenmiş olacaktır.

246  Dış ticaret anayasası: Bu anayasa düzenlemesi ile dış ticaretin serbestleşmesi sağlanacaktır.  Yasal kurumsal serbestleşme ve rekabet anayasasından oluşur. Devletin ekonomiye olan müdahalelerini ve kontrollerin mümkün olduğunca azaltılması ve "oyunun kurallarını" koyması ve aksak ve yıkıcı rekabeti önleyici tedbirler almasıdır.

247  Anayasal iktisat teorisinin ulaştığı sonuç devletin ekonomi içindeki yerinin sınırlandırılmasıdır. Kamu kesiminin aşırı büyümesi bir çok ülkede tedbirler alınmasını gündeme getirmiştir. Bu yüzden ekonomik anayasa çerçevesinde devletin hak ve yetkileri sınırlandırılırken kişi hak ve özgürlüklerinin sağlandığı yeni bir ekonomik anayasaya ihtiyaç vardır.

248  Demokrasinin daha çok yaygınlık kazandığı günümüzde devlet hem birey özgürlüklerine saygı açısından hem de anayasal olarak sınırlandırılmış ve belirlenmiş yetkileri dolayısıyla vergilendirmenin de bir sınırı olmalıdır. Çünkü devletin vergi toplama hakkı varsa bireylerin de başkalarına devredemeyecekleri, vazgeçemeyeceği bireysel hakları mevcuttur. Bu yüzden devlet vergilendirme yetkisini ancak kişilerin hak ve özgürlüklerini koruyarak kullanabilecektir.

249  Anayasal iktisat ve kamu tercihi teorileri, denk bütçe yasasının demokratik süreci güçlendirmede bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. Hükümete mali konularda sınırlamalar getirilmesi anayasal kurallarla (normlarla) sağlanmalıdır. Bunların gerçekleştirilmesinde, çıkan yasal düzenlemelere itaatin sağlanması için yasanın gerektiği şekilde esnek olup olmadığı, ceza yasalarını içerip içermediği, yasanın çıkarılma zamanının uygun olup olmadığı, yasanın gerçekte maliye politikalarına bir kısıtlama getirip getirmediği ve yasanın seçmenlerin konu ile ilgili anlayışlarını artırıp artırmadığı önemli faktörlerdir.

250 TÜRKİYE’DE İKTİSAT POLİTİKALARININ GELİŞİMİ ( )

251 Giriş  Ekonomik yapının geri kaldığı Osmanlı Devleti’nin son dönemi ile Cumhuriyet yönetimine geçişte sekiz yıl ve bu sürenin son dört yılındaki Anadolu’daki ölüm-kalım savaşı, Cumhuriyet dönemindeki iktisat politikası arayışlarını ve kurumsal yapıyı derinden etkilemiştir. Bununla birlikte elde edilen başarılar veya başarısızlıklar tümüyle geçmişe bağlı değildir. Her dönemin kendi içerisindeki oluşumlar da bu gelişmeleri etkilemiştir. Bu yüzden iktisat politikası uygulamaları ve dönüşümlerinin başarı ve başarısızlıklarının yargılanması yerine saptamalar üzerinde durmaktayız. Bu açıdan bakıldığında, çalışma; Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadarki seksen yıllık dönemi kapsayan geniş bir süreci resmetmekle birlikte analiz açısından bir durum saptaması niteliği taşımaktadır.  Bu saptamalar, günümüze kadarki gelişme sürecini belirli dönemlere ayırarak yapılmaktadır. Dönemleme önemli bir sorundur ve incelenen ve öne çıkarılan konular açısından çok farklı şekillerde yapılabilir.

252 I Dönemi  1.1. Dışa Açık Ekonomi:  Genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, dünya ekonomisi içinde hammadde ihracatçısı, sınai ürün ithalatçısı ve dış borçlanmalar, Duyun-u Umumiye İdaresi ile sürekli imtiyazların verilmiş olduğu bir iktisadi yapıyı devralmıştır arasındaki yıllar devlet işletmeciliği ve müdahalelerinin asgari düzeyde tutulduğu ve piyasa şartlarında sanayileşmenin benimsendiği yıllardır. Bunda iki önemli husus rol oynamıştır. Birincisi ilk yıllardaki mevcut ekonomik tablo, ikincisi de dönem içerisindeki gelişmelerdir Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, , Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 1989, s

253 1.2. Devletçilik:  Devletçi iktisat politikaları iki şekilde yürütüldü. İlki devlet işletmeciliği, ikincisi de fiyat mekanizması, dış ticaret gibi konularda iktisadi yaşamın kontrol yoluyla düzenlenmesi. Bu kapsamda bir dizi kanun ve düzenleme çıkarıldı yılları genel olarak değerlendirildiğinde, dünya ekonomisi krizin etkileri ile uğraşırken ve geri kalmış ülkelerin birçoğunu da bu bunalıma çekerken, Türkiye’nin bir ölçüde krizin dışında kalmayı başardığı ve sanayileşme adına önemli adımlar attığını söylemek mümkündür. Bunu da mümkün olduğu kadar dışa kapalı bir iktisat politikası ışığında ve kamunun sanayi teşebbüslerinin yatırımlarını planlama çabaları ile gerçekleştirmiştir.

254 1.3. Savaş Yılları:  yılları savaş yıllarıdır. Bu dönemde, savaşın çıkması ile birlikte seferberlik havasına giren Türkiye’de, faal nüfusun önemli bir kısmının silah altına alınması ve devlet bütçesinin giderek artan oranının savunma giderlerine ayrılması, kısaca arasında ülkenin bir savaş ekonomisine girmesi söz konusudur.

255 Dönemİ  2.1. Yeni Dünya Düzeni (Serbest Dış Ticaret):  Türkiye’de tek partili rejimden çok partili parlamenter rejime geçiş yılı olan 1946, iktisadi yapıdaki dönüşümlerin de başlangıcı sayılabilir. Savaş sırasında İsmet İnönü’nün Türkiye’nin savaşa girmesini önlemesi ve Fransa ve İngiltere ile ilişkileri sürdürmesi, bundan sonra da ilişkilerin batı ile devam ettireceğini gösteriyordu. Bu oluşum çok partili sisteme geçmeyi zorunlu hale getiriyordu. Bunun ekonomik anlamdaki yansıması ise devletçilikten ayrılıp liberal ekonomiye yönelmeydi.

256 2.2. Planlama Ve İthal İkamesinde Birinci Aşama :  1960’lar planlama çerçevesinde ithal ikameci sanayileşme stratejisinin temel hedefleri doğrultusunda başarılı sayılacak uygulamaların yaşandığı yıllar olmuştur. İthal ikameci sanayileşme politikası her ne kadar yoğun devlet müdahalesini zorunlu olarak içinde barındırsa da bu noktada müdahaleler daha çok özel kesimin sermaye birikim koşullarının sağlanmasına yönelik olmuştur. 1960’lı yılların sonuna doğru KİT’lerin Merkez Bankası’ndan borç alma yolu kapanmış olmasına rağmen, hükümetin para basarak gelirlerinin üstünde harcama yapması ve popülist amaçlarla sübvansiyon dağıtma geleneğini devam ettirmesi, ayrıca dış borçlar konusunda yaşanan olumsuzluklar 1950’lerin sonunda yaşanan sürecin tekrar karşımıza çıkmasına neden olmuştur.

257 2.3. İthal İkamesinde İkinci Aşama:  1970 yılında söz konusu darboğazı aşabilmek, iç kaynakların etkin kullanımını sağlamak ve yeni kaynaklar yaratmak amacıyla, dönemin hükümeti, bir yandan Finansman Kanunu ile yeni vergi düzenlemelerine giderken, bir yandan da ihracatın sürekli olarak plan ve programlarda gösterilen hedeflerin altında kalması nedeniyle %66,6 oranında devalüasyon yaparak Türk Lirası’nın değerini düşürmüştür.

258 ’den Günümüze  Dönemi: 24 Ocak Kararları  Ekonomideki tıkanmanın aşılabilmesi için yeni dış kaynak arayışına girişilmiştir. Dünya Bankası, IMF gibi dış kaynak sağlayan kuruluşlar bu yardımları ekonomide yapısal bir dönüşüm yapılması şartına bağlamışlardı. Bunun üzerine 1980 yılında bu yapısal dönüşümleri de içeren ‘’24 Ocak Kararları’’olarak anılan bir dizi önlem uygulamaya konuldu. 24 Ocak Kararları her ne kadar kararlılık önlemleri gibi algılansa da yeni bir dönüşümün temel taşlarını koyarak kalıcı öğeler taşımaktadır.

259 Dönemi: 5 Nisan Kararları  1990’a gelindiğinde dış dünyada iki önemli gelişme Türkiye ekonomisini direkt olarak etkilemiştir. Bunlar, İran-Irak savaşının sona ermesi ve 1990 Körfez Krizidir. Bu iki dış gelişme Türkiye için önemli iki pazarın kaybolmasına neden olmuştur. Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren ve etkileyen bu iki gelişmeye ek olarak dünya ekonomisinde de bir daralma süreci yaşamıştır. Tabi ki, bunların hepsi birlikte Türkiye’nin ihracatı üzerinde olumsuz etki yaratmıştır. Ülke içinde kamu açıklarının enflasyon üzerinde yarattığı baskı ve izlenen kur politikası ile diğer ekonomik kötü gidişat 1994 krizine götüren ortamı hazırlamış ve Nisan ayında ekonomik tedbirlerin alınması kaçınılmaz olmuştur.  4 Şubat Kararları sonrası yılında gözlenen durgunluğun önlenmesi için dünyada daha önce uygulanmış ve uygulanan, aşırı değerli kur ve yüksek faiz politikası ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi kanalıyla Türkiye ekonomisi bir nevi “ithalata dayalı büyüme” diyebileceğimiz, yapay bir sınırlı canlanma dönemine girmiştir. Mevcut mevzuat ve ekonomik koşullar banka, büyük şirket, holding ve hatta KİT’lerin yurtdışından borçlanmasına ve elde ettikleri bu fonlarla yüksek faiz ve kur makasından yararlanmalarına olanak sağlamış, bu durumda oluşan açık pozisyonlar 1994 krizinin nedenlerinden birini oluşturmuştur. Krizi hazırlayan etkenlerden birisi de 1985 yılından itibaren kontrolden çıkmaya başlayan ve 1990 yılından itibaren de hızla yükselen enflasyon oranıdır. Türkiye’de yaşanan kronik enflasyonist süreç bir yandan ekonomideki belirsizliği artırıp gelir dağılımı üzerinde olumsuz etki yaparken, diğer taraftan asıl ortaya çıkış sebebi olan kamu açıklarının katlanarak artmasına neden olmaktadır. Çünkü enflasyonist ortamlarda kamu gelirleri reel olarak tahsil ve ödeme süreleri arasındaki gecikme dolayısıyla erimektedir. Diğer yandan iç ve dış borçla finanse edilmeye çalışılan kamu açıkları, borç anapara ve faiz ödemelerinin sürekli katlanması dolayısıyla bir türlü daralma sürecine girememekte ve son çare olarak emisyon hacmi arttırılarak kamu açıkları finanse edilmektedir.

260 3.3. Son Dönem:  yılları arasında kısa süreli hükümetler döneminin yaşanması belirsizliği artırırken, orta ve uzun vadeli istikrar programlarının uygulanması da mümkün olmamış, uygulanan önlemler ise bir defalık kaynak bulmaya yönelik kısa vadeli arayışlar olmuştur. Türkiye ekonomisinde 1995 yılında başlayan hızlı büyüme eğilimi, 1998 yılının Nisan ayına kadar devam etmiş, ancak hem yurtiçindeki siyasi istikrarsızlık hem de Güneydoğu Asya’da ve daha sonra Rusya Federasyonu’ndaki mali kriz nedeniyle sona ermiştir.

261  1999 Nisan ayı genel seçiminde oluşan üçlü koalisyon hükümeti Temmuz-Aralık aylarını kapsayan, daha önceki sürecin devamı olarak Yakın İzleme Anlaşması uygulamasını başlatmış ve 1999 Aralık ayında da yıllarını kapsayan üç yıllık orta vadeli stand-by anlaşmasını imzalamıştır. Bu çerçevede Ocak 2000’de sıkı para ve döviz kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal dönüşümleri içeren ‘’Enflasyonu Düşürme Programı’’ başlatılmıştır. Program 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşanan krizler nedeniyle kesilmiş ve ‘’Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’ uygulamaya konulmuş ve 2002 yılı başında üç yıllık ( ) yeni bir stand-by anlaşması imzalanmıştır.  ‘’Yakın İzleme Anlaşması’’, dönemini kapsayan, Stand-by öncesinde belirli hedefler çerçevesinde ekonomiyi düzenleyici önlemler içeren IMF destekli bir programdır.  ‘’Enflasyonu Düşürme Programı’’ kapsamında para ve döviz kuru gelişmelerini önceden tahmin edilebilir kılmak için ilk 18 aylık dönemde TCMB, kur politikasını enflasyona yönelik günlük kur ayarlaması esasına dayandırmıştır. 1 ABD Doları + 0,77 Euro olarak izlenen kur sepeti artış oranı günlük bazda bir yıllık bir süreyi kapsayacak şekilde açıklanmış ve tüm işlemler önceden belirlenmiş değerler üzerinden yapılmıştır. Temmuz Aralık 2002 tarihleri arasında bu uygulamanın sona ereceği ve kademeli olarak genişleyen band sistemine geçileceği taahhüt edilmiş, sepet kuru artış hızının belirlenen band içinde hareket etmesi sağlanacağı açıklanmış, ancak yaşanan krizler nedeniyle programdan, dolayısıyla söz konusu uygulamadan vazgeçilmiştir.

262 Sonuç  Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde iktisat politikalarının gelişimi ülkenin kendi iç dinamikleri ve dünya konjonktürü tarafından belirlenmiştir. Bu belirleniş dönemlere ayrılarak incelenmeye çalışılmış ve dönemleme konusundaki yaklaşımımız ortaya konulmuştur; ancak tarihsel dönemleme çerçevesinde açıklanan iktisat politikası gelişmelerini bıçakla keser gibi ortaya koymak mümkün değildir. Buna rağmen önemli dönüşümlerin olduğu ve dönemlere ayırmadaki temel yaklaşımımızı da ortaya koyan, yukarıda da açıkladığımız belirli yıllar bulunmaktadır. Sonuç olarak bu belirli yıllara denk gelen dönüşümleri de göz önünde tutarak seksen yıllık uzun bir süreci bir bütünlük içerisinde aktarabilmek asıl kaygımız olmuştur.

263 NİCEL İKTİSAT VE TARİHİN SONU

264 NİCEL İKTİSAT İktisat, klasik okul ve sosyalist öğretide olduğu gibi insanın insanla ilişkisini inceleyen bir toplumsal bilim niteliğini koruduğu sürece, ideolojik niteliğini sürdürecektir. İktisadi insanın eşya ile ilişkisini inceleyen bir bilim haline getiren neo-klasik iktisat ise gerçekçi “öz veya içerik”den büyük ölçüde yoksundur. Fakat, tümevarım yöntemi Keynes’gil iktisat ve sosyalist öğretinin gerçekçi yaklaşımları ile neo-klasik okulda Walras’ın başlattığı, iktisat kanunlarını matematiksel denklemler biçiminde düşünmek yöntemi, ikinci dünya harbi sonrası dönemde iktisadın evrimine yeni bir yön vermiştir. Bu yeni yön, İ) ölçmenin ve nicel tahlilin iktisada girmesi; İİ) ölçmeyi ve nicel tahlile dayanan, iktisadi sistemden ve gelişme düzeyinden dolayısıyla ideolojiden ve yapısal farklardan bağımsız evrensel uygulama alanı bulan modellerin kurulmasıdır. İktisadın evriminin bu aşamasında, bir adım evrensel uygulaması olan büyüme modellerinin bir adım da nicel tahlil tekniklerinin kurulmasıdır.

265 I- İSTATİSTİKİ BÜYÜME AŞAMALARI MODELİ: C. CLARK, S. KUZNETS ABD’de W.Mitchell’in öncülüğünü yaptığı istatistiki araştırmalardan teoriyi çıkarmak yönteminin en ünlü izleyicileri, C. Clark ve S. Kuznets oldu. C. Clark dünyanın çeşitli ülkelerinde nüfusun üretim kesimleri arasında mesleki dağılımını istatistiki olarak incelerken ekonomilerin gelişme aşamalarıyla ilgili şu sonuca vardı: Tarım, ormancılık, balıkçılık, madencilik gibi “ilksel üretimdeki faaliyrtleri”nde faal nüfusun % gibi bir oranının bulunduğu ülkeler fakir, yani, azgelişmiştir. Kişi başına gelirle ölçülen, gelişme düzeyi ilksel üretimdeki faal nüfus oranı azalırken, “ikincil üretim faaliyetleri”ndeki oran yükselir. İkincil üretim faaliyetleri imalat ve inşaat gibi sanayi dallarını kapsar. En yüksek gelişme aşamasında ise, bütün hizmetleri içeren üçüncül üretim faaliyeleri’ndeki faal nüfus oranı en yüksek düzeye çıkarken, ilksel faaliyetlerdeki bir minimuma iner. Bu olguya ilk işaret eden merkantilist W. Petty’ye atfen Clark gelişme aşamaları kanununa “Petty kanunu” dedi.

266 C. Clark ve Kuznets’in bulguları, liberal öğretinin serbest dış ticaret teorisine karşı çıkanların görüşlerini destekler: I) F. List’ten başlayarak, sanayileşmenin “koruma politikası” yoluyla teşvikini ileri sürenleri doğrular; ilksel üretim faaliyetlerinde ihtisaslaşmanın, gelişmeye bağdaşmadığını açıklar; II) Kuznets’in bir bulgusu da, dış ticarette aşırı ihtisaslaşmanın, refaha götüren bir etken değil, ilkel üretimi tekniğinin göstergesi olduğudur.

267 II) BÜYÜMEYİ UYARAN ETKEN OLARAK TEKNİK DEĞİŞME: ABRAMOVITZ, KENDRICK ABD “Milli iktisadi araştırma bürosu’nda gelişme üzerinde çalışan Abramovitz, Kendrick gibi istatistikçi- iktisatçılar, teknik değişmeyi, iktisadi büyümeyi yaratan bağımsız bir etken olarak ele alırlar; büyümenin, ne ölçüde üretim kaynakları arzı artışı, ne ölçüde teknik değişmeye atfedilebileceğini ölçer. Bu çalışmalarda, Schumpeter’in, teknik yenilikleri uygularken ekonomide büyümeyi gerçekleştiren öncü girişimcileri veya, Marx’ın, birikim tutkusu ile kapital birikimini ve teknik değişmeyi gerçekleştirirken sistemin yıkılmasını hazırlayan kapitalistlerin yeri yoktur. Teknik değişme toplumsal- kurumsal yapıdan bağımsız, otonom bir etken niteliğiyle, büyümeyi uyarmış varsayılır. Hesapları ABD için yapılmış olsa da, aynı yöntem, evrensel olarak büyümeyi uyaran etkenlerin ölçülmesi için kullanılabilir.

268 III- NİCEL BÜYÜME MODELİ: HARROD-DOMAR-SİNGER ve KALECKİ a)Harrod –Domar – Singer Harrod ve Domar’ın kapitalizmin istikrarlı büyüme şartlarını açıklamak için kurdukları model, sistemin kurumları ve kurallarıyla ilgili özünden uzaklaştırılınca, her tür ülkede, her çağda uygulanabilecek bir modele varıldı. Bütün değişkenleri nicel olarak ölçülebilen bu modele, Singer nüfusu artışını ekleyince, kişi başına gelir artışını açıklayan, az sayıda değişkenli bir model ortaya çıktı. Makro-plan modeli olarak, evrensel uygulama alanı buldu.

269 b) SOSYALİST EKONOMİDE BÜYÜME: KALECKİ Milli geliri hesaplamadaki farklara, kurumsal yapıdaki ayrımlara rağmen, yukardaki modelin geçmişteki sosyalist ekonomilere uygulanmasına bir örnek Kaleckide bulunabilir. Her ne kadar Kalecki modelin parametrelerinin kapitalist ve sosyalist ekonomide aynı anlama gelmeyeceğini belirtiyorsa da model temelde aynıdır.

270 IV- NİCEL TAHLİL TEKNİKLERİNİN TÜRLERİ, DOĞUŞLARI VE EVRENSELLİKLERİ “Nicel iktisat” iktisat teorisinden farklı olarak ideolojik içeriği olmayan yöntemlerden oluşur; değişik kurumsal çerçevelerde, gerekli değişikliklerle kullanılabilen tahlil tekniklerini kapsar. Bunlar sadece toplumsal kurumsal çerçeveden ve öğretilerden bağımsız olmakla kalmaz. Hiç olmazsa bir bölümü iktisatta ekonometri, biyolojide biyometri, psikolojide psikometri gibi çeşitli bilim dalları arasında da ortak uygulama alanı bulabilir. İktisadi düşüncenin evriminin son aşamasında en süratle gelişen alan evrensel geçerliği olan nicel tahlil teknikleri olmuştur.

271 A)KONJONKTÜR DALGALARIYLA İLGİLİ ARAŞTIRMALAR VE MİLLİ MUHASEBE HESAPLARI ABD’de birinci dünya harbinden sonra iktisadi sistemin başlıca sorunu haline gelen konjonktür dalgalarını incelemek için istatistikçi ve iktisatçı W.M.Pearsons’in Harvard Üniversitesinde kurduğu araştırma enstitüsünün (Harvard Komitesi) çalışmaları, bu alandaki nicel tahlil çalışmaların başlangıcı oldu. Amaç önceki teorik genellemeyi reddederek, salt istatistiki verilerin incelenmesiyle yeni konjonktür teorileri kurmak için araştırma yapmaktı. 19. Yüzyılın başlarından itibaren kapitalizmi sarsan krizler, sonlara doğru şiddetlenmiş sistemin yaşayabilirliğini tehdide başlamıştı. Teorilerinin bolluğuna rağmen ne konjonktür dalgaları tam açıklanabilmiş ne de buna dayanarak dalgaların hafiflemesine çare bulunabilmişti.

272 Milli muhasebe hesapları, bugün, hemen her ülkede yapılmaktadır; ve iktisat politikasına rehberlik etmektedir. Gelişme planları hazırlayan ülkelerde, plan çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. İlginçtir ki, Keynes teorisi makro-ekonomide artık hakim çerçeveyi ve politikada rehberliği oluşturmadığı halde bu teoriden türeyen milli muhasebe hesapları ve ekonometrik modeller günümüzde yaygın biçimde kullanılmaktadır. İlk çalışmalar yine birinci dünya harbini izleyen dönemde ABD’de yapılmış; istatistiki verilerden talep ve arz eğrilerini istatistiki yöntemlerle elde etmek için H.L. Moore ve H. Schultz’un çalışmaları bu konuda yeni bir çığır açmıştır. Arz elastikiyetiyle ilgili çalışmalara arada rastlansa da piyasa araştırmalarının esas konusu talep eğrisi ve talep elastikiyetidir.

273 B- PİYASA ARAŞTIRMALARI İÇİN NİCEL TAHLİL TEKNİKLERİ Nicel piyasa araştırmalarının özellikle talep elastikiyetinin hesaplanmasıyla uğraşılmasının tekellerin doğduğu ve devletin ekonomiye müdahalesinin arttığı bir döneme rastlaması tesadüf değildir. Şöyle ki: tam rekabet piyasasındaki tekil üretici, piyasa fiyatını etkileyemez; fiyatlar kendisi için veridir. Oysa tekeller veya rekabet şartlarının aksadığı diğer piyasa şekillerinde, firmalar için fiyat veri olmayıp miktar değiştirilerek etkilenebilir bir büyüklüktür. Karın maksimumlaştırılması fiyatı veya miktarı buna göre ayarlamakla mümkün olabilir; bu da talep elastikiyetini bilmeyi gerektirir. Aynı şekilde eğer devlet iktisadi hayata müdahale ediyorsa, malların arz ve talep elastikiyetinin bilinmesi, uygulanacak iktisat politikasının sonuçlarını kestirebilmek için şarttır.

274 C- PLANLAMA (VEYA PROGRAMLAMA) TEKNİKLERİ İktisadi planların iç tutarlılığını sağlayan girdi-çıktı tekniğinin uygulama alanı evrenseldir. ABD’de yapılan ilk çalışmalarda, amaç, müttefik deniz ticaret filosu gemilerinin boş olduğu yani harp malzemesi taşımadığı yollarda Alman denizaltı tarafından torpilenme ihtimalini minimumlaştırmak olmuştur; “optimumlaştırma kıstası”, harp ekonomisinin gerçeklerine bağlı biçimde tanımlanmıştır. Optimum planlama tekniği bugün “hareket araştırması” olarak tanınır.

275 D- KURUMSAL YAPININ ETKİNLİĞİNİ ARTIRMAK İÇİN NİCEL TAHLİL TEKNİKLERİ Bilgisayarın üretim sürecine girmesi, bu alanda önemli rol oynamıştır. Kurumsal yapının etkinliğini artırmak amacıyla yapılan araştırmalar, üç grupta toplanır. a) Teşvikler sorunu: her ekonomi, iktisadi karar birimlerini yansıyan göstergeler piyasa ekonomisinde fiyatlar veya planlı ekonomide plan hedefleri karşısında, beklediği tepkiyi sağlayabilmek için bazı teşvikler yaratmak zorundadır. Beklenen tepkiyi elde etmek için gerekli teşviklerin yaratılması, ekonominin yapısından soyutlanmış, evrensel bir meseledir; gerektirdiği nicel çalışmalar da, evrensel niteliktedir.

276 b) Haberleşme sorunu: iktisadi karar birimleri arasında haberlerin iletilme süratinin ve iktisadiliğinin artırılması, her ekonomi için bir etkinlik sorunudur. Aynı karar alma biriminin içinde veya farklı karar alma birimleri arasında haberleşme süratinin ve iktisadiliğinin yükselmesi, sistemin etkinliğini de yükseltir. Günümüzde, bilgisayarlar bunu sağlayabilmek amacıyla geliştirilmiştir. Bunula ilgili nicel tahlil teknikleri ise, yine evrensel niteliktedir. c ) Dengeye yönelme sorunu: ekonomin yapısı ne olursa olsun, zaman içinde dengeye yönelişi ve bunun sürati, yine etkinliğiyle ilgilidir. Nicel tahlil araştırmaları, sistemi dengeden uzaklaştıran etkenleri ve dengeye yöneliş sürecini inçeler. Bu konuyla ilgili nicel tahlil teknikleri de, evrensel bir nitelik taşırlar.

277 E) NİCEL TAHLİLDE KESİN İLİŞKİLERDEN OLASILIKLI İLİŞKİLERE : EKONOMETRİ Newton fiziği, 17.yüzyıl sonundan 19.yüzyılın sonuna kadar hakimiyetini sürdürdü. Tanımladığı düzen mükemmel, her olayın kesin kanunlara bağlı olduğu, geleceğin, belirli bir mantıkla sadece geçmişe dayandığı bir evrendi. Fiziğin geniş ölçüde etkilediği Neo-klasiklerin matematiksel yöntemi de, aynı mantığı izliyordu: İktisadi değişkenler arası ilişkileri, kesin olarak tanımlıyor; iktisadi davranışlara bağlı sonuçlar, sanki, yüzde yüz gerçekleşiyormuş gibi kabul ediliyordu. Newton’gil sistemde, büyüklükler son ondalığa kadar ölçülebilir varsayılıyordu. Neo-klasiklerin matematiksel yöntemi de aynı varsayımı sürdürüyordu.

278 19.yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başından itibaren Gibbs, Bolzmann gibi fizikçiler Newton’gil evrenin bu kesin ilişkilerini, altüst ettiler. Çağdaş fizik, artık, kesin sonuçlar değil de, sonuçların ‘’olasılık’’ derecesi üzerinde durmaya başladı; Gibbs ve Bolzmann fiziğe istatistik yöntemi getirdiler. Fizikteki bu evrimi, nicel iktisat izledi. Matematiksel iktisadın kesin ilişkileri ve sonuçları, yerini, bunların olasılığı göz önünde tutan ‘’ekonometriye’’ye bırakmaya başladı. Ekonometri, toplumsal-iktisadi hayattaki belirsizliğin yol açtığı arızi değişmelerle, sonuçların kesin değil de, ancak olasılıkla bilinebileceğini göz önünde tuttu; gerçeklerin gözlemindeki kaçınılmaz ölçme hatalarının ‘’gözlem hatası’’nın kesin bilgiyi önlediğini kabul etti. Yani, geçmişe dayanarak öngöreceğimiz geleceği gözlem hataları ve arızi değişmeler dolayısıyla, kesinlikle bilemeyeceğimiz, ancak olasılıkla bilebileceğimiz esasından hareket ediyordu.

279 V- NİCEL TAHLİL TEKNİKLERİ VE POLİTİK İKTİSAT Öğretiden bağımsız, evrensel geçerli nicel tahlil teknikleriyle, iktisat, “saf ilim’’ niteliği kazanmıştır; fizik, biyoloji, kimya gibi saf bilimler arasında sınıflandırılmaya başlanmıştır. Ancak, bu niteliğiyle, iktisat, insanın-insanla, insanın toplumla, toplumların diğer toplumlarla ilişkileriyle, özünde ilgili değildir; özü insan ve onun dünyası olmaktan çıkmıştır. Çözmeye yöneldiği sorun, etkinlik ve büyüme sorunudur; maddeler dünyasıyla uğraşan mühendisliğe yaklaşmıştır. Oysa, iktisadı, toplumsal yapılardan, kurumlardan, sınıflardan, kişilerden, tamamıyla soyutlamak, ne mümkün ne de anlamlıdır. Konunun bu yönüyle ilgilenecek bir “toplumsal bilim’’in de mutlaka bulunması gerekir. Nicel iktisadın, politik iktisadın yerini alması söz konusu olamaz. Bu bahiste değindiğimiz nicel tahlil teknikleri, politik iktisadı ikame etmeyip, onu tamamlamakta; iktisadi kararların alınması ve uygulanmasında, etkinliği artıran bir yardımcı olmaktadır. Nitekim, günümüzde iktisatçılar da, politik iktisatçılar ve teknik iktisatçılar diye ayrılmaya başlamıştır. Öğretiler veya ideolojik temeller, yöntemde değil, fakat yöntemin gerisindeki teoridedir.

280 TARİHİN VEYA İDEOLOJİNİN SONU: MARX, HEGEL VE FUKUYAMA Avrasya’da ve doğu Avrupa’da merkezi planlı ekonominin çökmesi, ‘’tarihin- ideolojinin sonu geldi mi?’’ sorusunu gündeme getirdi. Marx, insanlığın evriminde nihai aşama saydığı komünist ütopya’sında tarihin yada ideolojinin sonunun geleceğini söylüyordu. Bu aşamada kapitalizmin yol açtığı bütün çelişkiler (başta sınıf çelişkileri) çözüme ulaşacağı ve bireyin yabancılaşması son bulacağı için, artık yeni bir ideoloji arayışı kalmayacaktı. Yani, Marx bu aşamaya ulaşmayı geleceğin belirsizliğine devretmişti. Gerçek dünyada ise, 1980’li yılların başında yaşanan olaylar, var olduğu biçimiyle komünizmin hiç de bu aşamaya götürmediğini ortaya koydu. Tek parti iktidarına dayanan siyasal rejimle merkezi planlı ekonomi, SSCB ve Doğu Avrupa’da çöktü. Çöktüğü toplumlarda yöneticiler, hedefleri politik planda demokrasi, ekonomi planında serbest piyasa ekonomisi olarak ortaya koydular.

281 Hegel bu duraklamayı, yani tarihin-ideolojinin son bulmasını, şöyle açıklıyordu: Akılcı(rasyonel) bir toplum düzeni başarılı olduğunda, diğer toplumlar da bu düzeni benimseyecektir. Çünkü, madde dünyasına egemen olan düşünce dünyası’dir. Akılcı toplum çelişkileri giderme başarısını gösterdiği için, bu düzenin yayılması ile tarihin sonu gelecek, ideoloji arayışı bitecektir. Fransız ve (Amerikan) İhtilalinin 1789 getirdiği özgürlük ve eşitlik ilkelerinden etkilenen Hegel, bu ilkelerin ideoloji arayışının nihal aşaması olduğuna inanıyordu. Napolyon orduları Prusya monarşisi’ni yendiğinde (Jena 1806) tarihin sonu geldiğini söylemişti. Liberal demokratik devlet düzeninden daha akılcı, çelişkileri çözme gücü olan bir düzenin olanaksızlığı kanısındaydı. Dolayısıyla, bu akılcı düzen evrenselleşecekti. Hegel’in tarihin- ideolojinin sonu geldiğini söylediğinden bu yana, neredeyse iki yüzyıl geçti. Bu süreçte, ideolojik arayış hiç bitmedi; dünya milliyetçilik, komünizm, faşizm, nazizm, İslami sosyalizm ve İslami köktendinci ideolojilere, bunların iktidara gelerek toplumları şekillendirmesine tanık oldu.

282 Hegel’ci anlayıştan yola çıkarak şunu söylüyordu: Bir zamanlar, kapitalizmin ve sosyalizmin değişerek birbirine yaklaşmakta olduğuna inanılıyordu. Oysa 1980’li yılların sonu ve 1990’lı yılların başındaki olaylar bunu doğrulamadı. Aksine, dünya ideoloji açısından tümüyle liberalizmin etkisine girdi. Siyasette liberal demokrasi, ekonomide kapitalizm-serbest piyasa ekonomisi hedefleri giderek yayıldı. ‘’Tarihin sonu’’nda her iki alanda liberalizmin yayılması, liberal düzenin bütün çelişkileri çözdüğünün, akılcı bir sistem olduğunun evrensel kabulü demektir. İdeoloji düzeyinde liberalizm benimsendiğinde, geleceğin tüm toplumları buna göre şekillenecek, liberalizm evrenselleşecektir. Toplumların tarihsel evrimi tek yönlüdür ve liberalizme doğrudur. Bunun temel nedeni, çağımızda tabiat bilimlerinin etkinliğidir. 16. ve 17. Yüzyıllardan itibaren geliştirilen bilimsel yöntem sayesinde tabiat giderek fethedilmiştir. Bu, insanın değil, tabiatın ve onun kanunlarının koyduğu belirli kurallara göre olmuştur.

283 II- SERBEST PİYASA EKONOMİSİ VE KUZEY-GÜNEY ÇELİŞKİSİ A- DÜNYADA KİŞİ BAŞI GELİR DEĞİŞMESİ Hegel’in ve Fukayama’nın tezine göre, tarihin-ideolojinin sonu, ancak sistemin yarattığı çelişkileri çözme gücünü göstermesi durumunda mümkün olacaktır. Buna göre, serbest piyasa ekonomisinin yarattığı bütün çelişkileri çözme gücünde olması gerekir. 1980’li ve izleyen yıllar bunun hem derinliğine, yani gerçekten serbestliğe en yakın olması; hem genişliğine, yani en çok sayıda ülkeyi kapsaması anlamında uygulama bulduğu bir dönem olmuştur.

284 B- GÜNEY’İN DIŞ BORÇLARI VE ARTIŞI İkinci dünya Harbi’ni izleyen yıllarda Güney’in kalkınması amacı ile Kuzey’den Güney’e, çoğunluğu resmi uluslararası krediler olmak üzere, sürekli net sermaye akımı gerçekleştirdi. Bu süreç aksamadan çeyrek yüzyıl sürdü. Net sermaye girişi Güney’in yatırım-tüketim kaynaklarını büyüttüğü, Kuzey’e de yeni Pazar yarattığı için, her iki tarafın da yararına idi. 1973’te birinci petrol krizi patladığında, petrol üreticisi olmayan Güney ülkeleri büyük borçlanmaya girdi; petrol üreticisi ülkelerin aniden yükselen petrol gelirleri Kuzey’in uluslararası bankalarına akmış ve bankalar ellerindeki büyük fonlara yeni pazar bulmak zorunda kalmıştı. Reel faiz hadlerinin negatif düzeylere düşmesi, Güney’in Kuzey tarafında dış borçlanmaya teşvik edilmesi, bu ülkelerin büyük bölümünün, denetimsiz olarak bu kez özel dış bankalara ilerde ödemeyeceği boyutta borçlanmasıyla sonuçlandı arasında çok sayıda Güney ülkesi borç ödeyemez duruma düştü. Bunlar yapısal uyum programları ile serbest piyasa ekonomisine geçmeye, kamu yatırımlarını özelleştirmeye paralarını konvertibiliteye geçirme ve sermaye hareketlerini serbestleştirmeye zorlandılar; öyle ki, özel piyasalardan borç alabilir duruma girsinler.

285 Serbest piyasa ekonomisi kendisinin yarattığı bu çelişkiyi nasıl çözebilecektir? Bunun cevabını bugün hiç kimse bilmiyor. Sadece Kuzey’in ‘’özelleştirme’’ baskısı ile Güney’in alt-yapı ve üst-yapı tesislerini ele geçirmesi yoluyla çözüm üretilmeye çalışılıyor.

286 C- GELİŞME VE ÇEVRE SORUNLARI 1980’li yıllardan itibaren, Kuzey, ‘’çevre’’ sorunlarını dünya gündeminin neredeyse baş maddesine dönüştürdü. Kuzey kendi ‘’çevre’’sini temizleyecekti; Güney de aynı yolda yürümeliydi. Oysa, Güney’de hızlı nüfus artışı bir yandan, tarım, sanayi ve kentleşme diğer yandan, ciddi çevre sorunları yaratıyordu. Yeryüzü küresinin bütün canlıları tehdit altındaydı. Başta karbon gazları, metan ve CFC gazları küresel ısınma yaratacaktı. Fosil yakıtlara dayalı enerji kullanımındaki hızlı artış bunun başlıca nedeniydi. Diğer organik ve anorganik atıklar da, aynı şekilde, hava-toprak- su kirlenmesi dolayısıyla benzer olumsuzlukların kaynağı oluyordu. Kuzey daha sanayileşmenin başlangıç aşamasında olan Güney’e, çevre temizlemenin, bazı doğal kaynakları kullanmaktan vazgeçmenin ek maliyetini bindirmek istiyordu. Hem ihracatı artırıp dış borç ödemek, hem Kuzey mallarına ithalatını açmak zorundaki Güney için, bu ek maliyete katlanmak hiç te kolay değildi.

287 Oysa, çevre kirlenmesinin esas kaynağının Kuzey olduğu kendi yayınlarındaki rakamlardan görülmektedir. Bu verilere göre, fosil yakıtlardan kaynaklanan karbon gazlarının %24’ü ABD’den, %15’i Batı Avrupa’dan, yani yaklaşık %40’ü Kuzey’den kaynaklanmaktadır. Güney ise, Çin Halk Cumhuriyeti dahil, bunun sadece %15’inden sorumludur. Buna göre, en büyük kirlilik kaynağı Doğu Avrupa ile dağılan (eski) Sovyetler Birliği ülkelerindedir. Ayrıca, Kuzey’deki birçok şirket çevreyi kirleten yatırımları Güney’e doğrudan yatırımlar (kimya fabrikaları başta) yoluyla taşıdığı gibi, gizli yollardan kirli atıkları Güney’e aktarıyor, nehirlere, denizlere bırakıyor. Bugün Güney’in Kuzey’e benzemek istemesindeki temel amaç, Kuzey’in yüksek tüketim düzeyine ulaşmaktır; serbest piyasa ekonomisinden beklentisi de budur. Kaldı ki, çevre sorunları piyasa-dışı kalan etkileri içerdiği için, serbest piyasa mekanizmasına devlet müdahalesi gerektiren etkenler diye kabul edilir. Yani, serbest piyasa ekonomisi kendi yarattığı bu çelişkiyi çözemez. Çevre sorunları, eğer Güney önümüzdeki yıllarda sanayileşmesini sürdürebilirse, Kuzey-Güney çelişkinin serbest piyasa ekonomisinin de çözemediği önemli bir öğesi olacaktır; hatta, şimdiden olmuş, neredeyse Güney’in büyüme-sanayileşmeden vazgeçmeye önerilmeye başlanmıştır.

288 III- SERBEST PİYASA EKONOMİSİ VE KUZEY’İN KENDİ ÇELİŞKİLERİ Dünya bugün etnik-merkezli milliyetçi akımlarla giderek küçülen etnik birimlere bölünürken ya da B.Avrupa’da olduğu gibi yabancı işçilere karşı ırkçı saldırılar sürerken, bir yandan da Kuzey’in gündeminde serbest piyasa ekonomisi ile küreselleşmenin bulunması gibi bir çelişki yaşıyor. Etnik-ırkçı akımlar toplumları parçalarken henüz bunun ‘’ekonomi’’ye ilişkin belirgin bir boyutu yok. Ancak, sürekli olmaması da pek olası gözükmüyor. Bu görüntüler, tarihin-ideolojinin sonundan henüz çok uzakta bulunduğundan kanıtlıyor. Kaldı ki, I. Lakatos’un “bilimsel araştırma programı” ana öğe olarak metafizik inançları, ideolojiyi de içerir. Diğer bir deyişle, bilim var oldukça, tarihin sonu da gelmeyecektir.


"Merkantilizm ve Fizyokrasi. Merkantilizm Merkantilizm, XVI. ve XVII. yüzyıllarda etkili olmuş bir iktisadi düşünce akımıdır. Bu akım rönesans, reform." indir ppt

Benzer bir sunumlar


Google Reklamları